“Bir grup kendini bilmez…”

Erkan Tekman tarafından Türkiye, Hayat ile işaretlenerek gönderildi (21 April 2008)

Maçta birisi sahaya atlar, rakip oyunculara ya da hakeme saldırır; takım ceza alır, seyircisiz maç oynar…

… bir grup kendini bilmez yapmıştır.

Genel eğilimin aksine ve kimi zaman sert şeyler söyleyen ve yazan, bu nedenle de sürekli tehdit edilen gazeteci güpegündüz şehrin göbeğinde öldürülür; tüm dünya şaşırır, “orada ne oluyor?” diye sorar…

… bir grup kendini bilmezin işidir.

Her inananın en temel hakkı olan inancını tanıtma ve yayma işini yapan, bu nedenle de “misyoner” olarak anılan insanlar insanlık dışı bir şekilde kesilir-boğazlanırlar; illa “medeniyet”ler çatışacak mı soruları dolanır ortalıkta…

… bir grup kendini bilmez vardır işin içinde.

Üniversite kampüsüne elini kolunu sallayarak giren ve amacı fena halde belli bir takım zevat hedef gözeterek etrafa ateş açarlar; basınımız önce “karı-kız davası” der, sonra “12 Eylül öncesi” magazini haline getirir…

… zaten ateş edenler de bir grup kendini bilmezdir.

Barış için Avrupa’nın bir ucundan yola çıkıp, daha on-onbeş yıl önce savaşın tüm acı yüzünü görmüş ve bu nedenle daha gaddar ve vahşi olması beklenen coğrafyadan elini kolunu sallayarak geçen kadına Anadolu topraklarına geçtikten sonra 100 km bile gidemeden tecavüz edilir ve öldürülür; herkes lanet okur, web sitesi haberle değil de yarı çıplak kadınlarla dolu gazetelerimiz kadının dilinde ağıtlar yakarlar…

… çünkü parmaklar bir kendini bilmezi gösterir.

Yahu başka hangi alemde bu denli “kendini bilmez” var, gündemde bu kadar sıklıkla bu “kendini bilmezler”in icraatları dolanıyor? Yoksa biz toptan “kendini bilmez” miyiz? Yalnızca yakalananları deşifre edip “kendini bilmez” yaftasıyla işaretliyor, buna karşın umursamaz ve kaygusuz kendi “kendini bilmezliğimiz”le yuvarlanıp gidiyor muyuz?

Sanmayın ki yalnızca yukarıda sayılan icraatları esnasında ya da sonrasında cürm-ü meşut halinde yakalanan bu zavallılara laflarım. Tam tersine kendimize, kendime… o zavallılara ve onları doğran topluma tepeden bakan biz “beyaz”lara… Toplumsal ve dinsel baskılar içerisinde hapis kalmış o zavallıların icraatları ne kadar midemi bulandırıyorsa, bu “beyaz” kişilerin maço, homofobik ve hatta giderek milliyetçi, anti-semitik, faşizan tavırlarına da o derece memnuniyetsizlikle bakıyorum.

Internet Tarihinin Unutulmaz Olayları mı Dediniz?

A. Murat Eren tarafından Türkiye, Internet ile işaretlenerek gönderildi (5 October 2007)

Yurt dışında yaşayan her insan -ve hatta yurt içinde yaşayan bazı insanlar- gibi Türkiye’deki gelişmeleri çok büyük oranda Internet’ten takip ediyorum. Bunun da diyeti günlük gazetelerin web sitelerini sık sık ziyaret etmek ve saçmalıklarından ziyadesiyle nasiplenmek oluyor.

Haber açlığımı gidermek için Hürriyet gibi köklü olduğunu savunan fakat aslında ırkçılığı körükleyen, gerginlik yaratma ve bundan rant elde etme çabası içerisinde olan, okuyucu kitlesinin salaklardan ibaret olduğunu varsayan (ve salak gibi düşünüp salaklar için haber yapan) gazetelerin Internet sayfalarına da dayanamayıp giriyorum. Bu gazetelerin başını Hürriyet ve Milliyet çekiyor da olsa yalnız değiller. Mainstream Türkçe Internet haberciliği rezalet bir durumda (”Internet dışındaki yayın organlarında da farklı bir durum söz konusu değil” diyeceksiniz, haklısınız).

