Ne yazık ki insanların kullandığı hiç bir iletişim protokolünde karşıdakine söylenen herhangi bir şeyin karşı tarafta söyleyenin gerçekten söylemeye çalıştığı şey olarak algılanıp algılanmadığına dair etkili bir kontrol ve doğrulama mekanizması yok. En yoğun kullanılan iletişim protokolü olan dilin, düşünceleri tam anlamı ile ifade edecek kapasiteden yoksun olduğuna, anlatılmak istenenleri anlatıcının beynindeki forma tam tamına uygun şekilde aktarmak için ziyadesiyle sonlu bileşenlere sahip olan bir araç olduğuna inanıyorum.
Bir şeyi anlatmak için onu ortak dile telaffuz etmek ve içeriğin bir kısmını, genellikle de o içeriğin anlatıcı tarafındaki formuna ulaşmasına etkimiş ayrıntıları barındıran kısımların törpülenmesini gerektiriyor. Bunun neticesinde doğan boşluklar karşı tarafta yeniden oluşturuluyor. Arada kaçanlar, yani "lost in transtlation" diyebileceğimiz ayrıntılar, ne yazık ki gerçekten tam anlamı ile kaybolmuyor ve karşı tarafta, karşı tarafın elindekilerle tamamlanıyor. Bu çoğu durumda istenmeyen bir şey, çünkü çoğunlukla karşı tarafın bizi bizim istediğimiz gibi anlamasını istiyoruz. Bunu önemsemeden kurulan iletişime de sanat diyebiliriz bir yerde, değil mi? (yazar bu noktada soru işaretini görünce irkilen ve aslında soru işaretine kadar ne okuduğuna dikkat etmemiş olan, iki satır öncesini hatırlamayan okuyucularını nazik bir şekilde tokatlar). Bu yazı sanatsal kaygılar gütmeyen bir yazı olduğu için elimden geldiği kadar açıklayıcı olmaya çalışacağım.
Bu yazı düşünmek ve düşünceye saygı üzerine[1].

Düşünme sürecini, çeşitli yollarla gerçekleştirilen gözlemlerin -diğer düşünme seansları ile hayat bulan- kabuller etkisinde işlenmesi süreci olarak tanımlıyorum (cümlede geçen "kabuller" mevzusu yazının bel kemiğini oluşturuyor ve ona daha sonra döneceğim). Düşünceyi ise düşünme sürecinin sonucunda ortaya çıkan, hesaplanmış materyal olduğu için sonraki düşünme süreçlerinde kolayca kullanılmak üzere saklanan, ek olarak kimi zaman gözlemlenebilir tepkilerin temelini oluşturan bir reaksiyon olarak görüyorum. Aslında formal olarak kendi kendinize düşünmeniz ve sonuçlarını saklamanızı da, arkadaşınızın söyledikleri üzerinde düşünüp ona bir tokat aşketmenizi de bir reaksiyon olarak görebilir ve reaksiyon ile sonuçlanmayan bir düşünme sürecinin imkansız olacağını iddia edebiliriz (şu anda bile düşünme anlamında bir reaksiyon söz konusu, yazdıklarımı okuyor ve çeşitli çıkarımlar yapıyorsunuz).
Düşünme süreci ve düşünce arasındaki ilişkiyi biraz daha netleştirmek için şöyle bir tanım yapabilirim: "Bir düşünme sürecini, herhangi bir kişinin her an beyninde var olan verileri işleyen ve kendisine gönderilen parametreleri bu veriler ile eşleştiren, ilişkilendiren, karşılaştıran, ya da bu verileri zaman zaman organize eden, genelleyen ya da etiketleyen bir f fonksiyonu olarak kabul edersek, düşünce, bu fonksiyonun herhangi bir t anında aldığı herhangi bir s konusu için ürettiği çıktıdır". Yani tüm yazılanları hep beraber harmanlarsak bir düşünme süreci sonunda ortaya çıkan düşünce, daha sonraki düşünme süreçlerini etkileyecek sessiz bir kabul olabileceği gibi gözlemlenebilir bir tepkiyi ortaya çıkaracak bir karar da olabilir. Yani düşünme dediğimiz şey sonuçları hem sonraki düşünme süreçlerini etkileyen hem de gözlemlenebilir tepki vermeyi mümkün kılan bir şey[2]. Bu bağlamda, bir birey için düşünmek, sonraki düşünme süreçlerini kabul edilmiş materyal anlamında finanse eden bir eylem aynı zamanda. Bu kalıtımı basit bir şekilde şöyle örnekleyebilirim zannediyorum:
Bir x eyleminin gerçekleştiği bir olayı ve sonuçlarını gözlemliyorum, daha önceki kabullerimden yola çıkarak bu sonuçların rahatsız edici olduğunu biliyorum. x eyleminin kötü ve istenmeyen bir şey olduğunu kabul ediyorum.
Bir A kavramının x, y ve z eylemlerini kapsadığını gözlemliyorum. Daha önceki kabullerime göre x‘in istenmeyen bir şey olduğunu bildiğim için A kavramının kötü ve istenmeyen bir şey olduğunu kabul ediyorum.
Bir E eylemin y ve z eylemlerini barındırdığını gözlemliyorum. Daha önceki kabullerime göre y ve z‘nin A kavramı kapsamında olduğunu biliyorum. Daha önceki kabullerime göre A‘nın kötü ve istenmeyen bir şey olduğunu bildiğim için E‘nin yanlış olduğu düşüncesine ulaşıyorum ve müdahale ediyorum (gözlemler ve kabuller etkisindeki düşünme süreci sonunda doğan gözlemlenebilir tepki).
Yukardaki senaryodaki x, y, z, A ve E yerine gerçek hayattan bir şeyler koyabilirsiniz. Bu senaryoyu unutmayın, daha sonra döneceğim. Fakat önce şu "kabuler" mevzusuna değinmek istiyorum.
Kabul dediğimiz şey herhangi bir şey olabilir. Bir yerden okuduğumuz, birisinden duyduğumuz, kendi kendimize düşünüp elde ettiğimiz, nasıl elde ettiğimizi dahi hatırlamadığımız bir şey olabilir, gözlemlediğimiz bir olayın sonuçları olabilir, hatta bizzat yaşayıp deneyimlediğimiz ve sonuçları hakkında fikir sahibi olduğumuz bir şey dahi olabilir. Fakat her ne olursa olsun, bu kabulün oluşması için okuduklarımız, duyduklarımız, gözlemlediklerimiz ve deneyimlediklerimiz ile ilgili düşünmemiz gerekir. Düşünme işlemi başladığında daha önceki kabullerimiz devreye girer ve düşünme işleminin sonunda elde edilen sonuçları, yani yeni kabullerimizi etkiler[3]. Yani herhangi bir düşünme sürecinin sonucunu, daha önceki düşünme süreçlerinin sonuçları etkiler[4]. Dolayısıyla bir bireyin doğru olduğuna yürekten inandığı bir düşüncenin, başkaları tarafından doğru kabul edilmemesi ya da yanlış olduğunun iddia edilmesi bence son derece doğaldır[5] ve bunun nedeni bizzat, kabullerdir. Düşünme işleminin devreye girdiği her durumun doğruluğu kabuller ile ilgilidir, kabullerin doğruluğu ise önceki kabuller ile ilgilidir.
Bu son paragraf ışığında üstteki kalıtım senaryosunu bir daha gözden geçirin: x eyleminin gerçekleştiği olayın sonucunun rahatsız edici olduğundan başlayarak A kavramının x, y ve z‘yi kapsadığı, E eyleminin y ve z‘yi kapsadıkları ve E eyleminin yanlış olduğuna varan senaryodaki her şey, aktörün kabulleri ile şekillenmemiş midir? Bu durumda çok sofistike ve hassas nedenlerle E, sadece senaryodaki kişiye göre yanlıştır, öte yandan herhangi başka birisi büyük bir doğallıkla E‘nin doğru bir şey olduğu düşüncesine sahip olabilir… Bu noktada birisinin düşüncesini "yanlış" düşündüğünü iddia ederek "değiştirmeye çalışmak" aptallığın en güzel tanımlarından birisidir bana göre. Bilimsel bilginin bile doğruluğundan söz etmek bir kaç seviye derine inilip sorgulandığında anlamsızlaşırken, elde edilen her bilgi, öncesinde yapılan bilimsel kabuller çerçevesinde değerlendirilmediği sürece anlamını yitirirken, bir A kişisinin çıkıp bir B kişisinin, düşüncelerini değiştirmeye çalışması, bence, aptallığın özünü temsil eder.
Bence insanların kimileri düşünce denen şeyin ne kadar sofistike bir süzgeçten geçerek ortaya çıktığını anlamışlar ve farklı düşüncelere saygı duymanın ne demek olduğunu idrak etmişlerdir.
Kimileri, nedenini tam olarak bilmedikleri bir alışkanlık ile bu çeşitliliği kabullenmişler ve çeşitliliğe saygı duymaları gerektiğine inanmışlardır.
Bir kısmı ise ne durumda olduklarından bihaber şekilde kabullerinin evrenselliğine, bir şeyleri doğru biliyor olduklarına dair tamamen batıl bir inanç yaşatmaktadırlar.
[1] Bu yazılanlar hiç bir bilimsel kaynaktan faydalanılmadan yazılmıştır. Bu yüzden zerre kadar umursamasanız, kimse çıkıp size "ayıp oluyor" demez (diyen olursa bana gönderin).
[2] Amacım kimseye aptal demek değil Descartes’in ne büyük adam olduğunu ispatlamak aslında (smiley).
[3] Kimi okurların "e iyi de gördüğümüz şeyi anlamak için düşünmemiz mi gerekir?" diyebilecekleri aklıma geldiği için kısa bir açıklama yazmak istedim: Gözümüzle gördüğümüz bir şeyi anlamak için dahi düşünürüz, algıda seçicilik de burada devreye girer muhtemelen. Görme işleminin gözde sona ermeyip visual cortex’te gerçekleşmesi de bunun bir ispatıdır zaten. Beyin optik sinirler ve lateral geniculate nucleus üzerinden gelen ham veriyi işleyerek, basitçe "ihtiyacı olanı" görür. Bu yazının bilimsel olarak geçerli olan tek kısmı da burasıdır.
[4] Dikkatli okurların bu basit iterasyonu görüp geriye doğru gittiklerini ve bu iterasyonun ilk döngüsündeki başlangıç materyalinin ne olduğunu sorguladıklarını biliyorum. Bunun yanıtı ile ilgili kesin bir fikrim yok, fakat yanıtın genetik materyal olduğu fikri kulağıma hoş duyuluyor, konumuz bu olmadığı için uzatmıyorum.
[5] Bu noktada bence asıl doğal olmayan şey insanların "uzlaşması" ve "ortak noktalar" bulabilmesidir; bu uzlaşmaların en yoğun yaşandığı yer dünya olan bilim dünyasının var olması için asırlar boyunca çalışmış bilim insanlarına teşekkür ederim.

önceki düşünmelerin sonraki düşünmeleri etkilediği konusunda seninle hemfikirim. bunun yanında sonraki düşünmelerinde önceki düşünmeleri etkilediği çok açık bir gerçek..yani bir insan bir konuda x kabulüne sahipken, sonrada yaşadıkları, duydukları vs`ler yüzünden o konuda y kabulüne sahip biri olabilir..ve bu y kabulü x kabulünün tam zıttı bir kabul bile olabilir. yani düğümleri -eskiden yeniye manasında- yukarıdan aşağıya dizilmiş ve “etkiler” manasına gelen oklara sahip bir graf gibi düşünürsek kabuller arasındaki ilişkiyi, bu grafta oklar çift yönlüdür diye düşünüyorum..ve bu geriye dönük güncellemeye 2. bir kişinin sebep olması son derece doğal ve olası geliyor bana..2. kişinin bu girişimini neden aptallık diye nitelendirdiğini anlamadım..hatta özellikle senin böyle bir fikre sahip olmana özellikle şaşırdım..öyle ki yanlış mı anladım acaba diye bir daha okudum yazıyı..yanlış anladıysam silinsin hatta bu comment
Faruk’cığım, öncelikle dikkatin için teşekkürler (mühendis adam okuması yapmışsın, pek yorum beklemiyordum, ama senden bir yorum geleceğini tahmin ediyordum).
