Mulholland Drive

B. Duygu Özpolat tarafından Sanat, Ustalara Saygı, Sinema ile işaretlenerek gönderildi (4 May 2008)

mulholland_drive_4.jpg

(Not: bu yazının “Film bir aşamaya kadar…” diye başlayan paragrafı, Mulholland Dr. ile ilgili “filmde katil uşak - yani spoiler” bilgileri içermektedir. Eğer filmi izlemediyseniz, o paragrafı atlayarak da pekala bu yazıdan keyif alabilirsiniz. Öykü biraz kopuk kalabilir, ama David Lynch ile ilgili bir yazıda böyle bir durum olsa olsa “anlamlı” olur.)

Mulholland Drive filmini izlemeyi henüz bitirmiştik ve şöyle dedi:

“Bu dünyada üç tip David Lynch izleyicisi var: Birincisi David Lynch’i, kafasına göre bir dizi anlamsız sahneyle filmlerini dolduran, sırf anlaşılmaz olsunlar diye filmler yapan sıkıcı bir adam olarak görenler. İkincisi David Lynch’in filmerinin anlaşılmazlığına aldırmayıp ona kızmayan, onu çok da anlamadıkları halde saygı ile “yönetmen böyle uygun görmüş” diyerek izleyen ve izlemeye devam edenler. Üçüncüsü de onun filmlerindeki bulmacayı çözmeye uğraşma cesaretini gösteren ve anlamaya emek harcayan, böylece de onun filmlerinden en büyük hazzı alanlardır.”

“Ben ikinci gruba giriyorum” dedim gülümseyerek. İkinci gruba girmek beni bozmuyordu, anlayamadığım bir dizi sahneler de olsalar, bende yarattıkları –genellikle garip, sıradışı- hisler için izlemiştim David Lynch’in filmlerini. Anlayabilirsem neler olup bittiğini, ne alaydı. Fakat anlayamadığımda ona kızmıyordum. Benim kafamdan daha büyük kafalı bir adamın söyledikleri, söylediklerini söyleyiş biçimi, benim küçük kafama büyüktü işte, bunu da dert etmiyordum.

Mulholland Drive’ı da anlayamayacaktım, ama neyse ki yanımda daha önceden bu filmi görmüş üçüncü gruba dahil bir David Lynch izleyicisi vardı.

“Bu filmi Barış’la (Metin) izleyip, sonra ileri geri alarak sahneleri tekrar tekrar izleyip neler olup bittiğini çözmüştük. Bir zaman çizelgesi yapmıştık, filmdeki anahtar noktaları yazmıştık.” dedi.

Film bir aşamaya kadar normal bir akış izliyor, bir takım şeyler niye oldu diye düşünüyorsunuz ama biraz da Pulp Fiction vari olduğunu sanıp ileride parçaların birleşeceğini umuyorsunuz. Sonra bir anda her şey kopuyor (mavi kutunun –Pandora’nın kutusu?- açıldığı andan itibaren), filmde daha önce geçen isimler, mekanlar, kişiler birbirine karışıyor. Mesela başlarda kahramanların bulmaya çalıştıkları Diane isimli biri var, bir anda sarışın kahramanımıza Diane diye hitap ediliyor (oysa ki onun ismi Betty’di), hatta daha önceki sahnelerde Diane denilen yabancının yatağı olarak gösterilen yatakta Betty’nin yattığını, uyuduğunu/uyandığını görüyoruz (ama bu imkansız çünkü o yatağı en son gördüğümüzde Diane orada günlerdir ölü olduğunu anlayacağımız bir şekilde yatıyordu???). Yani çok fena. Ben yalnız başıma izliyor olsaydım, ikinci tür efendi izleyici kimliğime bürünüp, bir süre “noluyo ya?” diyerek bakındıktan sonra “David abi böyle diyorsa böyledir” derdim. İki hafta sonra da filme dair hatırladığım tek şey esmer kadının ne kadar güzel olduğu filan olurdu. Ama mavi kutunun açıldığı noktadan sonra Meren bana filmin sırrını söyledi. Bu sayede daha sonrasında izlediğim her şey bana bir anlam ifade etti. Ve hem David Lynch’e hem de üşenmeyip filmin bulmacasını çözen Meren ve Barış’a saygı ile doldum.

