Kendimi bildim bileli okurum demek gibi bir iddialı bir başlangıç yapmak istemesem de, kendimi bildim bileli okuduğum bir gerçek. Evimizde babamın ve amcamın politik görüşlerine uygun olarak bir sürü kitap vardı –ne şans? Kitapların yanında ansiklopediler, dergiler… Bunlar vitrinde dururdu. Okunan kitabın herhangi bir özel yeri olmadığı için annem ortada bırakılmış olan kitabı gelişigüzel kaldırırdı. (Lisenin ilk yıllarında evdeki tüm kitapları sınıflandırdığımı ve sırtlarına etiketler yapıştırdığımı hatırlıyorum.) Babam okurdu, kardeşim okurdu, annem okumazdı, amcam Almanya’dan Türkiye’ye tatil için gelirdi ve bizim onu sıkboğaz etmediğimiz zamanlarda okurdu –sabah uyandığımda yatakta kitap okurken bulurdum onu çoğu kez. Kitap okunan bir aileydi benimki.

Babamın ileri görüşlülüğü olsa gerek, daha ben 4 ya da 5 yaşındayken eve getirdiği Resimli Bilgi Ansiklopedisi’ni (7 cilt) ve adını anımsayamadığım (6 cilt) çocuk ansiklopedisini (ilk dört cildinde resimler, sonraki iki cildinde fotoğraflar vardı!) hatırlıyorum. Bu on üç cildi bir çok defa hatmetmişimdir. Ansiklopedi okumak ciddi bir iştir: Daha sonra bir yerlerde kullanacağınızı bilmezsiniz a, bilmeden giriştiğiniz ve bilmemenizle ters orantılı bir açlığı doyurur. (Çocukken örneğin, farklı bitki örtüleri içinde en çok savanları hayal ederdim, göz alabildiğine bir açıklık, boşluk ve güneş.) Bir sayfasında Troya, diğer sayfasında atmosferin katmanları, bulutlar, başka bir sayfasında çift çenekliler ve daha nice madde. Konudan konuya geçişlerdeki düzensizlik, belirli bir tematik yapının olmaması, Resimli Bilgi Ansiklopedisi’nin bir kaynaktan çok, bir kitap gibi okunması için hazırlandığı izlenimini uyandırıyor şimdi -tabii ki indeksi vardı, ama o indeksi kullandığımı hiç hatırlamıyorum. (Babam yıllar sonra yaptığımız bir sohbette, evde hala bulunan o ansiklopedileri kardeşimin ve benim parça parça etmemizden duyduğu mutluluğu anlatmıştı –çok gençtim, anlamamıştım. Şimdilerde, belki de en çok aynı duyguyu hissetmek için oğluma satın alabileceğim ansiklopedilere bakıyorum ara sıra.)

Ansiklopedilerin yanında sadece bir dakikada tüm sayfalarına göz gezdirdiğim DİSK dergileri olurdu. Bu kadar sevimsiz, küçük yazılı, kötü kağıda basılmış ve ellerinizi boyayan bir dergiyi daha sonra hiç görmedim. Babam da hani, harıl harıl o dergiyi okumazdı. Ama belli ki önemliydi. Kapaklarında sağ ya da sol ellerini yumruk yapıp havaya kaldırmış çizimler dikkatimi çekerdi, hiç gülmezdi bu adamlar/kadınlar. (DİSK dergisinin kötü baskılarından söz etmişken amcamı bir kez daha anmadan edemeyeceğim: 1994 yazında 2 haftalığına Almanya’ya amcamın yanına gittim. Sigara içmeye yeni başlamıştım ve havaalanındaki marketlerin birinden … sigarası almıştım. Amcam iyi (!) bir tiryakiydi -52 yaşında kalp krizinden öldü- ve benim sigaramdan bir tane yaktıktan sonra beğenmeyip, bu sigara değil, demişti. Kendisi Marlboro içiyordu. Onu ince bir şekilde “light” solculukla eleştirdiğimi hatırlıyorum. O ise gülerek, “her şeyin iyisini hakeden, bu arada sigaranın da, solcular olmalı” demişti.)

