Yüksekova’da 18 Saat Mahsur Kalınca Neler Öğrenilir?

Selma Şevkli tarafından Türkiye, Politika ile işaretlenerek gönderildi (28 December 2008)

Gerçeküstü kısacık bir İran seyahatinin ardından 20 Ekim Pazartesi İran saatiyle 15.10, Türkiye saatiyle 14.40’da Farsça adıyla Serow, Türkçe adıyla Esendere sınır kapısındayız. Arada tarafsız bölge yok. Aynı binanın bir tarafı İran bir tarafı Türkiye. Humeyni portresinin önünde fotoğraf çektirip Türkiye tarafına geçiyoruz. Atatürk büstünün önünde de bir fotoğraf çekilip Van otobüsüne biniyoruz. Esendere- Yüksekova- Van yolunun kapalı olduğunu öğreniyoruz.

16:00- Yollarda can güvenliği olmadığı gerekçesiyle askerler yolu kapatmış, ne zaman açılacağı belli değil, sınırda bekleyen diğer insanlarla sohbet edip fotoğraf çekiyoruz.

17:00- Yoldan hala haber yok, karnımız aç. Babayiğit gümrük müdürü bize taze fasulye yediriyor.

18:00- Mesai bittiği için sınırdan çıkarılarak Esendere’den 40 kilometre uzaktaki Yüksekova sınırına gidiyoruz. 50 kadar tır ve Van’a gidecek 8 yolcu otobüsü var, hepsi sıraya dizilerek bekliyor. Askerler yanlarına yaklaştırmıyor, bilgi vermiyorlar. Uzaktan tüfeği doğrultup “geri gidin” diyorlar.

19:00 Otobüsteki yolcular ve şoförler Yüksekova’dan bilgi almaya çalışıyorlar. Olayların durulduğu söyleniyor ama yol hala kapalı. Yolun kenarındaki şantiyeye misafir olup çay içiyoruz.

21:00 – Hala haber yok. Şoför, iki yolcu ve ben 500 metre ilerideki kontrol noktasına gidiyoruz. Yolda mayınlar olduğu, yol kenarında PKK’nın konuşlandığı söyleniyor. Yol kapkaranlık ve sessiz, en ufak bir seste irkilerek ama bir cevap alma umuduyla askerlere yaklaşıyoruz. “Dur” emri geliyor. Biz duruyoruz, askerler feneri yüzümüze tutarak yaklaşıyorlar. 5 kişiler, yaşları 20-25 yaş arası, belki daha küçük. Panik halindeler, gerginler. “Yol kapalı, geçemezsiniz” diyorlar. İkinci bir emre kadar beklememiz söyleniyor. Otobüste 4 aylık bir bebek var, yemeğimiz yok, sabah uçağa yetişmemiz lazım desek de kar etmiyor. “Gece bu yol kapalı kalacak, sabah açılır mı belli değil, ne yapacağınız bizi ilgilendirmez” diyorlar. Çaresiz otobüse geri dönüyoruz. Sınır da kapalı, İran’a da giremiyoruz.

22:00 – Yolcular sakin ve sabırlı. Şoför 30 yıldır bu yolda gelip gittiğini daha önce hiç bu kadar uzun bir yol kapama görmediğini söylüyor. Sabah 10’dan beri bekliyorlarmış. Telefonla ulaştığımız kişiler haberlerde bu yolun kapalı olmasıyla ilgili bir şey olmadığını söylüyorlar. İstanbul’dan araba kundaklama haberleri, Doğubeyazıt, Van’dan eylem, yaralanma haberleri geliyor. Kafalar karışık.

23:00 – Hava iyice soğuyor. Otobüsün kaloriferleri çalışmıyor. Öndeki tırlardan birinden fena halde ayak kokan çuvaldan bozma battaniyeler geliyor. İki büklüm uyumaya çalışıyoruz. İçerisi havasız, bebek ara ara ağlıyor, horlayanlar çok, yarı uyur yarı uyanık sabahı ediyoruz.

06:00 – Hava aydınlanmış, hiç bitmeyecek gibi görünen gece sonunda bitmiş, sabah olmuş. Burnum donmuş, çok üşüyorum, karnım aç, yiyecek bir şey yok. Sabırlar tükeniyor, ne olacağını öğrenmek istiyor herkes. Otobüsler ve tırlar askerlerin yanına iyice yaklaşıyor.

07:00 – Atık yağlardan yapılma İran keklerinden yiyoruz. Asker karakoluna tuvalete gidiyorum. Duvarda makineli bir tüfek asılı. Asker sabahın köründe Yüksekova’da pembe ceketli Sydney haritalı çantalı bir hatun görünce şaşırıyor: “Türk müsün İranlı mı?” “Türk, ne zaman açılacak yol?” “Belli değil”. Askerlere malum ikinci emrin kimden geleceğini soruyorum, Yüksekova tugayından diyorlar. Ankara’nın 16 saattir bu yolun kapalı olduğundan ve yüzlerce insanın sefil vaziyette beklediğinden haberi var mı?

08:00 – Herkesin komutanım diye hitap ettiği uzman çavuş geliyor. Uçağa yetişmemiz gerektiğini söylüyorum ve ne zaman açılacağını soruyorum. “Yolda can güvenliği yok, biraz ileride tarayabilirler otobüsü, sizi koruyamayız” diyor. O zaman konvoya eskortluk edin önerimi duymazdan geliyor. Durum bu kadar ciddiyse neden sadece 6-7 asker var bu noktada? Soramıyorum. Uzman çavuş bir anda İstanbullu kızlara fors yapma gayretiyle burada vatanı nasıl koruduklarından, 23 yaşında olduğundan ve 3 yıldır terörle mücadele ettiğinden bahsetmeye başlıyor. Bu sırada kapatılan girişe bir ambulans yaklaşıyor. İçinde acil durumda bir hasta olduğu bilgisi geliyor. Bize kahramanlık gösterisi yapan asker “gebersin” diyor. Yanlış mı duydum acaba diye Esra’ya dönüyorum o da bana bakıyor boş boş. Yolcular “olur mu komutanım, insandır sonuçta geçsin” deyince “bizim askerlerimiz ölürken onlar yardım ediyor mu” deyiveriyor. Şaşkınlıktan dilim tutulmuş oturuyorum.

Uzman çavuş konuşmaya devam ediyor. Hakkari’nin iğrenç bir yer olduğunu, hepsinin soylarının kurutulması gerektiğini söylüyor. Bir yandan da PKK’dan “şu an yaptığımız her şeyi izliyorlar, sizi bırakırsak ileride kimlik kontrolü yapıp Türk olanları alırlar” diyor. Sadece 4 İranlı var, gerisi Türkiye vatandaşı ama benden başka kütüğü “batı”da olan yok.