Bu olayın ve filmin bana ne kadar çok şey düşündürdüğünü düşünüp şaşırıyorum şimdi.

Bir kere: Çok ünlü olmak her zaman yaptığı işte çok iyi olmak anlamına gelmese de, David Lynch gibi insanların dünya çapında ses getirmelerinin bir nedeni var. Filmlerini/eserlerini izleyip bu “neden”i anlayamıyorsak, anlamak için yeterince çaba harcamıyor olduğumuzdandır, sanatçı “aman anlaşılmaz olayım, böylesi daha karizmatik” dediği için değil.

(Ara not: Kimi zaman da sırf anlam uğruna değil insanda yarattığı bir his uğruna da ortaya konmuş olabiliyor bir eser. Ya da Marcel Duchamp’ın hazıryapımlarında –readymade- olduğu gibi, sanatın kendisini de sorgulamak olabilir amaç, ama buna girersek hiç çıkamayız şimdi).

İkincisi: Anlamak için çaba harcamak gerekiyor aslında sadece. Çok az rastlanılır derecede ileri bir zekaya sahip olmak filan gerekmiyor. “Anlamadım, bu ne ya?” diye sinirlenmeden önce, eline kağıt kalemi alıp tekrar tekrar izlemek gerekiyorsa onu yapmak, ama üzerinde bu kadar emek harcanmış böylesine dahiyane bir eseri bir kalemde çizip atmamak gerekiyor. (Ya da ikinci tür efendi izleyici olmak en azından).

Üçüncüsü: Bu film, sırrını bilmeyene (özellikle mavi kutunun açılışında sonra) gerçekten bir dizi karışık sahneler gibi görünecektir büyük olasılıkla. Eğer klasik Hollywood filmi akışı ile çekilmiş olsaydı çok rahat anlaşılabilecek bir senaryosu var aslında, işin tüm dehası, bu sahnelerin dağınık yapboz parçaları haline bize sunulması. David Lynch’in klasik Hollywood seyircisinin ne düşündüğünü ve hissettiğini önemsediğini pek sanmıyorum. Bastığı nadide akorların eşine az rastlanır bir iki kulak tarafından duyulabileceğinin bilincindeki bir caz gitaristi gibi…

patience.gif peace_and_harmony.gif wise_intelligent1.gif wise_intelligent2.gif

Bu düşüncelerle ertesi gün öğle saatlerinde okuldaki (bağırsaklarda serotonin hormonunun rolü ve etkileri konulu) bir semineri dinlerken, aklımda aslında bilimsel bilmecelerin de David Lynch filmleri gibi olduğu düşüncesi belirdi. Önümüze sırası karışmış bir yığın bilgi konuyordu, hergün onlarca yeni makale yayınlanıyordu, okunması gereken ders kitapları ülkenin diğer ucundaki kütüphanelerden getirtiliyordu, seminerler izleniyordu, işleri biraz daha anlar gibi oluyorduk, neler olup bittiğine dair biraz daha fikrimiz oluyordu, bu da bize, ikinci grup “izleyici” olmamıza yetecek kadar keyif ve aynı zamanda işe yarar bir şey yaptığımız sanrısını sağlıyordu. Ama çok azımız, eline kağıdı kalemi alıp, oturup öykünün gerçekte neyi anlatmaya çalıştığını, parçaları yanyana koyunca “büyük resmin” ne olacağını anlamaya çalışıyordu. (Bu arada fareler, civcivler, kurbağalar heba oluyordu). Temel kavramlar, kavrayışlar eksikti. Küçük bilgi kırıntıları üzerinden bilim yapmaya çalışıyorduk ama resmin/öykünün tamamını hayal edebilmek için kafamızı yeterince yormuyorduk, insanın beyni acıyordu (en azından doktora öğrencilerinin ve doktora sonrası akademisyenlerin (postdoc) çoğunun bu psikoloji içinde olduğunu düşündüm).

Seminerden çıkarkan bir bardak kahve aldım, elimi yakmamaya çalışarak merdivenlerden inerken, filmleri ve bilimleri anlamak için daha çok çalışacağıma söz verdim kendi kendime.

