“Ya settar ya gaffar “

Ali Işıngör tarafından Kültür, Dünya Ülkeleri, Fotoğraf ile işaretlenerek gönderildi (2 July 2006)

Omer Ustafile-725240.jpg

“Eskiden, çok eskiden, uzun kış gecelerinde, kısık lambaların puslu camlarda titrek ışıltılarla kıpraştığı köy kahvelerine gece masalcıları, dengbejler, aşıklar gelirlermiş… Dışarıda dondurucu bir fırtına ortalığı kasıp kavurur, şiddetli bir tipi dünyanın bütün kış kahvelerini tehdit ederken, onlar, üzerlerindeki karları silkeleyip, kalın abalarını ocağın kenarında kurutup, kendilerine sunulan kahveden ve tütünden kısmetlerini alıp; eskilerde kalmış, geçmiş zamanların güzelleştirdiği masalların yırtık, sökük yerlerini onararak; belleklerine gömülmüş imgeleri bulup çıkararak, üzerlerindeki çöl tozunu silkeleyip, parlatıp, canlı kılarak yeniden anlatırlarmış. Zamanın küllerinin savurduğu insanları, öyküleri, destanları, masalları, kahramanları, sevdaları camları puslu kış kahvelerinde, ölü mangal ateşinin ışıyan gözlerine baka baka yeniden anlatmak, yeniden dinletmek kolay değildir. Hiçbir yeniden kolay değildir.”
(Murathan Mungan- Cenk Hikâyeleri)

“Ya settar ya gaffar”ı hayatımda ilk defa Meşhed’de[1], Şiilerin 12 imamından sekizincisi İmam Ali Rıza’nın kutsal türbesi yani “Haremi Emam Reza”nın bulunduğu yere çok yakın bir eski handa duydum.

Aslında bu eski, unutulmuş hana ucuza “Hacı malzemeleri” satan bir dükkanı ararken girmiştim. Ammamelerin [2], Mohr’ların [3], okunmuş Çaador’ların dua kokulu dükkânlarında dolaşırken ansızın kendimi solgun ışıklı, ürkek bakışların havada uçuştuğu, nargile ve isfend [4] kokulu bu mekânda bulmuştum. İyi ama burası neresiydi? Zamandan ve her türlü sıkıntılı düşünceden azade bu mekânda, kendinizi yıllardır hayalini kurduğunuz huzuru çağrıştıran bir âlemin kapı eşiğinde hissediyorsunuz.

Mahmutpaşa’dan Kapalıçarşı’ya çıkarken o uzun yokuşun genelde sağ tarafındaki dar sokaklara girdiğinizde ansızın karşınıza çıkan eski hanlar vardır ya hani? Burası da öyle bir yer, tek farkı, burasının daha sessiz, daha serin ve dokunulmamış olması. Hanın avlusunda küçük şadırvanda şakırdayan su ve ulu bir çınar. Sanki eliyor dört bir yana sakin bir günü. Bir rüyadan arta kalmanın hüznü [5]…

Çınarın altında sessizce tahtınerd[6] ve dama oynayan yaşlılar. İçimden bir ses, “At sen de buraya bir sedir, unutalım medar-ı maişet motorunu döndürme kaygısını, hayat gailesini ve tüm tasayı…” diyor.

Hanın yukarı katından gelen bir küçük gürültü beni kendime getiriyor. Zamanın durduğu yerde bir makine sesi! Yukarı kata çıkıyorum.

Küçük, karanlık bir atölyede, sonradan adını Ali Rıza olduğunu öğrendiğim (ya da artık öyle hatırlıyorum) sessiz ve sedasız bir firuze ustası ile tanışıyorum. Firuze ya da bizdeki söylenişiyle turkuvaz, dünyanın en güzel taşlarından biridir. Rengi ne yeşildir ne de mavi, ama yeşili yeşilin en güzeli, mavisi mavilerin en gökyüzü olanı!

Bugün “Nişaburi” dediğimiz, koyu mavi tonda ve yüzde 99 saflıktaki firuze ise artık dünyada tek bir yerden, Meşhed’e yakın “Kan” kasabasının altındaki tek bir maden ocağından çıkıyor. 1.000 tane firuze taşı içinden sadece biri “Nişaburi”. Ali Rıza, taş topakları içinde sıkışmış ve artık çok nadir bulunan Nişaburileri çok özenli bir şekilde temizleyerek çıkartan son ustalardan biri. Sadece “usta” değil tükenen, taşlar da tükenmiş çünkü…

Ali Rıza Usta, eline bir taş alıyor ve “Ya settar ya gaffar” diyor. Farsça ve Arapça deyişleri çok sevdiğimden (Bkz: La feta illa Ali, La seyfe illa Zülfikâr) bu sözü orada aklıma kazıyorum. Yıllar sonra bir vesileyle bu cümlenin “ey ayıpları örten ve affeden..” olduğunu öğreniyorum. Ali Rıza Usta belli ki, belki de bir ömür boyu yaptığı büyük bir maharetle yaptığı bu işe her başladığında, bir hata yapmaktan, zanaatına ve kendisine karşı mahçup olmaktan korkuyor. Bu nedenle tanrıyı “ayıpları örten” ve “affeden” isimleriyle çağırıyor yardıma…

Başkasına değil, kendine ve sanatına karşı “mahçup olma” korkusu… İyi insanlara has, işine aşkla sarılan eski insanların dünyasına ait bir histir bu. Ali Rıza Usta elindeki firuzeyi temizlemeye koyulurken, onun fotoğraflarını çekmeye başlıyorum. Bir ya da iki makara film çektikten sonra, hâlâ aynı taşla uğraştığının farkına varıyorum.