O otobüsten inince yolcular dayanamayıp faşistliğine sövmeye başlıyorlar. O bu halktan nefret ederse, bu halk devleti nasıl sevsin diyorlar. Esendere, Hakkari/Van bölgesinin ticaret vasıtasıyla ekmek kapısı olduğundan, Yüksekovalılara gözdağı vermek için yolu kapattıklarını söylüyorlar.

09:00 – Uzman çavuş tekrar otobüse binip yanımıza geliyor. Sanki karar veren oymuş gibi bebek ve biz “bayan”ların hatırına geçişimize izin vereceğini söylüyor. Madem can güvenliği yok, şimdi nasıl bizi o yola gönderebiliyor? Akşam emir bekliyoruz derken yalan mı söylüyorlardı? Biz 18 saat, tam 18 saat neden bekledik, şimdi ne değişti?

09:15 – Sınıra benzeyen kontrol noktasından geçip sağa çekiyoruz. 18 saat boyunca bizi aramayan asker birden otobüsteki bütün eşyaları ve insanları boşaltıp aramaya başlıyor. Esra, ben ve bebeğin annesinden başka kadın yok. Kadınların üstü aranmıyor. Çantalarımıza bakılıyor. Askerlere bir koli kek veriliyor ve yola çıkılıyor.

10:00 – Yol boş, Yüksekova normal görünüyor, yoldan ilk geçen araç biziz. Sakin sakin giderken birden yanımda koridorda duran termos havaya zıplayıp patlıyor. Kurşun mu geldi diye bakıyoruz ama değil. Herşeye hazırız, çok yorgunuz, sadece Van’dan 13:40’da kalkacak olan uçağa yetişip eve gitmek istiyorum.

10:30 – Yeniköprü’de ikinci kontrol noktası tekrar kimlikler çıkıyor, yolcular iniyor, valizlere bakılıyor. Askerler hallerinden bezmiş görünüyorlar, kimliklere bakarken sohbet ediyoruz, gencecikler, İstanbul’u soruyorlar, üniversitelerimizi soruyorlar. Bu kadar stratejik noktalarda bu kadar tecrübesiz çocukların işi ne?

11:30 – Mola vermeden ilerliyoruz uçağa yetişmek için. Uyukladığım bir anda Esra uyandırıyor beni. Yolun kenarında kalaşnikoflarıyla gövde gösterisi yapan PKK’lı ya da sempatizanı birkaç kişi var. Şoför, otobüse bir şey yapmasınlar diye destek anlamında korna çalıyor. Hemen ilerideki kontrol noktasında da askerler durdurunca “komutanım nasılsınız” diye başlıyor söze. Sonra açıklıyor: “Burada yaşıyorsan iki tarafla da geçinmek zorundasın” orada yaşayanlar ve en basit haliyle hayatını devam ettirmeye çalışanlar, durumu kabullenmiş, PKK azıtmasın, devlet de halkı hor görmesin diyorlar. Kendilerini de bizden ayrı görmüyorlar. PKK otobüsü durdursa, seni alsa biz durur muyuz diyorlar, hem ne demek sen Türk’sün ben Kürt’üm, kardeşiz, ikimiz de bu vatanın evladıyız diyorlar. Bu laflar İstanbul’da klişe bir konferansta değil, Yüksekova’da, Başkale’de silahlar arasında bir yolculuğu beraber yaparken söyleniyor.

12:30 – İki ya da üç kontrol noktasından daha geçiyoruz. Otobüs durur durmaz kimliğimi çıkarmaya alışmışım artık, otomatik olarak çantamı açıyorum, bekliyorum. Sonuncuyu da geçince bir mola verelim diyorlar. Sadece yarım saat yolumuz kalmış ve uçağa ucu ucuna yetişebileceğim ama yapacak bir şey yok duruyoruz. O 15 dakikayı orada kaybederken artık sinirler boşalıyor ve ağlamaya başlıyorum. Bu uçağı kaçırmak istemiyorum. Bir gün daha burada kalmak, işime geç kalmak, 200 ytl uçak parası vermek, 30 saat içinde bir şeriat, bir laik devlet, bir TSK bir PKK arasında gidip gelmek istemiyorum. Uyumak istiyorum, eve gitmek istiyorum…

13:05 – Yolculardan ikisi onları bekleyen arabaya bindirip yetiştiriyorlar bizi havaalanına. Esra’nın uçağı 14:30’da, bekliyor. Ben aceleyle geçiyorum güvenlik kontrollerinden

14:00 – Uçak kalkıyor. Çok açım, molada da yemedim, param da yok, ikram da yok bu uçakta. Ankara’da duracak, tekrar kalkacak 5’te anca varır İstanbul’a, dayanabilir miyim o kadar? Çantalarımı indirip bozuk para aramaya başlıyorum. Fotoğraf makinemin çantasından bozukluk çıkıyor biraz. 6 ytl toparlayıp bir sandviç alıyorum. Günlerdir değiştiremediğim ve muhtemelen kokan kıyafetlerimle, takati kalmamış halde yiyorum sandviçi.

16:00 – Uçak Ankara’da durup yolcu alıyor, binenlerin yarısının üzerinde Fenerbahçe formaları var. Chelsea maçına gidiyorlarmış. Hey gidi dünya.

17:00 - Uçak Sabiha Gökçen havaalanına iniyor. Esra’nınki direk olduğu için benden önce gelmiş, otobüsle Kadıköy’e gidip yemek yiyoruz, şaşkınlık ve yorgunluğa sonunda İstanbul’a varmış olmanın sevinci ekleniyor.

20:30 Sonunda eve varıyorum. Tahran-İstanbul arası direk bilet alacak paramız olmadığından araba+uçak+araba+araba+otobüs+araba+uçak+otobüs+deniz otobüsü+araba denklemiyle tam 34 saat sürüyor. Biraz zahmetli de olsa “Hakkari gerisi yok gari”nin ne demek olduğunu bu 34 saatte öğreniyorum. Ve o uzman çavuşa katılmıyorum, bence buralar iğrenç değil. 18 saat bizi aç susuz gerekçesiz bekleten askerin sözlerine değil, bana tadı kötü de olsa bir kek veren, ayak da koksa bir battaniye getiren, o yolda, o otobüste kendimi güvende hissettiren insanların (ve evet onlar Kürt) insanlığına inanıyorum… İsimleri kısaltmalardan oluşan resmi gayrı resmi örgütlerin asla barış getiremeyeceğini görmemiz için, o kaderine terk edilmiş 18lik askerlerden kaçının daha ölmesi, o halka daha ne kadar insan değilmiş gibi davranılması gerekiyor, bilmiyorum…

Evrim ve İnanç - John F. Haught’un konuşması (1. bölüm)

B. Duygu Özpolat tarafından Bilim, Korteks, Din ile işaretlenerek gönderildi (9 December 2008)


Önnot: Bu yazı kişisel blogumla eş zamanlı yayınlanmak üzere Moleschino’ya uyarlanmıştır.