Bir kişinin çıkıp bir başkasının bir konu ile ilgili düşüncelerinin yanlış olduğu düşüncesini ifade etmesi ile, o bir başkasının düşüncelerini -gerçekten değişmelerini bekler biçimde- değiştirmeye çalışması arasında küçük fakat kritik bir fark var bence.
Birisinin direksiyonu ikinci yola kırması, -bu yazıda kabuller diye isim taktığım- kendi kabullerinin dosdoğru olduğuna inanıyor olduğu ve üstüne üstlük karşıdakinin de kendisi gibi düşünmesi gerektiğine inanıyor olduğu anlamına gelir bence. Bu da hayli tiksinç bir kendine güven.
Düşünceleri dile getirmek ve başka düşünceleri tartışmak elbette çok doğal bir şey. Bunu her an yapıyoruz zaten bence; bunun aptallık olduğunu iddia etmek de ziyadesiyle aptalca olur bence, çünkü herhangi bir şey hakkında yazmak ya da herhangi bir konuda bir düşünceyi dile getirmek zaten pasif bir "diğer düşüncelere muhalefet" içerir. "Ben eşeğim" dediğimde -o an hiç birisi ortada olmasa da- benim eşek olmadığımı düşünen herkesin düşüncesine muhalefet ediyorumdur sonuçta. Birisinin çıkıp "bana göre eşek şu demek, bu yüzden bence sen eşek değilsin" demesi ile "özür dilerim ama yanlış bir şey düşünüyorsun. eşek demek şu demektir, sen kendine eşek diyorsun ama aslında eşek filan değilsin, kendine eşek deme" demesi arasındaki farktan bahsediyorum bir yerde. İkincisi gibi olanlara böyle yapmasınlar demiyorum. Sadece bunun aptalca olduğunu düşündüğümü söylüyorum
Birisi bir şeyi düşünmüş ve bir düşünceye ulaşmışsa, zaten olay bitmiştir. Bunun ne kadar büyük bir şey olduğunu anlatabildim mi bilmiyorum.
Mesela şu diyalogdaki bir A kişisine ne yaparsın:
A: Oktay Sinanoğlu Türkçe bilim dilinin ölmemesi için Türkçe eğitimin önemini savunuyor. Internet kelimesi Türkçe değil ve bu kelime yerine Türkçe olan örütbağ teriminin kullanılmasını öneriyor. Türkçe’yi seviyorsak Internet yerine örütbağ kelimesini kullanmalıyız.
B: Internet bir özel isim, bu yüzden karşılık bulmaya çalışmak doğru değil. Özel isimlere karşılık bulmaya çalışmayı cahilce buluyorum.
A: Oktay Sinanoğlu tüm dünyanın saygısını kazanmış bir profesör, sensin cahil!
Bence bu tartışma bu noktada biter. A da B de düşüncelerini ifade etmişlerdir. Fakat bu noktadan sonra B gidip A’ya özel ismin ne anlama geldiğini, birisinin fizik profesörü olmasının o kişinin dil konusunda söylediği her şeyin doğru olduğu anlamına gelmeyebileceğini, yabancı terimlerin Türkçeleştirilmesinin bilim dilinin ölmemesine katkıda bulunmayacağını, bilim dilinin yaşaması için bilim yapmak gerektiğini anlatmaya çalışması büyük olasılıkla bir işe yaramayacağı gibi, B bu konudaki düşüncelerinin dosdoğru olduğu kabulü ile A’yı ikna etmeye çalışması B kişisinin de yazıda bahsedilen aptal durumuna düşürebilir. A’nın görünüşündeki tüm salaklığa rağmen düşüncesine saygı duymak ve bu düşüncenin ne kadar sofistike bir süzgeçten geçtiğini hatırlamak gerekir. Bence asıl düşünceye saygı budur.
*yawn*
Efendim, aptallık üstüne yapılabilecek her türlü araştırmayı yapıp, bulduğu sonuçları insanlıkla paylaşmış Carlo M. Cipolla adlı bilgenin bir makalesini okumaya davet edeceğim sizi.
http://www.mentalsoup.com/mentalsoup/basic.htm
(hamiş: okuma yazmam zayıf olduğu için yazıda sadece resimlere baktım. bunu da bizim bakkala yazdırıyorum. gelecek sefere daha az yazı, daha çok resimli anlatım bekliyoruz efendim. saygılar.)
(hamiş2: bakkal bu html comment şeyi çok tatsız olmuş, neden adam gibi text area yok, preview bile yapmıyor bu diyor. ben de yaz didim.)
Aptalın tanımını yapmak lazım önce (gereğince)?
bir şey doğru ise (?) tersi de doğrudur *
“Bir düşünme sürecini, herhangi bir kişinin her an beyninde var olan verileri işleyen ve kendisine gönderilen parametreleri bu veriler ile eşleştiren, ilişkilendiren, karşılaştıran, ya da bu verileri zaman zaman organize eden, genelleyen ya da etiketleyen bir f fonksiyonu olarak kabul edersek, düşünce, bu fonksiyonun herhangi bir t anında aldığı herhangi bir s konusu için ürettiği çıktıdır”
Niçe nin ceddi schopenhauer de sizinle aynı fikirde , önermenizde..
Ademoğlu zaten ne icat etmişki bi işe yarasın??? ilk denemelerinden biri de dildir: tüm diğer icatları gibi (ademoğlunun) oldukça başarısız bir deneme
birbirini anlayamama sanatı.. tesadüfün kudretine inanan bir zihniyetin direnişi.. mevzular uzun..
Pharmenides gibi; öğrenme salt içkin olan mıdır ?? Süje nin karşı önermesi salt karmaşa mıdır ?
Telepatiyi tavsiye ediyorum . Yahut empati de olur.
bakın ne anlattım ben kendim de anlamadım?..
*: kanaat (orthe doxa)
2. Kişinin gişrişiminin aptallık olduğu kısmında ben de takıldım (yaptığın açıklamaya rağmen). Evet çoğu durumlarda 2. kişinin bu çabası sonuçsuz kalır fakat bence bunun bahsettiğiniz ”birisinin düşüncesini “yanlış” düşündüğünü iddia ederek “değiştirmeye çalışmak” eyleminden ziyade daha çok kişilerin öğrenmeye, sorgulamaya, eleştiriye ve özeleştiriye ne kadar açık olmasıyla ilgili bir durumdur ve biraz da yöntem sorunudur. Düşünceleri değiştirmeye (dolayısıyle yaşamı) çalışmak bence düşünceleri ifade etmekten sonra gelen en erdemli şeylerden biri gibi geliyor bana. ”Farklı düşüncelere saygı göstermek” kısmında ise tam olarak katılamayacağım. Fikirlerin ifade özgürlüğüne katılıyorum fakat bu düşüncelere saygı duymamı gerektirir mi? Irkçıların, faşistlerin düşüncelerine nasıl saygı duyabilirim? Sadece böyle düşüncelerin varlığını kabul ederim fakat saygı mı? Asla…
sanırım anlatılmak istenen temelde öğrenilmiş ilk bilginin beynin ileriki düşünce aşamalarında kaybetmediği ve eğer bilgi iyi bir sonuç veriyorsa o bilginin içinde olacağı her şeyin, iyi sonuç vereceği bilgisinin beyne kodlanması sonucu eğer içinde ilk doğru diye kabul edilen düşüncede varsa kendi düşüncesinden daha gelişmiş, ilke kabullenme iyi sonuç verdiğği için ikin etkenin ne olduğuna dikkatli bir şekilde bakmayacak ve ikinci sonucuda doğru olarak kabul edecektir, yazar üçüncü örneğe kadar gitmişki daha fazlada olabilir kişin aptallığına ve yanılgı payını hesaplamamsına göre değişir durum, 11 ve 12 inci örnekteki insanın halini düşünemiyorum, bir şey anlatamıyacağın bir insan beyni var onda, genetik kodlamayı ve eugenis kavramını mantıklı buluyorum
Gürer Bey,
"okuma yazmam zayıf olduğu için yazıda sadece resimlere baktım. bunu da bizim bakkala yazdırıyorum. gelecek sefere daha az yazı, daha çok resimli anlatım bekliyoruz efendim."
Kesinlikle haklısınız, siz söyleyince fark ettim efendim. Bunun bir özrü olamaz. Bundan sonra kesinlikle DAYDÇR.
Murat Bey, anlattıklarınız gayet açık, en azından ben bir şeyler anladığımı sanıyorum. İşte problem de bu, herkes bir şey anlıyor
ozgurdeniz,
"Düşünceleri değiştirmeye (dolayısıyle yaşamı) çalışmak bence düşünceleri ifade etmekten sonra gelen en erdemli şeylerden biri gibi geliyor bana."
Zaten size öyle geliyor olmasaydı bu yazı burada olmazdı. Yorumunuz yazı ile o kadar ironik bir bütünlük sergilemiş ki, anlatamam.
Lupus, eugenis kavramı ile ilgili bir yazım hatası mı oldu acaba, eğer olmadı ise anlatabilir misiniz nedir, ne değildir? Ben aradım, mamafih bulamadım.
oha şuna bak benim düşündüğümden başka bişey düşünüyor şerefsiz..hem ben ondan daha zekiyim..ya da daha az aptalım ne bileyim işte..olamaz böyle bişey..dur şunun düşüncesini değiştireyim hemen..
diyen ilen,
böyle demeden karşısındakinin düşüncesine dil uzatan (yani tabi dil uzatan olmaz da..karşı çıkan diyebiliriz belki) arasındaki farktan bahsediyor olduğunu anladım ben..
bir de neden sadece benden yorum bekledin? aptal olduğumu düşündüğün için mi? :(((
hem bak başkaları da yapmış yorum…onlar da mı aptal yani?
paragraf olsun diye iki defa enter`a bastım bazı yerlerde..ama yine de olmayacak gibi bir his var içimde..aslında aşağıda mavi bir p harfi var paragraf yapabilenler onu kullanıyor galiba..ama onla da pek paragraf yapabileceğe benzemiyorum..hayırlısı..
"(…) arasındaki farktan bahsediyor olduğunu anladım ben.."
Hayır o farktan bahsetmiyorum aslında..
"bir de neden sadece benden yorum bekledin? aptal olduğumu düşündüğün için mi? :((("
Yalnız senden yorum bekliyor değildim, sadece pek fazla yorum beklemiyordum fakat senin bir şeyler yazacağını tahmin ediyordum. Bu tahminimin nedeni de elbette senin aptal olduğunu düşünmem filan değildi -zira öyle bir şey düşünmüyorum..
Gün gelecek, dünyayı aptallar yönetecek. Ve o zaman, inanın dostlarım, her şey daha güzel olacak.
Araliaceae,
1- neden gün gelince dünyayı aptalların yöneteceğini düşünüyorsunuz? ne zaman yöntecekler bir de?
2- sizce neden dünyayı aptallar yönetince herşey daha güzel olacak?
Pardon ama, Dünya’yı halihazırda zaten aptallar yönetiyor, beyler. İsterseniz o konuyu atlamayalım.
faruk saat 16.07 iken soyle buyurmus:
1- neden gün gelince dünyayı aptalların yöneteceğini düşünüyorsunuz? ne zaman yöntecekler bir de?
2- sizce neden dünyayı aptallar yönetince herşey daha güzel olacak?
lafi cok dolandirmayacagim, dilerseniz sonra; teee Descartes’a herakleitos a kadar donelim. hafizamizi tazeleyelim. hatta haddimiz olmayarak cilali tas devrimine de gidebiliriz. mesel su ki, eline aldigi tasi firlattiginda yere dustugunu gorup de bu iki edim arasinda nedensellik bagi kuran ilk insanla baslamisti rasyonel dunyanin kabusu.
neden kabus ve daha da dogurus neden rasyonel?
kabus, zira toplumsallasmak dedigimiz garabet seyin insani kendine daha da beter yalnizlastirmasini hadi bir kenara koyalim, toplayici-avci atalarimizdan kolektif bellege yedekledigimiz yarim yamalak isbirligini bile tabiri caizse kicimizdan anlayip, ne derde deva oldugu belli olmayan iktisadi teamuller (para) sistemler (kapitalizm, sosyalizm, korporatizm vs vs.) bulup bir de ustune zaten kit olan kaynaklari paylasabilmek icin savaslar cikarip…
neyse devamini getiremeyecegim. butun bunlar rasyonel, akilli ve akilci bir tezahurun urunu seyler. biyolojik evrimimizde hayal bile edilemeyecek yerlere gelirken, sozde “toplumsal” evrimde arpa boyu yol alamamis olmak, akilci aklin kendini duzltmeye ceki duzen vermeye yonelik her hareketi ahval i seridi beter etmekten başka seye yaramiyor.
ozetle: modernizmin, ve yasadigimiz zamanin dertleri, sikintilari ve sonu gelmek bilmeyen catismalari (her olcekte, sinifta arkadasinin sacini ceken veletten tutun da bir sabah ansizin komsu ulkeye dalan diktatorlere, buna seyirci kalan demokrasilere kadar, istisnasiz hepsi) hepsi akilciligin halt etmesi, herze yemesidir. toplumsallasma ve kurumsallasma akilciligin kendi kokunu kemirmesidir. er yada gec aptallar yonetimi ele alacaklardir. cunku ancak aptallar bilirler, yasamda ciddiye alinip izlenmesi gereken tek seyin, hayatta kalmak oldugunu.
aptal icin dusunmesi gereken yargilar ve uymasi zorunlu paradigmalar yoktur. aptal, iki yüzlülük nedir bilmez, ister enayilik densin ister bönlük, aptalın kendine ve dış dünyaya karşı dürüstlüğüdür eğer bir şeylker iyiye gidebilecekse, götürecek.
zamana gelince, çağımız insanı ne kadar rasyonel olursa aptalların iktidarı da o kadar yakın demektir.