Sadece “Ya sabır” cümlesi dökülüyor dudaklarımdan.

(…)

Yazının başında iki kare var. Soldaki, Çanakkale’de Yalıhanı’nda çekilmiş. Değerli taşlar üzerine mühür kazıma (gliptik) sanatının son ustalarından biri olan Ömer Usta var bu karede. Sağdaki ise, Çanakkale’den yaklaşık 5.000 kilometre uzakta yaşayan bir başka ustaya, Ali Rıza Usta’ya ait. Aralarındaki mesafe 5.000 kilometre olsa da, ışık aynı ışık, ifade aynı ifade, hatta yüzlerine yerleşen kırışıklıklar bile aynı…

Meren’in Çanakkale’de çektiği ve bir süre önce hikâyesini Moleschino’da anlattığı kareye baktığımda, yıllar önce Meşhed’de karelediğim Ali Rıza Usta’yı anımsadım. Fotoğraflarda bir yanlışlık vardı…

Hayır, hayır kompozisyonda bir yanlışlık yoktu! Kadraj düzgün, ışıklandırma çok doğru ama… Ama bir yerde bir yanlışlık vardı. Ve bu beni son derece rahatsız ediyordu.

Aylar sonra çözdüm bu sırrı… Ömer Usta ya da Ali Rıza Usta değildi yanlış olan, yanlışlık fotoğrafın içinde ve dışında var olan, var olmaya da devam eden zamanın kendisindeydi. Ya onlar yanlış zamandaydı ya da biz objektiflerimizle onların zamanına fütursuzca girmiştik. Bir üçüncü ihtimal daha var elbette; yanlış zamanda olanlar, elinde fotoğraf makinesiyle zamanı dondurmaya çalışan “zavallı bizler” de olabiliriz…

Ne dersiniz, sizce hangisi?

Dipnotlar:
[1] Meşhed, İran’ın kuzeydoğusunda, Afganistan sınırına yaklaşık 150 kilometre mesafede bir kent. Şii imamlarının sekizincisi olan İmam Ali Rıza’nın mezarı buradadır ve bu kent her yıl yaklaşık 20 milyon Şii bu kente hacı olmak için gelir. Evet, doğru duydunuz yılda 20 milyon turist! Bir karşılaştırma yapmak için Türk turizminin gözbebeği Antalya’ya 2005 yılında gelen turist sayısını söyleyelim: 7,2 milyon…

[2] Ammame: İran’da mollaların giydiği sarıklara verilen ad. Sarılma biçimleri ve renkleri, molla ve medrese öğrencilerinin rütbelerini gösterir.

[3] Mohr: İran’da namaz kılarken seccadenin üzerine konan pişmiş killi toprak tabletler. Üzerinde çeşitli dualar yazılı olan bu tabletlerin harcına Mekke’den gelen toprak katılır ve namaz sırasında secdeye eğilen baş bu toprağın üzerine konur. İranlıların secdeye varan alnın toprağa değmesi gerekliliği inancı, toprağın ve ateşin temizliğini öngören Zerdüştlüğün (İran’ın eski dini) bir mirası olabilir mi, güzel bir soru olmakla beraber, inanın ben de bilmiyorum…

[4] Anneannelerinize sorun belki onlar bilir, “isfend” geçmişte nazara karşı evlerimizde yakılan bir tütsüdür. özellikle Rumeli’de nazarotu, üzerlik, mahmur çiçeği, sarı sarmısak gibi isimlerle de çağrılan bu otun tohumları bir zincirli sini içinde yakılır, etrafa yayılan tütsünün ve yanma sesinin nazara karşı iyi geldiğine inanılırdı. Şehirleşmeyle ortadan kalkan bu inanç, İran’da hâlâ yaşıyor.

[5] Ahmet Hamdi Tanpınar’a selam.

[6] Tahtınerd, İran tavlasıdır. Bizdeki tavla oyununun aksine, daha az şansa daha çok beceriye dayanır. Bu arada bizdeki tavla oyununun oradaki adı “Kız tavlası”dır :)

[Son not] En kısa zamanda İran hakkında yeni bir yazı yazacağım. Başlığını şimdiden söyleyeyim: “İran’ı sevmek için 1001 neden”

Müzikte Hi-Fi, Fotoda No-Fi

Erkan Tekman tarafından Kültür, Fotoğraf ile işaretlenerek gönderildi (18 May 2006)

Geçen haftasonu tüm Pardus ekibi olarak 5. Linux Şenliği‘ndeydik, Ankara’da. Ben de sevgili Barış Metin gibi tembellik yaparak sunum vb. işlerinden uzak durmaya çalıştım, hatta bir tehlikeyi Barış’ı kurban ederek savuşturabildim. Yalnızca bir panelde 15-20 dk’lık bir yerim vardı, onu da işkembe-i kübradan hallettik. Ama son gün Barış’ın (Tembel) Fotoğrafçı Penguenin Alet Çantası seminerinden devşirme paneline konuşmacı olarak bulaşmaktan kurtulamadım. Beni, sağolsunlar, “tarihin derinliklerinde fotoğraf işi nasıl yapılırdı” bağlamında konu mankenliği yapmak üzere davet etmişlerdi panele. Ben de beklentilerini boşa çıkarmayarak agrandizörlerden filan bahsettim ve netekim konuşma sırasında “körük” sözcüğünü kullandım.

