Takvim

Hakan Uygun tarafından Kültür, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (30 December 2005)

Bu günlerde tarihlere pek uyamıyorum. Bir çok şeyi yetiştirmeye çalıştığımdan sanırım. Bende, tarihlere uyamıyorum, yıl sonu da geldi, bari takvimler ve tarihler üzerine yazayım dedim…

Takvim sistemleri önemli bir ihtiyaçtan doğmuş. Ne zaman ekim yapacağınızı, ne zaman hasatınızı toplayacağınızı bilmezseniz çiftçilik yapamazsınız. Bunların ne zaman olacağına karar vermek için de tarihin ilk günlerinden bu yana en uygun olan şey doğaya bakıp düzenli tekrar eden şeyleri ölçek almak olmuş.

Nil Takvimi
Bilinen ilk takvimi icat edip kullanmış olan Eski Mısırlılar, insanlığın geri kalanının tersine gök olaylarına bakarak değil, Nil nehrine göre takvim oluşturmuşlardır. Nil nehri her sene aynı zamanlarda taşar. Yaşamı nehre bağlı uygarlık için bu taşmaların ne zaman olacağını bilmek hayati önem taşır. Bu aynı zamanda dinlerinin de merkezinde yer alan kutsal bir olaydır.

Eski Mısır takviminde bir yıl otuzar günlük on iki aydan oluşur. Bu aylar onar günlük üç haftaya sahiptir. Yıl sonunda kalan beş günde ise bereketli Nil nehrinin taşmasının kutlandığı dini tatildir.

Yüzü nehre dönük olarak gelişmiş bu uygarlık zamanı ölçmek için de su saatleri kullanmıştır. Bulundukları coğrafyanın daha baskın özellikleri olan güneş ya da kum malzeme olarak düşünülmemiştir.

Takvim Sistemleri
Mısırlıların Nil nehrine dayalı takviminden hemen sonra gelen en temel takvim sistemi ise Ay takvimidir. Yaklaşık olarak 28 gün süren bir ay devri yıl 12 kez gerçekleşir. Ayın devrine dayalı olarak düzenlenmiş takvimler günümüzde özellikle İslam dünyasında kullanılmaktadır.

Dünyanın Güneş çevresindeki hareketine dayalı olan Güneş Takvimleri ise özellikle mevsimlerin daha hissedilir olduğu kuzey bölgelerde daha gerçekçi sonuçlar vermesi nedeniyle tercih edilmeye başlanmıştır. 365 gün olan yıl 12 aydan oluşur ve her ay sırasıyla 30 ve 31 gün içerir.

Julien, Gregoryen, Hicri, Rumi takvimler
Julius Sezarın emriyle hazırlanan Julien takvim, Güneş Takvimidir. Gregoryen takvim ise Artık Yıl hesaplama konusunda Julien takvime yapılmış bir düzeltmedir.

Aslında doğa olaylarını temel alan takvim sistemleri için yıl başı genel olarak baharın başlangıcı ile Mart ayıdır. Gregoryen takvimle birlikte yıl başı İsa’nın doğum tarihi olarak kabul edilen Aralık sonu – Ocak başına kaydırılmıştır. Bu değişimin izi ise bugün hala sürmektedir. Yılın 2. ayı olan Şubat ayının 28-29 çekmesinin nedeni uzun süre yılın son ayı olduğu için gerekli düzenlemelerin son ayın günleri üzerinde yapılması nedeniyle dir.1

Burada durup bir yan hikaye anlatalım. Şubat niye diğerlerinden daha az güne sahip? Bir dönem özel ismi olmayan aylara Roma imparatorlarının isimleri verilmeye başlanmış ( June, July, Agust ) Ağustos ayınına adını veren imparator Agustus benim ayımın gün sayısı Julius’unkinden az olamaz deyince yılın son ayından bir gün alınıp 30 gün olan Ağustos’a eklenmiş. 2

Ülkemizde ise Osmanlı döneminde, bir Ay Takvimi olan Hicri takvim kullanılmış, Osmanlının son döneminde devlet işlerini daha rahat yürütebilmek için Julien takvimden uyarlanmış Rumi ya da Mali adıyla anılan takvim kullanılmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra Gregoryen takvime geçilmiştir.