Tulane’in tatlı yeşilliği ve ağaçları içinden laba doğru yürürken, insanların diğer insanlara, halkların diğer halklara, ırkların diğer ırklara, genel olarak insanların hayata bakarken malesef çoğunlukla birinci grup izleyici gözü ile baktıklarını düşündüm. İşte zaten bu yüzden David Lynch’i severek izleyenler, değerini bilenler bu kadar azken (anlamaya çalışanlar ya da kendiliklerinden anlayarak izleyenler ise parmakla sayılabilecek kadarken), Hollywood aksiyonlarının, romantik komedilerin gösterildiği salonların önünde kuyruklar oluşur bu gezegen üzerinde. Ve üstelik David Lynch, filmleri ile, çözmesi keyifli ve emekli bir başka bulmaca, ya da sürreal bir keyiften/sanattan daha fazlasını sunmakdır insanlığa belki de: bakınca hayatı nasıl “izlediğimizi” anlamamıza olanak veren bir ayna deneyimi. (Sonrasında nasıl izlemeye devam etmek istediğimiz kararı ise bize aittir elbette).

- Borges misiniz?
- Evet, ara sıra… *

Atilla Aktuna tarafından Edebiyat, Kültür, Ustalara Saygı ile işaretlenerek gönderildi (20 December 2006)

Jorge L. Borges Ne hissediyor insan 1956′da yazılmış bu öyküyü ilk defa okuduğunda?[1] Bir başkası mı yazmış bunu (ama kitabın kapağında Borges’in adı var)? Kurgusu ne garip! Niye her şey ötekinin (Borges’in?) başından geçiyor? Öteki gerçek mi? Bu ve bunun gibi sorular rahatsız ediyor mu sizi de? İşte öyküde öbürü temasının yan etkilerinden bazıları!

İşin şaka kısmı bir yana; tüm öbürü öykülerinde olmasa dahi, birçoğunda önce bir yanılma hissine kapılıyor insan ve tekrardan okuma isteği canlanıyor. Bu isteği açıklamaksa o kadar da güç değil. Öbürü temasının altındaki temel duygu gizem, bunun sorumlusu.

Öykünün kurgusuyla da birebir ilintili olan bu duygu, kurgunun yetkinliğiyle de kendisini gösterir. Ve eğer Borges, Karasu, Capote gibi yazarların elinden çıktıysa öykü -ki inceleyeceğimiz öykülerin üçünün yazarıdır bunlar- yanılsama hissinin yanına bir de afallama eklenir. Bu afallama, ille bilinmeyen bir şey olacağından değildir. Çünkü kurguda sona dair ipuçları ustaca yerleştirilmiştir.

Öbürü temasına çifti oluşturan elemanlar açısından bakıldığında da bir zenginlik söz konusudur: kendisi ve kendisi, bir hayvan ve kendisi, dede ve torun, ikizler, aynı kişinin genç ve yaşlı hali… Bu liste daha da uzatılabilir. Peki bunca (iyi) yazar bu temayı neden seçer?

Kanımca bunun birkaç nedeni var:

İlki, öykü tekniği açısından bir yetkinlik istemesi; çünkü kurguda yerine oturmayan bir bölüm, kendini hemen belli eder.

İkincisi, bir yerine iki ana karakterin oluşturulması; zaten yoğun olan kısa öyküde, yoğunluğun daha da arttırılmasıdır söz konusu olan.

Flannery O'Connor Üçüncüsü, konu itibarıyla vuruculuğun ön plana çıkması; öykü sonlarına baktığımızda içimizde ya buruk ya kıyıcı bir tat kalmaktadır. (Bunu yine gizem duygusuna bağlayabiliriz.) Amerikan edebiyatının "Güneyli Yazarlar" geleneğinden Flannery O’Connor "edebiyatçı işini bitirdiğinde geriye açıklanamayacak bir gizem duygusu kalmalıdır" derken sadece öbürü temasını düşünmemektedir. Ancak tabii ki, öbürü temanısının iyi kurgulanmış bir öyküde kullanılması ile bu etkinin sağlandığı/sağlanacağı açıktır. Nitekim Borges’in öyküsünün sonu buna iyi bir örnektir:


"Bu satırları hangimiz yazıyor, ben mi, o mu bilmiyorum."


Dördüncüsü, -ve bence en önemlisi- ben kimim, ben neyim ya da kişi kimdir, kişi nedir sorularına aranan yanıttır. Bu da özelde yazarın, genelde okuyucunun ve yazarın kendilerini ve insanı anlama çabalarının bir sonucudur.