Aptal diye bi insan sınıfının olduğunu sanmıyorum.
Bilakis, yukarda geçen iterasyona “nalıncı keseri” iterasyonu denmesi hali hazırda mevcut dinamiğin daha anlaşılabilir olmasına yardımcı olabilir.
Bir de bir şey sormak istiyorum; yalnızca kendisiyle yüzleşen birisi kendini aptal olmadığına nasıl ikna edebilir? Bunun bi kanıtı var mı ? Ben pharmenides ’çi değilim fakat karşısında duracak ta değilim?
Merhabalar Araliaceae,
Ben açıkça görebiliyorum ki bu yazıda bahsedilen aptallar ile bir ilgisi yok sizin bahsettiğiniz aptalların. Bu yazıda daha akıllıca adımlar atmak için toplumdan ve insandan soyutlanmış bir rasyonelizmin sustalı maymunluğunu yapan devlet adamlari ve anapara yöneticileri gibi “akıllı” olmayan aptallardan değil, gerçekten aptal olan aptallardan bahsetmeye çalıştım ben.
Eğer iki aptallığı birbirine karıştırırsak, sizin çerçevesini belirlediğiniz aptallığı arada bir yaptığını söyleyebileceğimiz, ya da diğer tüm akıllılarla kıyaslandığında aptal kaldığına inanabileceğimiz Chavez’i, benim bahsettiğim, kendi düşüncelerinin kendi doğrularının eseri olduğunu ve dolayısıyla herkes için doğru olmayabileceği ihtimalini göz önünde dahi bulunduramayacak kadar kendisini seven aptallar ile aynı kefeye koymuş oluruz. İki aptalı aynı kefeye koymayalım bu yüzden.
Bu yazının context’i dahilinde sürmesi beklenen tartışmalarda, yazının üzerine inşa edildiği aptal kavramına yeni bir anlam kazandırarak yorum yaptığınızı göz önünde bulundurunca yazıyı dikkatle okumadığınız, başlığına bakıp yorum yazdığınız inancına varıyorum ister istemez. “Hayır bilerek yaptım” diyorsanız, o daha fena.
Sizin bahsettiğiniz aptallar ile bu yazıda bahsedilen aptalların (hangisinin aptalları daha iyi tanımladığı önemli değil), birbirinden bu kadar farklı olması ve bu tartışmanın, -bir yerde insanların birbirlerinin düşüncelerini anlamak için hiç çaba sarfetmediklerine de üzülen- bu yazı altında yapılıyor olması da bence çok X (X yerine ironik koyacaktım, fakat ironik’i bu sayfada daha önce kullandığım için yeniden kullanmak istemedim).
Selamlar.
Yorumun nasıl olgularla destekleneceği yazarın zamanla geliştirdiği bir kabiliyetle bütünü olmaktadır. Unutulmamalıdır ki bu işlem önce “yorumun” farkedilmesiyle başlamaktadır. Bir yorumu farketmek ancak yorum içeren cümleye karşı çıkan başka yazarlarla gerçekleşir. Tabii yazarların gizli amaç gütmeden doğruyu aradığı varsayılmaktadır. Bu yüzden cümlenize bir başka yazar karşı çıkıyorsa bunu hakaret olarak algılamak yerine size yapılan bir yardım olarak algılamanızda yarar vardır. İyi yazar kendisine karşı çıkan kişilerin fikirlerini değerlendirerek cümlelerini daha sağlam hale (karşı çıkılmayan) getirmeyi başaran yazarlar dır. “Atatürk Çanakkale Savaşlarını kazanmışdır” cümlesine bir başka yazar karşı çıkıyorsa iyi bir yazar bu cümlede ne gibi sorunlar var diye kendine sorar. İyi yazarlık ”’T”’ yolunda bu cümleyi “[[Atatürk]] [[Çanakkale Savaşları]]nın kaderini belirleyen çatışmaları kazanarak bu cephenin kazanılmasında belirleyici olmuşdur” diyerek sağlayabilir. İyi bir yazar çatışmaların galibini söyleyen bir cümlenin olgu cümlesi gibi dursada gerçekde yargı cümlesi olduğunu aklından çıkarmamalıdır. Unutulmaması gereken bir ilginç nokta ise bir olgunun yazarın ilgi alanına (bilgi dağarcığına) girmesi bile bir yargılar sürecinin sonucudur.
paragraf ta bahsedilen yazar elbetteki viki’nin tarafsız yazma kriterlerine uymanın yerinde olacağını düşünen anonim bir geliştiricidir. Konuyla biraz ilintilendirilebilir gibi geliyor bu alıntı bana.
Sayın Ağalday;
nalıncının keseri degil de Ockham’ın usturası dense hani daha bir yerinde olurdu, ne dersiniz?
Azâde-ser olurdum âsîb-i derd ü gamdan
Yâ dehre gelmeseydim yâ aklım olmasaydı..
Merhabalar,
Sn. Ağalday demiş ki,
“Aptal diye bi insan sınıfının olduğunu sanmıyorum.”
Bütün sınıflandırmaların bakış açısına göre sanal olarak ortaya çıkan şeyler olabileceği iddia edilebilir sanırım. Bu durumda ben de gerçekten aptal diye bir insan sınıfının olduğuna inanmıyorum.
“Bir de bir şey sormak istiyorum; yalnızca kendisiyle yüzleşen birisi kendini aptal olmadığına nasıl ikna edebilir? Bunun bi kanıtı var mı ?”
Öncelikle kendini ikna edip ikna edememesi aptaldan ne anladığına bağlı olarak değişecektir tabi
Fakat insanın kendi kendine kaldığında, kendisini herhangi bir şeye ikna edebilme yeteneğine sahip olduğuna inanmak bence bir çok soruya cevap teşkil ediyor. Örneğin Irak’ta hapishanelerde insanları soyup, üst üste koyup taciz eden askerler de, Amerika’da lise binasına girip ortalığa ateş açan insanlar da kendilerini bu yaptıklarının bizim gördüğümüz kadar korkunç olmadığına dair bir şeylere ikna etmişlerdir muhtemelen.
Pekalâ aptal olmadığına da ikna edebilir bence insan kendisini. Bunun bir kanıtı var mı demişsiniz, insanın bir şeyi doğru ya da yanlış yaptığının bir kanıtı olabilir mi sizce? Bir şeyin doğru ya da yanlış olduğuna inanmak için kabuller devreye giriyorsa herhangi bir kanıt kendisini doğrulayan kabullerin doğruluğunun ya da yanlışlığının kabul edildiği koşulda değerlendirilebilir olmayacak mı? Bu iş yine nalıncı keseri iterasyonuna döndüyse kim utansın? Bu mevzuya Ockham’ın usturasını vursak geriye ne kalır?
Ustura bogaza dayaninca, “Mene mene tekel upharsin…” diye ikna olduğumu belirtir, bağlayıcı akit niteliğinde bir kelam edivereyim,
su da nacizane nazar boncugu olsun:
“muradın anlarız ol gamzenin izanımız vardır
belî söz bilmeyiz amma biraz irfanımız vardır”
——–
MUTLAK DOĞRU BİR “BAŞLANGIÇ MATERYALİ” BULMAK
Alıntı:
…Dikkatli okurların bu basit iterasyonu görüp geriye doğru gittiklerini ve bu iterasyonun ilk döngüsündeki “başlangıç materyalinin ne olduğunu” sorguladıklarını biliyorum. Bunun yanıtı ile ilgili kesin bir fikrim yok…
İşte olayın en önemli noktası !!!
Bu konuda fikir sahibi olan bir kişi olarak fikirlerimi yazıp, konuya katkıda bulunmak istiyorum.
Yoldan geçen kişileri durdurup soralım: “Bir konuda doğruyu nasıl bulursunuz ?”
Belki de %1′inden azı şu şekilde cevap verecektir: Yaşamak için doğruları bulmaya ihtiyacım yok ! Nasıl olsa doğruları bulan da, bulamayan da, hatta aramayan da ölüp gidecek. Böyle boş işlere zaman ayıramam.
Kalan yaklaşık %99′luk kitleden ise, şu şekilde bir cevap duyabilirsiniz: Doğruyu bulmak için elbette AKLIMI kullanırım !
Burada her insanın cevabını bulması gereken soru şudur: Acaba akıl doğruyu bulabilir mi?
Bu soruyu şöyle değiştirelim: Acaba akıl (mantık bilimindeki adıyla) MUTLAK DOĞRUYU, yani hiç değişmeyen doğruyu, yani söz konusu hayali anketimize katılan insanların %99′unun aradığı DOĞRUYU YALNIZ BAŞINA bulabilir mi ?
Maalesef cevabımız HAYIR !
Çünkü akıl, BİLGİye bağımlıdır. Bilgi ise, miktarı sınırlı bir varlık değildir ! Ne denilmek isteniyor?
Örneğin daha 50 yıl önce insanlığın tüm geçmişinin yaklaşık 15.000 yıl olduğu sanılıyordu. Akıl bu sonuca nasıl varmıştır ? Elbette arkeoloji başta olmak üzere, çeşitli bilimlerin elde ettiği konu ile ilgili bilgileri değerlendirmiş ve bu değerlendirmenin sonucu olarak bu yargıya varmıştır.
Daha sonra hızla gelişen bilim, bizi çok ilginç noktalara taşımıştır. Önce Fransa’da bir mağarada bir kulübe bulunmuştur. İnsan eliyle yapıldığı çok net biçimde anlaşılan bu kulübede kalan şahsın, kendisine kulübe içinde kurutulmuş otlardan bir yatak hazırladığı, aylarca bu kulübede kalarak civardaki arazide avlandığı, avladığı hayvanların etlerinin bir kısmını ise kulübe içine taşlarla kurduğu ocakta pişirdiği, hatta ocağı çam odunu ile yaktığı tespit edilmiştir.
Olayın en önemli kısmı, “Bu ocak en son ne zaman yakılmıştır ?” sorusunun cevabı Karbon-14 metodu ile bulununca açığa çıkmıştır: Ocak en son olarak 400 BİN YIL ÖNCE yakılmış !
Bu durumda BİLGİYE BAĞIMLI olan akıl ne yaptı ?
Elbette, daha 1 gün önce,”İnsanlığın tüm tarihi yaklaşık 15 BİN yıldır ” derken, 1 gün sonra kararını değiştirdi ve “İnsanlığın tarihi yaklaşık 400 BİN YILDIR” demeye başladı.
Peki bu konudaki bilgilerin artmayacağının garantisi var mı ? Elbette yok. Zaten son çalışmalar doğrultusunda akıl, artık insanlığın tarihi “3,5 MİLYON YILDIR” diyor :)))
Sonuç olarak, her gelen bilgi aklın vardığı sonucu değiştiriyorsa, AKIL BİLGİYE BAĞIMLI ise ve bilgi de hergün artan ve SONSUZA UZANIMLI bir varlık ise,
**********AKIL YALNIZ BAŞINA ASLA DOĞRUYU BULAMAZ DEMEKTİR !
***********Kısaca akıl, yalnız başına doğruyu bulmak için kullanılabilecek bir ARAÇ DEĞİLDİR !
Dolayısıyla bilgileri bir araya getirerek aklını YALNIZ BAŞINA kullanıp MUTLAK DOĞRUYA ulaştığını ISRARLA iddia eden ve bu bilgilerle elde ettiği sonucu DOĞRU kabul edip, bu sözde doğruları referans alarak yeni DOĞRULAR (!) üreten herkes APTALDIR. Çünkü aptal, aklı gerektiği şekilde kullanmayan yada kullanamayan kişiye verilen addır. “Yalnız başına” ibaresi ile ne kastedildiği ise, aşağıdaki bölümlerde açıklanacaktır.
