Verba volat, libri quoque volat…*

Atilla Aktuna tarafından Kitap, Kültür ile işaretlenerek gönderildi (10 Nisan 2006)

Bu sitenin okuyucularına, hayatınızın belli bir aşamasında muhtemelen hırsızlık yapmayı düşünmüşsünüzdür desem, “sen de kimsin?”, “Moleschino’da ne işin var terbiyesiz adam” gibi tepkiler almam işten bile olmazdı. Peki, hiç bir başkasından aldığınız kitabı ver(e)mediğiniz oldu mu diye sorsam?

Kendi adıma kitap çalmayı düşünmüşümdür, gerçekleştiremememin ilk nedeni ya yakalanırsam korkusudur. Alıp da iade etmediğim kitaplarsa tabii ki bulunuyor kütüphanemde [1].

Ancak benim yapamadığımı yüzyıllardır birileri gerçekleştiriyor. Asurbanipal’dan Kont Libri’ye, Blumberg’den adını bilmediğim Tüyap Kitap Fuarı sakinine, Tanrı’nın sözünü yayan rahiplerden koleksiyonculara kadar. Kitap hırsızlığı ya da bilimsel adıyla bibliokleptomani büyük olasılıkla yazının keşfi ve kitapların ortaya çıkması ile birlikte tarih sayfalarında yerini almıştır.

asurbanipal-777235.jpgBilinen ilk bibliokleptoman Asur’un haşmetli kralı Asurbanipal’dır. Bir yazıcı olarak yetişmiş olan bu kralın yazıya olan sevgisi belki de savaş alanlarının en masum ganimet alma hikâyesini doğurur: Kral kitap/tabletleri savaş ganimeti olarak topluyordur. Bu sayede dünyanın en büyük tablet koleksiyonunu oluşturur. Ama bu koleksiyon Asurbanipal’ın aklına şu bit yeniğini de sokar: “Ulan, bu kitapları ya çalarlarsa?” Bu nedenle belki de tarihin en eski kitap lanetini oluşturur:

“Ben Asur’un haşmetli kralı, Tanrı Ashur ve Belit’in adaletini yayan ben diyorum ki; (…) kim ki bu tableti çalar, üzerine kendi ismini kazırsa Ashur ve Belit’in öfke ve gazabı üzerine olsun, ve ismi ve zürriyeti ülkeden sonsuza dek silinsin.”

Kitap lanetleri Ortaçağ boyunca ve hatta Rönesans’ta da kitapların belli sayfalarını süsler. Bunlar çoğunlukla bibliokleptomanın vicdanına seslense de aşağıdaki örnekte olduğu gibi yaşamı ve yaşam sonrasını da etkileyecek tehditler içerebilir:

lanet-774217.jpg

“Kim ki bir kitabı sahibinden çalar; ödünç alır ve geri vermez, kitap elinde yılan olsun. Her yanına inme insin, tüm uzuvları işe yaramaz olsun. Acılar içinde kıvransın. Merhamet dilenmek için yalvarır olsun. Acıları yoklukta şarkı söyleyene değin dinmesin. Ölmeyen yılana karşın, kitap kurtları kemirsin bağırsaklarını. Son cezasına giderken, cehennemin alevleri yutsun onu”[2]

 

Sanırım, kitapların matbaa yoluyla çoğaltılmaya başlamasından sonra bu lanetler de azalır.

Kütüphanelerin şimdiki gibi elektronik sistemlerle korunmadığı günlerden bir bibliokleptomani hikayesi de her türlü garipliğin en uç noktasında yaşandığı Amerika’dan:

Stephen Blumberg nam Amerikan vatandaşı işe antika kapı tokmakları ve vitraylarla başlar. Bu sırada antika kitaplara da merak salan bu zat kütüphanelerden çaldıkları ile kendi koleksiyonunu oluşturmaya başlar. İşin ilginç yanı “koleksiyonuna kattığı” kitapların hiçbiri özel mülk değildir bir başka deyişle kütüphanelerden götürülmüştür ve bu kitapları satma girişiminde de bulunmamıştır Blumberg.