Truman Capote

 
Öbürü temasında öykünün kahramanı eşinde aranıyor gibi görünse de bu eş hem araç, hem amaç niteliğini taşımaktadır. Çünkü, kahraman çiftinin kendisidir ya da öbürüdür. Örneklemek gerekirse Truman Capote’nin Miriam[2] adlı öyküsünde, öykü kahramanı Mrs. Miller şöyle düşünür:


Çünkü Miriam’a kaptırdığı tek şey benliğiydi, onu da yeniden ele geçiriyordu; bu odada oturan, kendi yemeklerini kendi pişiren, bir kanaryası olan insanı bulmuştu (oysa kanarya Mrs. Miller’indir); güvenebileceği, inançla bağlanabileceği insanı, Mrs. H.T. Miller’i bulmuştu.


Bilge Karasu’nun Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam[3] öyküsünde ise aynı düşünce şöyle ifade edilir:



"Gene pazar yerinden geçtiğini görüyordu bir yandan da… …ağır ağır yürüyordu sessizlik içinde… …pazar yerinin dışından bir yerden, filim çeker gibi durduğu bir yerden de, pazar yerini boydan boya ağır ağır geçişini izliyordu kendi kendinin"


ya da



"…yukarılarda, uzaklarda duran öbür adam, yani gene kendi, makinesini toplayıp gidiyordu. Issız pazar yerinden geçen adamın filmi çekilmiş, bitmişti."


Ve yine Borges ve Ben‘in son cümlesi:



Bu satırları hangimiz yazıyor, ben mi, o mu bilmiyorum.

Beatriz Guido Kahraman(lar)ın çiftinin kendisi olma durumu yukarıdaki gibi kahramanların birbirine karışması, çiftinin kendisi olması şeklinde olabildiği gibi (hangisi hangisiydi?), çiftinin bir başkası olması ya da birinin diğerine tıpatıp benzemesi şeklinde de ortaya çıkabilir. Nitekim Flannery O’Connor’un Ormanın Tam İçinden[4] adlı öyküsünde Mark Fortune torunu Marry Fortune’la kavgasında "kendi imgesine doğru kaldırır bakışlarını" ya da "kendi yenik düşmüş imgesine uzun uzun bakar". Beatriz Guido’nun Adalan‘ındaysa[5] Marina ve Victoria (ikiz kardeşler) "birbirine öyle benzer ki parmak izleri bile tıpatıptır". (Oysa kişilik yapıları benzeşmez.) Birbirleriyle ayna oyunu oynadıklarında kimse onları ayırdedemez:



"Sık sık ayna oyunu oynardık: Oturma odasına Venedik işi çerçeveli aynayı taşır, eş giysilerimizle -kız kardeşim kadife kaplı koltukta, ben eş kolyukta- saatlerce, birbirimizin her yaptığını yinelerdik karşılıklı, konuklar şaşkına dönerlerdi.Annemin biricik dostu Eulalia, "Marina" derdi bana, "saatlerce aynaya bakmasan olmaz mı?"


Öykünün sonundaysa Marina barakaya girer:



Victoria’yı güçlükle bulabildim, maskelerin, şeker kamışından kuklaların oluşturduğu bir yığının altında yatıyordu çünkü, oraya atmışlardı. Tekerlekli iskemlesi başucundaydı, ölmüştü, bir sürü kişi ırzına geçtikten sonra. Kız kardeşim Victoria bu. Bir an bile duraksamadım. Giysilerini sakladım; ölü gözleriyle ölü dudaklarını bir güzel boyadım; tekerlekli iskemleye oturup ağıt yakmaya başladım; ertesi sabah onlar bizi bulana kadar gözyaşı döktüm; onlar çiftlikteki yanaşmalar, öpücüklerini o günden sonra bir an bile benden esirgemeyen babam ve Pablo Fuentes, benim tekerlekli iskemlemi o sürüyor artık, gözyaşlarımı siliyor, gömütlüğe gidiyoruz birlikte, cankurtaranla dolaşıyoruz. Ben Victoria, bir bedenin bazan başka bir bedende varolabileceğini öğrendim.