Mesela bu gün Hürriyet saçma sapan konuları ele aldığı “salaklar için foto-analiz” kuşağına “İnternet Tarihinin Unutulmayan Olayları” adlı bir seri eklemiş. Bir yerlerden çaldığı* aşikar olan metinleri ve resimleri/fotoğrafları gelişi güzel bir araya getirdiği, büyük bir çoğunluğuna Internet ve tarih konusunda azıcık bilgisi olan herkesin bir tarafı ile güleceği bu “unutulmaz olaylar” arasında bir tanesi vardı ki küçük bir örnek de olsa bana bu yazıyı yazmaya itti (Akın Ömeroğlu’na haber verdiği için teşekkürler):

open source isimli yazılım..

“2001 yılında open source isimli yazılım piyasaya sürülmüş”müş. Open source’un ne olduğunu bilenler buradaki cehaleti gördüler. Kıymetli bilmeyenler ise “open source” ne demek öğrenmek istiyorlarsa ilgili vikipedi maddesine hızla bir göz atabilirler. O bağlantıda yazanları biraz okuyunca open source’un -yani açık kaynağın- piyasaya sürülebilecek bir yazılım değil bir yazılım geliştirme anlayışı olduğunu, hatta yazılım ile sınırlı tutmanın bile yanlış sayılabileceği bir felsefe olduğunu kolayca görebilirler (bu haberi hazırlayanlar bir tıklama uzakta olan bu bilgiye ulaşmaya ve saçmalamamaya gerek görmemişler mesela). Moleschino yazarlarından o anda şans eseri yanımda olan bir tanesi -isim vermeyeyim- resmi ve yanında yazanı görünce “Internet tarihinin en unutulmaz olaylarından birisi asıl bu yaptıkları olmuş bence” dedi. Bence de öyle…

Öte yandan bu kadar başarısız haberleri insanlara sunmakta sakınca görmeyen Hürriyet Gazetesi, aldığını iddia ettiği “Dünya’nın en çok haber görüntülenen sitesi” ünvanı ile övünmekten de geri durmuyor mesela. Kendilerini gördükleri nokta göz önünde bulundurulduğunda yaptıkları daha da acı bence.

Türkiye’de büyük kitlelere hitap eden medya organlarının kendilerini takip eden halkın aydınlık seviyesine katkıda bulunmak gibi bir gayesi olmadığını, dahası onların cahilliğinden rant elde eder şekilde kalitesiz, şişirilmiş haberleri karşılarına çekinmeden çıkardığını üzülerek görüyorum (okurlar hep bir ağızdan “yeni mi görüyorsun” diye sorarlar). Bu alışkanlığı da Amerika’daki medyacılık anlayışından miras aldıklarını düşünüyorum.

Lütfen girip Milliyet’in, Hürriyet’in web sayfalarındaki haberlere şöyle bir göz atın. Attıkları başlıklara, haberlerin içeriklerine, alt taraflardaki reklamlara, daha önemsiz gibi görünen haberlere bir bakın.

Tamam, her şey bir arz-talep dengesi içerisinde. Diyebilirsiniz ki “saçma sapanlığın bu kadar alıcısı olursa neden daha iyisi için çaba harcasın kâr amacı güdenler?”. Doğru, mevzu bu kadar basit aslında. Fakat ben bir birey olarak bu habercilik anlayışını vatan hainliği ile bir tutuyorum.

* Ben Hürriyet’e hırsız demekte bir mahzur görmüyorum. Zira kendileri bir hafta kadar önce başka bir saçma sapan foto-analizlerinde bana ait bir fotoğrafı izinsiz bir şekilde babalarının malı gibi kullanmakta sakınca görmemişlerdi. Elimde delilim hazır.