1980 yılında Minnesota üniversitesinde bir doçentin, David Mc Gue’nin fakülte kimliğini ele geçirir. Böylece tüm üniversitelerin kitaplıklarında “araştırmalarını” rahatlıkla derinleştirir. Nisan 1988’de Kaliforniya Üniversitesi’nin Özel Koleksiyonlar bölümünde “çalışırken” gece görevlisi tarafından yakalanır, devreye polis girer ve çantasındaki çalıntı kitaplar için 1000 dolar gibi bir kefaletle serbest bırakılır. Mc Gue artık kitap çalamıyordur.

blumberg-762714.jpgBlumberg’in yöntemi oldukça basittir aslında. Koleksiyonuna katmak istediği kitabın kütüphane etiketini yalayarak çıkarıyor ve yerine bir başka kütüphanenin etiketini yerleştirerek elini kolunu sallayarak kütüphaneden çıkıyordur. O dönemdeki arkadaşlarından biri “zavallı” Bloomberg’in etiket yalamaktan midesinin bozulduğunu söylemektedir.

1989’da Iowa Ottumwa’ya taşınır. Dost sandığı Kenneth Rhodes da bir süre sonra aynı yere taşınır. Rhodes yıllarca Blumberg’e yardım etmiştir. Ancak Iowa’ya taşınması ile birlikte FBI ile işbirliği yapar ve 56.000 amerikan dolarcığına arkadaşını satar.

Avukatları mahkemede her türlü mania’nın hastalık olduğu üzerine savunmalarını inşa ederler, ama jüri bu savunmayı yemez ve Blumberg 6 yıl hapis cezasının yanısıra bir daha hiçbir kütüphaneye girememe cezasına çarptırılır. 1995’te 4.5 yıl hapis yattıktan sonra dışarı çıkan Blumberg 1997’de yine antika eşya çalma suçundan tutuklanır. Ha, unutmadan söyleyeyim, mahkemeye çıkmadan önce “koleksiyon”daki kitapların sayısı 23.000’e yakındır ve değeri 20 milyon dolar civarındadır.

Kütüphaneler kadar fuarlar da bibliokleptomanlar için iyi bir çalışma alanıdır. Şehir efsanelerinden olduğunu sandığım bir hikâye de bizden:

TÜYAP daha yeni yerine taşınmamışken, yani Tepebaşı’ndayken gerçekleşir olay. Çekingen hareketlerle kısa sürede satıcıların dikkatini çekmeyi başaran öğrenci, görevlilerin bir kitabı çantasına koyduğunu sanmasına kadar vardırır işi. Standdan ayrılırken, “uyanık” görevlilerden biri öğrenciden çantasını açmasını ister. Öğrenci çantasını açmaz, bu arada sesler karşılıklı olarak yükseltilir ve güvenlik devreye girer. Sözü uzatmayalım, öğrenci güvenlik eşliğinde çantasını açar ve hiçbir şey bulunamaz. Öğrenci, ortalığı birbirine katar, binbir türlü özürü kabul ettikten sonra standdan ayrılır.

Aynı gün aynı standa gelen dört arkadaşı; 8 ciltlik Sosyalizm Ansiklopedisi’ni hiçbir zorlukla karşılaşmadan “özelleştirir”.

* * *

Bibliokleptomani’nin "mani" haline geldiği için, doğru bir şey olduğunu savunmasam da kitap çalmanın –ihtiyaçtan olduğu kabulü ile– ekmek çalmak gibi affedilir bir suç olduğunu düşünmek istiyorum. 1997’de –evet, 9 yıl geçti aradan– kaçımız baklava çaldığı için suçladık, o dört genci, hatırlayın. (İkisi 6, ikisi 9 yıl hapis cezası almıştı.)

Ben Güllüoğlu’ndan hâlâ baklava yemiyorum…,

* "Verba volat, libri quoque volat": Söz uçar, kitaplar da uçar…

[1] Benden aşırılan kitapların yerine sayıyorum bu kitapları ve kendimin addediyorum ;)
[2] Barcelona San Pedro Manastırı’nın kütüphanesinden – Alberto Manguel – Okumanın Tarihi – YKY – Çeviren Füsun Elioğlu

'Verba volat, libri quoque volat…*' yazısına 19 tane yanıt gönderilmiş

RSS ile yorumları takip edebilirsiniz.