Lygia Fagundes Telles’in Tigrela[6] (kaplanın ismi budur) adlı öyküsünde çift bir kaplan ve bir insandır ve özdeşleşme çift yönlüdür:



Sonunda, kendini taraçanın korkuluğundan aşağı fırlatmaya kalktı, tıpkı insan gibi. Tıpkı…


Korkudan elim ayağım dolaşacak eve dönerken, bilemiyorum ki, kapıcı gelecek mi, genç bir bayanın, kehribar gerdanlığını saymazsak çırılçıplak bir bayanın kendini taraçalardan birinden attığını söyleyecek mi bana.

Lygia Fagundes Telles Kahramanla öbürü arasındaki ilişki bu ve bunun gibi daha birçok şekilde gerçekleşebilir, ama bir de kurgusal bir problem olan kahraman(lar)ın çiftlerini nasıl aradıkları, birbirlerini nasıl gördükleri sorunsalı ortaya çıkmaktadır ki, incelenen öykülere bakıldığında bu durum kendini farklı biçimlerde göstermektedir. Bilge Karasu’nun Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam öyküsünde bir kamera aracılığıyla gerçekleşir. Öykü kahramanı kendini bir kameranın ardından izlemektedir. Kameranın ardında olan kişi ile izlenen kişi aynı olduğundan, herhangi birinin yaptığı her türlü yorum da farklı bir anlam kazanmaktadır. Okuyucu arayışını sürdürürken ipuçlarıyla karşılaşır sürekli ve bunlar öykünün sonunu da hazırlar:


…yürüyen kendi kendini, pazar yerinin dışından, sokağın oradan, kat kat merceklerin keskin inceliğiyle gene kendi izlerken, bu ölüm sessizliğinin içinde yürüyen adamın toz çevreleri arasında denizi usuna bile getirmediğini görüvermiş, bilivermişti.


Oysa adamın gideceği yer olan Sazandere’ye gitme nedeni, öykünün başında da belirtildiği gibi denize girmektir.



…yolunun ucundaki ölümü düşünmüştü pazar yerinde yürüyen adam, ya da onun öyle düşündüğünü film çeken adam bilmişti.

Bilge Karasu


Yine öykünün sonuna dair bir ipucu: Sazandere’ye gitmek isteyip bir türlü bunu beceremeyip "geceden geceye arabayı kaçıran adam" metaforik bir biçimde ölür öykünün sonunda. Borges’in adı geçen öyküsünde anlatıcı Borges’ten direkt haberdar değildir:



Borges’ten, mektuplardan haber alıyorum, bazan da adı bir profesörler kurulundaki adlar arasında ya da bir yaşamöyküleri sözlüğünde gözüme ilişiyor.


Ancak bu haberdar olmama durumu daha sonraki şu satırlarla bağlanır ki, Borges’in çiftini nasıl gördüğü ortaya çıkar:



Kaldı ki, ben tümden yok olup gitmeye yazgılıyım, yalnızca belli bir an’ım ötekinde varlığını sürdürecek.


Capote’nin öyküsünde çok sıradan bir hayat süren Mrs. H. T. Miller’in hayatına hiç de sıradan olmayan bir biçimde girer Miriam ve Mrs. Miller’le Miriam arasındaki temasal ilişki aralarında geçen bir diyaloğun ortasında kendini gösterir:



Mrs. Miller: -Küçücük kız ama yaşlılar gibi konuşuyor. (Mrs. Miller 61 yaşındadır)


Öykünün devamında Mrs. Miller Miriam’la görüşmekten hep kaçar ama kaçtığı Miriam değil, kendisidir ki sonunda "güvenebileceği, inançla bağlanabileceği insanı", kendini bulur.

Öykülerde, çiftlerin kurguya nasıl yerleştirildiğini de inceledikten sonra son olarak, öyküler arasındaki benzerliklere bakmak gerekirse:

- Dört öykünün sonunda ölüm vardır. (Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam, Tigrela, Adalan ve Ormanın Tam içinden)

- İki öykü cinselliği yoğun olarak kullanmıştır. (Tigrela ve Adalan. Bu iki öykünün yazarı da Latin Amerikalı’dır.)

- Karasu, Borges ve Capote’nin öykülerinde çift kendi-kendi, diğerlerinde kendi-başkası şeklindedir.

-Bütün öykülerin kurguları diğerleri ile karşılaştırıldığında (Ormanın Tam içinden dışarıda tutulabilir) tematik etmenler nedeniyle zorlayıcıdır. Son olarak, başladığımız gibi Borges’le bitirelim:



Spinoza, her şeyin kendisi olmayı sürdürmeye çalıştığını ileri sürmüştü; taşın taş olmak istediğini, kaplanınsa kaplan.