Georgetown Üniversitesi’nde ilahiyat (teoloji) profesörü olan John F. Haught geçtiğimiz perşembe bizim okulda “Evrim ve İnanç” (Evolution and Faith) başlıklı bir konuşma yaptı. Wikipedia’nın dediğine göre uzmanlık alanı sistematik ilahiyat olan Haught özellikle bilim, kozmoloji, ekoloji ve evrim ile dini uzlaştırma konularıyla ilgileniyormuş. Haught, bilim (özellikle evrim) ve din konularında pek çok kitabın da yazarı. Bu konuşmayı heyecanla bekliyordum, fakat bu sözüm, okuyanlar üzerinde Haught’un hayranı olduğum gibi bir izlenim bırakmışsa baştan söyleyeyim: değilim (kolay kolay kimsenin hayranı olamadığımı aktör resimleri bile biriktiremediğimi anlattığım şu yazıda inceleyebilirsiniz sevgili okuyucu). Konuşmanın beni heyecanlandırması “Bilim ve dini bir araya getirmek mümkün müdür” konusunda düşünmek için maaş alan birinin benim kafamdaki sorulara cevap olabileceğine dair umutlarımın olmasındandı. İronik olan, ortada bir çeşit “zamanda yolculuk” paradoksunun bulunması aslında. Zira eğer dünya üzerinde bir insan bu soruya düzgün bir cevap bulabilmiş olsaydı, ya da bu soru gerçekten cevaplanabilir olsaydı, o zaman zaten ben bu soruyu soruyor olmazdım.

Bu arada uzun zamandır yazmayı planladığım “Bilim ve Din” konulu yazıyı niye yazamadığımı anladım: bu konuda daha öğrenecek çok şeyim var, ve fikirlerim tabiri caizse her dakika evrim geçiriyor. Sanırım iki hafta sonra saçma bulacağım bir şeyleri buraya yazmak gelmiyordu içimden. Sonunda şuna karar verdim: Ailenizin biyologu Düygü olarak New Orleans’tan bildireceğim ve John F. Haught’un konuşmasının önemli bulduğum kısımlarını tarafsız bir şekilde aktarmaya çalışacağım, fakat araya kendi yorumlarımı gireceğim (renkli yazılar benim yorumlarım). Haydi bakalım başlıyoruz:

Haught konuşmasına “Halkların evrim kuramını kabul etme oranı” çalışmasının ünlü çizelgesi ile başladı (hani Türkiye’nin en sonda, ABD’nin de Türkiye’den bir üstte, sondan ikinci sırada yer aldığı şu çizelge). Kısaca ABD’deki anti-evrim çalışmalarına okullarda evrim kuramının yanı sıra akıllı tasarımın da anlatılmasına ilişkin davalardan birine değindi – ki kendisi de bu davada bilirkişi olarak ifade vermiş, ve tavrını akıllı tasarımın bilim olmadığı, evrim kuramı ile birlikte bilim derslerinde okutulmaması gerektiği yönünde koymuştu. (İnançlı bir ilahiyatçıdan bu sözleri duyan mahkeme yola gelmişti). Akıllı tasarım için “İyi bilim olmadığı gibi, iyi teoloji de değil.” dedi ve aşağıdaki karikatürü göstererek ekledi:

Akıllı tasarım ile evrim kuramının bilim derslerinde birlikte öğretilmesini istemek, kimya ve simyanın, nöroloji ve frenolojinin, astronomi ve astrolojinin, fizik ve büyücülüğün de birlikte okutulmasını istemeye benziyor.

Bu noktada bilimsel ve dini kavramları birbirleri ile karşılaştırmanın, ya da bu kavramların birbirlerine karıştırılmalarının yanlışlığından ve bunun malesef ne kadar sık yapıldığından bahsetti. Medyanın da -haliyle- her zaman en uç noktadaki insanlara odaklanan haberler yaptığını, bu durumun da insanlarda daha ılımlı kişilerin varolmadığı izlenimini doğurduğunu söyledi (Richard Dawkins, ismi lazım değil Hoca vs vs). Sonra “İlahiyat evrim ile uyuşabilir mi/birlikte olur mu?” gibi bir soru sordu ve bunun açıklamasını katmanlarla yapmamız gerektiğini söyledi -ki bence konuşmanın en önemli ve güzel kısımlarından biri buydu, çünkü aklımda uzun zamandır olan bir fikri çok basit ve çarpıcı bir şekilde anlatmanın bir yoluydu bu-. Bunu yapmak için bir başka düşünürden alıntıladığı bir metodu kullandı.

Bu katmanlı açıklama metodu şöyle işliyor (kendisinin verdiği örnekleri aynı şekilde aktarıyorum):

Bir kapta su kaynadığını görüyoruz ve önce bir soru soruyoruz:

“Kaptaki su niye kaynıyor?”

Olası cevaplar şunlar olabilir:

Cevap 1: Çünkü, moleküller bu sıcaklıkta belli bir hareket halindeler.

Cevap 2: Çünkü ocağı yaktım.

Cevap 3: Çünkü canım çay istiyor.

Bu üç cevap da, sorulan soruya verilebilecek geçerli cevaplardır. Fakat bu cevapları birbirleri ile karşılaştırmak anlamsızdır.

Bir başka soruyu ele alalım:

“Dünya üzerinde neden bu kadar çok canlı türü var?”

Cevap 1: Doğa tarihi boyunca meydana gelmiş olan türleşme olayları yüzünden.

Cevap 2: Doğal seçilim yüzünden.

Cevap 3: İlahi kudretin ve takdirin doğaya kendini üretebilme yeteneğini bahşetmiş olması yüzünden.

Burada her parantez, soruya farklı bir boyuttaki yaklaşımı, ve bu farklı boyutların birbirileri ile alakası olmadığını simgeliyor. Cevapların birbirleri ile uyumsuzluğundan bahsetmenin anlamı yok, çünkü farklı katmanlarda ele alınmalılar. Amerikalıların dediği gibi: elmalarla portakalları karşılaştırmamak gerek.

Bu noktada Haught diyor ki: Akıllı tasarımın en büyük hatası, bilime ait olan bölmeye/paranteze zorla girmeye çalışması.
(Haught’un konuşmasının kalanına yazının ikinci bölümünde döneceğim).