  1. Ali Işıngör, 10 Nisan 2006 tarihinde saat tam 14:11 iken şöyle buyurmuş:

    Yeni yazarımıza bir hoşgeldin diyelim…

    Aramıza hoş geldin Ati ;)

  2. YALNIZLIK OKULU, 10 Nisan 2006 tarihinde saat tam 16:08 iken şöyle buyurmuş:

    ilk önce hoşgeldiniz atilla bey ve bu güzel yazı için teşekkürler…

    bende çok arkadaşımın kitabını ödünç almışlığım vardı bir ömürlük bende kalacak şekilde…

    yalnız bir şey söylemek istiyorum yazının sonunda bahsettiğiniz baklava olayında baklavacı cocuklar yakalandıktan sonra ilk davaların birinde davayı geri almış cocukları affetmişti ama dava daha sonra kamu davasına dönmüş devlet cezayı vermiştir…

  3. Anonymous, 12 Nisan 2006 tarihinde saat tam 17:05 iken şöyle buyurmuş:

    Ex Libris’ler hakkında da bir yazı istiyoruz.

  4. Hakan Uygun, 12 Nisan 2006 tarihinde saat tam 17:24 iken şöyle buyurmuş:

    Anonymuos arkadaşın bir bildiği vardır deyip, destekliyorum.

    Ex Libris’lerin varlığını da Molesikin’ler gibi ilk öğrendiğimde, ben böyle birşeyden bu kadar zamandır nasıl haberdar olmadım diye çok hayıflanmıştım :)

  5. Düygü, 12 Nisan 2006 tarihinde saat tam 20:50 iken şöyle buyurmuş:

    Bir kitap kurdu olmam, ama daha da önemlisi kitaplarını çocukları sanan, Türkiye’de kalmış kitaplarını düşünüp özleyen bir “maniac” olmam sebebiyle hastası oldum bu yazının :) Şimdiye kadar Moleschino’da en keyifle okuduğum yazılardan biri.

    Benim hafızam kötüdür, gerçekten. Ama iş, benden alınıp geri getirilmeyen kitaplara gelince “fil” kesilirim, yıllarca unutmam, çok kızarım, kitaplarım o kadar değerlidir ki, bu kadar sahiplenmeci olduğum için kendimden utanırım :) Her ne kadar bir bibliokleptoman’ın tam zıttı gibi duyulsam da, bir insanın kitap çalmak istemesinin ardındaki motivasyonu da çok iyi anlamama da bir sebep kendi takıntılarım. :)
    Ve elbette, her zaman hep şunu düşünmüşümdür, eğer bir gün bir yeri soymaya karar verecek olsaydım, orası Dost Kitabevi olurdu :)

  6. Düygü, 12 Nisan 2006 tarihinde saat tam 23:11 iken şöyle buyurmuş:

    Bu arada ben ilk defa duyuyorum, ne ola ki bu ex libris? :)

  7. Ali Işıngör, 12 Nisan 2006 tarihinde saat tam 23:50 iken şöyle buyurmuş:

    İyi yayınevlerinin (Varlık, Can, İletişim gibi…) bastığı kitapların kapağını açtığınızda, sadece kitabın adının yazdığı neredeyse bomboş bir boş sayfa görürsünüz. Bu sayfa, “Ex Libris” içindir. Bir başka deyişle, kitabın sizin kişisel kütüphanenize ait olduğunu belirleyecek “işareti” koymanız için boş bırakılmıştır orası…

    “Ex Libris”, ortaçağdan hatta bazı iddialara göre elyazması kitapların az ve paha biçilmez olduğu dönemlerden kalma bir adettir.

    Yüzyıllardır sıkı kitap okuyucuları, kitaplarının çalınmasını ve kaybolmasını önlemek için kitaplarının başlangıcındaki o tek boş sayfaya özel damgalarını basar. Bu bazen bir etiket, bazen de çok hoş bir gravür/damga şeklinde olur.