Neyse, konumuza dönelim, fotoğraf… Panelde yer alan sevgili Koray Löker ile bir konuda anlaşmazlık yaşadık: Fotoğrafın gerçekliği yansıtması ya da yansıtmaması. “Bu konuda ciltler yazılmıştır yavrum” dediğinizi duyar gibi oluyorum, ve haklısınız da. Ama ben moleskine’ime sistemsel bir araştırma yapmadan, mevcut fizik, optik ve fotoğraf bilgimle ve kişisel yaklaşım soslarımla çeşnilenmiş şekilde bir şeyler çiziktirmek istiyorum.

Bilişimin hayatımıza gittikçe daha fazla dalması, Moore yasası, PC devrimi, … şu-bu, hep aynı kaçınılmaz sona işaret ediyor: Şeylerin sayısallaşması, elektronikleşmesi, sanallaşması. Yazı, ses, görüntü ilk akla gelenler. Yazı en kolayı, bilgisayarların neredeyse ilk günlerinden bu yana karakter ekranları mevcut ve yazıyı “gerçeklikte olduğu gibi” sayısal ortama aktarabiliyoruz. Gerisi ince ayar işleri… Daha kaliteli ekranlar, daha kolay okunur yazı tipleri, e-kağıt, e-kitap, vb olsa olsa evrimsel değişiklikler getirecek. Ayrıca yazının bir sürekli uzayda (continuum) değil de kesikli yapıda (discrete) tanımlı olması işimizi çok kolaylaştırıyor. Sayısallaştırmamız gereken temel bileşenler (harfler) ve ortam ([çizgili/kareli] kağıt) zaten kesikli bir yapıda. Hızla yazıdan “sayısal yazı”ya geçiyoruz. Sadakat sonsuz, kayıp yok!*

Gelelim müziğe: Sesi kaydetmek ve saklamak iki yüzyıl öncesinin teknolojisi. Geçen yıllarda da sürekli sürekli geliştirilmiş bir teknoloji. Öyle ki “yüksek sadakat” isteyenlere Hi-Fi sistemler tasarlanıp üretilmiş. Bununla yetinmeyenler odyofil olup müzik sistemlerine servet harcamaya ve “duyulamayacak farkları duymaya” başlamışlar. Amaç açık: Kayıt ortamındaki sesleri dinleme ortamında, kaynağa olabildiğince yüksek sadakatle yeniden oluşturmak. Konser salonunda ya da stadyumda ya da caz kulübünde duyulanları aynen duymak istiyor dinleyici. Bunun için daha gelişmiş elektronik, daha gelişmiş akustik, özel odalar, özel kayıtlar, … neler neler yapılıyor. Konserve, turfanda ile aynı tadı versin istiyoruz. Amaç bu… Bilişimin işin içine girmesi ile sadakat tartışmaları daha da alevlendi. CD’lerin ilk zamanlarında AAD’ler, DDD’ler karşılaştırılırdı, bit sayıları, örnekleme frekansları en önemli kriterlerdendi, vesaire… Analogdan (öncelikle vinil, ve diğer uyduruk teknolojiler) sayısala (CD) geçerken neler kazanılıyor, neler kaybediliyor çok tartışıldı. Oysa bunun bilimsel bir yanıtı var, Nyquist kuramı diyor ki:


Kaynağı tam sadakatle örneklemek için en büyük frekansın iki katında örnekleme yapmanız gerekir

Tabi bu zamanda kesiklileştirmek için. Aynı zamanda büyüklük kesiklileştirmesi de yapacaksınız. Bu durumda da kullandığınız bit sayısı size dinamik aralığınızı belirleyecektir. Kısacası, 44.1 kHz örnekleme frekansında 16-bit analog-sayısal dönüşümü kullanırsanız 0-22 kHZ arasındaki tüm sesleri 96 dB dinamik hassasiyet ile kaydedebilirsiniz. Daha fazla sadakat istiyorsanız yolu belli, işlemin sonu, QED.

Tekrar ana konuya dönelim: Fotoğraf. Fotoğrafları da analogdan sayısala dönüştürmek istiyoruz. Arşiv açısından yapılacak basit: Var olan basılı fotoğrafları sayısallaştırmak. Müzik ile aynı problem, ama bu kez değişkenler zaman ve genlik değil, konum, renk ve parlaklık. Çözüm de aynı, Nyquist kuramı, yüksek sadakatte sistemler: Daha yüksek çözünürlüklü tarayıcılar, daha hassas fotoseller, daha düzgün sıkıştırma algoritmaları… Basılı fotoğrafa bakarsınız, bir de arşiv kopyasına, aynı mı, tamam; değilse çalışmaya devam!

Ama bir de fotoğraf oluşturma işleminin sayısal ortama devredilmesi var: Sayısal fotoğraf makineleri. Artık neredeyse sayısal olmayan kamera kullanan yok şipşakçılar arasında. Basın filmi atalı çok oldu. Profesyoneller bile sayısala geçiyor. Bu aşamada sadakat sorunsalına bir kez daha dönelim: Hangi sayısal fotoğraf teknolojisi “doğru” olanıdır, hangisi “gerçekliği” daha iyi yansıtır?