Sonra klasikler: Italo Calvino “Klasikleri Niçin Okumalı?” adlı makalesinde 14 tane tanım yapar. Buraya uygun olanı şu: “Senin” klasiğin, kayıtsız kalamayacağın ve onunla bağlantılı olarak, hatta onunla karşıtlık içinde kendini tanımlamanı sağlayan yapıttır. Türk ya da yabancı. İlk ikisinin adları aklımdan çıkmamış: Tırpan ve Çöplük. Sonrasında da defalarca okuduğum iki yapıt. Bunun yanında Savaş ve Barış, Dr. Jivago, Budala, Suç ve Ceza, Yaşlı Balıkçı ve Deniz, Dönüşüm; Parasız Yatılı, Hakkari’de Bir Mevsim, Bekir Yıldız’ın toplu öyküleri, Adalet Ağaoğlu ve tabii ki Sevgi Soysal –ama Tante Rosa değil elbet, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu. Şimdi tekrar düşündüğümde oldukça eksik bir kütüphane: Ne Sait Faik, ne Bilge Karasu, ne Oğuz Atay, ne Tomris Uyar, ne Nabokov, ne Wilde, ne Borges var. Yine de birçok aileyle karşılaştırıldığında… Şiir kitapları ise yok denecek kadar azdı: Nazım Hikmet’i bile hatırlamıyorum. (Bir yerlere mi gömülmüştü, ya da yakılmış mıydı, bilmiyorum!) Vedat Günyol vardı ama, şu dizeleriyle: “Sevdanın anayurdu gece / Seni seviyorum Ece”
Kendimi bildim bileli okurum dedim ama, bilinçli okumalar değildi onlar. İlk, orta ve lise yıllarındaki okumalarımda biçeme, çeviriye, metinler arası göndermelere çok da dikkat etmezdim –eden arkadaşlarım vardı. Üniversite yılları iledir ki, okumanın ne demek olduğunu, nasıl okunması gerektiğini, kimlerin kimlerle birlikte okunması gerektiğini öğrendim –öğrenmeye başladım. Çok iyi bir öğretmenim vardı bu konuda. Hâlâ da aynı okumaların, aynı yazarların izini sürüyorum. (Son dönemde izini sürdüğüm yazarlara çok fazla eklenen olmadı: Alain de Botton, Murat Uyurkulak, Müge İplikçi ilk aklıma gelenler) Okumanın kolay bir iş olduğu düşünülür a, ben ciddi metin okumaları yapmak için, okumaya antrenmanlı olunması gerektiği kanısındayım. Yoksa ben bu kitabı beğendim dersiniz sadece ve neden beğendiğinizi nesnel olarak açıklayamazsınız. Bu da sizin bilinçli bir okur** olmadığınızın en önemli işaretlerinden biri olur.
Peki, bibliyofil miyim, bibliyoman mı? Nasıl okurum, nerede okurum? Kitaplarımı nereden satın alırım? Satın alma ölçütlerim nelerdir?
Sanırım bibliyofilim ben. Kitapları seviyorum. (Kitapçıları seviyorum, sahafları seviyorum, matbaaları seviyorum, kağıt kokusunu seviyorum) Ama kitapları sevmem, onlarla fiziksel ilişki kurmamın minimum düzeyde olması demek anlamına gelmiyor. Kitaplarımın üzerini çizerim örneğin, özellikle de en sevdiklerimin. (Yıllar sonra aynı kitabı tekrar okuduğumda, “burayı neden çizmişim?” sorusunun yanıtını bulmak zaman zaman yıpratıcı olsa da!) Kurşunkalem kullanırım genelde. Kurşunkalemin kağıt üzerinde çıkardığı sesten hoşlanırım. (Kalemtraş kullanmayı da severim!) Notlar alır, yıldızlar koyarım.
(Bu not alma işini, blog yazmaya başladığımdan beri bir defter ya da müsvette kağıtlar ile sürdürüyorum.) Kitaplarımın kulaklarını da bükerim, zor gelir araya başka bir ayraç -koleksiyonunu yapıyor olmama karşın- ya da kağıt parçası koymak. (Kitap akıp gidiyorken, bir sonraki sayfa orada duruyor ve sen o sayfaya sadece bir parmak hamlesi kadar uzaktaysan, o yolu daha da uzatmanın anlamı yoktur. Kıvırırsın kitabın kulağını biter. Kitabı okumayı bitirdiğinde o sayfalara tekrar dönmek de ayrı bir keyiftir.) Sonra 45 derece değil, 180 derece açarım kitabı. Bu not tutmak için de gereklidir. Yeri gelir, aldığım notlar sayfadaki tüm boşlukları dolduracak şekilde dolanır.