    Bu başlı başına bir sanattır ve dünyanın en ünlü kütüphanelerinin sahip olduğu kitapların maddi değerini, “kitap sayısı” değil, “Ex libris” damgası vurulmuş ilk baskıların sayısı verir.

    British Museum’da bu rakam yaklaşık 100.000′dir. British Museum’u geçebilen tek kütüphane ise çok şaşırtıcı ama “bir kitap kurduna” ait!

    İtalya’nın Arezzo kentinde yaşayan Mario De Filippis‘in kütüphanesinde tam 130.000 farklı “Ex Libris” örneği bulunuyor!

    Meraklısı, bu ismi Google’da aratabilir :)…

  8. Ali Işıngör, 13 Nisan 2006 tarihinde saat tam 00:19 iken şöyle buyurmuş:

    Aslında bu konuda anlatabileceğim çok şey var ama dilerseniz bunu benden çok daha iyi anlatacağına inandığım Atilla’ya bırakalım…

    Bize sıkı bir “Ex Libris” yazısı yazarsın artık değil mi?

    Not: Atilla’yı çok iyi tanıyan birisi olarak bir küçük düzeltme yapacağım. Atilla Aktuna hayatında hiç kitap çalmamıştır bunu bilirim amma… Bildiğim başka bir şey daha var :).

    İzin verirse, yarın buradan açıklayacağım :).

  9. Anonymous, 13 Nisan 2006 tarihinde saat tam 06:44 iken şöyle buyurmuş:

    animinimus
    minicik bir bilgi: “ex libris” kelime anlami itibariyle “…nin kitapligindan” demekmis. cok izlenesi eserler uretilen bir sanat koludur ex libris. ozellikle bir “ex libris”in sahibi hakkinda biraz bilgi sahibiysek incelemesi daha zevkli hale gelir, zira “ex libris”ler sahibinin kisiligini yansitacak sekilde uretilirler. konuyu boluk porcuk bilgilerimle dagitmadan, “ex libris” ile ilgili yaziyi heyecanla beklemeye koyulayim. koyuldum.

  10. YALNIZLIK OKULU, 13 Nisan 2006 tarihinde saat tam 09:31 iken şöyle buyurmuş:

    kendimce de yıllar önce yaptığım şeyin Ex Libris olduğunu öğrenmiş ve çok şaşırmmıştım hep bu yolla kitaplarımı koruduğumu çok süper bir yol bulduğumu düşünmüştüm taki ankarada şans eseri bunun bir derneği olduğunu bunun yıllardır var olan bişey olduğunu görünce hem sevinmiş hemde ulan gene birşey bulamamışız diyip hayıflanmama sebeb olmuştur…

    yalnız benim Ex Libris lerim öyle çok şatafatlı değildi sadece lise yıllarımda kavuşamadığım lise aşkıma yazdığım şimdi çok güldüğüm ümit besen cengiz kurtoğlu kıvamlı bir şiirimsiydi…

    ama bu işi abartan insanlar var yeryüzünde bence bir sanat dalı bile diye biliriz…

    yazı bekliyoruz şöyle en tadından yenmiyecek haliyle…

  11. Atilla Aktuna, 13 Nisan 2006 tarihinde saat tam 10:35 iken şöyle buyurmuş:

    Merhabalar,

    Yazı ile ilgili görüşleriniz için teşekkür ederim.

    Yalnızlık Okulu - Devlet baklavaları çıksa o markadan da yemezdim. Şaka bir yana, bunun dava konusu edilmesi bile başlı başına bir hata bence. Onları daha sonra dükkanına getirse bir baklava ikram etse, onları yeterince utandırmış olmaz mıydı?

    Anonymous ve Hakan - Ex-libris’ler ile ilgili bir yazı zaten düşünüyordum. Çalışmaya başladım üzerinde. Ali’nin de ilginç notlarını ekleyeceğim :)
    Duygu - Güzel mesajın için çok teşekkür ederim.