Buradan ulaşılacak ilk mantıklı (yani akla uygun) sonuç şudur: Akıl, yalnız başına MUTLAK DOĞRULARI bulmak için kullanılamaz !
Okuyucunun aklına şu anda “hakkında yorum yapmakta olduğumuz yazarın aklına da gelen soru” gelecektir: O halde mutlak doğrulara nasıl ulaşacağız ? Diğer bir değişle, “bu iterasyonun ilk döngüsündeki MUTLAK DOĞRU başlangıç materyalini” nereden bulacağız ?
Cevap aslında çok basit. Madem ki akıl yalnız başına, YANİ,
“MUTLAK DOĞRU olan bir BAŞLANGIÇ MATERYALİ”
ve
“Bu materyali düşünmenin ilk anında DOĞRU biçimde kullanmamızı sağlayacak MUTLAK DOĞRU bir DEĞERLENDİRME METODU”
olmadan MUTLAK DOĞRULARA ulaşamıyor,
o halde AKLI KULLANMAYACAĞIZ !
Onun yerine, yine insan vücudunda bulunan ve fakat hiç şüphesiz biçimde MUTLAK DOĞRULARI bulabilen, kısaca BİLGİYE BAĞIMLI OLMAYAN bir başka ARACI kullanacağız. Çoğumuzun yabancısı olduğu söz konusu araca “sahip olduğu ve bu aracı kullanabildiği” kesin olarak bilinen şahıslardan birisi olan Mevlana Hazretleri şöyle diyor:
“…(MUTLAK DOĞRUNUN KAYNAĞINI) bulmada akıl, çamura saplanmış eşek gibidir…” Ne demek istiyor ? Mutlak doğru olan bir BAŞLANGIÇ MATERYALİ bulunamazsa; akıl, tıpkı çamura saplanmış eşek gibi, yeni bir mutlak doğru üretme adına TEK BİR ADIM bile atamaz demek istiyor.
Bedende bulunan bu mutlak doğruyu bulma aracının adı, bu aracı milyonlarca yıldır kullanan kişilerin son grubu tarafından KALP GÖZÜ olarak konulmuştur.
Burada hemen akla, madem bedenimizde böyle bir araç var, bizim bundan niye haberimiz yok; neden hala MUTLAK DOĞRU BİR BAŞLANGIÇ MATERYALİ OLAMADAN ASLA YENİ MUTLAK DOĞRULAR ÜRETEMEYECEK OLAN AKLIN PEŞİNDEN KOŞUP DURUYORUZ ? sorusu gelecektir. Çok yerinde bir soru. Cevabı da çok basit:
Aklını yetkin olarak kullanabilsin diye, her insana çocukluğundan başlayıp uzun yıllar devam eden bir eğitim uyguluyoruz. (Zaten bu uzun eğitimden geçmesine rağmen aklını hala sağlıklı kullanamayanlara APTAL denmiyor mu ?) Ancak bu uzun eğitim sürecinin sonunda akıl sağlıklı olarak kullanılmaya başlanıyor.
İşte aynı süreç bu KALP GÖZÜNÜN kullanılabilir hale gelmesi için de geçerlidir. Bu aracı kullanabilir hale gelmek için bu araca özel eğitimi alıp gereken çabayı göstermeyen hiçkimse bu aracı KULLANIR hale gelemez !
Ayrıca şu noktayı belirtelim: Bizler bu aracı kullanamıyoruz diye, hiç kimse bu araca sahip değil ve kullanamıyor demek, “Âmâ bir adamın, kendisi göremiyor diye tüm insanları kör ve göremez zannetmesi kadar saçmadır.
Aslında bizler bu aracı tıpkı 5 yaşındaki çocuğun aklını kullanabildiği seviyede kullanabiliyoruz. Örneğin dünyadaki sağlıklı insanların tamamı HIRSIZLIĞIN yanlış bir davranış olduğunu savunur. Yalan da aynı biçimdedir. Çiçekler yine tüm insanlar için güzeldir ve tüm sağlıklı erkekler “öz kızkardeşi ile ilişkiye girmek” kısaca ensest kavramından, duydukları anda bile TİKSİNİRLER ! Bu örnekler, MUTLAK DOĞRUYU bilgiye bağımlı olmadan KOLAYCA BULABİLEN kalp gözlerimizin varlığının ve çalıştığının açık delilleridir.
Yazar Eren, akla MUTLAK DOĞRU olarak kullanacağı BAŞLANGIÇ MATERYALLERİNİN genler yoluyla geliyor olabileceği konusunda, “…yanıtın genetik materyal olduğu fikri kulağıma hoş duyuluyor…” demiş. Evet, aynı durum KALP GÖZÜ için de geçerlidir ve bu aracı kullanan kişilerin açıklamalarına göre, kalp gözünü çalıştıran merkezlerin önemli bir kısmı da tıpkı akıl gibi beynin içindedir.
Şu cümlelerle fikirlerimi açıklamayı bitirmek istiyorum:
*Ya aklımızı kullanabilmek için şart olan MUTLAK DOĞRU başlangıç materyallerini bir yerden bulalım
(Bunun bulunması herkesin şahsi problemidir, ancak benim nasıl bulduğum soruluyorsa, ilk olarak kalp gözü isimli aracı kullanarak kolayca mutlak doğru elde eden kişilerin söylediklerini MUTLAK DOĞRU BAŞLANGIÇ MATERYALİ olarak kullanıyorum. Ayrıca kalp gözümü gerektiği gibi kullanbilmek için 15 yıldan bu yana süren çok sıkı bir eğitimden geçmekteyim)
*Ya da bir an önce kalp gözü isimli, BİLGİYE BAĞIMLI OLMADAN MUTLAK DOĞRU ÜRETEBİLEN ve her insanda tıpkı akıl gibi bulunan söz konusu aracımızı bir an önce eğitelim ve işimize yarayacak yetkinliğe ulaştıralım.
Mutlak doğruya aşık, mutlak doğru kullanmadan yaşayamayan ve daima mutlak doğruların peşinden koşan tüm insanlara selam olsun ! Gerçek övgüyü hak eden tek insan grubu bunlardır ve gerçekten insan olanlar. Tabii bu benim kanaatim. Peki siz ne dersiniz ?
Hepinize sağlık ve mutluluk dolu günler diliyorum !
Allah’ın adamı
NOTLAR:
1…Bu yazılanlar bilimsel kaynaklar referans olarak belirtilmeksizin yazılmıştır. Bu yüzden, zerre kadar umursamasanız, kimse çıkıp size “ayıp oluyor” demez (diyen olursa bana gönderin).
2… Amacım kimseye aptal demek değil, Batı’nın büyük adam dediklerinin ne olduğunu ve aklımızı NE KADAR KÖTÜ kullandığımızı ispatlamak aslında (smiley, smiley, similey).
3…Bu noktada bence asıl doğal olmayan şey insanların “uzlaşması” ve “ortak noktalar” bulabilmesidir ! Yanlışta ve doğruluğu ispatlanamaz olanda BİRLEŞMEK ! Ne kadar korkunç !
Bu uzlaşmaların en yoğun yaşandığı yer olan bilim dünyasının var olması için asırlar boyunca çalışmış “bilim insanlarına” ben de teşekkür ederim, fakat, bu bilimadamlarından bazılarının çalışmalarını, MUTLAK DOĞRULARA aykırı olduğu için tamamen reddetmek zorundayım.
Bunu da açık olarak belirtmenin şart olduğu kanaatindeyim. Örneğin, içkinin “faydalarının zararlarından fazla olduğunu” sonsuza kadar hergün yeniden ispat etseler de kabul etmem mümkün değil ! Çünkü MUTLAK DOĞRU başlangıç materyali bunun yanlış olduğunu söylüyor ve yeni gelen bilgiler de sözkonusu yanlış iddiaya sahip bilim insanlarının daima yanıldığını gösterecektir
4. Yazı içinde “kalınlaştırma, yıldızlama, tırnaklama ve büyük harf kullanımı” şeklindeki VURGULARIN tamamı, kitap üzerinde okumaktan çok daha zor olan EKRANDAN OKUMA faaliyetini kolaylaştırmak amacına yöneliktir ve kullanılan teknikler bu konuda yapılan bilimsel çalışmaları esas almıştır. Vurguların başka şekilde yorumlanmamasını önemle rica ederim.
Aklıma şöyle bir soru takıldı. Acaba “kabul”lerimiz düşünme süreci sonucu mu oluşuyor, yoksa öğrenme süreci sonucu mu?
Merhaba Selma,
“Aklıma şöyle bir soru takıldı. Acaba ‘kabul’lerimiz düşünme süreci sonucu mu oluşuyor, yoksa öğrenme süreci sonucu mu?“
Öğrendiğimiz ya da gözlemlediğimiz ya da deneyimlediğimiz, kısaca saklayacağımız bir sonuç çıkaracağımız her şey bence düşünme sürecinden geçiyor. Düşünme sürecinden geçen her şey de, kabullerden etkileniyor bence.
Bu durumda şu önerme de mantıklı oluyor bence: Aynı şeyin öğretilmeye çalışıldığı iki farklı insan, öğretilenlerden farklı şeyler öğrenmiş olabilrler.. Zaten bu sık sık hissettiğimiz bir şey sanki
Allah’ın Adamı,
“Akıl, yalnız başına MUTLAK DOĞRULARI bulmak için kullanılamaz !“
Mutlak Doğru dediğimiz şeyi açarsak ortaya a priori kavramlar ve dogmalar çıkarlar.
Mutlak Doğru dediğimiz şey bir dogmaya bağlılığı gerektirir ve bu kötü bir şey değildir.
Elbette akıl mutlak doğruları bulmak için kullanılmaz. Aklı, mutlak doğruların doğruluğuna kendinizi inandırmak için kullanabilirsiniz. Bu da diğer düşünce sistemleri gibi, kendi içerisinde tutarlı ve çalışan bir düşünce sistemi oluşturmak için gerekli ve yeterlidir.
Evet, mutlak doğrular olmadan bir düşünce sistemi inşa edemezsiniz. Fakat mutlak doğru dediğiniz şey bence sadece bireyleri bağlar. Birisinin mutlak doğru olarak kabul ettiği bir şeyin yanlışlığını ona ispat edemezsiniz, o da sizin mutlak doğru olarak kabul ettiğiniz bir şeyin yanlışlığını size ispat edemez.
Benim bu yazıda aptallık olduğunu düşündüğümü söylediğim şey ise karşıdakinin düşüncelerini yanlış sayanın, kendi kabullerinin doğruluğunu ispat etme çabasıdır.
_____
BATILILARIN KULLANDIKLARI VE AKLA DAYALI İDDİASINDA OLDUKLARI “AKIL DIŞI AKLI KULLANMA METODU“ HAKKINDA
Tavsiye ettiğiniz şey, Batılıların zaten uyguladıkları ve asla netice alamadıkları bir metottur Murat Eren. Batılılar şöyle diyor:
Akıl madem ki mutlak doğruları yalnız başına bulamıyor ve FAKAT elimizde başka bir araç da yok, o halde biz kendi kafamızdan MUTLAK DOĞRULAR UYDURALIM, sonra da bu UYDURMA SÖZDE MUTLAK DOĞRULARI REFERANS ALAN
fakat KENDİ İÇİNDE İNSANI HAYRAN BIRAKACAK GÜZELLİKTE TUTARLI olan MANTIK ZİNCİRLERİ oluşturalım.
Sonra da insanlara diyelim ki, EY ZAVALLI VE ÇARESİZ İNSANLAR !
“Bakın bu mantık zincirinin REFERANSI yani tabanı UYDURMA fakat, kendi içinde ne kadar mükemmel biçimde TUTARLI değil mi ?
İşte siz bu İÇ TUTARLILIĞIN varlığı ve güzelliği HATIRINA, tabanın UYDURMA oluşu konusunda bizi affedin !”