Burada sayısaldan uzaklaşıp fotoğrafa dalıp bir hipotez, gözlem, ya da dilerseniz slogan yerleştirmek istiyorum: Fotoğrafın amacı sadakat değil, tam tersine ihanettir! Çünkü zaten fotoğraf dediğimiz teknoloji ile bırakın yüksek sadakate erişmeyi, düşük sadakat bile bir kandırmacadır. İnsan görür, belli bir mekanizması vardır, bunu benden kat kat iyi açıklayacaklar da vardır. Ben açıklamayacağım zaten, ben yalnızca “görüyor”um. Ve biliyorum ki “gördüğüm”ü fotoğraf tekniği ile (mercek, diyafram, enstantane, kayıt ortamı ya da muadilleri) ile yakalamak mümkün değil. Olsa olsa yaklaşabilirsiniz, o da dediğim gibi bir kandırmaca ile. Alırsınız 35 ya da 50 mm’lik bir objektif (35 mm formatı için konuşuyorum, düzgün çevirme çarpanını kullanın lütfen), diyaframınızı olabildiğince kısarsınız, ama enstantaneyi hareketliliği belli edecek kadar düşürmeden (mesela meşhur güneşli-16 kuralını kullanarak), makul bir film ile kaydedersiniz. Sonuca bakanlar kendilerini biraz zorlarlarsa fotoğrafı çekenin konumundan fotoğrafı çekilen “şey”e bakıyormuş gibi hissedebilirler kendilerini. Benzer bir görüş açısı, benzer bir alan derinliği, makul bir düşük sadakat…

Ama bizim bahsettiğimiz fotoğraf bu değil, en azından çok basit şipşak uygulamasını, “ben de oradaydım” sendromunu bir kenara bırakırsak. İnsanlar çok geniş açıdan telefotolara pek çok objektif kullanıyorlar, diyaframlarını sonuna kadar açıyorlar, ya da enstantaneyi uzatıyorlar, düşük ya da yüksek pozlandırıyorlar, belli filmlerin peşinde koşuyorlar, ya da kameralarını sallıyorlar, döndürüyorlar, … daha neler. Bu insanlar “gördükleri”ni yüksek sadakatle konserve haline getirmek derdinde değiller. Onlar başka bir şey yapıyorlar. Görmediklerini, ve de kesinlikle göremeyeceklerini filme ya da sayılara hapsetmeye çalışıyorlar. Onlar ışıkla resim çiziyorlar, ışıkla şiir yazıyorlar, ışıkla dansediyorlar, ışıkla sevişiyorlar. Onlar için üçtebirler kuralı, zon sistemleri, … şu bu, hepsi safsata. Onlar fotoğraf çekiyorlar!

Kesinlike göremeyecekleri dedim, ve “aaaa” ve “oooo” itirazlarının yükseldiğini duyar gibi oluyorum. Evet, kesinlikle göremeyecekleri… Çünkü gözümüzde, örneğin, alan derinliği diye bir şey yoktur; gözün alan derinliği etkin olarak sonsuzdur. Dolayısı ile ön ve arka planın tamamen yok olduğu güzel portreleri göremezsiniz. Çünkü gözümüzde görüş alanı değişmez, Superman değilsek zum yapamayız. Dolayısı ile telefoto fotoğraflarının neredeyse tümü görülemeyecek şeylerdir, geniş açılar da öyle. Gözümüzle uzun pozlama yapamayız, güle güle hareket hissi veren çift görüntüleri ya da ipek gibi “akan” şelaleler… Böyle uzar gider, hoşunuza giden herhangi bir fotoğrafı düşünün ve burada “gösterilen”i görüp göremeyeceğinizi düşünün. İnanın bana, göremezsiniz, kesinlikle göremezsiniz!

Çünkü fotoğrafı çeken size görebileceğinizi değil, görmenizi istediğini gösterir; ya da göstermeye çalışır. Aslında bunu yalnızca “fotoğrafçı”lar yapmaz, basın fotoğrafçıları da yapar, sokak fotoğrafçıları da yapar, ve hatta şipşakçılar da yapar. İddia ediyorum, herhangi bir fotoğrafta gösterileni göremezsiniz, kesinlikle göremezsiniz. Her deklanşöre basış aslında gerçekliğe ihanetin kayda geçişidir. Düşük sadakatle, ya da gerçekliği eğip bükerek. Taammüden ihanettir… Makine de, objektif de, filtreler de, film de… bu işin bir parçasıdır, suç aletleridir.

Kimileri ihaneti yalnızca fotoğraf makinesi ile sınırlı tutarlar, ışık hapsolmuştur filme. Sonrasında olabildiğince yüksek sadakatle bu hapsedilmiş ışığı karta ya da slayda çevirmek gerekir. Kimileri işi daha ileri götürürler, karanlık odada da müdahale ederler ışığa. Aslında amaçlanan hala aynı şey, gösterilmek isteneni dökmek kağıda, slayda. Ben ilk sınıftayım, makara makineden çıkınca artık müdahale bitmeli diye düşünürüm. Ama bu kişisel bir tercih, doğru ya da yanlış’tan bahsetmiyorum.