    Ali - İzin verdim, açıkla.İnşallah bu yüzden başımıza iş almayız :)
    Bu yazı ile yazma hevesimizi körükleyen herkese de sonsuz teşekkürler, aslında uzun zamandır yazmayı düşünüyorduk vesile oldu moleschino. Emek verenler sağolsun.

  12. Tansel Güçlü, 16 Nisan 2006 tarihinde saat tam 16:36 iken şöyle buyurmuş:

    Yazı çok hoşuma gitti. Açıkçası kitapçılara çok sık giderim ve her seferinde az olan paramla kitap almamak için kendimle savaşırım. Acı bir şekilde almadan ayrılırım. Yenisi alabilmek için de eve döner dönmez elimdekileri şevkle okumaya başlarım. Ayrıca ben o ex libris olayı olarak adımı yazar mail adresimi de altına eklerim. Ama geri geldiği vaki değildir :) İşin ilginci aldığım kitabı da geri vermeye ayrıca özen göstermemdir. Fakat benim kitabım gelmeyince sinir küpü oluyorum. Bu yakınlarda en sevdiğim kitaplarımdan birini bir arkadaşa verdim. Getirmezse sene sonuna kadar yerim onu :) Bir de bu kitaplara “devşirme kitap” dendiğini duymuştum. :)

  13. Anonymous, 18 Nisan 2006 tarihinde saat tam 11:55 iken şöyle buyurmuş:

    bi de kitaplarini okuduktan sonra oraya buraya birakanlar var biliyosunuz. en guzeli… ne kadar cok okunursa o kadar iyi. kitaplarinizi getirmeyenlere kizmayin, okuduktan sonra baskasina vermesini isteyin. :)

  14. Düygü, 19 Nisan 2006 tarihinde saat tam 07:02 iken şöyle buyurmuş:

    Sevgili anonim. Bahsettiğiniz şekilde Bookcrossing yapanlardan biri de benim aslında :) Ama “kitap ödünç alıp getirmemek” bence bu şekilde örtbas edebileceğiniz bir hareket değil gözümde :) Yıllar önce ortaokuldayken çok sevdiğim arkadaşlarımın doğumgünümde bana aldıkları “Queen” (müzik grubu olan) kitabını verdiğim kişi, kitabı defalarca istediğim halde bana vermemiştir mesela. O kitap sadece bir “Queen” kitabı olmanın çok ötesinde, başında arkadaşlarım tarafından bana yazılmış tatlı bir notu, defalarca okunmaktan ezberlenmiş sayfaları olan, onlarca anıyı hatırlatan, hastalıklı sevilen “özel bir eşya”dır.

    Benim gözümde böyle bir “eşya”yı ödünç alınan kişiye geri vermememnin hiçbir özürü olamaz :)

  15. Düygü, 19 Nisan 2006 tarihinde saat tam 07:06 iken şöyle buyurmuş:

    Bir de bana geri gelmeyen başka bir kitabın öyküsü de burada

  16. ertank, 24 Nisan 2006 tarihinde saat tam 19:24 iken şöyle buyurmuş:

    hey gidi hey, okuyunca üniversitedeki hızlı günlerim aklıma geldi. şimdi bakıyorum da, gerçekten de gözümüz kara imiş. tüyap kitap fuarı ankara’ya yalnızca bir yıl gelmişti -ikincisinde kalbur üstü hiçbir yayınevi gelmemişti, o yüzden onu saymıyorum- o yıl bir gün içinde işlediğim suçun haddi hesabı yoktur.

    düygü, dost kitabevi konusunda intikamını alınmış hissedebilirsin. hatta bir keresinde orada yakalanıp yavuz hırsızlık yapmışlığım bile vardır.

    ama zamanında bibliokleptomanik biri olarak diyebilirim ki, bu işin de ahlaki sınırları var. imge ve dost’tan kitap çalmak neredeyse bir onurdu, ama mesela karanfil sokak’ta pasajdaki A kitabevi’nden -murat abi, deli şair- hiç kitap çalmadım. hele okuduğum üniversitenin kütüphanesine -bilkent, bence türkiye’nin en iyi kütüphanesi- yan gözle bir kez bile bakmadım.

    bir süre sonra kitap çalmalar kesilir oldu. kitap sora sora imge’deki çalışanlarla dost olduk -şimdi istanbul’da biri, arada bir görüyorum-. dost olduğun birinin çalıştığı yerden aşırmak, hırsızlıktan çok suistimal sayılır, ki bilirsiniz, hazmı daha zordur. o yüzden benim de elim yıllar geçtikçe paslandı. tabii, kendi paranı kazanmak ve onu kitaplara harcamak başka bir şey. derken bir baktım bibliokleptomanik olmaktan çıkıvermişim.