Mevzu ile ilgisiz not: Artık Facebook’ta bir Moleschino Severler grubu var, haberiniz ola (bir eksiğimiz bu kalmıştı).

Ülkeler, Armaları ve Türkiye

A. Murat Eren tarafından Kültür, Türkiye, Dünya Ülkeleri, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (9 August 2007)

Söze başlamadan önce Türkiye’nin armasını koyayım şuraya da, yazının devamını okurken aklınızın bir kenarında hep bu arma dursun:

Ülke armaları her ülkenin sahip olduğu, bayrağından sonra ülkenin ikinci bir görsel materyali niteliğinde kullandığı amblemler aslında. Görsel materyal niteliğinde kullanıldığı noktalardan birisine örnek olarak pasaportlar verilebilir mesela, büyük çoğunlukla ülke armaları o ülkeye ait pasaportun ön kapağında yer alıyor (zaten bu arma mevzusunun kafama takılması Kanada’lı bir arkadaşımın pasaportunun talihsiz bir şekilde benimkinin yanında peydah olması ile başladı. Her neyse).

Wikipedia’ya göre armalar Avrupa geleneğinde bir kişiye ya da gruba ait olacak şekilde dizayn edilmiş ve çeşitli şekillerde kullanılan tanıtıcı materyallermiş. Avrupa’nın bu kadim geleneği artık Avrupa ile sınırlı olmadığı gibi sadece bireyler ve grupları tanımlamak için de kullanılmıyor. İş ciddiye binmiş, bir iki ülke dışında kalan her ülkenin bir arması var.

Avrupa ülkelerinin bazılarının armaları şöyle örneğin:

Bence hepsi birbirinden güzel, birbirinden afilli. Tamam, bu ülkeler Avrupa’da, bilim, sanat, estetik, rönesans, papa, filan falan. Dünya gezegeninin başka bir kıtasına gidelim, mesela Afrika’ya. Bakalım onların armaları nasılmış:

Her bir arma ülkeye dair öğelerle süslenmiş, insan neanderthal hislere bürünüp kıskanıyor. Asya tarafına doğru yollanalım, Türki cumhuriyetlere bakalım mesela, belki içimize su serpecek, bizimkine eşdeğer güzellikte bir arma o taraflardan çıkar:

Çıkmıyor. Bu böyle gidiyor (Amerika kıtasından ümitleniyorsanız diye söyleyeyim dedim. Hele Avusturalya’nın armasına bakmayı aklınızdan bile geçirmeyin). Türkiye’nin arması kadar baştan savma bir arma bulurum diyorsanız bütün ülke armaları burada, buyrun bakın.

Bu toprakların Osmanlı dedelerinin kabul ettiği armanın nasıl olduğunu bilmeyen var mıdır bilemiyorum ama şöyle şurada dursun o da her ihtimale karşı:

Türkiye arma konusuna hiç ehemmiyet göstermemiş demek doğru olmaz. 1925′te ülkenin armasının belirlenmesi için Milli Eğitim Bakanlığı, o zamanki adı ile Maarif Vekaleti, bir yarışma düzenlenmiş ve Namık İsmail Bey içerisinde bir Bozkurt figürüne yer verdiği aşağıdaki arma ile birinciliği kazanmış. Lakin bu arma hiç bir zaman resmi olarak onaylanmamış (isabet olmuş gibi görünse de şu ankine tercih edilebilir bence):

Şu anki arma da “resmi” bir arma olmamasına rağmen kamu kurumları ve resmi daireler tarafından kullanılıyor. Birisi de çıkıp “Word’de oval çizip içine de Türkiye Cumhuriyeti yazmakla arma mı olur yahu” demiyor.. Anlamak mümkün değil.