Yine de, kitaba yaptığım –kimilerine göre- bu eziyetler, kitabı okumaya başladıktan sonradır. Kitapçıdan ya da internetten yeni satın aldığım bir kitabın herhangi bir yerinde hata olmamalıdır –ben okumaya başlayana dek. Kapak –kartonsa- kırılmamış olmalıdır ve bu kural aslına bakılırsa, tüm kitaplarım için geçerlidir.
Peki kitapları nerede okurum? Her yerde. Şanslı biriyim çünkü toplu taşıma araçlarında (toplu taşım değil!) okurken midem bulanmaz. Yatakta, masada, tuvalette, koltukta, yolda, güneşlenirken… (Üniversitede okurken her gün bindiğim 1,5 saat süren Boğaz vapuru yolculuklarını hâlâ ararım.) Kitapçılarda başladığım ve satın alarak çıktığım da çok kitap olmuştur.
Kitap okurken mutlak bir sessizlik aramam, kitap kendi sessizliğini yaratır çünkü. Çok zaman fonda çalmaya başlayan bir albümün ilk parçasını duyarım sadece ve sonra albümün bittiğinin farkına varırım. Kitabın içindeki sesler, kokular canlıdır okuma süresince. Beş duyuya hitap eder desem yanlış olmaz hani. (Mahur Beste ve Koku aklıma geliyor hemen.) Bir sofra anlatılıyorsa karnım acıkır, kalkar bir şeyler atarım ağzıma. Okurken sıcak bir şeyler içmeyi de severim. Güzel bir filtre kahve ya da yeni demlenmiş bir çay –şekersiz. Bir rüyada nasıl acıyı duyumsarsanız okurken de aynı şekilde duyumsayabilirim. Yaralananın bir uzvum olması gerekmez.

Sahaflardaysa kitap aramakla geçer zamanım daha çok. Aradığım kitapları sahaflara bildirir ve bir sonraki ziyaretimde kontrol ederim. Bir sahafı gezmek, hele de ilk defa gittiğim bir sahafsa ve bu sahaf işini bilen bir sahafsa –çok klişe olacak olsa da- bir şölendir. (Gerçi uzunca bir süre gitmediğim bir sahaf da aynı hazzı verir.) Sahafların yeni kitap-albüm satan mağazalarda olmayan bir kokusu vardır. Beklemiş kağıt, toz karışımıdır o. Kağıt durdukça yıllarca beklediği mekanın da kokusunu alır sanki. Bu da “bu kitabı acaba daha önce kim okumuş?” sorusunu beraberinde getirir. Bu, sahaftan aldığım ikinci el kitap için genelde düşünmeden edemediğim bir sorudur. Kitabın içinde hele de bir ad, bir tarih varsa kitabın değeri gözümde bir kat daha artar. İsimden –soyadını da yazmış mı?- ve daha çok yazı karakterinden daha önce kimin, nasıl birinin iyeliğinde olduğunu anlamaya çalışırım. Sarışın, kumral, kısa boylu, tombul parmaklı, kitap sever, kedi sever… Kişiyi tanımlayan ne varsa bu listeye eklenebilir.
Sahaftan satın almak istediğim kitabın çizilmiş olmasınıysa -yukarıdaki sorunun en doyurucu biçimde yanıtını verecek olmasına karşın- sevmem. Sahaf jargonunu kullanırsak, “kitabın kondisyonu” satın alma kriterlerimin ilk sıralarındadır. Bu kuralı esnetebileceğim durumlar, kitabı çok uzun zamandır arıyor olmam (Evrenin Yapısı, De Rerum Natura, Lucretius, çev: Turgut Uyar-Tomris Uyar. Bulanların insanlık namına…), kitabı hemen okumak istemem ya da altı çizili yerlerin ilk bakışta beni doyurmasıdır.
Daha çok yazabilirim bu konuda, ama şimdi okuma zamanı. Andronikos, Raskolnikov, Selim! Geliyorum. Bekleyin beni.
*Bu yazının çıkış noktası Jazzetta’da yayımlanan Leyle-i firak içün kitab-ı efsanecû adlı girdidir. O yazıya bir yanıt/yorum olarak okunmasında bir sakınca yoktur…
** Bilinçli okuma konusunda da bir yazı yayınlayacağım…
*** Bu yazı eş zamanlı olarak Günlerin Tortusu‘nda yayınlanmaktadır…