Eğer daha önce yazdığım bir yazıya Furkan isimli okuyucudan gelen yorumları takip etmişseniz, kendisine sabırla tekrar tekrar “Evrim kuramını anlamak, öğrenmek imanlı bir müslüman (ya da başka bir dinin inananı) olmaya engel değildir” derken özünde söylemeye çalıştığım aslında buydu. Bu okuyucunun yorumlarındaki tavrı ne kadar kışkırtıcı olursa olsun, onunla kavgaya tutuşmak yerine, tüm istediğim, ona ve benzeri durumda olanlara yukarıdaki gibi bir ayrımı yapmalarının, herkese huzur verecek bir bakış açısı olduğunu anlatmaya çalışmaktı.
Bu arada, eğer aklımdaki Bilim ve Din yazısını daha önceden tasarladığım gibi yazmış olsaydım (Furkan Bey’e de seslenerek) muhtemelen şunları söyleyecektim:

Hem Kuran-ı Kerim’de hem de İncil’de Dünya’nın düz olduğunu ima eden ifadeler olduğunu söyleyebiliriz. (örnek: Kehf/18/86. Sonunda Güneş’in battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir suda batıyor gördü). Kutsal kitapları biraz derinden inceleyen herkes günümüzde artık bilimsel kesinliği olan, (dünyanın yuvarlak olması gibi) kimsenin inkar edemeyeceği gerçeklerle çelişen ifadeleri rahatlıkla bulabilir. İnsanların bir zamanlar Dünya’nın düz bir dörtgen olduğunu düşündüklerinin bir göstergesi de dildeki “Dünya’nın dört bir yanı/köşesi” gibi ifadelerdir mesela (yuvarlak olduğu düşünülen bir şey için neden “dört köşesi” gibi ifadeler kullanılsındı?). Amacım “kutsal kitaplar şimdi bize anlamsız gelen şeyler söylüyor” diyerek kitapları karalamak değil (zira kitaplardaki cümleleri “insanlar” yanlış yorumluyor olabilir de diyebiliriz). Amacım şu: Bir zamanlar insanlar, kutsal kitaplardaki bir takım ifadelerden yola çıkarak Dünya’nın düz olduğuna, tüm yıldızlar gibi Güneş’in de Dünya’nın etrafında döndüğüne, yani evrenin merkezinin Dünya olduğuna inandılar. Hatta bu inançları uğruna bilim insanlarını cezalandırdılar. Fakat eninde sonunda, bilimin sunduğu kanıtlar artık yadsınamaz hale geldiğinde (zira bir noktadan sonra uzay mekiğinden çekilen Dünya fotoğrafına bakıp kimse “Dünya düzdür” demeyi göze alamıyordu, gerçi birileri “Dörtgen değil tepsi gibi düz!” diyebilirdi, ama nedense bunu kimse yapmadı) insanlar Dünya’nın yuvarlak olduğu fikrine alıştılar, alışmak zorunda kaldılar. Ama bu durum onları dindar olmaktan alıkoymadı. Bana kalırsa evrim kuramı konusunda da bundan belki 100 yıl sonra benzeri bir durum yaşanıyor olacak.

dunya.jpg

Bir biyolog olarak gönül rahatlığıyla diyorum ki, evrim kuramının saçmalık olduğunu söyleyenler Dünya’nın düz olduğunu söylemekten farklı bir şey yapmıyorlar. Fakat yine diyorum ki evrimin sapasağlam bilimsel bir kuram olması dindar bir insan olmaya engel değil. Bunu yaşayabilmek için 100 yıl beklemeye ne gerek var? Dindar bir insansanız, ve öyle kalmak istiyorsanız, inancınızı bilim ile çelişkisiz hale getirmeye çalışmayın. Bilimdeki yenilikler o çelişkileri her zaman yaratacak (bugün evrim yarın başka bir kuram). Bilimin inancınızı haklı çıkaracak bulgularla karşınıza çıkmasını da beklemeyin. Bilimin söylediklerinin üstüne kendiniz bir kat daha çıkın, bilim katmanının size açıkladığı şeylerin farklı olduğunu, dini katmanınızın bu bilimsel açıklamalara yeni bir boyut getirdiğini, bunları ayrı ayrı yaşamanız ve öğrenmeniz gerektiğini hatırlayın. Çünkü inancınıza ters düşüyor gibi görünen bilimsel kuramlar her zaman olacak.

Dindar bir insan değilseniz, kimi insanların bilimin üzerine bir parantez daha açıp hayata istedikleri anlamı katmakta özgür olduklarını, bunun onlara ait bir tercih olduğunu hatırlayın. Katmanları birbirine karıştırıp işleri bulamaç haline getirmeye çalışmadıkları sürece problem yok.

…. falan filan. Fakat Haght’un konuşmasından sonra bu konunun tam olarak düşündüğüm gibi olmayabileceğini, ve tüm bunları sağlam fikirlerimmiş gibi ortaya atmadan önce konu hakkında biraz daha kafa yormak istediğimi anladım. Sonuç olarak yukarıda yazılanları değiştirme hakkımı saklı tutuyorum. Ama şimdilik bunlarla idare edeceğiz gibi görünüyor :)
Yazının ikinci bölümünde Haught’un konuşmasının kalanında söylediklerine, ve bunların bana düşündürdüklerine yer vereceğim.

Not: Pek sayın ve sevgili A. Meren Urat‘la yaptığımız fikir teatileri olmasa, bu kadarını yazacak kadar bile berraklaştıramazdım konuyu kafamda. Kendisine yüzlerce teşekkkürü bir borç bilirim.

Türk İnsanının Benliğine Kazınmış Şehit Haberleri

A. Murat Eren tarafından Türkiye, Tarih, Politika, Savaş, Korteks ile işaretlenerek gönderildi (5 October 2008)

Yine bir karakol baskını, yeni şehit haberleri. “Şemdinli’de karakola saldırı: 15 şehit“. Her yerde protestolar, teröre lanet insancıkları. Neyse ki Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelen açıklama yüreklerimize su serpiyor: “PKK başarısız oldu“.

İnsan otomatik olarak “15 gencecik insan ölmüş, nasıl bir başarıdan, nasıl bir başarısızlıktan bahsediyoruz tam olarak?” diye soruveriyor bir şaşkınlıkla. Unutmuşuz tabi geçmişi.

Dün oturdum, önce medya arşivlerinde araştırdım, kaç şehit haberi duymuşuz geçtiğimiz yıllarda diye. Herkes şehit sayılarını işine geldiği gibi vermiş, hiç bir 2 kaynak yok ki birbirini tutan bilgiler vermiş olsun. Gözü çıkasıca siyaset.

Anladım ki Türkiye’nin medyasından hayır yok, oturdum ben bir program yazdım. Dedim ki kendisine, “git Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü‘nün sitesinin altını üstüne getir, bana arşivlerden son 20 yılda doğrudan PKK terörü yüzünden hayatını kaybetmiş olanlara dair haberleri bul getir”. Dönen sonuç karşısında şok oldum. “PKK ses getiren bir operasyon yapmak istedi ama başaramadılar” deniyor son Şemdinli baskını için, sonuçlara bakınca anladım burada ne dendiğini, elbette başarısızdı, 15 kişi öldürmeyle ses mi getirilirdi..