    şimdi kitaplığıma bakıyorum, ne kadarını çalmışım kitaplarımın diye, inanın çok azı kalmış. çalınınca demek ki sağa sola daha rahat dağıtılıp paylaşılıyor. bu da çalmanın başka bir güzel tarafı olsa gerek.

    bu akşam eve gidip bir de o gözle bakayım kitaplarıma. ‘mülki’ ve ‘adli’ anısı olan kaç kitabım kalmış acaba…

  17. Ali Işıngör, 25 Nisan 2006 tarihinde saat tam 11:16 iken şöyle buyurmuş:


    Atilla Aktuna hayatında hiç kitap çalmamıştır bunu bilirim amma… Bildiğim başka bir şey daha var :).

    Sanırım gerçekleri açıklama zamanı geldi.

    Yıl 1993… “X” kütüphanesine giden Atilla Aktuna, okumak için kıyıda köşede kalmış bir eski kitabı alır. Kitabı açar açmaz içinden, kitabı son okuyan kişinin içinde unuttuğu bir not önüne düşer. Not, eski harflerle yazılıdır!

    Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, eski yazıyı okuması için bu kâğıt Aliye Hanım’a (annem) gösterilir. Kırık el yazısıyla yazılan bu notta bir şiir vardır. Şiirin altında ise tanıdık bir imza: Halit Fahri Ozansoy!

    Cumhuriyet döneminin ilk nesil şairlerinden, Beş Hececiler hareketinin kurucularından biri olan Halit Fahri Ozansoy’un öğrenciliği sırasında yazdığı bu şiir, şimdi Atilla’nın koruması altında…

    Atilla ile bu kâğıdı kitabın içinden alıp almamasının doğru olup olmadığına dair o günlerde çok sıkı bir tartışmaya girmiş, sonunda bu kâğıdın kütüphane raflarında ya da ne olduğunu muhtemelen araştırmayacak başka birisinin elinde yok olmasının doğru olmayacağına karar vermiştik.

    Ha, bir karar daha almıştık. İlerde bir gün bunu bir yerde yayınlatacaktık…

    Ne dersin Atilla? Zamanı gelmedi mi? “Haftanın Akıl Defteri”nde Halit Fahri Ozansoy’un daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış bir şiirini yayınlayalım :)..

  18. Atilla Aktuna, 27 Nisan 2006 tarihinde saat tam 16:41 iken şöyle buyurmuş:

    Atilla ile bu kâğıdı kitabın içinden alıp almamasının doğru olup olmadığına dair o günlerde çok sıkı bir tartışmaya girmiş, sonunda bu kâğıdın kütüphane raflarında ya da ne olduğunu muhtemelen araştırmayacak başka birisinin elinde yok olmasının doğru olmayacağına karar vermiştik.

    Başka türlüsü sanırım olamazdı. Kağıdın bende kalması gerektiğini nasıl savunduğumu şimdi gülerek hatırlıyorum. Gerçi, böyle bir olayla şimdi karşılaşsam, gene aynı şekilde davranırım. ;)
    Hatırlamadığım şu, bu şiirin Halit Fahri Ozansoy’un bilinen bir şiiri olup olmadığı. Ali?

    Herhalde burada yayınladıktan sonra, birileri bizi aydınlatacaktır bu konuda.

  19. derya, 26 Mart 2007 tarihinde saat tam 19:57 iken şöyle buyurmuş:

    fena değil daha güzel olabilirdi

Bir yorum bırakın, görüşlerinizi herkes öğrensin