Sizce Spinoza yanılmıyor muydu?

 

[1] Jorge L. Borges, Borges ve Ben

[2] Truman Capote, Gece Ağacı

[3] Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi

[4] Flannery O’Connor, Ormanın Tam İçinden

[5] Beatriz Guido, Başka Ateşler Latin Amerikalı Kadın Yazarlardan Öyküler

[6] Lygia Fagundes Telles, Başka Ateşler Latin Amerikalı Kadın Yazarlardan Öyküler

* Bu yazı eşzamanlı olarak Günlerin Tortusu‘nda yayımlanmaktadır.

Bakın neler geldi başımıza!
Antoşa yok artık! *

Atilla Aktuna tarafından Edebiyat, Kültür, Ustalara Saygı ile işaretlenerek gönderildi (18 August 2006)

Çehov’un annesi oğlunun mezarı başında tam da Çehov’un bir öyküsünün sonuna koyabileceği şu sözleri söyler:

"Bakın neler geldi başımıza! Antoşa yok artık!"

Bu sözler içinde bulunulan durumu tüm yalınlığıyla anlatmaktadır. Bir Çehov öyküsündeki gibi sonu açık cümleler: Bundan sonra da yaşamaya devam edeceğiz -nasıl?-ama Antoşa yanımızda olmayacak!

Cehov

Bu cümleleri iki açıdan incelemek Çehov’un öyküsüne ve/veya Çehovgil öyküye yaklaşmak için iyi bir başlangıç olabilir. Söyleyen kişiye baktığımızda sıradan bir Rus kadını görürüz. Çehov’un öykülerindeki sıradan biridir karşımızdaki. [1] Söyledikleriyse Çehov’un şu sözlerini bilerek söylenmiş gibidir:

"Bir sanatçı, kişilerinin ne yargıcı olmalı ne de söylediklerini yargılamalı, sadece yansız bir tanık olmalı… Değer biçmek jüriye, yani okuyuculara düşer. Benim için, yetenekli olmak, önemli olanla olmayanı ayırdetmek, kişilerini aydınlatmasını bilmek ve onların dilini konuşmaktır." [2]

Küçük Köpekli Kadın’da Gurov, Anna’ya giderken kızı da onunla birlikte sokağa çıkar. Yolunun üzerinde olduğu için kızını okula bırakacaktır. Lapa lapa yağan karda kızına:

"Şu anda ısı üç derece olduğu halde bak, kar yağıyor. Ama bu yeryüzünü çevreleyen ısıdır. Atmosferin üst tabakalarında ısı büsbütün başkadır," der. Öykülerinin içindeki bu tür ayrıntılar Çehov’un öyküsündeki temel unsurları ortaya çıkarır. Çehov’da satır aralarında belirir ve büyür öykü. Seçilen bu ayrıntı (Gurov’un kızını okula bırakması) ve söyleyiş biçimindeki yumuşaklık, Gurov’un kızını sevdiğini çok naif bir biçimde sezdirir okuyucuya. Biçemin önemi de burada çıkar karşımıza. Pırıltı’ya yazdığı sıralarda, dergi yöneticisinin neden öyküleri üzerinde tekrar tekrar çalıştığı eleştirisine, Gorki’yle sohbetlerinden birinde şöyle cevap verir sanki:

"Edebiyat saniyesinde girmelidir (okuyucunun) zihnine!"

Bu durum doğa betimlemelerinde daha da açıktır.

"(Gurov ve Anna Sergeyevna deniz kenarında) geziniyor ve denizin ne kadar tuhaf aydınlanmış olduğundan söz ediyorlardı. Su, yumuşak, sıcak leylak renginde idi. Ay ışığı, yıldızlı bir çizgi halinde suya vurmuştu."