Bana işte bu haberleri buldu yazdığım küçük program. Oturdum tek tek saydım hayatını kaybedenleri, haberleri de tek tek okudum haliyle, nasıl bir yabancılaşma yaşıyor insan, o kutsal kelimeler anlamlarını nasıl yitiriyor, o ismi bile anılmayan 10 tane, 5 tane, 7 tane, 33 tane gençler şimdi yaşıyor olsalardı ne yapıyor olurlardı soruları nasıl bir ağırlık yaratıyor, … anlatmaya çalışmayı denemeye bile değmeyecek şeyler. Bir resim bin söze bedel diyerek bir plot hazırladım gidişat görmek daha kolay olsun diye:


2008 yılı daha bitmedi. Siz bu grafiğe bakın ve içinizden tahmin edin seneye kaç şehit haberi duyacağız. Hiç bir siyasi bakış açısının fanatiği olmayan bir doktora öğrencisi olan ben’in bir takım retorik soruları var, saçmalıyorsam bağışlayın:

  • Neden bu kadar uzun süredir bu kadar düzenli şekilde askerlerimiz ölmekte, gerçekten yok mu bunun bir çözümü, yoksa çözüm var da verilen canlar çözüme kıyasla daha mı ucuz?
  • Ne zaman bu işin sınır ötesi operasyonlar ile çözülmeyeceği anlaşılacak, ne zaman “Apo’yu yakaladığımızda bu iş çözülecek” çözümlerinin aslında çözüm olmadığı görülecek?
  • Ne zaman Doğuya samimi bir şefkat gösterilecek ki terörün beynini yıkayabileceği kadar çaresiz olan genç nüfus azalacak?
  • Ne zaman mitinglerde Türk bayrakları ile dolanıp haykırmanın bir işe yaramadığı anlaşılacak ve ne zaman oy veren halkım siyasetçilere “Bu sorunu çözmek için planın nedir ve diğerlerinden farkı nedir?” diye soracak kadar cehaletinden sıyrılıp gözlerini açacak?
  • Ülkemin sidikli faşistleri ne zaman Türk halkını ve ülkelerini faturayı Kürt halkına kesmeyi bırakıp hatayı biraz da kendilerinde aramaya başlayacak kadar sevmeye başlayacaklar?
  • Ne zaman bir lider çıkıp “sırf şehit kelimesine yüklenen anlam bu kadar canın yitip gitmesini meşru kılmıyor” diyerek samimiyetle bu işi çözmeye soyunacak?
  • Ne zaman bu ülkede birileri çıkıp “Terörün istediği de bu zaten” diyerek çözüme sırt çevirmekte beis görmeyen göz pınarları kurumuşların suratına tükürecek?

Yoksa bu ülke daha çok 20 yıllarını bu haberler eşliğinde geçirecek. Her şehit haberinin ardından ortalığı velveleye veren ve iki gün sonra hiç bir şey olmamış gibi magazine dönen Türk medyasından da “PKK terörü bitmek üzere” masallarından sıkıldım ben açıkçası. Sayılar ortada; teröre verilen kurbanların sayısı artış trendinde. Görünürde yapılan tek şey ise nefret ticareti. Ne kaçırıyorum?

ANDRONİKOS, RASKOLNİKOV, SELİM! GELİYORUM. BEKLEYİN BENİ…*

Atilla Aktuna tarafından Edebiyat, Kültür, Kitap, Hayat, Ustalara Saygı ile işaretlenerek gönderildi (15 September 2008)

Kendimi bildim bileli okurum demek gibi bir iddialı bir başlangıç yapmak istemesem de, kendimi bildim bileli okuduğum bir gerçek. Evimizde babamın ve amcamın politik görüşlerine uygun olarak bir sürü kitap vardı –ne şans? Kitapların yanında ansiklopediler, dergiler… Bunlar vitrinde dururdu. Okunan kitabın herhangi bir özel yeri olmadığı için annem ortada bırakılmış olan kitabı gelişigüzel kaldırırdı. (Lisenin ilk yıllarında evdeki tüm kitapları sınıflandırdığımı ve sırtlarına etiketler yapıştırdığımı hatırlıyorum.) Babam okurdu, kardeşim okurdu, annem okumazdı, amcam Almanya’dan Türkiye’ye tatil için gelirdi ve bizim onu sıkboğaz etmediğimiz zamanlarda okurdu –sabah uyandığımda yatakta kitap okurken bulurdum onu çoğu kez. Kitap okunan bir aileydi benimki.

Resimli Bilgi Ansiklopedisi tabii ki bu değil!

Babamın ileri görüşlülüğü olsa gerek, daha ben 4 ya da 5 yaşındayken eve getirdiği Resimli Bilgi Ansiklopedisi’ni (7 cilt) ve adını anımsayamadığım (6 cilt) çocuk ansiklopedisini (ilk dört cildinde resimler, sonraki iki cildinde fotoğraflar vardı!) hatırlıyorum. Bu on üç cildi bir çok defa hatmetmişimdir. Ansiklopedi okumak ciddi bir iştir: Daha sonra bir yerlerde kullanacağınızı bilmezsiniz a, bilmeden giriştiğiniz ve bilmemenizle ters orantılı bir açlığı doyurur. (Çocukken örneğin, farklı bitki örtüleri içinde en çok savanları hayal ederdim, göz alabildiğine bir açıklık, boşluk ve güneş.) Bir sayfasında Troya, diğer sayfasında atmosferin katmanları, bulutlar, başka bir sayfasında çift çenekliler ve daha nice madde. Konudan konuya geçişlerdeki düzensizlik, belirli bir tematik yapının olmaması, Resimli Bilgi Ansiklopedisi’nin bir kaynaktan çok, bir kitap gibi okunması için hazırlandığı izlenimini uyandırıyor şimdi -tabii ki indeksi vardı, ama o indeksi kullandığımı hiç hatırlamıyorum. (Babam yıllar sonra yaptığımız bir sohbette, evde hala bulunan o ansiklopedileri kardeşimin ve benim parça parça etmemizden duyduğu mutluluğu anlatmıştı –çok gençtim, anlamamıştım. Şimdilerde, belki de en çok aynı duyguyu hissetmek için oğluma satın alabileceğim ansiklopedilere bakıyorum ara sıra.)

Diderot'ya saygılarımızla...

Ansiklopedilerin yanında sadece bir dakikada tüm sayfalarına göz gezdirdiğim DİSK dergileri olurdu. Bu kadar sevimsiz, küçük yazılı, kötü kağıda basılmış ve ellerinizi boyayan bir dergiyi daha sonra hiç görmedim. Babam da hani, harıl harıl o dergiyi okumazdı. Ama belli ki önemliydi. Kapaklarında sağ ya da sol ellerini yumruk yapıp havaya kaldırmış çizimler dikkatimi çekerdi, hiç gülmezdi bu adamlar/kadınlar. (DİSK dergisinin kötü baskılarından söz etmişken amcamı bir kez daha anmadan edemeyeceğim: 1994 yazında 2 haftalığına Almanya’ya amcamın yanına gittim. Sigara içmeye yeni başlamıştım ve havaalanındaki marketlerin birinden … sigarası almıştım. Amcam iyi (!) bir tiryakiydi -52 yaşında kalp krizinden öldü- ve benim sigaramdan bir tane yaktıktan sonra beğenmeyip, bu sigara değil, demişti. Kendisi Marlboro içiyordu. Onu ince bir şekilde “light” solculukla eleştirdiğimi hatırlıyorum. O ise gülerek, “her şeyin iyisini hakeden, bu arada sigaranın da, solcular olmalı” demişti.)