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında ‘Ötekiler’

Selma Şevkli tarafından Türkiye, Kitap, Tarih, Politika ile işaretlenerek gönderildi (9 June 2007)

Aidiyet, toplumsal kimlik ve milliyetçiliğin farklı türevleriyle ilgili kavram ve anlam kargaşası sebebiyle birbirimizi anlayamamız devam ediyor. Moleschino da bu iletişimsizlikten nasibini alırken konu yine tarihe geliyor, yine milliyetçiliğe geliyor. Merak ediyorum, ortalama (?) bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı tarihini ne kadar biliyor? Bu bilgileri nereden edinmiş? Devlet okullarında verilen tarih eğitiminin ne kadar ‘bilimsel’ ve ‘pozitif’ olduğu hepimizin malumu. Tabii haklı sebepleri var bütün bu çarpıtmaların. Ulus devlet kuruluyor, devrimler yapılıyor, herşeyin mübah olduğu Cumhuriyet Dönemi bitemiyor bir türlü. Çünkü biz bir türlü kurulamıyoruz. Bu yüzden de kendimizi kanımızla, ırkımızla, şanlı tarihimizle, düşmanlara olan üstünlüğümüzle tanımlamanın ötesine gidemiyoruz. Neden dünyanın merkezinde Türkiye’nin ve Türkler’in olduğu saplantısı bu derece iliklerimize işlemiş? Nasıl olup da sağduyu, muhakeme gibi becerilerden yoksun bırakılmışız ve ‘teröre lanet’ adı altında ’savaşa evet’ mitinglerine bu kadar hazırız?

Bu soruların cevabını bulabilmek için biraz gerilere gidelim. Cumhuriyet dönemindeki edebiyat anlayışımıza bir göz atalım. Kitle iletişim araçlarının çok kısıtlı olduğu bu dönemde, toplumu dönüştürmenin ve sadece siyasi alanda değil toplumsal hayatta da etkileyebilmenin yolu kitaplardan geçiyordu. Ve gelin görün ki toplumsal problemlerimizi anlatan, kimliklerimizi belirleyen, edebiyat anlayışımızı oluşturan bu eserlerin çoğu da resmi söylemi belirleyen siyasi kadrolar tarafından yazılmıştı.

Ulus ismiyle tanımlanan tüm edebiyatların bir parça ulusallık taşıması gibi “Türk” sıfatı taşıyan Türk edebiyatının da ulusal nitelikler taşıması elbette ki normaldi. Fakat bu anlayış öylesine merkeze konmuş ve ulusdışı unsurular öylesine dışlanmıştı ki, bir daha geri dönüşü olamadı. O anlayış, bugünlere kadar ulaştı. Tam da bu yüzden gayrı müslimlerin katli ya da bir etnik kökene ait insanların hepsini terörist ilan etmeye yaklaşan milliyetçilik anlayışına şaşırmak anlamsız hale geldi. Bugün ‘ulusal’ olarak nerede durduğumuzu anlamak için bu anlayışın temellerine ve kurucularına yakından bakalım.

Ulusal veya ulusçu, temelde ulus kategorisiyle düşünme, ulusal sorunlara öncelik verme, insan gruplarını yurttaşlık, sınıf, din vb. olarak değil de tek bir ulus olarak algılama biçimine denk gelir. Bu yaklaşımda uluslar aynı tipte insanlardan oluşur ve uluslara değişmez ırksal ve tarihsel özellikler atfedilir. Türk edebiyatında Jön Türk hareketinden sonra görülmeye başlanan ulusçu söylem günümüze kadar sürer. Bu anlayış içerisinde dünyayı algılamanın temel birimi ‘ulus’tur, kendi içinde ‘bizim ulus’ ve ‘öteki uluslar’ olarak ayrılır. ‘Bizim ulus’ olumlu ve tehlike altındayken, ‘öteki’ bütünüyle olumsuz ve düşman niteliğindedir.