Elimizde zaten bu MUTLAK DOĞRU referans ve MUTLAK DOĞRU METOT problemini çözecek akıldan başka bir araç da yok.
O halde, AKLIN uydurma REFERANS kullanarak ürettiklerini MUTLAK DOĞRU olarak kabul edeceksiniz.
Uydurma referans ile MUTLAK DOĞRU ÜRETİLEBİLİR tezini uzun uğraşlarımız sonucu kabul ettiğinize göre, artık siz de boş durmayın.
Kendi UYDURMA referanslarınızı temel alan binlerce SAÇMALIK üretin. Bu saçmalıkları gören bizler de ” DOĞRU DEDİĞİNİZ ŞEY SADECE BİREYLERİ BAĞLAR” deyip, SİZİ ALKIŞLAYALIM !!!!!!!
Vah benim zavallı Batılım vaaaaahhhhh !
Vah benim zavallı insanlığım vaaaaaahhhhh !
Sonra da burada oturup APTALLIK üzerine tartışma yapalım ve “Batı anlayışının en büyük sanatı KENDİNİ KANDIRMA SANATIDIR” diyen kişilere kızıp veryansın edelim. Batının bu anlayışı tamamamen AKLA UYGUNDUR iddiasında bulunalım !!!
Böyle bir saçmalık, bu derece büyük bir aptallık olabilir mi, akla bu derece büyük bir hakaret yapılabilir mi Allah aşkına !
EEEEEeeee. …Elimizde benzin kalmadı….Eeeeee… sadece su var. Eeeeee…..Komşumuz Müslümanlara gıcık olduğumuzdan, onlardan benzin de kesinlikle isteyemiz. Bu bizim için alçaltıcı bir durumdur. Eeeeee…..O halde depoya benzin yerine SU doldurmak zorundayız. Depoya su doldurup yolumuza devam edeceğiz. BRRRRRRAAAVOOOO… Süper mantıklı ve akla dayalı bir ÇÖZÜMMMM !!!!!!!!
Bu mu çözüm ?!!!!!!!!!!!!
Bu mu AKLA DAYALI ve RASYONEL HAREKET ?!!!!!!!!!!
Bu mu BİLİMSELLİK ?!!!!!!!!!!
Ey insanoğlu ! Kendini “Birisinin mutlak doğru olarak kabul ettiği bir şeyin yanlışlığını ona ispat edemezsiniz, o da sizin mutlak doğru olarak kabul ettiğiniz bir şeyin yanlışlığını size ispat edemez.” diye KANDIRMA !
MUTLAK DOĞRU vardır ! Adı üstünde ! Hiçbir şart altında değişmeyen doğru !
Senin buna erişemiyor olman, senin BİLGİYE BAĞLI OLMADAN MUTLAK DOĞRU üreten KALP GÖZÜNÜN KAPALI olması MUTLAK DOĞRUNUN OLMADIĞI anlamına gelmez. İki gözü de kör adamın “IŞIK ve RENK diye bir şey yoktur” tezini bilimsel konferanslara BİLDİRİ olarak sunması kadar KOMİK ve ACINACAK duruma düşüyorsun !
Çözüm KALP GÖZÜNÜN eğitilerek nasıl açılacağı bilgisine sahip TEK KURUM olan İSLAM’da ! O halde, 40 yıl daha kendini “IŞIK YOKTUR ! Evet, renk de yoktur” nidalarını tekrarlaya tekrarlaya avutma ! İnatçılığı bırakıp o dili “ALLAH, ALLAH ….” nidaları ile ıslat ki kalp gözün açılsın ve böylece
gece gündüz kavuşma hevesi ile yanıp tutuştuğun O MUTLAK DOĞRULARA kavuşabilesin !
Allah’ın adamı !
“Vah benim zavallı Batılım vaaaaahhhhh !
Vah benim zavallı insanlığım vaaaaaahhhhh !”
Saçma sapan TV kanallarında kendi uydurduğu senaryolarla ucuz mantık oyunları yapan kolormatik camlı gözlükleri ile millete akıl veren çapulsuzlar gibi siz de bir anda herkesi zavallı ilan etmişsiniz. Benim bahsettiğim şey ile sizin bahsettiğiniz şeyler arasında hiç bir ilgi yok. Kendiniz çalıp kendiniz oynuyorsunuz, sizi ciddiye alıp yanıt yazdığım için pişmanım.
:)..
Sn. ve sevgili Araliaceae ;
Ockham’ın usturası tam olarak benim anlatmak istediğim şey değildi. İsterseniz birlikte hatırlayalım (ki; yanıldığımız yerde düzeltebilelim) ”Nalıncı keseri” sürekli kendine yontar fakat ockham’ın usturası basite koşuyordu?. Yer yer benzeşmeleri ile birlikte anlatmak istediğim şey ustura’nın faydacılıkla örtüştüğü yer olan ; evrene saçılan anlatıdan yalnızca kendine yarayan doğruları toplayan , ya da çok basit bir dille işine geleni anlayan yarı-idraktı bu nedenle “nalıncı keseri” bana çok yakın gelmişti , naçizane..
Sn. ve Sevgili A. Murat Eren;
“”"Sn. Ağalday demiş ki,
“Aptal diye bi insan sınıfının olduğunu sanmıyorum.” “”" ve ,
“”“Bir de bir şey sormak istiyorum; yalnızca kendisiyle yüzleşen birisi kendini aptal olmadığına nasıl ikna edebilir? Bunun bi kanıtı var mı ?” “”"
Burada; (Siz kızmamışsınız ama ehehheheh) çok ciddi bir çelişkide görünüyorum. Müsaadenizle düzelteyim, 1.si bence olmayan : (sizin aptalınız) 2.si kendimize kanıtlayamıyacak olduğumuz: (tıbbın kabul ettiği). Ya da kısaca tdk ‘nın kabul etttiği 1. aptal benim sorduğum, 2. aptal sizin anlattığınız…
“Öncelikle kendini ikna edip ikna edememesi aptaldan ne anladığına bağlı olarak değişecektir tabi
”
Muhakkak (kendi adıma konuşuyorum) ne anlayabileceğimiz değişecektir. Yukarıda bu konuda hangi “aptal”ları anladığımı anlatmaya çalıştım. (yani en azından iki tip aptaldan konuştuğumuzu varsayıyorum ben kendi idrakıma dayanma cüretini göstererek)
“Fakat insanın kendi kendine kaldığında, kendisini herhangi bir şeye ikna edebilme yeteneğine sahip olduğuna inanmak bence bir çok soruya cevap teşkil ediyor. Örneğin Irak’ta hapishanelerde insanları soyup, üst üste koyup taciz eden askerler de, Amerika’da lise binasına girip ortalığa ateş açan insanlar da kendilerini bu yaptıklarının bizim gördüğümüz kadar korkunç olmadığına dair bir şeylere ikna etmişlerdir muhtemelen. “
Burada sizin “kabuller”iniz, benim “nalıncı keser”im ve Dostoyevski devreye giriyor. İnsan tüm diğer yaşam formları gibi (güçlü olan güçsüzü yer zira güçlüdür, “Ego primum tollo, nominor quoniam leo. - En iyi parçayı ben alıyorum, çünkü aslan benim. (Phaedrus)” )kendini haklı çıkaracaktır, ennihayetinde kendisini yargılayabilecek kadar ”adil” değildir, olamaz (istisna/kaide..). Bu örnek sanıyorum sizin “aptal”ınız.
“Pekalâ aptal olmadığına da ikna edebilir bence insan kendisini. Bunun bir kanıtı var mı demişsiniz, insanın bir şeyi doğru ya da yanlış yaptığının bir kanıtı olabilir mi sizce? Bir şeyin doğru ya da yanlış olduğuna inanmak için kabuller devreye giriyorsa herhangi bir kanıt kendisini doğrulayan kabullerin doğruluğunun ya da yanlışlığının kabul edildiği koşulda değerlendirilebilir olmayacak mı? Bu iş yine nalıncı keseri iterasyonuna döndüyse kim utansın? Bu mevzuya Ockham’ın usturasını vursak geriye ne kalır?”
İşte 2. cümlenizde sorduğunuz soruyu sormuştum bende , [hiç bir girişimimde aptal olmadığımı kanıtlayamadım kendime, bir büyüğüm dedi ki -sen sert bir savcıya çarpmışsın. O günlerdeki "güncel" kişisel yetenek testleri ise %100 ikna yeteneğim olduğunu buyuruyordu:)] Bahsini ettiğiniz “pozitife çıkma” yine “nalıncı keseri” örneğini doğrulamış vefakat; ben kendimize karşı (en nemrut savcıya, hakime çattığımızda -başkasına hesap vermek kolay-) erdemli ve içkin(1. ) bir zeka ile çıkabilen birisi var mı diye sormuştum. Korkarım; evet yanıtı veren bir çok tezcan sizin makalenize örnek olacak. (yine İstisna/kaide..)
.. kalana da dahil olacağım inşallah
maalesef yarın sabah devam etmek zorundayım
ANLAMAYANLAR İÇİN ÖZET AÇIKLAMA
Bu kadar yazılandan bunu mu anladınız ?
Bu verdiğiniz cevap, insanlık tarihine kara bir leke olarak geçecektir. İnsan AKLI ve BİLGİ bu kadar mı kötüye kullanılır ?
Cevap verilemeyince hemen 2 alıntı yap, ardından bir de yazara hakaret et, oldun işte ” Düşünenler için akıl defterinin baş yazarı” ! Ben sizin yerinize olsam, bu cevabı yazdığım için utancımdan yerin dibine girer, kırk gün insan içine çıkmazdım.
Fakat bir kere alıştıkan sonra problem kalmıyor değil mi Murat Eren ?
“Allah’ın zopası” rumuzuyla malum mahalle karılarının ağzıyla yazı kalame al, ardından “Bu sığ tartışmaya devam etmeyi gereksiz buluyorum” de çek git….
“Saçma sapan TV kanallarında kendi uydurduğu senaryolarla ucuz mantık oyunları yapan kolormatik camlı gözlükleri ile millete akıl veren çapulsuzlar gibi” şeklinde hakaret et, sonra “Sizi ciddiye alıp yazdığım için pişmanım” de çek git….
Bu alışkanlığı nereye kadar sürdürmeyi planlıyorsunuz ?
Neden bir kez olsun GERÇEK BİR BEYEFENDİ GİBİ,
“Evet, Akıl bilgiye bağımlı olduğu için, mutlak doğru bir başlangıç noktası olmadan MUTLAK DOĞRU üretmekte kullanılamaz. Batı ise, bu yanlışı yapmakta ısrar ediyor. Bu yanlış üzerine bina edilen her tür akıl faaliyeti aptallığın ta kendisidir. Bu soruna bir çözüm bulunmadan HİÇKİMSE aklımı sağlıklı kullanıyorum ve vardığım bu yargı, hayata geçirilebilecek bir MUTLAK DOĞRUDUR DİYEMEZ. Bu arkadaş ise, çözümün İslam dininde zaten mevcut olduğunu ve bu çözümü bulanların bu çözümü milyonlarca yıldır kullandıkları iddiasında. Evet, bu da incelenmeye değer bir GÖRÜŞ ”
diye gerçeği itiraf etme cesaretini göster miyorsun ?
Yoksa yanılmak, bir konuyu yanlış bilmek, bir konuda yanlış yapmak, bir KUL olmadığın için senin sıfatların arasında yok mu ?
Lütfen rica ediyorum düşün ! Hayat kesinlikle böyle gitmez !
Allah’ın adamı
dünkü galatasaray - psv eindhoven maçının 80 küsuruncu dakikalarında galatasaraylı bir taraftar skoru hazmedemeyip sahaya girdi (tabi ki maç devam ederken)…ve kendini psv kalesine attı..gol hesabı..
allahın adamının yazdıklarını okurken hissettiklerimle o adamı izlerken hissettiklerim nerdeyse aynı.
Sayın Ağalday
“İşte 2. cümlenizde sorduğunuz soruyu sormuştum bende , [hiç bir girişimimde aptal olmadığımı kanıtlayamadım kendime, bir büyüğüm dedi ki -sen sert bir savcıya çarpmışsın. O günlerdeki “güncel” kişisel yetenek testleri ise %100 ikna yeteneğim olduğunu buyuruyordu:)] Bahsini ettiğiniz “pozitife çıkma” yine “nalıncı keseri” örneğini doğrulamış vefakat; ben kendimize karşı (en nemrut savcıya, hakime çattığımızda -başkasına hesap vermek kolay-) erdemli ve içkin(1. ) bir zeka ile çıkabilen birisi var mı diye sormuştum. Korkarım; evet yanıtı veren bir çok tezcan sizin makalenize örnek olacak. (yine İstisna/kaide..)”
demiş.
ne iyi ettiniz de bu örneği verdiniz. Aklıma şu kesileceğinden habersiz günleri ve olasılıkaları sayıp duran kuşkucu hindi geliverdi birden.