Disk dergisi

Sonra klasikler: Italo Calvino “Klasikleri Niçin Okumalı?” adlı makalesinde 14 tane tanım yapar. Buraya uygun olanı şu: “Senin” klasiğin, kayıtsız kalamayacağın ve onunla bağlantılı olarak, hatta onunla karşıtlık içinde kendini tanımlamanı sağlayan yapıttır. Türk ya da yabancı. İlk ikisinin adları aklımdan çıkmamış: Tırpan ve Çöplük. Sonrasında da defalarca okuduğum iki yapıt. Bunun yanında Savaş ve Barış, Dr. Jivago, Budala, Suç ve Ceza, Yaşlı Balıkçı ve Deniz, Dönüşüm; Parasız Yatılı, Hakkari’de Bir Mevsim, Bekir Yıldız’ın toplu öyküleri, Adalet Ağaoğlu ve tabii ki Sevgi Soysal –ama Tante Rosa değil elbet, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu. Şimdi tekrar düşündüğümde oldukça eksik bir kütüphane: Ne Sait Faik, ne Bilge Karasu, ne Oğuz Atay, ne Tomris Uyar, ne Nabokov, ne Wilde, ne Borges var. Yine de birçok aileyle karşılaştırıldığında… Şiir kitapları ise yok denecek kadar azdı: Nazım Hikmet’i bile hatırlamıyorum. (Bir yerlere mi gömülmüştü, ya da yakılmış mıydı, bilmiyorum!) Vedat Günyol vardı ama, şu dizeleriyle: “Sevdanın anayurdu gece / Seni seviyorum Ece”

Kendimi bildim bileli okurum dedim ama, bilinçli okumalar değildi onlar. İlk, orta ve lise yıllarındaki okumalarımda biçeme, çeviriye, metinler arası göndermelere çok da dikkat etmezdim –eden arkadaşlarım vardı. Üniversite yılları iledir ki, okumanın ne demek olduğunu, nasıl okunması gerektiğini, kimlerin kimlerle birlikte okunması gerektiğini öğrendim –öğrenmeye başladım. Çok iyi bir öğretmenim vardı bu konuda. Hâlâ da aynı okumaların, aynı yazarların izini sürüyorum. (Son dönemde izini sürdüğüm yazarlara çok fazla eklenen olmadı: Alain de Botton, Murat Uyurkulak, Müge İplikçi ilk aklıma gelenler) Okumanın kolay bir iş olduğu düşünülür a, ben ciddi metin okumaları yapmak için, okumaya antrenmanlı olunması gerektiği kanısındayım. Yoksa ben bu kitabı beğendim dersiniz sadece ve neden beğendiğinizi nesnel olarak açıklayamazsınız. Bu da sizin bilinçli bir okur** olmadığınızın en önemli işaretlerinden biri olur.

Peki, bibliyofil miyim, bibliyoman mı? Nasıl okurum, nerede okurum? Kitaplarımı nereden satın alırım? Satın alma ölçütlerim nelerdir?

Sanırım bibliyofilim ben. Kitapları seviyorum. (Kitapçıları seviyorum, sahafları seviyorum, matbaaları seviyorum, kağıt kokusunu seviyorum) Ama kitapları sevmem, onlarla fiziksel ilişki kurmamın minimum düzeyde olması demek anlamına gelmiyor. Kitaplarımın üzerini çizerim örneğin, özellikle de en sevdiklerimin. (Yıllar sonra aynı kitabı tekrar okuduğumda, “burayı neden çizmişim?” sorusunun yanıtını bulmak zaman zaman yıpratıcı olsa da!) Kurşunkalem kullanırım genelde. Kurşunkalemin kağıt üzerinde çıkardığı sesten hoşlanırım. (Kalemtraş kullanmayı da severim!) Notlar alır, yıldızlar koyarım. Kıvırırım (Bu not alma işini, blog yazmaya başladığımdan beri bir defter ya da müsvette kağıtlar ile sürdürüyorum.) Kitaplarımın kulaklarını da bükerim, zor gelir araya başka bir ayraç -koleksiyonunu yapıyor olmama karşın- ya da kağıt parçası koymak. (Kitap akıp gidiyorken, bir sonraki sayfa orada duruyor ve sen o sayfaya sadece bir parmak hamlesi kadar uzaktaysan, o yolu daha da uzatmanın anlamı yoktur. Kıvırırsın kitabın kulağını biter. Kitabı okumayı bitirdiğinde o sayfalara tekrar dönmek de ayrı bir keyiftir.) Sonra 45 derece değil, 180 derece açarım kitabı. Bu not tutmak için de gereklidir. Yeri gelir, aldığım notlar sayfadaki tüm boşlukları dolduracak şekilde dolanır.

Yine de, kitaba yaptığım –kimilerine göre- bu eziyetler, kitabı okumaya başladıktan sonradır. Kitapçıdan ya da internetten yeni satın aldığım bir kitabın herhangi bir yerinde hata olmamalıdır –ben okumaya başlayana dek. Kapak –kartonsa- kırılmamış olmalıdır ve bu kural aslına bakılırsa, tüm kitaplarım için geçerlidir.

Peki kitapları nerede okurum? Her yerde. Şanslı biriyim çünkü toplu taşıma araçlarında (toplu taşım değil!) okurken midem bulanmaz. Yatakta, masada, tuvalette, koltukta, yolda, güneşlenirken… (Üniversitede okurken her gün bindiğim 1,5 saat süren Boğaz vapuru yolculuklarını hâlâ ararım.) Kitapçılarda başladığım ve satın alarak çıktığım da çok kitap olmuştur.

Kitap okurken mutlak bir sessizlik aramam, kitap kendi sessizliğini yaratır çünkü. Çok zaman fonda çalmaya başlayan bir albümün ilk parçasını duyarım sadece ve sonra albümün bittiğinin farkına varırım. Kitabın içindeki sesler, kokular canlıdır okuma süresince. Beş duyuya hitap eder desem yanlış olmaz hani. (Mahur Beste ve Koku aklıma geliyor hemen.) Bir sofra anlatılıyorsa karnım acıkır, kalkar bir şeyler atarım ağzıma. Okurken sıcak bir şeyler içmeyi de severim. Güzel bir filtre kahve ya da yeni demlenmiş bir çay –şekersiz. Bir rüyada nasıl acıyı duyumsarsanız okurken de aynı şekilde duyumsayabilirim. Yaralananın bir uzvum olması gerekmez.