Dönelim sayısal makinelere: Megapikseller, beyaz ayarları, ISO’lar… Bir açıdan bakınca sadakatten uzaklaşmak gibi geliyor, değil mi? Oysa ihanet için biraz farklı alet edevat, yeni suç ortakları, işte o kadar. Yaptığı aynı şey, ışığı işlemek, ışığa ses vermek, renk vermek… Fotoğrafçının göstermek istediğini, bu kez CCD yoluyla, bu kez bitlere dökmenin yolu. İğne deliği kutuları ile, dinozor büyük format kameralarla aynı şey. Şimdilerde sayısal makinelerin yetenekleri fotoğrafçıya istediği sonucu elde etmek için son derece yeterli özelliklerle donatılmış geliyor. Kimse “sayısal filme yetişemez” filan demesin, artık filmi ve farklı filmlere karşılık gelen sayısallaştırma algoritmaları ile geliyor ileri düzey sayısal makineler, yakında Fuji Velvia 100 ya da Ilford FP4 125 diye ayar yapabileceksiniz…

Yeterince açık sanırım, sayısala karşı değilim fotoğrafçılıkta. Bu durumda “sen neden sayısal fotoğraf makinesi almıyorsun?” sorusunu yanıtlamam farz oldu**: Bu benim hobim, kolay olmasından çok keyif vermesini istiyorum. Zor yoldan gitmek daha çok keyif veriyor. 33 yaşında bir makineyi tamir ettirmek ve ona lens aramak keyif veriyor. Filmler tabdan çıkarken “acaba nasıl olmuşlar” diye heyecan duymak keyif veriyor. Sayısal makine alacağım, herhalde Canon’un tam çerçeve makineleri (5D gibileri) makul fiyatlara düşünce. Ama yine de film çekmeye devam edeceğim…



* Bu yazıdaki, daha doğrusu kağıttaki “sonsuz sadakat” konusuna mutasavver bir yazımızda geri döneceğiz, zaman bulabilir de bitirebilirsek…
** Meraklısına fotoğrafçılık alet çantamı özetleyeyim: Canon EOS 30 ve 28-135/f:3.5-5.6 objektifi. Babamın Revueflex (Zenit) E’si ve Helios 50/f:1.8 ve Industar 50/f:3,5 objektifleri. Sevgili eşime al(dır)dığım Canon SureShot Z90W şipşak ile Canon PowerShot A520 sayısal şipşak. Daha hızla Zenit’e ve yavaş yavaş da EOS 30′a objektifler edinmeyi planlıyorum. Bir ara da bir Ricoh GR1v düşürebilirsem değmeyin keyfime!

Not: Bu kez fotoğraflar benim, iki köpek fotoğrafı. İlki Büyükada’daki eski Rum Yetimhanesi’nde SLR makinem ile çekildi. İkincisi ise Manavgat’ta eşimin sayısal şipşakı ile.

Zavallı (Kimi) Kent Ağaçları

Erkan Tekman tarafından Kültür, Fotoğraf, Hayat ile işaretlenerek gönderildi (27 April 2006)

Bahar, doğanın (yeniden-)canlanışı demek, tam bir rönesans… Özellikle İstanbul’da baharın adımlarını ağaçlara bakarak izlemek ne güzel. Önce, özellikle Adalar’da, mimozalar haberini verir yaklaşan baharın. Hafta sonlarında Bostancı meydanında ellerinde sapsarı mimoza demetleri ile dolmuşlara ya da trene seğirten insanlar görünce kafanızı kaldırıp mevsimi algılama gereksinimi duyarsınız. Daha Şubat’tır oysa, havalar soğuk, günler kısa… Ama hayır, aslında bahar geliyor, kabuğunu kırmak üzere. Az kaldı…

Ardından Nisan gelince leylaklar, sonrasında erguvanlar… Boğaz tepeleri erguvani bir renk alır, köprülerden geçerken, siz direksiyonda olsanız bile, gayrı ihtiyarı kafayı çevirip bakarsınız aşağılara, sanki o bahar orada olmayabilirlermiş gibi bir endişeyle. Ya da, belki hızlı bir takvim ayarlaması yapmak için… Arada leylakları saymasak olmaz!

Beride, çok önceleri, bademler meyvelerin açılışını yaparlar. Kimi zaman gecikmiş, ya da kim bilir tam zamanlı, bir soğuk dalgasına kurban giderler. Erikler, kayısılar, şeftaliler, elmalar izler onları… Meyveler bambaşka bir geçit alayı, ayrı kulvarları var sanki. Kapanışı ayva yapar sanırım, koca koca çiçekleri ile, “… yaz mı gelecek?” dercesine.

Ihlamurları, iğdeleri nereye koyalım? Onlar koku ağaçlarıdır. Özellikle Göztepe Özgürlük Parkı’nda koşmaya meraklıysanız tepenizden ciğerlerinize dolan rayihalar doping etkisi yapar, “Hızla bir tur daha döneyim de şu ıhlamurları ciğerime gömeyim” dersiniz içinizden. Akasyalar da bu kulvarda perdeyi çekerler yanılmıyorsam.