Hafta
Neredeyse tüm takvim ve zaman sistemlerinde her şey doğal olayların döngüsüne dayanmaktadır, tamamen kurgusal olan hafta kavramı hariç. Haftanın neden 7 günden oluştuğuna ilişkin geçerli bir açıklama yoktur. Bilinen tek şey, ilk defa Romalılar tarafından kullanılmaya başlamıştır.

Hafta içinde yer alan günlerin isimleri ise her kültürde biraz farklı olsa da Roma tanrılarından gelmektedir. Türkçe gün adlarının kökeni isimlerin kendisinden çıkarılabilmektedir : Pazar, Pazartesi, Cuma, Cumartesi. Çarşamba ve Perşembe günleri ise farsça Char-şembe ve penç-şembe yani 4. gün ve 5. günden gelmektedir. Geriye kaldı Salı, bu da ev ödevi olsun…

Gelecek bölüm : Çin, Hint, Maya, İbrani takvimleri…

Not 1 : İngilizce ay isimleri October, November ve December sırasıyla sekiz, dokuz ve onuncu aylardır…
Not 2 : Şubat ayının otuz gün çektiği durumlar da varmış.

Haftanın Akıl Defteri-4

Ali Işıngör tarafından Akıl Defteri ile işaretlenerek gönderildi (27 December 2005)

 Van Gogh ve defteri

Hollandalı ünlü ressam Vincent Van Gogh (1853-1890), insanlara "sarı rengi yeniden öğreten adam" olarak tanınır. Manik depresif bir ruh haline sahip olan Van Gogh, "bir rivayete göre" resme tapmasından ötürü kulağını kesmişti. Ona göre bir ressamın kulağa ihtiyacı yoktur, gereksiz seslerle beyni meşgul eder.

Hayatı boyunca yaptığı 900 kadar tablonun tek bir tanesini dahi satamayan Van Gogh, aynı evi paylaştığı Paul Gaugin ile dokuz hafta boyunca aynı çiçekleri, aynı kadınları, aynı meyve tabaklarını çizdi. Bu resimler, modern psikolojinin "algı" konusunda üzerine en çok tartıştığı temalardan biri olarak kabul ediliyor.

Van Gogh, sıkı bir Moleskine kullanıcısıydı. Bugün kendi adına kurulan müzede sergilenen bu "akıl defteri"nin içinde bir de ilginç çizim var: Yakın arkadaşı Gaugin’e hediye etmeyi düşündüğü ve sayfaları bir resim albümü gibi açılan Moleskine’e çizeceği resimlerin taslağı!

Bu arada unutmadan: Van Gogh’a saygı olarak, onun adını taşıyan özel bir Moleskine serisi çıkarıldı. Çizgisiz düz kağıda, fotoğraf albümü gibi sayfaların kat kat açıldığı, tamamen açıldığında üzerine resim çizebileceğiniz yaklaşık bir metre genişliğinde bir alan çıkan bir akıl defteri bu. Bir başka deyişle, "Usta"nın o çok sevdiği Japon minyatürlerini çizebileceği türden bir defter…

 Japanese defterin dogumu

Kahve Batı’dan gelir bu sefer (2)

Zafer Karkaç tarafından Kültür, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (24 December 2005)

When the sweet Poison of the Treacherous Grape
Had acted on the world a general rape;
Drowning our Reason and our souls
In such deep seas of large o’erflowing bowls,

When foggy Ale, leaving up mighty trains
Of muddy vapours, had besieg’g our Brains,
Then Heaven in Pity…
First sent among us this All-healing Berry,

Coffee arrives, that grave and wholesome Liquor,
That heals the stomach, makes the genius quicker,
Relieves the memory, reviesvs the sad,
And cheers the Spirits, without making mad…

Meali şudur ki,

Sinsi şarabın tatlı zehiri
Dünyanın ırzına geçtiğinde,
Ve akıl ve ruhumuzu
köpüklü derin kupalarda boğduğunda

Bulanık bira kirli bir sisle
Doldurduğunda beynimizi,
Merhametli Tanrı gönderdi bize
Bu her derde deva meyveyi

Kahve geldi, o değerli ve şifalı içecek
Mideye iyi gelir, zihni açar,
Belleği güçlendirir, dertliyi sevindirir,
Coşku verir insana, insanı delirtmeden.

Denildiğine göre, 1600′lü yılında yayınlanan yukarıdaki anonim şiir kahvenin Püritenlere ilham verdiğinin bir işaretidir. Alkolün etkisiyle zihni bulanmış insanlık kahvenin yardımıyla kendini toplar ve işine dört elle sarılmaya başlar artık.