“bir baba hindi heey allah…….”
eheh.
Sn. ve kıymetli Ağalday,
"[hiç bir girişimimde aptal olmadığımı kanıtlayamadım kendime, bir büyüğüm dedi ki -sen sert bir savcıya çarpmışsın. O günlerdeki “güncel” kişisel yetenek testleri ise %100 ikna yeteneğim olduğunu buyuruyordu:)] Bahsini ettiğiniz “pozitife çıkma” yine “nalıncı keseri” örneğini doğrulamış vefakat; ben kendimize karşı (en nemrut savcıya, hakime çattığımızda -başkasına hesap vermek kolay-) erdemli ve içkin bir zeka ile çıkabilen birisi var mı diye sormuştum."
Parmak bastığınız nokta hayatın iç burkan detaylarından birisi bence. İnsanın -yazıda bahsedilen- aptallıktan uzaklatığı ölçüde akıllı olan savcıları ve hakimleri tarafından her duruşmada aptal çıkarılması hem insanı aptallıktan uzaklaştıran hem de daha akıllı hakim ve savcılara götüren çileli bir yol olsa gerek.
Bu yüzden sizin de ima buyurduğunuz gibi aptal olmadığını kendi kendisine ispat edemediği ölçüde aptal değildir insan diyebiliriz belki de [1]. Eğer öyleyse, bu insanoğluna atılmış en büyük kazıktır bence. İkinci kazık ise şüphesiz kiminle yüzleşeceğimizi bilmeden bize gaz veren güncel yetenek testleridir.
Ben kendi aptalımı pek iyi anlatamadım (her ne kadar o kendisini örneklemek için iştirak etmiş olsa dahi). Fakat bir ara bir daha deneyeceğim.
[1] En başta bu sorunuza verdiğim politik yanıttan ötürü affınızı dilerim (bir yerde ödeşmiş olduk aslında ;)).
Sayın Allah’ın Adamı,
Yazılarınızı dikkatle okudum. Kalp gözü üzerine düşüncelerinizin oldukça şaşırtıcı
ve bilgilendirici, olduğu açık. Yazdıklarınızın, A. Murat Eren tarafından anlamsız,
mesnetsiz ve bilimdışı yaklaşımlar olarak algılanmasında anlaşılmayacak bir durum
yoktur. Bilimin her şey olduğuna inanan bu zihniyetin bunları anlamasının bir yolu da
yoktur. Zamanınızı boşa harcamayın. Siz ve sizin gibiler her zaman var olacaksınız.
İyiki de var olacaksınız. Sayın Eren gibilerse bir gün bitecek, konuşamayacak bile.
Ukalalık yapmayı kendine şiar edinmişler, bilip bilmeden konuşanlar çevremizde.
Maalesef uğraşanların, kalp gözünü açmaya çalışanların sayısı çok az! Fakat siz!!
Siz de onlardan birisiniz. Aklı sağlıklı kullanmak için yüzünü batıya dönmüş olanların
yanlış yolda olduğunu anlamak için fazla çabaya gerek yok! Oysa siz ve biz gibilerin
en azından dayanakları belli. Tarihe bakmak ve biraz ders çıkarmak o kadar da zor
olamaz! Doğru olanın sizin belirttiğiniz yol olduğunu anlamaları şu an için mümkün
değil!
Moleschino’da bunun yayınlanacağını sanmıyorum ama yayınlamayacaklarsa bile
Moleschino yazarları bu satırları ikişer defa okusun ve adam olsunlar!
Saygılarımla,
Allahın Küdamı
Sevgili Allahın Adamı
öncelikle düşüncelerinize, katılmadığım ve katıldığım kimi yanlar olduğunu düşünsem de saygı duyduğumu belirteyim,
ve bir vesileyle yukarıda bahsini açtığım bir alıntıyı yineleyeyim
“Mene mene tekel upharsin”(1)
ancak bir şey var: üslubunuz,. üslubunuz fikri saldırganlığın da ötesinde, şahsa ve şahsiyete hakaret niteliği taşıyor. Sayın Eren ile başka bir yazısı üzerine, yine burada tartışmalarımız olmuştur, hatta hatırlayanlar vardır, benimde başta fevri bir çıkışım oldu (ki ben özünde söz ettiğim elitizm hususundaki eleştirilerime koyduğum şerhin halen geçerli olduğunu düşünmekteyim) ancak, siz de takdir edersiniz ki saygıyı ve yazılarda düzeyi bir çıta üzerinde tutmak gerek.
açık konuşacağım için mazur görün, oyuna alınmayan çocuk huysuzluğunda ettiğiniz kelamlar, yazık ki beni ikna etmeye yetmiyor. oysa, sağlam sahih delillerle gelin, yada vurguladığınız gibi akılcı yanımıza hitap edin, amenna.
isterseniz derin bir soluk alıp arkanıza yaslanın ve şu lafların aynen size edildiğini düşünün. empati geliştirmeye pek yatkın bir tür değiliz insan olarak, kabul, ama en azından topluluk içindeyken daha makul davranabiliriz. öyle değil mi?
ama “yok ben, istediğimi yapma özgürlüğümü kullanıyorum” derseniz de amenna. Ama inanın bana, sinirinizi boşaltabileceğiniz, çok daha uygun platformlar olduğuna sizi temin ederim. fakat gönül ister ki daha sağduyulu daha sakin yazabilin. öyle değil mi canım efendim?
(1): efendim eski ahitte, peygamberler kitabından daniel’in hikayesinde duvarda yazan… aramice “sayıldı, sayıldı tartıldı ve bölündü” demek. tefsirini google ın hayırlı bir iş için kullanılmasını teşvik amacıyla buraya buraya yazmayacağım..dileyen araştırıp hikayesini öğrenebilir.
feragatname: ben önceki bahsimde “konuyu ölçtüm biçtim, evirdim çevirdim, açıkçası beğenmedim, değiştirmeye karar verdim” manasında kullandım. ilgililere duyurulur.
—-
Sevgili Allah’ın Küdamı,
Öncelikle sizin ve bu yorumları okuyan ve okuyacak tüm Müslümanların (Ki, onların hepsi bizim öz kardeşimizdir) mübarek kandillerini en içten dileklerimle kutluyorum. Madem siz de benim gibi kalp gözünü açmaya çalışanlardansınız, çok kolaylıkla anlayacağınız birkaç cümle sarfetmek isterim: Bu yazıları yazmam sizin de çok iyi bildiğiniz o Üst Makam tarafından çeşitli vesilerle emredildi.
Üslubun biraz sert olduğunu kabul ediyorum. Fakat bir cerrah da işe hastayı keskin bir bıçakla parçalamakla başlar. Bu davranış ise, kesinlikle hastanın zararına değildir.
Yoksa benim son 3-5 güne kadar ne blog kavramından, ne Moleschino’dan haberim vardı ve ne de Ramazan ayında bu işlere ayıracak vaktim vardı. Özel olarak 2 siteye gönderildim, yazılacakları yazdım ve şimdi de gidiyorum.
Allah tüm kullarını bizim ne aklımızın ve ne de kalbimizin idrak edemeyeceği kadar çok sever.
Bu arkadaşlara
—-Bir şeyi SÖZ kullanarak İDDİA etmek ile o şeyi gerçekten YAŞAMAK ve hakkıyla BİLMEK arasındaki farkı anlatabildiysek;
—Sınırları belli bir yapı içinde inanılmaz mükemmellikte bir sistem kurulmasının, eğer bu sistemim MUTLAK DOĞRU bir temeli yoksa, HİÇ BİR ANLAMI olmadığını, sadece çok kıymetli olan zamanın kaybı olduğunu anlatabildiysek;
—Her hareketin en az bir adet MUTLAK DOĞRU bir gerekçeye dayaması gerektiği anlatabildiysek ne ala.
Yok anlatamadıysak, bizi buraya Yollayan’ın sonsuzdan çok daha büyük olan ilmiyle elbette bir bildiği vardır.
Çünkü O, çoğu insanın zannettiği gibi sonsuz büyüklükte DEĞİLDİR. Sonsuz’dan çok daha büyüktür. Sonsuzluk kavramını, sadece insanlar O’nun büyüklüğünü biraz olsun anlayabilsinler diye yaratmıştır. Kısaca, O’nun için sonsuz , “ağaç, taş, çiçek gibi” sıradan bir kavramdır. Yani nasıl ” Ol ” deyince bir taş yaratabiliyorsa, “Ol” deyince “sonsuz kelimesiyle anlatılan” kavram gibi ve hem de bu kavramdan üstün olan 1 MİLYON TANE KAVRAMı bir saniyede yaratabilir.
Bu nedenle O’na güveniyor ve hepimize ölçüsüz büyüklükteki merhametiyle merhamet etmesini istiyoruz. Kur’an’ında ŞÖYLE BUYURUYOR: “…Ya RAB’biniz böylesine merhamet dolu bir RAB olmasaydı ?…”
Çeşitli konularda görüş alışverişinde bulunmak isterseniz, e-posta adresim zirkonyumzr@mynet.com biçimindedir. Bu adresi veriyorum, çünkü, bu siteye bir daha gönderilmeyeceğimi tahmin ediyorum. Bu mübarek gecede tüm insanlık için ettiğiniz gibi, benim için de dua edin lütfen. En içten saygı ve sevgilerimle…
Allah’ın adamı
Allah’ın Adamı,
Allah’ın Küdamı’nın sözleri belli ki çok hoşunuza gitmiş. Çok üzücü.
"Bu yazıları yazmam sizin de çok iyi bildiğiniz o Üst Makam tarafından çeşitli vesilerle emredildi."
Size ve bu yazıları yazmanızı emreden Üst Makam’ınıza şunu iletmek isterim. Herkes gördüğünden bir anlam çıkarıyor. Bununla huzur buluyor. Siz de biraz objektif baksa idiniz görebilirdiniz ki yazılarımda hiç bir zaman dinleri küçümseyen bir şey söylemedim, bilakis size bu sayfada yazdığım ilk yanıtta hak verdiğimi de açıkça ifade etmiştim…. Fakat bence siz bunu görmemekte ısrar ettiniz.
Dediğim gibi herkes gördüğünden bir anlam çıkarıyor ve bir şekilde huzur buluyor. Gördüğünün doğruluğu/yanlışlığı bir başkası nazarında yoruma açık bir şey de olsa huzur bulmayı başarabiliyor insan. Bu noktada artık bir şey onlara yanlış da gelse insanlar diğerlerine anlayışlı olma ve saygı gösterme erdemini göstermeli diyorum ben.
Gözlüğünüzü çıkarmanıza yardımcı olmama müsade edin ve önyargıların ne kadar yanlış sonuçlara götürebileceğini dair ispat niteliği taşıdığına inandığım şu satırları bir daha okuyun, aynı metin tek değişen ise bakış açısı:
———————————————————————–
Sayın Allah’ın Adamı,
Yazılarınızı dikkatle okudum. Kalp gözü üzerine düşüncelerinizin oldukça şaşırtıcı
ve bilgilendirici, olduğu açık. Yazdıklarınızın, A. Murat Eren tarafından anlamsız,
mesnetsiz ve bilimdışı yaklaşımlar olarak algılanmasında anlaşılmayacak bir durum
yoktur. Bilimin her şey olduğuna inanan bu zihniyetin bunları anlamasının bir yolu da
yoktur. Zamanınızı boşa harcamayın. Siz ve sizin gibiler her zaman varolacaksınız.
İyiki de var olacaksınız. Sayın Eren gibilerse bir gün bitecek, konuşamayacak bile.
Ukalalık yapmayı kendine şiar edinmişler, bilip bilmeden konuşanlar çevremizde.
Maalesef uğraşanların, kalp gözünü açmaya çalışanların sayısı çok az! Fakat siz!!!!!!!
