Takip ettiğim günlüklerden birisi olan Magnum günlüğü‘nde Alessandra Sanguinetti’nin, İsrail’in Gazze’ye girmesine ilişkin bir The New York Times haberinde kullanılan fotoğraf ile ilgili “Editöryal Sorumluluk” değerini sorgulayan bir yazısına rastladım. Tahmin ettiğiniz gibi NYT en gözde ve en çok okunan gazetelerden birisi Amerika’da. Dolayısıyla yaptığı haberlerle kamuoyu vicdanı üzerinde büyük etkisi var. Savaşı anlatan, kimilerine göre muazzam derecede İsrail taraflısı haberinde kullandığı ve Sanguinetti’yi olan biteni sorgulamaya iten fotoğraf bu: (Okumaya Devam Et)
“Bu ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme ithaf ediyorum” (Okumaya Devam Et)
Geçen haftasonu tüm Pardus ekibi olarak 5. Linux Şenliği‘ndeydik, Ankara’da. Ben de sevgili Barış Metin gibi tembellik yaparak sunum vb. işlerinden uzak durmaya çalıştım, hatta bir tehlikeyi Barış’ı kurban ederek savuşturabildim. Yalnızca bir panelde 15-20 dk’lık bir yerim vardı, onu da işkembe-i kübradan hallettik. Ama son gün Barış’ın (Tembel) Fotoğrafçı Penguenin Alet Çantası seminerinden devşirme paneline konuşmacı olarak bulaşmaktan kurtulamadım. Beni, sağolsunlar, “tarihin derinliklerinde fotoğraf işi nasıl yapılırdı” bağlamında konu mankenliği yapmak üzere davet etmişlerdi panele. Ben de beklentilerini boşa çıkarmayarak agrandizörlerden filan bahsettim ve netekim konuşma sırasında “körük” sözcüğünü kullandım. (Okumaya Devam Et)
Bahar, doğanın (yeniden-)canlanışı demek, tam bir rönesans… Özellikle İstanbul’da baharın adımlarını ağaçlara bakarak izlemek ne güzel. Önce, özellikle Adalar’da, mimozalar haberini verir yaklaşan baharın. Hafta sonlarında Bostancı meydanında ellerinde sapsarı mimoza demetleri ile dolmuşlara ya da trene seğirten insanlar görünce kafanızı kaldırıp mevsimi algılama gereksinimi duyarsınız. Daha Şubat’tır oysa, havalar soğuk, günler kısa… Ama hayır, aslında bahar geliyor, kabuğunu kırmak üzere. Az kaldı… (Okumaya Devam Et)
Yakın zamanda İstiklal Caddesi’ne yolunuz düştü mü bilemem. Ama düştüyse Fransız Kültür Merkezi’nin önünden geçerken kulağınıza kuş sesleri çarpmıştır mutlaka. Çocukluğumuzdan bildiğimiz, hani şu meşhur “ovalara yayılan” kuş seslerinden bahsetmiyorum. Bunlar resmen çığlık, hatta feryat! Ya sayılarının çokluğundan öyleymiş gibi geliyor, ya da gerçekten zavallı kent kuşları onlara reva gördüğümüz eziyeti çığlık çığlığa protesto ediyorlar. Sanki “Ne oldu da, yol boyunca, ufak ve tefek de olsa, bizlere birer sığınak oluşturan şu cüce ağaçları yok ettiniz? Şimdi de sığamıyorsunuz caddelere, bize ettiğinizle kaldınız…” diyorlar. Kuşlar mutsuz, çığlıklarını duyabiliyor musunuz? (Okumaya Devam Et)


İyi bakın bu resme. Bu resim, dünyanın tek yaşlanmayan ailesine aittir… (Okumaya Devam Et)
Üçüncü bölüm – Canlı bir Hans Bellmer Bebeği: Vera Little (Okumaya Devam Et)
İkinci bölüm – Pygmalion Atölyesi: Japon Bebekleri
Evvel zaman içinde Pygmalion adında Kıbrıs’lı bir kral vardı. Aynı zamanda çok yetenekli bir heykeltraş olan bu kral, kadınlar tarafından öyle çok hayal kırıklığına uğratılmıştı ki, onlardan uzak durmaya ve hiç evlenmemeye karar verdi. Kral Pygmalion birgün, fildişinden bir kadın heykeli yaptı ve ona aşık oldu. Bu heykel, yaşayan hiçbir kadının güzelliğiyle kıyaslanamayacak kadar göz alıcı bir güzelliğe sahipti. Kral kimi zaman kendisine onun sadece bir heykel olduğunu, cansız olduğunu hatırlatmak zorunda kalıyordu. Zaman içinde heykele güzel takılar, değerli taşlar vermeye, ona güzel kıyafetler giydirmeye başladı. Gece onu yumuşak yataklara yatırıp rahat ettirdi. Kral heykele öyle aşıktı ki tanrılara bu heykeli canlandırmaları için yalvardı. Onun bu yakarışlarını gören Afrodit, biraz da heykel kendisine benzediği için narsist duyguları okşandığından, onu canlandırmaya karar verdi. Böylece Kral Pygmalion hayallerinin kadınına kavuştu. Evlenip sonsuza dek mutlu yaşadılar. (Okumaya Devam Et)