Kardeşine yazdığı bir mektupta "doğa betimlemelerinde en küçük ayrıntılara yapışmalı ve onları öyle biraraya getirmeli ki", der Çehov, "okunduktan sonra insan gözünü kapayınca bir tablo oluştursunlar." [3]

Aynı Çehov bu öyküde –Nabokov’un çok haklı olarak belirttiği gibi– "birçok önemsiz ayrıntıya değinmek üzere yer yer anlatısını böler. Başka bir öyküde olsa, bunlar olayın dönüm noktalarını haberleyen işaret levhaları gibi kullanılırdı; örneğin, tiyatrodaki oğlanlar konuşulanları dinler, dedikodular alır yürür(dü)… Oysa bu önemsiz ayrıntılar belli anlamlar taşımadıkları içindir ki, öyküye gereken havayı vermekte en önemli rolü oynarlar" [4]

Küçük Köpekli Kadın’a oranla daha kısa olan "Memurun Ölümü" adlı öyküdeyse, Çehov’un kelimenin iki anlamıyla da ölümcül mizah yanı çıkar ortaya. Okuyucu çok sıradan bir olayın gelişimine ve ana karakter Çerviakov’un ürkekliğine ve ahmaklığına güler hatta mümkün olsa alay eder.

Örgü basittir. Çerviakov tiyatroda hapşırır ve bu hapşırma sonrasında önünde oturan generallerden biri bundan rahatsız olur. Tiyatroda arada özür dileyen ve telaştan ikinci perdeyi izleyemeyen Çerviakov, daha sonra tekrar özür dilemek üzere bu sefer generalin ofisine gider. Generalse karşısında yine bu adamı görünce çileden çıkar ve Çerviakov’u kovar. Buraya kadar olağan gibi gelişen öyküde hava birden değişir ve Çehov ölümcül tokadını Çerviakov’a da okuyucuya da indirir: Çerviakov eve gelir, yatağa uzanır ve ölür.

Çehov’un 12 Ekim 1887′de İvanov piyesi üzerine kardeşine yazdığı mektupta aslında öykülerini nasıl kurguladığını da bize gösterir: "Her perdeyi, öykülerimdeki gibi bitiriyorum: bütün sahneler tatlı tatlı, dingin dingin geçiyor ama, sonunda seyirciyi çarpılmışa döndürüyorum.” [5]

TAKİPÇİLER

"Bütün yayınladıklarım ve bana bu ödülü kazandıran herşey, insanların belleğinde on yıl sürmez yaşamaz"
Puşkin ödülünü aldıktan sonra (1888)

Çehov’un Puşkin ödülünü aldıktan sonra oldukça alçakgönüllülükle yazdığı bu satırlar daha Çehov yaşarken gerçekliğini yitirir. Ölümünden sonra da birçok yazarın izlediği, edebiyatın ve kısa öykünün köşe başlarından biri olur Çehov.

Dorothy Parker Dorothy Parker’ın “Hayat Pahalılığı”, Orhan Kemal’in “Piyango Bileti”, Pınar Kür’ün “Taksim-Maçka” öykülerinde Çehov’un izlerini bulmak çok da zor değildir.

Çehovgil mizah yukarıda anılan ilk üç öyküde kendini “oyun” niteliğinde gösterir. “Hayat Pahalılığı”nda Amerika’da yaşayan orta sınıftan iki genç kız, eski bir oyunun kurallarını değiştirip oynamaya başlarlar. Bu oyun "bir-milyonun-olsa-ne-yapardın?" oyunudur. Ama değişen kurallarla birlikte oynayan bu bir milyonu son kuruşuna kadar kendisi için harcamak zorundadır. Oyunda bayağılığa izin yoktur.

Orhan Kemal’in "Piyango Bileti"ndeyse adam eve gelir. Akşam yemeği bitene kadar büyük ikramiye kendisine çıkarsa ne yapacağını düşler. Dayanamayıp karısına da açar bu düşünceyi.

Başlangıçta aşağı yukarı aynı örgüye sahip bu öyküler yer ve kişilerin dünya görüşleriyle birlikte farklı seyir izler. Bir yanda oyunun basında İstanbul’a birinci mevkide seyahati, üç mantoyu, kat kat gömlekleri düşünen "Piyango Bileti"nin kahramanları gecenin sonlarına doğru Istanbul’a üçüncü mevkide gitmekle ve üç yerine iki manto ile yetinmektedirler. "Hayat Pahalılığı"ndaysa bir inci kolyenin 250.000 dolar olduğu öğrenilince, oyun on-milyonun-olsa-ne-yapardın’a döner.

Öykülerin başarısı sıradan insanların, bakış açılarında ve dünya görüşlerinin anlatımında hayat bulur, iki ayrı toplumun bireylerinin hemen hemen aynı durum karşısında verdikleri tepkiler kendi toplumlarını çok iyi tanıyan iki yazarın öyküsünde biçimlenir.