Siz de onlardan birisiniz. Aklı sağlıklı kullanmak için yüzünü batıya dönmüş olanların
yanlış bir yolda olduğunu anlamak için fazla çabaya gerek yok! Oysa siz ve biz gibilerin
en azından dayanakları belli. Tarihe bakmak ve biraz ders çıkarmak o kadar da zor
olamaz! Doğru olanın sizin belirttiğiniz yol olduğunu anlamaları şu an için mümkün
değil!
Allahın Küdamı
———————————————————————–
Kızmayın ve beni bir dinleyin.
Öncelikle Allah’ın Küdamı ben değilim (daha önce de size kendi adım dışında hiç bir takma isimle yanıt yazmadım). Yukarıda zekice gizlenmiş olan mesajda yazanlar benim düşüncelerim değil. Ben ister inanın ister inanmayın sizin düşüncelerinize de saygı duyuyorum.
Ben en başından beri diyorum ki, bütün düşünceler özeldir (bize güzel gelmeyenlerin bile, düşüncenin oluşumu itibarı ile kendi içerisinde bir saygınlığı vardır). Onları değiştirmeye çalışmak yerine anlamaya çalışmak gerekir. Başkalarının huzurunu bozmaya çalışmadıktan sonra herkesin huzuru bulduğu yerde ona tutunmasına müsade etmek gerekir. Başkasının huzurunu bozacak şeklide onun düşüncelerine saldıran kişi bu yazıda adı geçen aptaldır. Aptal gidip bir müslümana "Allah yok, kendine gel, bırak bu işleri" diyendir, aptal gidip bir hristiyana "her şeyin yanıtı bilimde, bırak bu dogmaları" diyendir, aptal gelip bir dinsize "bırak bu ayakları cehennemde cayır cayır yanacaksın" diyendir, aptal birisini "dünya öküzün boynuzları üzerinde değil" dedi diye yakmaya yeltenendir. Bence bu bir yerde insanların hep yokluğundan yakındığı merhamet ve anlayışı yok edendir. Bu sözlerimde ne kadar haksızım?
"Her hareketin en az bir adet MUTLAK DOĞRU bir gerekçeye dayaması gerektiği anlatabildiysek ne ala."
Demişsiniz yazınızın bir yerinde, ben bunu ilk söylediğinizde size haklı olduğunuzu düşündüğümü, bunun benim sözlerim ile çelişmediğini söyledim. Zaten sonraki mesajlarınızda benim size kızıp bu kadar sert çıkmamın tek nedeni bu idi, size hak verdiğim halde önyargılarınıza yenik düşüp beni bir kalıba soktunuz ve söylediklerimi okumadınız dahi. Aynen Allah’ın Küdamı’nı bir kalıba soktuğunuz ve söylediklerini canınızın istediği gibi okuduğunuz gibi. İnsan evvela önyargılardan kurtulmalı, insanı ve düşüncelerini saymalı bence. Tekrar ediyorum, üslubunuz dışında sözlerinize muhalefet etmiyorum, sizin iddia ettiğiniz gibi kimseyi bir şeylere ikna etmeye çalışmıyorum, hali hazırda bunun aptallık olduğuna dair bir yazı yazmış bir insanım, fakat siz bunu görmediniz.
"…Ya RAB’biniz böylesine merhamet dolu bir RAB olmasaydı ?…"
Sizce hep adını andığınız alimler buraya gelip hiç tanımadıkları birisine dinsiz der miydi? Burada bir hatanız var, kabul edin. Temelini merhametin oluşturduğu bir dini, savunulmasına hiç gerek olmayan bir yazının altında insanları keserek savunmaya kalktınız. Bu mu yani sizin merhamete verdiğiniz değer? Neydi amacınız?
Ben düşüncemi söyledim, siz düşüncenizi söylediniz (bunlar birbirine zıt bile değildi). Bence güzel bir mantık yürütmüştünüz. Bunu da ifade etmeye çalıştım, fakat başka bir yazı altındaki gerginlik yüzünden bana o kadar önyargılı yaklaştınız ki ne dediğimi anlamadan saldırdınız. Ben de hata ettim ve tahammülsüzlüğüme yenilerek üslubum ile sizin beni anlamanızı güçleştirdim. Fakat bundan ötürü sizden özür dilemeyeceğim, sizi tüm yaptıklarınızın ardından sevecek kadar olgun bir insan değilim.
Yazdığınız her şey bu sayfalar durdukça duracak. Siz de isterseniz gelip arada bir düşüncelerinizi paylaşırsınız.
Tüm bunların ne kadar gereksiz bir vakit kaybına ve gerginliğe neden olduğu görüle, bundan sonra üsluba dikkat edele, insanlara saldırıp onları bir şeylere ikna etmek yerine düşünceler söylene, onlara içinden alabildiklerini almaları için zaman verile (IV. Murat).
Selamlar.
YAPTIĞINIZ APTALLIK TANIMI VE ÜST MAKAM’IN CEVABI
Kendisine, şu ana kadar konuyla ilgili yazdıklarınızın tamamını son kelimesine kadar anlayacak kadar akıl verilmiş bir insanım. Yazdıklarımda size asla Allah’a inanmıyorsunuz demedim. Sadece kendiniz için MUTLAK DOĞRU olarak kabul ettiğiniz ve yazılarınızda vurguladığınız birçok DEĞERİN yanlış olduğunu vurgulamaya çalıştım. Değerlerinizin kaynağını sorguladım.
Örneğin, “Kişilerle MUTLAK DOĞRU kabul ettikleri şeylerin yanlışlığı hususunda TARTIŞILMAMASI gerektiği, bunu yapmanın sadece aptallık olduğu” biçiminde olan ve aşağıdaki alıntıda da açıkça ifade ettiğiniz görüşünüz.
Alıntı:
…Aptal, gidip bir müslümana “Allah yok, kendine gel, bırak bu işleri” diyendir; aptal gidip bir hristiyana “her şeyin yanıtı bilimde, bırak bu dogmaları” diyendir; aptal gelip bir dinsize “bırak bu ayakları cehennemde cayır cayır yanacaksın” diyendir; aptal, birisini “dünya öküzün boynuzları üzerinde değil” dedi diye yakmaya yeltenendir…
Üst Makam diyor ki:
“Bu görüşünü neye dayandırıyor Murat efendi ?” Oysa, “Bırak bu ayakları YOKSA cehennemde cayır cayır yanacaksın” diyen BENİM. “Bunu gidip tüm dinsizlere HAYKIRACAKSINIZ” diye müslümanlara emreden de BENİM” . Nitekim Kitap’ımı okursa, şu cümleleri de sarfettiğimi görecektir:
İnkâr edeni bile az bir süre, (bu geçici kısa hayatta) rızıklandırır; sonra onu cehennem azabına girmek zorunda bırakırım. Ne kötü varılacak yerdir orası!…
Ona “Allah’tan kork” denildiği zaman, gururu onu daha da günaha sürükler. Artık böylesinin hakkından cehennem gelir. O ne kötü yataktır!…
Sizden kim dininden döner de kafir olarak ölürse, öylelerin bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır…
Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kafirlerin velileri ise tâğuttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar…
Hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koştuklarından dolayı; inkâr edenlerin kalplerine korku salacağız. Barınakları da cehennemdir. Zalimlerin kalacakları yer ne kötüdür…
Kim de Allah’a ve Peygamberine isyan eder ve O’nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı cehennem ateşine sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır…
Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir…
Bu durumda, “bırak bu ayakları (YOKSA) cehennemde cayır cayır yanacaksın” diyen BEN olduğuma göre, BEN de mi APTAL oluyorum ?
Murat efendinin MUTLAK DOĞRULARI arasında BANA İMAN bulunduğuna göre, neden BEN’im doğrularım onun da doğruları olacağı yerde,
“Herkesi kendi doğrusu ile baş başa bırakmak” gibi BENİM asla ne bir Peygamberime ve ne de beni seven bir kuluma bildirmeğim bir görüşü kendisine MUTLAK DOĞRU bir görüş olarak alıyor ?
Yoksa BANA inanan bir kulum olarak, BENİM “MUTLAK DOĞRULARI” bildiğimden şüphesi mi var ?
Yoksa onu muhattap alıp yanlışları konusunda uyarıyor olmamı çok mu garip buluyor ? Oysa BEN ona şah damarından daha yakınım ve RAB olarak kulumu uyarmamdan daha doğal ne olabilir ?
BEN tüm isteklerimi ancak bir VESİLE ile yerine getiririm. Bu fikirlerimi bir şahıs vesilesiyle dile getirmemi YADIRGAMA !
Tek MUTLAK DOĞRU BENİM ! MUTLAK DOĞRU olan sadece BENİM SÖZÜMDÜR ! Vesile olan adamın, yazıların en başından beri anlatmak istediği sadece bu !
Ben aracı olarak sadece Üst Makam’ın görüşlerini aktardım. Gereğini yapmak size düşüyor. Kuluna İlham Edenin Şanı Ne Büyüktür !
Allah’ın adamı
"Na to kefari, na to mermari". Nokta.
Sn. ve sevgili Araliaceae ‘nin vakar, kalender tutumu bana kravatımı sıktırttı; Sn. A. Murat Eren ’in tespiti kravatımı ısırttı:) Müsaadenizle her ikinizi de tanımaktan ziyadesiyle memnun olduğumu belirtmek istiyorum. Şimdi her ikisini de bu mülayim tarafından yakalamışken
ben de salıyorum efendim aklımın ipini:
”Mutlak doğru” idrak edecek mutlak bilinç gerektirir. Bu da bizi tekrar, pharmenides ’ e taşıyacaktır. Geçelim.
Adem oğlunun içinde bulunduğu düzen, Hiç’in fraksiyonlarından biridir. Bu fraksiyonun temeli tek tözdür. töz ; yıldız diye andığımız başka başka mega nükleer fırınlarda ergiyerek, yeni kombinasyonlar halinde oluşur, olagelir. Hülasa; hidrojen başta olmak üzere anlayabildiğimiz evrende ki tüm elementler, binaen tüm diğer anlayabildiğimiz kendi özelliğini ihtiva eden her halt ….
Bildiğimiz kuvarkın, kendi bilgisi , kendi dağarcığı olduğunu biliyorum. Daha az komplike (örneğin: h2o ne biliim bitkiler) üzerinde , yanlış hatırlamıyorsam Pr. dr. Korothkov diye bir adamın çalışmaları ve türlü ispatları mevcut. Bilgi ; ona idrak edebilen (ve bunu saklayabiilen ve iletebilen) her tözün üzerinde devasa , muazzam bir havuz gibi ışıldıyor
zaten hepsini anlaman mümkün değil ! Ama, bırak ben olan dan türlü konfigürasyonlar üretmeyi , üretilene hayranlık duymayı .. Önü başı , peşi ardı, başı sonu benim , biziz. üretme, tüketmeden üretenlere bak ve yokoluşu izle. hepimiz biziz, varolanda yokolanda hepsi hepimiz aynıyız. Fakat anlıyamıyor , idrak edemiyorum; var olanlardan yeni varolanlar , tüketilmişlerden yeniden tüketilecek olanlar hazırlıyorum. Benim idrakım , kaderim bu , elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. öğrenilebilecek olan herşeyi öğrenmeliyim, fakat yararı yok, ancak iyi bir sunu hazırlamalıyım , bir draje gibi yutmalı ardılım (benim yeni modelim) tüm ampirik , rasyonel bilgimi. Bilen töz yeni baştan harmanlandıkça yeni izanlar doğmalı ve yeni baştan verilmeli bu savaşım dizgeye karşı.
Ademoğlunun zekasını ancak %5 ila %15 performans ile kullanabildiğini varsayarak bu bilginin tümüne malik olmasını beklemek belki yersiz , fakat yaşamın tüm duyularımızla algılayabildiğimiz her hangi her karesinde ; bu bilgi neon lambalarla -ben buradayım !! diye bize bağırıyor. Oluk oluk her anda her şeyde cereyan ediyor. Biz bu kollektif bilgi taşıyıcıların bir araya gelerek oluşturduğu kombinasyonlardan birisi olarak bu bilgiye idrak edemesek bile , çeşitli ruh hallerinde iken , varlığını ve verdiği, huzuru duyabiliyoruz. Varlığımın her zerresinde iken ona tümüyle idrak edememek, ona bişey soramamak çoğu zaman beni çok yorsa da orada olduğunu bilmek , sevecen bir baba gibi düşünebilme yetilerimin tümünü okşuyor. Sabret diyor ılıkça
Aptal olmamak elde mi ? iyi bir kondüsyon gerektiriyor ermeydanına çıkmak ve her dünya saati bizi biraz daha alıkoyuyor bu zamanların ötesindeki sınavlarımızdan “biz” olamıyoruz, yok olamıyoruz ama “var” da olamıyoruz??