İstanbul sayesinde Ankara’daki çiçekleri de fark etmeye başladım bir süredir. Bestekar sokaktaki koca leylaklar, İş Bankası gökdeleninin (artık başkasının, ama bizim nesil için orası hep İş Bankası) bahçesindeki erguvanlar… Evet, Ankara’da da bahar çiçeklerle geliyor. Anadolu’nun dört bir tarafına olduğu gibi. Ali Ahtamar’daki kayısı çiçeklerini yakalamış; bir ay önce sevgili MEren ile Malatya’yı pembe-beyaza boyarken karşılaşmıştık kardeşleriyle…

Ama benim Ankara’daki ağaçlarım eski Başbakanlığın önündeki çınarlardır. Onlar da ilkbaharda değil, hazanda, yapraklarını dökerken. Artık oralar Başbakanlık arazisi ilan edilip cumhura kapatıldı, Kasım’da bir gece yarısı düşen yaprakları çıtırdata çıtırdata yürümenin imkanı ve keyfi de elimizden alındı, hayırlı olsun.

Ben bambaşka bir şeyden bahsedecektim aslında, kentte, aslında İstanbul’da ve özellikle Bağdat Caddesi civarında ağaçların, özellikle çınarların başına gelenleri şikayet edecektim size. Mimozalarla leylaklar arasında bir zamanda belediye ekipleri (”cellatlar” mı diyeyim yoksa) gelip bu yavrucakları yaza “hazırlıyor”lar. Tanrım, bu nasıl budamadır? bu “budama” mıdır? Tanrım bu nedir? Ağaçların bir kaç dalı seçiliyor, bu ana dallardan çıkan tüm gerçek dallar kökten budanıyor, ağaç bir indirgeme harekatı sonucu üç-beş kütüğe dönüştürülüyor. Sağ olsunlar ampütasyon ihtisaslı sözde bahçevanlar bu kütüklerin ucunda birkaç yeşerecek sürgün bırakıyorlar. Bu şekilde iğdiş edilen ağaçlar o yılı zaten pas geçiyorlar, ancak bir kaç yıl sonra, o da biraz, kendilerine gelip, cüsselerine yakışmayan birer ufak ağaççık peyda ediyorlar tepelerinde. Cadde’nin iki yanına dizilmiş çınarlar sanki altlarından geçenlere “Biz çok daha iyisini yapabilirdik, ama bırakmıyorlar ki. Artık kusura bakmayın…” der gibi süzülüyorlar.

Bu değişik “budama”nın esbab-ı mucibesi nedir, bilemem. Fazla gölge etmesinler mi istenir, yoksa Cadde sakinlerinin manzaraları kapanmasın diye mi “ağaçlık” özellikleri beş metre yukarıya tayin edilir. Tamam, Ankara’da Danıştay’ın önündeki kestaneler gibi kaldırımdan geçenlerin kafasına kafasına vurmasınlar. Ama kardeşim yok mudur bunun bir ortası? Aslında var, Paris’in kestaneleri. Geçen sene bu zamanlarda sevgili eşimle parklarını, meydanlarını, sokaklarını, bulvarlarını arşınlarken fark ettim onları. Evet, Paris bir kestane şehri. Onlar da budanıyor, onlar da bahçıvan elinden geçiyor. Ama ağaçlık onurları zedelenmeden… Hem altında oturanlara, hem dallarında şakıyanlara keyif veriyor böylesi. Yoksa bizdeki gibi zoraki ağaç haline gelmiyorlar.

Fenerbahçe'de çınarlar

Sevgili Cadde çınarları, sizden özür diliyorum. Size layık gördüğümüz muamele için, kolunuzu bacağınızı kestiğimiz için, sizi ağaçlıktan çıkarıp soytarılaştırdığımız için. Kentte yaşam kolay değil…

Not: Bu yazıyı hızla ön sıraya almama neden olan iki kare, birisi her zamanki gibi sevgili MEren’den: N’Orleans’taki sokaklarını süsleyen muhteşem ağaçlar. Evet, budur ve bu olmalıdır… Ben de sokağıma bu ağaçlardan istiyorum! Ağaçları bu hale getirebilecek bir belediye istiyorum. Cellat ya da kasap değil, düzgün budama uzmanları istiyorum! İkinci kareyi ne yazık ki bulamadım: Bugün bir gazetede gözüme çarpan anıt çınarların “bakım” çalışmaları idi; 3-4 yüzyıllık ağaçlara da aynı muamele reva görülmüş. Acı, çok acı… İsteyen gidip Çınarcık Termal’deki anıt çınara baksın, nasıl yaşatılır yaşlı ağaçlar saygıyla, ve nasıl yaşlandıkça güzelleşirler ve “iyi”leşirler, tıpkı insanlar gibi, görsünler… Sembolik bir fotoğraf buldum yanlış budanmış ağaçlar anısına, sanırım Fenerbahçe’den…

Zavallı Kent Kuşları

Erkan Tekman tarafından Fotoğraf, Hayat ile işaretlenerek gönderildi (27 February 2006)

Yakın zamanda İstiklal Caddesi’ne yolunuz düştü mü bilemem. Ama düştüyse Fransız Kültür Merkezi’nin önünden geçerken kulağınıza kuş sesleri çarpmıştır mutlaka. Çocukluğumuzdan bildiğimiz, hani şu meşhur “ovalara yayılan” kuş seslerinden bahsetmiyorum. Bunlar resmen çığlık, hatta feryat! Ya sayılarının çokluğundan öyleymiş gibi geliyor, ya da gerçekten zavallı kent kuşları onlara reva gördüğümüz eziyeti çığlık çığlığa protesto ediyorlar. Sanki “Ne oldu da, yol boyunca, ufak ve tefek de olsa, bizlere birer sığınak oluşturan şu cüce ağaçları yok ettiniz? Şimdi de sığamıyorsunuz caddelere, bize ettiğinizle kaldınız…” diyorlar. Kuşlar mutsuz, çığlıklarını duyabiliyor musunuz?

