“Eskiden, çok eskiden, uzun kış gecelerinde, kısık lambaların puslu camlarda titrek ışıltılarla kıpraştığı köy kahvelerine gece masalcıları, dengbejler, aşıklar gelirlermiş… Dışarıda dondurucu bir fırtına ortalığı kasıp kavurur, şiddetli bir tipi dünyanın bütün kış kahvelerini tehdit ederken, onlar, üzerlerindeki karları silkeleyip, kalın abalarını ocağın kenarında kurutup, kendilerine sunulan kahveden ve tütünden kısmetlerini alıp; eskilerde kalmış, geçmiş zamanların güzelleştirdiği masalların yırtık, sökük yerlerini onararak; belleklerine gömülmüş imgeleri bulup çıkararak, üzerlerindeki çöl tozunu silkeleyip, parlatıp, canlı kılarak yeniden anlatırlarmış. Zamanın küllerinin savurduğu insanları, öyküleri, destanları, masalları, kahramanları, sevdaları camları puslu kış kahvelerinde, ölü mangal ateşinin ışıyan gözlerine baka baka yeniden anlatmak, yeniden dinletmek kolay değildir. Hiçbir yeniden kolay değildir.”(Murathan Mungan- Cenk Hikâyeleri)
“Ya settar ya gaffar”ı hayatımda ilk defa Meşhed’de[1], Şiilerin 12 imamından sekizincisi İmam Ali Rıza’nın kutsal türbesi yani “Haremi Emam Reza”nın bulunduğu yere çok yakın bir eski handa duydum.
Aslında bu eski, unutulmuş hana ucuza “Hacı malzemeleri” satan bir dükkanı ararken girmiştim. Ammamelerin [2], Mohr’ların [3], okunmuş Çaador’ların dua kokulu dükkânlarında dolaşırken ansızın kendimi solgun ışıklı, ürkek bakışların havada uçuştuğu, nargile ve isfend [4] kokulu bu mekânda bulmuştum. İyi ama burası neresiydi? Zamandan ve her türlü sıkıntılı düşünceden azade bu mekânda, kendinizi yıllardır hayalini kurduğunuz huzuru çağrıştıran bir âlemin kapı eşiğinde hissediyorsunuz.
Mahmutpaşa’dan Kapalıçarşı’ya çıkarken o uzun yokuşun genelde sağ tarafındaki dar sokaklara girdiğinizde ansızın karşınıza çıkan eski hanlar vardır ya hani? Burası da öyle bir yer, tek farkı, burasının daha sessiz, daha serin ve dokunulmamış olması. Hanın avlusunda küçük şadırvanda şakırdayan su ve ulu bir çınar. Sanki eliyor dört bir yana sakin bir günü. Bir rüyadan arta kalmanın hüznü [5]…
Çınarın altında sessizce tahtınerd[6] ve dama oynayan yaşlılar. İçimden bir ses, “At sen de buraya bir sedir, unutalım medar-ı maişet motorunu döndürme kaygısını, hayat gailesini ve tüm tasayı…” diyor.
Hanın yukarı katından gelen bir küçük gürültü beni kendime getiriyor. Zamanın durduğu yerde bir makine sesi! Yukarı kata çıkıyorum.
Küçük, karanlık bir atölyede, sonradan adını Ali Rıza olduğunu öğrendiğim (ya da artık öyle hatırlıyorum) sessiz ve sedasız bir firuze ustası ile tanışıyorum. Firuze ya da bizdeki söylenişiyle turkuvaz, dünyanın en güzel taşlarından biridir. Rengi ne yeşildir ne de mavi, ama yeşili yeşilin en güzeli, mavisi mavilerin en gökyüzü olanı!
Bugün “Nişaburi” dediğimiz, koyu mavi tonda ve yüzde 99 saflıktaki firuze ise artık dünyada tek bir yerden, Meşhed’e yakın “Kan” kasabasının altındaki tek bir maden ocağından çıkıyor. 1.000 tane firuze taşı içinden sadece biri “Nişaburi”. Ali Rıza, taş topakları içinde sıkışmış ve artık çok nadir bulunan Nişaburileri çok özenli bir şekilde temizleyerek çıkartan son ustalardan biri. Sadece “usta” değil tükenen, taşlar da tükenmiş çünkü…
Ali Rıza Usta, eline bir taş alıyor ve “Ya settar ya gaffar” diyor. Farsça ve Arapça deyişleri çok sevdiğimden (Bkz: La feta illa Ali, La seyfe illa Zülfikâr) bu sözü orada aklıma kazıyorum. Yıllar sonra bir vesileyle bu cümlenin “ey ayıpları örten ve affeden..” olduğunu öğreniyorum. Ali Rıza Usta belli ki, belki de bir ömür boyu yaptığı büyük bir maharetle yaptığı bu işe her başladığında, bir hata yapmaktan, zanaatına ve kendisine karşı mahçup olmaktan korkuyor. Bu nedenle tanrıyı “ayıpları örten” ve “affeden” isimleriyle çağırıyor yardıma…
Başkasına değil, kendine ve sanatına karşı “mahçup olma” korkusu… İyi insanlara has, işine aşkla sarılan eski insanların dünyasına ait bir histir bu. Ali Rıza Usta elindeki firuzeyi temizlemeye koyulurken, onun fotoğraflarını çekmeye başlıyorum. Bir ya da iki makara film çektikten sonra, hâlâ aynı taşla uğraştığının farkına varıyorum.