Aslıhan Çarşısı'nın üst katındadır Sahaf Sıtkı Bey

Sahaflardaysa kitap aramakla geçer zamanım daha çok. Aradığım kitapları sahaflara bildirir ve bir sonraki ziyaretimde kontrol ederim. Bir sahafı gezmek, hele de ilk defa gittiğim bir sahafsa ve bu sahaf işini bilen bir sahafsa –çok klişe olacak olsa da- bir şölendir. (Gerçi uzunca bir süre gitmediğim bir sahaf da aynı hazzı verir.) Sahafların yeni kitap-albüm satan mağazalarda olmayan bir kokusu vardır. Beklemiş kağıt, toz karışımıdır o. Kağıt durdukça yıllarca beklediği mekanın da kokusunu alır sanki. Bu da “bu kitabı acaba daha önce kim okumuş?” sorusunu beraberinde getirir. Bu, sahaftan aldığım ikinci el kitap için genelde düşünmeden edemediğim bir sorudur. Kitabın içinde hele de bir ad, bir tarih varsa kitabın değeri gözümde bir kat daha artar. İsimden –soyadını da yazmış mı?- ve daha çok yazı karakterinden daha önce kimin, nasıl birinin iyeliğinde olduğunu anlamaya çalışırım. Sarışın, kumral, kısa boylu, tombul parmaklı, kitap sever, kedi sever… Kişiyi tanımlayan ne varsa bu listeye eklenebilir.

Sahaftan satın almak istediğim kitabın çizilmiş olmasınıysa -yukarıdaki sorunun en doyurucu biçimde yanıtını verecek olmasına karşın- sevmem. Sahaf jargonunu kullanırsak, “kitabın kondisyonu” satın alma kriterlerimin ilk sıralarındadır. Bu kuralı esnetebileceğim durumlar, kitabı çok uzun zamandır arıyor olmam (Evrenin Yapısı, De Rerum Natura, Lucretius, çev: Turgut Uyar-Tomris Uyar. Bulanların insanlık namına…), kitabı hemen okumak istemem ya da altı çizili yerlerin ilk bakışta beni doyurmasıdır.

Daha çok yazabilirim bu konuda, ama şimdi okuma zamanı. Andronikos, Raskolnikov, Selim! Geliyorum. Bekleyin beni.

*Bu yazının çıkış noktası Jazzetta’da yayımlanan Leyle-i firak içün kitab-ı efsanecû adlı girdidir. O yazıya bir yanıt/yorum olarak okunmasında bir sakınca yoktur…
** Bilinçli okuma konusunda da bir yazı yayınlayacağım…
*** Bu yazı eş zamanlı olarak Günlerin Tortusu‘nda yayınlanmaktadır…

Dünyayı kurtarmak isteyen kadın ile Göhramon’un sohbetleri

B. Duygu Özpolat tarafından Bilim, Hayat, Korteks ile işaretlenerek gönderildi (6 June 2008)

Öykü bu ya, dünyayı kurtarmak isteyen kadın (Dükik) ve Göhramon, evrim kuramının onyıllardır dünyada ve Türkiye’de çeşitli beyin yıkama yöntemleri ile “çürütüldüğüne” halkın inandırılmaya çalışılmasından (ve dahi bunun ciddi bir başarıya ulaşmakta olmasından) sıkılmış, kendi üzerine düşeni yapmak için gönüllü olarak bir araya gelmiş bir grup bilimsel araştırmacıdan iki tanesidirler. İlk iş olarak evrim kuramını sade ve keyifli bir dille anlatan İngilizce bir websitesini Türkçe’ye çevirmeye karar vermişler, bu iş için haftasonlarını, boşvakitlerini ayırmakta, harıl harıl çalışmaktadırlar. Bu sırada bilimin hastalıklara çareler bulduğunu, bunu yaparken evrim kuramından faydalandığını, evrim kuramı olmadan yaşambilimde hiçbir şeyin anlam ifade etmediği durumunu görmezden gelenler, çalışmalarına harıl harıl devam etmektedirler. Okullarda bilimsel süsü verilmiş belgesellerin izletilmesi, yalanlarla dolu kitapların çocuklara bedava verilmesi durumları seneler önce olduğu gibi hala gerçekleşmektedir. Günlerden bir gün, yine benzeri bir etkinliğin, şehirlerden bir şehirde valilik izni ile gerçekleştiğini duyan Dükik, derin düşüncelere dalar. Karşı karşıya olunanın, üç beş akademisyenin bir araya gelip, dirsek çürütüp, kafa yorup, eğlenmek yerine çeviri yapmaları ile üstesinden gelinemeyecek bir güç olduğu ortadadır. Peki ama, akıntıya karşı kürek çekmek ise bu, neden kürek çekmeye devam etmektedir? Neden uğraşmaktadır, neden güneşli bir pazar öğleden sonrasını Mississippi kenarında çimlerde güneşlenip güzel bir roman okuyarak geçirmek yerine, odasına kapanıp sırtını kamburlatarak çeviri yapmakla geçirmektedir? Düşünceler kafasını çatlatıverecek gibi olunca, sevgili arkadaşı Göhramon’a bir mektup yazmaya karar verir.

Sevgili Göhramon,

Anladım ki, benim için bu sitenin çevirisini yapmak kazanılacak ya da kaybedilecek bir davaya katkı gibi hissettiğim bir şey değil. Bu diyarlarda daha radikal değişimler olursa da şaşırmayacağım (sanırım üzüleceğim sadece). Yani artık çok geç de olabilir. Ama bunun bir önemi yok. Düşündüm de, bu iş benim için biraz şöyle bir şey: mesela bir savaşın ortasında olsaydım, etrafa bombalar düşüyor herkes canını kurtarmak için koşuşup duruyor olsaydı, yıkılan bir duvarın altına sıkışmış birini görseydim, bacağı sıkışmış kurtaramıyor olsaydı, büyük ihtimalle ölecek olsaydı, durup yine de onu oradan çıkarmaya çalışırdım. Öyle sırtımı dönüp gidemezdim. Zaten az sonra ölecek birini kurtarmaya çalışmayı hiçbir zaman boşa harcanmış bir çaba olarak görmezdim.

Sevgili Dükik,

Mektubun için teşekkürler. Sonlu bir dünyada, sonlu bir hayat yaşarken neden ağaç dikeyim, neden yaşadığım toplum iyi olsun ya da en azından kötü olmasın, neden işimi iyi yapmaya çalışayım vs. gibi bir sürü soru sordum kendime. İyi ve kötü üzerine çok düşünüp, biraz da okudum. (belki tam tersini yapsam daha iyi olurdu; belki şimdi vardığım sonuca daha erken varırdım - peki bu sonucun mutlak doğru olduğunu nerden biliyorum ki!? neyse… dur şimdi.) Bu konuyu konuştuğum ve hem politik hem de bilimsel anlamda çok aktif olan bir arkadaşım “Dünyayı kurtarmaktan bahseden kim? Ben sadece varolmaktan bahsediyorum. Ben böyle varolmak ve yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum. Hepsi bu!” demişti. Sen de aynı şeyi söylüyorsun (yani bence). Çizdiğin savaş senaryosunda ölme ihtimali yüksek olan bir kişiyi (bunu bir çocuk yapmadığın için sana aşık oldum dersem beni yanlış anlamazsın di mi; çocuklu demogojiler canımı feci sıkıyor da!) kurtarmakla bunu söylüyor gibisin; “ortada bir dava olsun ya da olmasın, ben bu şekilde var olmak istiyorum ve varlığımla yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum”. Erdemli olmak gibi şeyler tamamen fasafiso. Ben de böyle düşünüyorum.