Aynı şeyi Bağdat Caddesi’nde eski Vakkorama, eski Damat, yeni TeknoSA’nın çaprazındaki palmiyelerden gelen çığlıklar için de düşünüyorum; Şaşkınbakkal Ziraat Bankası önündeki karayemiş ağaç(çık)ları için de. Sanırım kuşlar, Cadde boyunca herhangi bir yol ya da yordama uymadan budanan şekilsiz çınarların (?) acayipliğini protesto ediyorlar, çünkü onlardan hiç ses çalınmıyor kulağıma. Kuşların da bir estetik beğenileri var demek ki, neredeyse kimi insanlardan fazla.

Geri dönelim Beyoğlu’na, Taksim Meydanı’na çıkalım. Kabataş tünel inşaatının yanından geçerken yine aynı çığlıklarla karşılaşıyorum. Allah Allah, burada yakında ağaç da yok ne ola ki? Kafamı kaldırınca şaşkınlığım bir kat daha artıyor: İnşaatın dev vinci onlarca, hatta yüzlerce kuşa yuva olmuş. Hep bir ağızdan bu metal “ağaç” hakkındaki şikayetlerini dile getiriyorlar. Artık meydandan her geçişte kafamı yukarıya kaldırıyorum, ses duysam da, duymasam da. Kimi zaman orada oluyorlar, kimi zaman yoklar. Poyraz ya da karayel habercisi midir? Ben çözemiyorum, onlar benden çok daha iyisini biliyorlar.

“Şehir hatları vapurlarının, Boğaz’ın gelinlerinin peşine takılı dolaşan martılar herhalde mutludur” diye düşünüyor insan, bir umut. Eh, simitleri kendimizden çok onlar için almıyor muyuz? Heyhat; onların derdi çok daha büyük. Hani eğleniyoruz, ve görmemişliğimizden bunu dünya aleme ilan etme gereği duyuyoruz, ve dev projektörleri göklere çevirip fırdola döndürüyoruz ya. İşte bu projektörlerin bulutlardan yansıyan ışığını güneş sanıyormuş zavallıcaklar, gece boyunca bu yalancı güneşlerin peşinde koşturup, sabaha karşı çatlayarak can veriyorlarmış (”-mış” diyorum, çünkü sevgili Rauf’tan aktarıyorum bu bilgileri). Evet, bu cinayet, ama ne savcılar kovuşturma başlatıyor, ne de polis cürmümeşhut yapıyor.

Paris’te güvercinleri çatılardan ve pencerelerden uzak tutmak için iğneli tuzaklar kurulduğunu okumuştum bir yerde. Olağan güzergahları üzerine dikilen cam gökdelenleri algılayamayıp binalara çarpa çarpa telef olan metropoliten kuşlarını da. Hava alanlarından uzak tutulmak için sürekli ses bombalarına maruz bırakılan zavallı kanatlılara ne dersiniz?

Buna hakkımız yok, olmamalı… Zavallı kent kuşları…

Not: Resim sevgili Umut Pulat‘ın Pardus için yaptığı OpenOffice.org açılış ekranından arak, fotoğraf, yanılmıyorsam, sevgili MEren‘den…

Ömer Usta

A. Murat Eren tarafından Fotoğraf, Sanat, Hayat ile işaretlenerek gönderildi (20 February 2006)
İnanın, Çanakkale Türkiye’nin en enteresan şehirlerinden birisidir. Birbirine en uzak iki noktasını yürüyerek katetmenin bir saatten fazla sürmeyeceği bir şehir için belirlenebilecek enteresanlık haddini ziyadesi ile aşmıştır. Çanakkale ile ilgili bahsedilecek çok şey olmasına rağmen ben içindeki küçücük bir binaya yoğunlaşacağım. Yalıhanı’na.
Çanakkale’nin ilk yapılarından birisi olan bu han içi sürprizlerle dolu bir kutu gibidir. Bir gün gittiğinizde yabancı akademisyenlerin de katıldığı, Hawking’in "Large Scale Structure of Space Time"ı üzerine 5 saatlik bir tartışmaya da denk gelebilirsiniz, bir bas gitar ve bir elektrik gitar ile caz çalan insanlara da. Kışın arnavut kaldırımı zeminli avlusunda yakılan koca ateşin yanına bir sandalye çekip sıcak şarabınızı yudumlayabilir, yazın neredeyse üstünü bir çatı gibi örten mor salkımın serinliği altında yerdeki taşları sayabilirsiniz. Kenan Evren’in resme heves sarmasına neden olan ressamın üzüntüsünü kendi ağzından dinleyebilir ya da bazı kabullerinizi gözden geçirmenize neden olabilecek bir arkeoloji seminerine denk gelebilirsiniz. Hatta eğer yeterince şanslı iseniz bir görünüp bir kaybolan, ve artık kendisinden haber alınamayan Madam Brigitte ile karşılaşıverir, 7 santimlik tırnakları, üzerinden hiç çıkarmadığı kirli, artık siyaha çalan kırmızı gece elbisesi, yer çekiminin cazibesine karşı koyma konusunda amansızca savaşan ve bir zamanlar sarı olduğu belli olan seyrek saçları ile ısmarladığınız çayı içişini izlersiniz.Fakat bunların hiç birisi sizi hanın girişinin hemen solunda kalan minicik odasının içinde sürekli çalışan Ömer Usta’nın çıkardığı işler kadar şaşırtamaz sanırım.