-Fena dağıttım biri toparlar inşallah.
New Scientist son dakika haberlerinden alıntı: ” (…) The patient has been diagnosed with severe schizophrenia, however he rejected all possible treatments. One of the doctors says ‘It is sad to see how people’s brain and mind can get skrewed up like this. Unfortunately there is nothing we can do for him unless he is willing to cooporate for the treatment.’ (…)”.
Sevgili din kardeşim Allah’ın adamı,
Güzel Rab’bim, yolumu bu siteye düşürdü. burada verdiğiniz savaşı gözlrim dolarak izledim. son yorumunda bahsettiğiniz bir kitabınız varmış. Adı nedir? nerden bulabilirz?
Selametle
merhabalar,
acikcasi yazilardan cok yorumlar daha bir surukleyici, Allah in adami ile M.eren in cekismesi kayde deger birtaraf kesin bir tavirla inancini ortaya koymus diger taraf ise ne sis yansin ne kebab edasiyla ordan oraya atliyor. M.eren e direct bir soru yoneltil mis acikcasi ben cevabini burada gormek isterdim. Soru: “Yoksa BANA inanan bir kulum olarak, BENİM “MUTLAK DOĞRULARI” bildiğimden şüphesi mi var ?” ben kendi ustume alinip cevap veriyorum Hayir cunku ben bahsi gecen seyin varligina dahi INANMIYORUM. dolayisiyla boyle bir suphem bile olmasi imkansiz. Dolayisiyla Allahin adaminin Mutlak dogrusu allah iken benimkisi degil.
Ben kendimce birseyleri ustume alinip bir soruya cevap verdim simdi de ben bir soru sormak istiyorum, Neden fikirlerin sorgulanmasi ve degistirilmeye calisilmasi aptallik diye tanimlaniyor?. Nedir korkulan bir seylerin bu yolla gercekten degisebilecegi kaygisi mi? Fikirler kitlelere maloldugu surece guce donusur kaygisimi? X dusuncesinin onceden edinilen bilgiler dahilinde dogru olarak kabuluyle Y ve Z dusuncelrinin X e gore olan pozisyonlari itibariyla paralellik segileyecegini soylemissiniz evet buna katilabilirim ancak diyerek serh duserim bir baskasi cikar ve X dusuncesinin yanlis oldugna ikna ederse ne olacak? Haydi bakalim sil bastan… Bir baskasinin dusuncesine saygi duyarim ama degistirmeye calismayi aptallik sayarim demissiniz. Oh neguzel ozaman kimsenin Hitleri engellemeye calismak icin bir cabasi olmamaliydi saygi duyuyorum diyerek bir kenara cekilinmeliydi, hitlerin kendine gore dogrulari var efendim saygi duymamiz gerekir. Bu mudur yani yapilmasi gereken. Kimse benim hitler’in dusuncesine saygi dumam gerektigini hatta bunun akillilik oldugunu soyleyemez. Ancak soyle birsey de var kimilerini sozle ikna edebilirsiniz kimilerini de gucle susturabilir, alt edebilir yada en uc noktada yok edebilirsiniz. Benim mutlak gerceklerim ve mutlak dogrularim durdugum yere gore sekilleniyor. Yok eger siz bu yontemleri sorguluyorsaniz, yani yanlis oldugunu dusunulen birseyin karsiya aktarilmasinda ki yontemleri kastediyorsanizda (BUNU DA SU SOZLERINIZE DAYANARAK YAZIYORUM: “Aptal gidip bir müslümana “Allah yok, kendine gel, bırak bu işleri” diyendir, aptal gidip bir hristiyana “her şeyin yanıtı bilimde, bırak bu dogmaları” diyendir, aptal gelip bir dinsize “bırak bu ayakları cehennemde cayır cayır yanacaksın” diyendir,”) ozaman bu yontemlerin dahi ise yaradigini soylemek isterim. Turiye ozelinde korkunun buyuk bir rolu var Allahin adamida bu korkuya oynamasini da oynanacak zemini de iyi bilmis eee need olsa herkes inandigi seyi sorgulamiyor yada buyuk bir bilincle bu inanca ulasmiyor yada ulasamiyor. Korkunun baskalarinin mutlak dogrularini kabullenmedeki buyuk etkisini de gormek lazim yalnizca turkiyede degil tabiki.
Bu noktada da Allahin adaminin baslangic noktasida gayet net ve hakkini vermek lazim cok ciddi kendi baslangic noktasi icinde de titrek olmayan bir tutarlilikla goruslerini bildirmis. Goruslerinin temel noktasina degil ama durusundaki netligi de titrek duranlara onek olacak nitelikte. Fakat bu bizi dost yapmaz ve savas nidalari atan birisini sevmemi saglamaz ‘benim’ o kisiye saygi duymamida gerektirmez.
Bence (burda mutlak diye eseas aldigimda benim dusuncelerim ve edinimlerimdir) Allahin adminin ve M.erenin terazilerinde bir bozukluk var ve her ikiside firsat dustukce kendilerini konusturmuslar. M.eren in bilimi esas aldigini vurgulamis ve arti olarak da allahin adminin ust makami olan Allah’i da ret etmemis ama bir yerde ti ye almis “Size ve bu yazıları yazmanızı emreden Üst Makam’ınıza şunu iletmek isterim” hatta ve hatta bu sozlerle allahin adaminin Allah tarafindan gorevlendirildigini de bir guzel kabuller listesine eklemis…
“Bu noktada da Allahin adaminin baslangic noktasida gayet net ve hakkini vermek lazim cok ciddi kendi baslangic noktasi icinde de titrek olmayan bir tutarlilikla goruslerini bildirmis. Goruslerinin temel noktasina degil ama durusundaki netligi de titrek duranlara onek olacak nitelikte.”
Dediğiniz gibi korku, insanların başkalarının mutlak doğrularını şıp diye kabul etmelerinde büyük bir silah. Fakat bence sadece aptallara korkutarak bir şeyleri kabul ettirebilirsiniz. Bu yüzden ne kadar efektif bir silah olduğu tartışılır. Titrek olmayan tutarlılık dediğiniz şeye ben yazı içerisinde ve yorumlarda açıkça aptallık diyorum.
“Fakat bu bizi dost yapmaz ve savas nidalari atan birisini sevmemi saglamaz ‘benim’ o kisiye saygi duymamida gerektirmez.”
Mevzu dost olmak değil. Mevzu kişilere saygı duymak da değil. Yazının ilginizi çekmediği belli, zira bu kadarını dahi çıkaramamışsınız.
Aklındakilerin, herkesin aklında “kendi aklındaki” gibi olması gerektiğine inanarak insanlara tehditvari cümleler savurduğu sürece benim Allah’ın Adamı ve onun gibi insanlara saygı duyma ihtimalim yok. Fakat düşüncelerine saygı duyulabilir, zira ben duyuyorum da. Düşünceye saygı duymak o düşünceyi kabul ya da tasvip etmek ile ilgili değildir. O düşüncenin “ortaya çıkmış olmasına” saygı duyulabilir ve bir aptal gibi değiştirmeye çalışılmayabilir.
“Oh neguzel ozaman kimsenin Hitleri engellemeye calismak icin bir cabasi olmamaliydi saygi duyuyorum diyerek bir kenara cekilinmeliydi, hitlerin kendine gore dogrulari var efendim saygi duymamiz gerekir. Bu mudur yani yapilmasi gereken.”
İnsanların sorduğunuz kadar sığ bir soru ile çürütülebilecek bir düşünce için bir sayfa yazı yazmış olabilecekleri fikrine sizi kim nasıl alıştırdı bilmiyorum, fakat hiç iyi bir alışkanlık değil bence.
Uzun yıllardır gözlemlediğim bir şey paylaşayım: insanlar salaklık yapmaya, en çok akıllıca bir saldırı yapıyor olduklarını hissettikleri zaman yaklaşıyorlar..
Benim pilim bu yazı için bitti (çok enteresan bir şey yazılmazsa son olarak ilerleyen tarihlerden birisinde keyifle Sn. Ağalday’ın yorumuna yanıt yazacağım).
Kenar süsü olsun.
Never argue with an idiot. He will lower you to his level and beat you with experience.” (Bob Smith, c. 1962)
“Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır.” Mevlâna
Yorumlara bakmadan evvel, yazarın bu yazıda -bilimsel kaynak göstermese de- bilimsel bir üslûp kullanması sonucu, konunun çok ilgi çekeceğini düşünmemiştim. Sanırım kendisi de şaşırmıştır. Yalnız benim açımdan en garibi, yazıdan anladığımın yorumlardaki yansımasını görmem oldu.
Herkesi ‘kendi’ gibi zannederek, kabulleri ve anlayış seviyesiyle ‘girift’ (sofistike değil) düşünce yapısını tahakküm dayanağı olarak görmek…
İşte din konusunda da böyle. ‘Dinden anladıkları kadarıyla’ din adına hüküm verip, kendi seviyeleriyle bloke olmuş anlayışı herkese dikte ettirmek. Çünkü bunlara göre Allah sadece kendi Allahları, hiziplerinin başı, onlar üst makamlardan ilham alan yüce zât, geri kalanlarsa ‘din cahili’.
Tabii biz bilmesek, yıllardır tasavvuf ehlinin çalışmalarını okumasak meydanı boş bulan bu türlülere çabucak aldanacağız. Bilmeyeceğiz hiç “yaratılanı severiz yaratandan ötürü” ne demek ya da “ne olursan ol yine gel” nasıl bir hoşgörü. Kendi inandıkları masallarla uyutacaklar bizi. Bakın konu din olsa bile anlayışlar seviye seviye.
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın, sevdirin, nefret ettirmeyin!” hitabı ile “Sen onlar üstünde zorlayıcı değilsin!” hükümleri ne olacak? ya da “Biz isteseydik tüm insanlara hidayet ederdik.”?
Amacım elbette burada bunları yazıp, herkesin kendi kendiyle ilgili din konularıyla insanların canını sıkmak falan değil. Belki birileri böyle de bakılabiliyormuş der niyetiyle…
Allah’ın adamı sizde vardır Kütübü Sitte 4116 no.lu hadise de bakın bir ara olur mu?
Selamlar.
Sayın Eren Buyurdu ki (buyrun bakalım iyice elimiz alıştı bu eski ahit üslubuna, sonumuz hayrolsun);
“…Bu yazının context’i dahilinde sürmesi beklenen tartışmalarda, yazının üzerine inşa edildiği aptal kavramına yeni bir anlam kazandırarak yorum yaptığınızı göz önünde bulundurunca yazıyı dikkatle okumadığınız, başlığına bakıp yorum yazdığınız inancına varıyorum ister istemez. “Hayır bilerek yaptım” diyorsanız, o daha fena….”
“…Mevzu dost olmak değil. Mevzu kişilere saygı duymak da değil. Yazının ilginizi çekmediği belli, zira bu kadarını dahi çıkaramamışsınız…”
“…İnsanların sorduğunuz kadar sığ bir soru ile çürütülebilecek bir düşünce için bir sayfa yazı yazmış olabilecekleri fikrine sizi kim nasıl alıştırdı bilmiyorum, fakat hiç iyi bir alışkanlık değil bence….”
“…Uzun yıllardır gözlemlediğim bir şey paylaşayım: insanlar salaklık yapmaya, en çok akıllıca bir saldırı yapıyor olduklarını hissettikleri zaman yaklaşıyorlar.. ”
ne der ecnebiler: ” I couldn’t agree more with the opinions stated in your latest comment.”
Best Regards efendim.
‘ne der ecnebiler: ” I couldn’t agree more with the opinions stated in your latest comment.”‘
Tespitlerinize sağlık sayın Araliaceae, çok güzel özetlemişsiniz durumu :)) Bahsettiğim türde bir salaklık mizacım olmasa idi sizin de katıldığınız son comment‘i gözlemleyebilir miydim, bilemiyorum
Ben de vazgeçmeye çalışıyorum. Neredeyse her sigara içen sigarayı bırakma arefesindedir ya, o hesap benimkisi de.
Saygılar efem.
aşmış bir yazı bence.
This one makes sence “One’s first step in wisdom is to kuesstion everything - and one’s last is to come to terms with everything.”