Pınar Kür
Pınar Kür’ün öyküsünde oyunu oynayanlar yeni evli bir çift, “oyuncakları” ise işe giderken karşılarına çıkan insanlardır, işte bunlardan biri; haftanın belirli bir gününde aynı elbiseyi giyen, saçları ve makyajı giydiği kıyafetlerle değişen -ama hep aynı şekilde değişen-, mevsim dönümlerini belirlemiş ve bu dönümlere dikkatle uyan bir genç kızdır. (Öykünün anlatıcısı bir erkek olmasına karşın, kızın giydiklerinin ve makyajının en ince ayrıntısına kadar anlatılması okuyucuya yazarın sesinin duyulduğu hissini verir.)

Hep aynı yerde geçen bu oyun (evli çift genç kızı -Vildan’ı- hep Taksim-Maçka parkında görürler) aylarca, hatta mevsimlerce sürer. Bu arada paralel bir öyküde çiftin nasıl evlendiği, nasıl ev sahibi oldukları anlatılır. Günün siyasi gerçeklerine de dokunulur:

“… gazetelerden okuduğumuz vuruşmalara, cinayetlere, bombalamalara herkes kadar, belki herkesten çok kızıyorduk (milletin günlük ölüm listelerini kanıksadığı, daha çok pahalılık canavarı’ndan söz ettiği bir dönemdi). Yaşam zorluğuna da atıp tutuyorduk, doğru. Türkiye’nin geleceğinden umutsuzluğumuzdan da yakınıyorduk ama, derindeki mutluluğumuzu hiçbir şey bozmuyordu. Bozamazdı…” [6]

Orhan KemalÖykünün ortalarında oyuna Vildan’ın yanında gözükmeye başlayan bir sevgili de katılır. Bu sırada düzenini gün sektirmeden uygulayan kız gider, sevginin ve belki de aşık olmanın etkisiyle giyimini ve makyajını daha az önemseyen biri gelir. Ancak bir süre sonra Vildan tekrar eski düzenine döner. Artık yalnızdır.

Öykünün doruk noktası da burasıdır. O günden sonra Vildan’ı görmemek için Taksim-Maçka parkını kullanmak istemeyen çift dolmuşla gidip gelmeye başlar. Vildan’a sonradan ne olduğu öyküde açık bırakılmıştır.

"YAZMAK BİRAZ DA SİLMEK DEMEKTİR"

Dönemi itibarıyla uzak gözükse de Çehov’un yaşadığı çevre bizimkiyle de benzerlikler göstermektedir. Dönen dolaplara, düzenlere ve dalkavukluklara karşın hep sanatçının tam bağımsızlığını savunur Çehov:

“Yazılarımın satır aralarını okuyarak, bende illa da bir liberal ya da tutucu görmek isteyenlerden korkuyorum. Ne liberalist ne tutucu ya da ne evrimci, ne papaz ne de dünyaya kayıtsız bir varlık, özgür bir sanatçı olmak istiyorum, o kadar. Tanrının bana bunlardan biri olmak gücünü vermediğine hayıflanıyorum… İkiyüzlülük, aptallık ve alikıran-başkesenlik, tüccar dükkanlarında ve tutukevlerinde de ağır basıyor. Bütün bunları bilim ve yazın çevrelerinde, gençler arasında da görüyorum. Markalara ve etiketlere peşin yargı gözüyle bakıyorum. Benim ermişlerin ermişi… şiddete ve yalana karşı özgürlüktür bu” [7]

Son kertede, yazın onun özgürlüğe ulaşmaktaki aracıdır ve Çehov için "yazmak, biraz da silmek demektir."

 


[1] Çerviakov’dur örneğin (Memurun ölümü)
[2] Suvorin’e 30 Mayıs 1888 tarihli mektuptan
[3] 10 Mayıs 1886 tarihli mektup
[4] Nabokov, Edebiyat dersleri, sf 232-233
[5] 10 ekim 1888 tarihli mektup
[6] Bir Deli Ağaç, Pınar Kür, sf 128
[7] 4 Ekim 1888 tarihli mektup

* Bu yazı, eş zamanlı olarak Günlerin Tortusu‘nda da yayımlanmaktadır.