Ancak birlikte yaptığımız bu işte durum biraz daha farklı ama çok büyük bir farktan bahsetmiyorum burada. Bir kişiyi kurtarmak yerine 1000 kişiyi kurtarmaya çalışıyoruz. (Bir kişiyi kurtarmaya çalışsaydık o kişiyi bulur ve onu bilgilendirmekle uğraşırdık) Yaşama yapmak istediğimiz müdahale daha büyük olsun istiyoruz belli ki. E tabi bunun da bi’sebebi var. Müdahalemiz büyük olsun istiyoruz çünkü karşımızda durup kendi varoluş biçimlerini bize dayatmaya çalışanlar kalabalıklar ve müdahaleleri büyük. Ama müdahalemizi yapmakta ısrarlı olduğumuz zaman bu, başarılı olma kaygısına ve de bir davaya dönüşüveriyor. Başlangıç amacı böyle olmasa da…

Herneyse. Boş yere uğraştığını düşünmek kötü bi’şey. Özellikle güzel bi’iş yaparken böyle düşünmek daha da kötü. Ben de senin gibi düşünüyorum. Yaptığım iş ne kadar işe yaramayacaksa yaramasın, ben o işin doğru olduğuna inanıyorsam ve o işi yapmak istediğim için yapıyorsam bu bana yetiyor. Ama senden farklı olarak, ben, bu çeviri işinin, ve benzerlerinin yukarıda bahsettiğim şekilde bir davaya dönüşmüş bir müdahaleye katkı sağlayacağına inanıyorum. Ve bu hoşuma da gidiyor…

Sevgili Göhramon,

Mektubunda arkadaşının “Dünyayı kurtarmaktan bahseden kim? Ben sadece varolmaktan bahsediyorum. Ben böyle varolmak ve yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum. Hepsi bu!” dediğinden bahsetmişsin. Evet, bu cümleleri kurmayı becerememiştim, hislerime tercüman olmuş. Ezber edeceğim onun bu söylediklerini.

İster istemez bir dava hissi yaratıyor tabi insanın üzerinde, neticede bu iş (ya da bir başkası) için uğraşırken büyük resimde bütün bunların elle tutulur bir sonuç vermeyeceği ihtimalinin yüksek oluşunu an be an hatırına getirmiyor insan. Her an bunu hatırlasaydım zaten delirirdim sanırım.

Yıllardır bir şekilde bir şeyleri “düzeltmeye” çabalıyorum. Çevreyi koruyayım, hayvanlar tükenmesin, insanlar savaşlarda boş yere ölmesin filan… Ama ben de hep bunları neden yapıyorum, bir işe yarayacak mı diye soruyorum kendime. Mesela bir ara çevreyi korumakla ilgili şunu düşünmüştüm: insan da doğanın bir parçası ise, belki de bu yaptıklarını da doğal saymalıyız, ve insanoğluna müdahale etmeyip kendi haline bırakmalıyız. Sonra anladım ki, doğayı umursamayan, katleden insanlar varsa, bir de doğayı seven, katledilmesin isteyen insanlar var. Bir çeşit “iyi-kötü” dengesi gibi. Her ikisi de var, ve bu yadsınamaz bir gerçek. Ben taraf tutmayı, takım tutmayı sevmiyorum ama, madem ki doğayı seviyorum, doğanın katledilmemesi, insanların daha mütevazı yaşamlar sürmesi gerektiğine inanıyorum, o zaman dengenin diğer tarafa kaymasını engellemek için, kendimce bir şeyler yapmaya devam edeceğim. Yani denge benden yana kaymadıkça, yaptıklarımın bir sonucunu göremeyebilirim, ama belki daha kötüye gitmesine engel oluyorumdur.

Politik/felsefi görüşlerim çok oturmuş değil, ama aklıma gelen bir iki şeyi daha paylaşayım istedim seninle (ileride amma saçmalamışım diyebilme ihtimalimin yüksekliği, beni şu anda bunları söylemekten alıkoymuyor;) : Mesela ben “yaradılış kuramı” “akıllı tasarım” gibi konuların okullarda okutulmasına tamamen karşı değilim. Daha doğrusu bu görüşler dünyadan tamamen silinsin gibi bir derdim yok. Bunları felsefe dersinde, ya da ne bileyim din kültürü dersinde okutacaklarsa okutsunlar. Ama evrim kuramını da fen bilgisi dersinde adam gibi okutsunlar. Belki biraz anarşik bir yapım olduğundandır bilemiyorum. (Ama kendime anarşist diyebilecek kadar bilmiyorum o konuyu, hemen belirteyim). Belki de sert görüntümün altında aslında Mevlana gibi kucaklayıcıyımdır :) Bilmiyorum. Sadece birileri birilerinin sesini bastırmasın da, herkes konuşabilsin, sonra herkes kendi doğrularını seçmekte özgür olsun. Demokrasi böyle bir şey olurdu herhalde, eğer olabilseydi. Bunu da söylüyorum ama kendi hayatımda uygulayabiliyor muyum? Büyük olasılıkla hayır.

Şimdi bu çeviri işi de bir anlamda, beyin yıkayıcı korkunç insanların* kendi taraflarına kaydırdığı dengeyi, inandığım şey tarafına kaydırma çabasının bir parçası olabilir. İnsanlara alternatif sunulmalı çabası galiba. Bu durumda da bir “dava” psikolojisi var tabi işin içinde belki evet. Ama bu “diğer tarafı yok etme” davası değil kesinlikle. Denge için, birlikte varolabilmek için gösterilen bir çaba.

Dipnotlar:

* “korkunç” kelimesini sadece çok küçük bir grup insan için kullanıyorum aslında. Mesela Evrim Aldatmacası kitabının yazarı gibi insanlar (ismini söylersem burada, bu blogu kapattırabilir, wordpress’in yasaklanması için dava açabilir, -Internet’i bile kapattırabilir bu adam bir gün-, ne kadar korkunç bir insan görüyor musunuz?), o kitapları okuyan, hatta o kitaplarda yazanlara inananlar değil! Herkes neye isterse ona inanır elbet, hatta isterse bir kitap okur, ona inanır ve dahasını araştırmaz. Fakat, sadece kendi inandığı şeye inanılsın diye, diğer seçenekleri sistematik bir şekilde yok etmeye çalışmak tek kelimeyle “KORKUNÇ”luktur, bence.

Not: Bu yazı kişisel blogumla eş zamanlı olarak Moleschino’da da yayınlanmaktadır.

Sonraki sayfa »