Aradan iki asır geçtikten sonra 19. yüzyılda şair ruhlu bir tarihçi olan Jules Michelet de kahvenin bütün bir dönemin titreyip kendisine gelmesi gibi tarihsel bir misyonu üstlendiğini söyler.

Kahvenin 17. yüzyılda insanı zinde tutma ve dinçlik verme gibi özelliklerinin yanı sıra, ünlü bir etkisi de sarhoş ayıltma özelliğiydi. Günümüzde farmakolojik olarak doğru olmadığı anlaşılmış olsa da hâlâ atfedilen bir özelliğidir kahvenin. Belki de bir plasebo vakasıdır bu da.

Ama 17. yüzyılda kahvenin daha somut ve daha net olan bir özelliği anti-erotik bir içecek olduğu düşüncesidir. Kahve, cinsel gücü iktidarsızlığa vardıracak kadar azaltan bir madde olarak algılanmış ve hatta cinselliğin tamamen yasak olduğu ruhban sınıfına tavsiye bile edilmiştir.

Hatta Londra’da 1674 yılında dağıtılan bir bildiri büyük bir heyecana yol açar.
Başlık şöyledir:”Kahveye karşı olan bu kadınlar bildirisinde, kurutan ve zayıflatan içeceğin aşırı kullanımı sonucunda insan soyunun ne tür sıkıntılarla karşılaşacağı halka açıklanmalıdır.”

Bu bildirgenin altında yatan sebep kolayca anlaşılır o dönemde. O dönemin İngiliz kahvehaneleri kadınları dışlamaktadır ve toplumun giderek ataerkil bir hale gelmesine karşı çıkan kadınlar bildirileriyle işte buna karşı çıkmaktadırlar.

Haksız da sayılmazlar aslında çünkü 1700’lü yıllardaki verilere göre Londra’da yaklaşık 3000 kahvehane vardı. Daha ileriki tarihlerde kahvehanenin yerini özel kulüpler almaya başlayacaktır. Hani sonradan futbol, ekonomi, futbol , kriket, ekonomi ve futbol konuşulan ve kadınların alınmadığı erkeklere özel kulüpler.

Diğer taraftan Püritenliğe ve keşişliğe davet eden hareketin temeli ayıklık ve iffete dayanmaktadır. Bu anlamıyla da kahve Protestan etiğin baş içeceği olur.

Hepsi bir tarafa o zamanlar için kahve gerçekten de ideolojik anlamlar yüklü bir içecektir. Sadece bu yönünü görmek haksızlık olur ama farmakolojik olarak kahve sinir sistemini doğrudan etkiler. “Zihin açar, algılama süreçlerini hızlandırır, sonunda depresyona yol açmadan düşünsel faaliyeti uyandırır.” İşte kahve tam bu haliyle Yeniçağ burjuvazisinin içeceğidir.

Ortaçağ insanı açık havada ve bedenen çalışırken, burjuva insanı daha çok yazı masasının başında oturmaktadır. Bir saat gibi düzenli çalışmalıdır. Bu noktada kahve tarihsel olarak önemli bir uyarıcı madde işlevi görür. Sonuç, yeni taleplere uygun çalışan, rasyonalist ve burjuva ilerlemeci bir bedendir.

Karşı görüşleri ve daha geriye giderek kahvenin Avrupa’ya geçmeden önceki Osmanlı topraklarındaki yolculuğunu da bir sonraki yazıya bırakalım. Kahvenin “karanlık ve sıcak sularındaki” gezimiz devam edecek.

Amerikalılar niye kahveye bu kadar sardı?
Karacaoğlan kahvesini nasıl içermiş?
Osmanlı da ilk kahvehaneyi kimler açtı? Kahvehaneler niye “okeye dönülen yerlere” dönüştü?
Neskafe veya Neskayfe bütün bunların neresinde ?
Filtre kahve mi, yoksa çözünen kahveler mi? Hangisi daha sağlıklı?
Dünyanın en pahalı kahvesi niye bu kadar pahalı? Peki bunu kim içmek ister?
Hepsinin cevabı Moleschino’da verilecek.

Moleschino InterGalactica!