Sadece “Ya sabır” cümlesi dökülüyor dudaklarımdan.
(…)
Yazının başında iki kare var. Soldaki, Çanakkale’de Yalıhanı’nda çekilmiş. Değerli taşlar üzerine mühür kazıma (gliptik) sanatının son ustalarından biri olan Ömer Usta var bu karede. Sağdaki ise, Çanakkale’den yaklaşık 5.000 kilometre uzakta yaşayan bir başka ustaya, Ali Rıza Usta’ya ait. Aralarındaki mesafe 5.000 kilometre olsa da, ışık aynı ışık, ifade aynı ifade, hatta yüzlerine yerleşen kırışıklıklar bile aynı…
Meren’in Çanakkale’de çektiği ve bir süre önce hikâyesini Moleschino’da anlattığı kareye baktığımda, yıllar önce Meşhed’de karelediğim Ali Rıza Usta’yı anımsadım. Fotoğraflarda bir yanlışlık vardı…
Hayır, hayır kompozisyonda bir yanlışlık yoktu! Kadraj düzgün, ışıklandırma çok doğru ama… Ama bir yerde bir yanlışlık vardı. Ve bu beni son derece rahatsız ediyordu.
Aylar sonra çözdüm bu sırrı… Ömer Usta ya da Ali Rıza Usta değildi yanlış olan, yanlışlık fotoğrafın içinde ve dışında var olan, var olmaya da devam eden zamanın kendisindeydi. Ya onlar yanlış zamandaydı ya da biz objektiflerimizle onların zamanına fütursuzca girmiştik. Bir üçüncü ihtimal daha var elbette; yanlış zamanda olanlar, elinde fotoğraf makinesiyle zamanı dondurmaya çalışan “zavallı bizler” de olabiliriz…
Ne dersiniz, sizce hangisi?
Dipnotlar:
[1] Meşhed, İran’ın kuzeydoğusunda, Afganistan sınırına yaklaşık 150 kilometre mesafede bir kent. Şii imamlarının sekizincisi olan İmam Ali Rıza’nın mezarı buradadır ve bu kent her yıl yaklaşık 20 milyon Şii bu kente hacı olmak için gelir. Evet, doğru duydunuz yılda 20 milyon turist! Bir karşılaştırma yapmak için Türk turizminin gözbebeği Antalya’ya 2005 yılında gelen turist sayısını söyleyelim: 7,2 milyon…
[2] Ammame: İran’da mollaların giydiği sarıklara verilen ad. Sarılma biçimleri ve renkleri, molla ve medrese öğrencilerinin rütbelerini gösterir.
[3] Mohr: İran’da namaz kılarken seccadenin üzerine konan pişmiş killi toprak tabletler. Üzerinde çeşitli dualar yazılı olan bu tabletlerin harcına Mekke’den gelen toprak katılır ve namaz sırasında secdeye eğilen baş bu toprağın üzerine konur. İranlıların secdeye varan alnın toprağa değmesi gerekliliği inancı, toprağın ve ateşin temizliğini öngören Zerdüştlüğün (İran’ın eski dini) bir mirası olabilir mi, güzel bir soru olmakla beraber, inanın ben de bilmiyorum…
[4] Anneannelerinize sorun belki onlar bilir, “isfend” geçmişte nazara karşı evlerimizde yakılan bir tütsüdür. özellikle Rumeli’de nazarotu, üzerlik, mahmur çiçeği, sarı sarmısak gibi isimlerle de çağrılan bu otun tohumları bir zincirli sini içinde yakılır, etrafa yayılan tütsünün ve yanma sesinin nazara karşı iyi geldiğine inanılırdı. Şehirleşmeyle ortadan kalkan bu inanç, İran’da hâlâ yaşıyor.
[5] Ahmet Hamdi Tanpınar’a selam.
[6] Tahtınerd, İran tavlasıdır. Bizdeki tavla oyununun aksine, daha az şansa daha çok beceriye dayanır. Bu arada bizdeki tavla oyununun oradaki adı “Kız tavlası”dır :)
[Son not] En kısa zamanda İran hakkında yeni bir yazı yazacağım. Başlığını şimdiden söyleyeyim: “İran’ı sevmek için 1001 neden”