Ömer Usta (Ömer Zaralı), gündüzleri Çanakkale Sanayi ve Ticaret İl Müdürlüğü’nde çalışan bir memur, akşamları ise Yalıhanı’nın 10 yıllık sanatkârı (Dr. Jeykll & Mr. Hyde’ın yaşayan bir implementasyonu). Belediyenin kendisine verdiği, küçücük bir oda içerisinde sessiz sakin, ince ince işlerle uğraşıyor bu bey. Gerçekten enteresan bir insan Ömer Usta. Örneğin yaptığı hiçbir şeyi satmıyor, bir zamanlar benim de fotoğraflarımın taliplerine söylediğim bir şeyin benzerini savunuyor, tam olarak onun sözleri olmamakla birlikte düşüncelerinin anlamlı bir özeti şu: "bu eserleri toplumun bana kattıkları ile ortaya çıkarıyorum, sizin paranız benim onlara olan borcumu ödememe yetmez, bu eserler herkesin malı".

Ajur, ahşap, mermer, kil gibi Ömer Usta’nın çalışma alanlarından birisi. Sizin için bir iki fotoğraf çektik ziyaretimizde. Fransızca’dan gelen bir kelime olan ajur’un bir kaç anlamından birisi de delikli/boşluklu süslemeler yapma tekniği, pirinç de kullanılan malzemelerden birisi:


Gliptik de (değerli taşlar üzerine gravür yapma, mühür kazıma sanatına verilen isim) bir diğer çalışma alanı. Sümerlerden kalma bir alışkanlık (kendileri bunları mühür olarak kullanmak üzere kolye ya da yüzük olarak taşırlarmış):


Öte yandan giderseniz görürsünüz, Ömer Usta’yı yalnız yakalamanız neredeyse mümkün değil. Yanında onunla beraber bir şeylerin üzerine eğilmiş çalışan irili ufaklı müridleri olur hep. Şu ana kadar 200′den fazla öğrencisi olmuş burada bir şeyler öğrenen. Hiç bir ücret talep etmediği öğrencileri, yaptıkları şeyleri de beraberlerinde götürmek kaydıyla eserleri ile ne yapmak istediklerine karar vermekte özgürler :) Almanya’dan, Fransa’dan, Polonya’dan insanlar da çalışmış yanında Ömer Usta’nın (hatta Polonyalı bir kadıncağız işin büyüsünden sıyrılamayıp 5 ay kalmış yanında ;)). Kendi kendisine, hiçbir eğitim almadan öğrendiği bir şeyi, hiçbir karşılık beklemeden öğrettiği öğrencileri çeşitli şehirlerde sergiler açacak noktaya gelmişler. Bu işi neden ücretsiz yaptığını sorduğunuzda da sanatçı edasında takılmayı çok iyi bilen ve yaptıkları işin çok zor olduğuna insanları ikna edip kendilerinin kıymetini arttırmaya çalışanların kendisinde yarattığı iritasyondan dem vuruyor (bilgisayar ile ilgilenseymiş, kesin özgür yazılımcı olurmuş).

Herkesin içindeki yeteneğe inanan bir adam Ömer Usta. Hatta Çanakkale’nin meşhur siması, fiziksel engelli olan İsmail’e iki günde heykel yaptırmışlığı var (bilenler bilir, İsmail’in sol elinde 3 parmağı, sağ elinde de tek parmağı işlev sahibidir). Bu durumdaki birisinin yaptığı heykele bakarken kazandığı özgüveni hesap etmemiz mümkün değildir sanırım (birçoğumuzun on binlerce dolar edebilecek eserlerini ısrarlara ve yaşam koşullarına rağmen satmayan bu sanatçının motivasyonunu anlayamayacağımız gibi).

Dünya popülasyonunu düşününce bu tip insanlar üzerlerine "hayatı çekilir kılmak" gibi bir misyonu almışlar gibi görünüyorlar bana. Genetiğin gelişimine inanıyorum ben. Oraya buraya serpiştirmek lazım bu tip insanlardan, çünkü Çanakkale herkesi alacak kadar büyük bir şehir değil.


Bu arada birilerinin varlığının farkına varması için hiçbir şey yapmayan bu adama bir selam verip sürpriz yapmak isterseniz, homerosta at hotmail.com adresine e-posta atabilirsiniz. "Yok ben kart göndereceğim ona" diyorsanız posta adresi şöyle: Ömer Zaralı, Sanayi ve Ticaret İl Müdürlüğü, Çanakkale. Eminim çok sevinir.

Not: Bu yazının Ömer Usta’dan sonraki ikinci kahramanı sorduğu sorular ve moleskine’ine aldığı notlar ile B. Duygu Özpolat’tır. Bilgilerinize.

Not: Yer sıkıntısı nedeni ile bu yazıda yer verilemeyen diğer fotoğrafları Internet’ten erişilebilir bir adrese koyup, bulundukları adresi yorumlar arasına ekleyeceğim.

Sonraki sayfa »