Ali Işıngör tarafından Akıl Defteri ile işaretlenerek gönderildi (22 December 2005)


Tam 11 gün önce, bana çok uzaktan, Meksika Chiapas’tan bir mektup geldi :). Özetle söylemek gerekirse, Zapatista hareketi (EZLN) isim değiştiriyor ve tüm dünyadan Zapatistalar hakkında yazı yazmış “çeşitli bloggerları”, yeni bir mücadelenin parçası olmaya davet ediyorlar. Bu kampanyanın henüz kesinleşmemiş adı “Zapatistas InterGalactica”. Subcomandante Marcos yine bol bol internetten, futboldan, edebiyattan, Meksikalı yerli halklardan, felsefeden ve “rüyaların hızı”ndan* bahsedecek :).

Ve böylelikle de Marcos aynı anda dünyanın tüm dillerinde yazan “ilk bloggerı” olacak. Bu, bana da yapılan ve beni açıkçası çok onurlandıran bir teklifti… Diğer Moleschino üyeleri ile mail grubumuzda tartıştıktan sonra bunu Moleschino üzerinden hayata geçirmeye karar verdik.

Evet, doğru duydunuz! Bir süre sonra “Subcomandante” üyemiz olacak :)…

Sadece bu kadar mı? Değil elbette :). Aramıza bir de “büyük bir yazar” katılıyor. RSS üzerinden, kendisinin bir öyküsünün her gün bir bölümünü yayınlayacağız.

Yılbaşından sonra Moleschino epey bir hareketlenecek anlayacağınız.

* Not: Ah, Evet! Ağzımdan kaçırdım :). “Rüyaların Hızı” Subcomandante Marcos’un Türkçe’ye hiç çevrilmemiş muhteşem bir yazısının adı. İspanyolca aslından çevirisine başlandı, yakın bir gelecekte Moleschino’da yerini alacak. Ama önce birkaç ısınma yazısı…

Yaban Hayatı Rehabilitasyon (2)

B. Duygu Özpolat tarafından Bilim, Dünya Ülkeleri, Hayat, Doğa ile işaretlenerek gönderildi (21 December 2005)

Kızıl akbabaların özgürlüğe yolculuğu


Hastanedeki üçüncü haftamda birgün, rehabilitasyonu tamamlanan 6 tane kızıl akbabanın (Gyps fulvus) doğaya geri bırakılacağını söylediler. Hepbirlikte işi gücü bırakıp hastanenin deneyimli personelinin akbabaları yakalamasını seyretmeye ve onlara yardımcı olmaya gittik. Akbabaların bulunduğu kafese girip, rehabilitasyonu tamamlananları ağla yakalıyor ve büyük kolilere koyuyorlar. Daha sonra bu hayvanlar, normalde yaşadıkları bölgelere götürülüp doğaya geri bırakılıyor.

Akbaba, orada bulunduğum süreçte doğaya salınan tek hayvan türü değildi tabi ki. Aynı ay içinde yirmi beş şahin (Buteo buteo), üç puhu (Bubo bubo), onlarca güvercin, beş tane kukumav (Athene noctua), iki beyaz pelikan (Pelecanus onocrotalus), on kara kaplumbağası, pek çok kerkenez (Falco tinnunculus) ve martı da doğal yaşama kavuşanlar arasındaydı. (Tabi durmadan büyüyen şehirlerin arasında eğer bir doğal yaşam kaldıysa.)

Baykuşlar
Hastane’nin acil durum bölümü, mutfak, sıcak oda, ameliyathane, karantina, büyük kafesler gibi çeşitli bölümleri var. Acil durum odasındaki hayvanlar genellikle hastaneye yeni getirilmiş ve ilk müdahale yapıldıktan sonra iyileşme sürecine girmiş, sürekli kontrol altında tutulan hayvanlar oluyor. Çoğunluğu üstü ızgarayla kapatılmış büyük karton kolilerde bulunuyor çünkü hastanedeki hayvanların büyük bölümünü kuş türleri oluşturuyor. EKPAZ’a yeni gelen bir gönüllünün çalışmaya başlamadan önce yaptığı ilk iş genellikle çevrede dolaşıp hayvanlara bir göz atmak. İlk geldiğim gün bu bölümü gezerken (ve ertesi gün yıkayacağım bulaşıklardan habersiz, timsah avcısı Steve gibi olacağım sanırken) kutuların her birine yukarıdan bakmaya başladım. Leylekler, gagası kırık bir ördek, bir martı, başka bir leylek daha, şahin, gökdoğan… Yaklaşınca yırtıcı kuş türleri gözlerini dikip bana bakıyorlar. Bunlar, zeki ve cesur bir savaşçının, siz görüş alanında olduğunuz sürece üzerinize dikilmiş kalacak, kısık ve tehditkar gözleri. İnsanın yırtıcı kuşlara hayranlığı, onlardan büyülenişi bu zeki, pırıl pırıl gözlerle karşılaşınca, kaçınılmaz olarak başlıyor.

Kutulara bakarken, odanın sonunda duran bir kutuda öncekilerden çok farklı, kocaman açılmış yuvarlak, sarı gözler görüyorum ve irkiliyorum. Diğer gözlerden kat kat büyük olan bu gözlerin sahibi, beni gördüğü anda gagasıyla “tak tak tak” diye bir ses yapıp, insanın kanını donduran bir çeşit tıslama çıkarıyor. Sanki o gözler ve çıkardığı sesler yetmiyormuş gibi bir de kanatlarını ve tüylerini kabartarak olduğundan iki kat büyük görünüyor. Büyük bir baykuş türü olan puhu (Bubo bubo) ile ilk karşılaşmam bu.


Bu görkemli ve bir o kadar ürkütücü kuşla aramızda engeller(!) olmadan karşılaşmanın nasıl bir şey olacağını düşününce tüylerim, sanki karşımdaki kabarmış sinirli yaratığa meydan okumaya çalışırcasına diken diken oluyor ama nafile. Onu daha fazla rahatsız etmek istemediğim için kutudan uzaklaşmaya karar veriyorum. Tabi ki bu ilk karşılaşmadan bir-iki hafta sonra, İspanyol veteriner Lorea’nın aynı baykuşun ayağını tedavi etmesine yardımcı olmam için, onu bir beze sarmalayıp, benden puhunun bileklerini sıkıca kavramamı, ve onu zaptetmemi isteyeceğini, benim de bu işten bir şekilde alnımın akıyla çıkacağımı o anda bilmeme, hatta hayal etmeme imkan yok!

Baykuşların, buraya gelen herkesin kalbinde zamanla farklı bir yere sahip olduğu bir gerçek. Hastanede puhu, peçeli baykuş (Tyto alba), kukumav (Athene noctua) gibi farklı baykuş türleri var. Çoğunlukla bir baykuşta ilk farkedilen, insanı delip geçen, zeki bakışlar ve inanılmaz yumuşaklıktaki tüyler. Tüylerin yapısı sayesinde onların uçarken neredeyse hiç ses çıkarmadığını hayranlıkla izliyorsunuz. Baykuşun en önemli adaptasyonlarından biri çok sessiz uçabilmek. Diğer kuşların, uçarken ses çıkaran sert tüyleri var. Fakat baykuşun tüyleri yumuşak kenarlara sahip. Daha da önemlisi kenar kısımlarda tüyün yapısı taraksı bir hal alıyor. Bu yapı normal bir kuş uçarken oluşan türbülansı (hava çalkantısını) engelliyor. Baykuş tüyündeki bu taraksı yapının “diş”leri arasından geçen hava, mikrotürbülanslara bölünüyor. Bu da baykuşun sessiz uçabilmesine olanak tanıyor.


Sessiz uçmak baykuşun avını gizlice yakalamasını hatta uçarken bir avın yerini belirlemesine yarayacak sesleri duyabilmesini sağlıyor. Avını “duymak” baykuşlar için önemli çünkü baykuşlar gece avlanan hayvanlar.

Baykuş’un Yunanistan için de ayrı bir yeri var. Atina’nın amblemi bir zamanlar baykuşmuş çünkü burada eskiden pek çok baykuş yaşıyormuş. “Atina’ya baykuş gönderme” şeklindeki eski bir deyiş, anlamsız bir çabayı betimlemek için kullanılırmış. Aynı zamanda baykuş figürü, antik çağlarda Atina’da basılan bozuk paralarda da kullanılmış. Şimdiyse baykuşlar, beton binalarla kaplı bu metropole genelde kanatları kırılmış halde ve karton bir kutunun içinde uğruyorlar.
Bir zamanlar öğrenmenin ve felsefenin merkezi olan Atina’da özgürce uçan, zekayı temsil eden ve Yunan bilgelik tanrıçası Athena’nın sembolü olan bu muhteşem hayvanları böyle çaresiz ve hırpalanmış görmek, insanı doğaya yaptıkları hakkında fena halde düşündürüyor.

(Gelecek bölüm: EKPAZ’ın kuruluş öyküsü ve kasabanın delisi)

Sonraki sayfa »