Halide Edip Adıvar

Yaşadığı dönem (1882-1964) ve yazdığı dönem itibariyle Cumhuriyet’in kuruluşuna fiilen katılmıştır. Devlet katında zaman zaman önemli görevlerde bulunmuştur. Yazdığı yirmi bir roman ve iki öykü kitabının hemen hepsinde Yunan/Rum’lara göndermede bulunan yazarın kullandığı tek olumlu ifade Yeni Turan’daki (1912) “Posta nazırı genç bir Rum” içindir, bu da ulusalcılık anlayıştan bağımsız değildir: Sadık. Bunun dışındaki romanlarda betimlenen Rumlar için kullanılan ifadeler, kadınlar için genel olarak ‘hafifmeşrep’tir. Dönen Ayna’da (1953) “Rum Kahpeleri” vardır, Vurun Kahpeye’de (1923) Eleni fahişedir. Bir Türk’ü olumsuzlamak için kullanılan yöntem ise ‘Rumlaştırmak’tır; Raik’in Annesi’nde (1909) Rumlaşıp milli özelliklerini kaybeden ve Rumca şarkılar söylediği için acınacak duruma düşen Türk kızları vardır. Erkekler için de durum farklı değildir. Savaş teması ya da askeri öğeler içermeyen romanlarda dahi Rumlar kendilerine güvenilmeyecek insanlardır, ahlaksız ve ikinci sınıftırlar. Rum nüfusu geniş olan Beyoğlu ilçesi Batı’yla, Rum’la ve olumsuzlukla doğrudan ilişkilidir. Türkler ve Rumlar arasındaki yakınlaşmalar, Türk tarafın karakterinin bozulması ya da maddi kayıpla sonuçlanır. Çaresaz’da (1961) Nikolaki Efendi Selim Bey’e para yardımında bulunur ama sonunda eve sahip çıkar. Selim Bey’in kızı Mediha ile Rum aile arasında gelişen dostluk da sadece evi ellerinden alabilmek içindir. Halide Edip Adıvar’ın zaman içinde “öteki” imajının değişimine bakıldığında 1919′da yayınlanan Heyula ile 1963′de yayınlanan Hayat Parçaları arasında önemli bir fark görülmez. Yani ulus- devlet ve ulus- kimlik inşa süreçlerinden sonra da olumsuz öteki imajı yerleşik biçimde devam etmiştir.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Yaşadığı dönem ve anlayış bakımından Halide Edip’le benzerlik gösteren Yakup Kadri, kimilerince “Kadro” hareketi yüzünden sol olarak da nitelenir. Öykü ve romanlardaki Yunan/Rum imajı Halide Edip Adıvar’ınkine çok benzer. Ek olarak “öteki” düşmanlığı Rumlarla sınırlı kalmaz “yabancı düşmanlığı” vardır. Aynı şekilde Türkler de sürekli tehdit altındadır. Tüm Avrupa “Türk”e düşmandır. Hıristiyanların yegane amacı Türkler’e kötülük etmektir. Yaban romanında (1932) en kötü kişiler Yunan/Rum/Ermeni/Yahudi karışımı kişilerdir. Türk kızının yüzünü zorla açtıran Yunan eri Ermeni şivesiyle konuşur: “Pire limanı şamataları” içinde birden farklı bir ses gelir:

“Rum şivesiyle söylenmiş bir Türkçe diyemem. Bu bağıran belki bir Ermeni, belki bir Yahudi’dir. Türkçe’nin böyle söylenmesinde, böyle bozulup didiklenmesinde ne hazin birşey var! Sanki, haşin ve patavatsız bir el vücudumuzu hırpalıyor, vücudumuzun en hassas, en nazik yerlerine kadar sokulup oraya tırnakların ı geçiriyor zannedilir” (Karaosmanoğlu, 1996: 46).

Yazarın 1957 yılında kaleme aldığı Vatan Yolunda adlı anı kitabında Yunan’a karşı öfkenin “asla unutulamadığını” görürüz. Savaş alanında Türk ve Yunan ölülerin vaziyeti anlatılırken, Yunanlılar’ın ölüsü dahi bilinçsiz hayvana eşdeğer tutulur ve hala can düşmanı olarak algılanır.

“(Yunan’dan) kalan şeylere bakıyorum. Bir an için merhamete meyleden kalbim birdenbire büyük bir nefretle doluyor ve bu nefret anı büyük bir süratle büyük bir öfkeye inkılap ediyor. Düşünüyorum ki bu kadavra bir iki sene evvel… (Yunanistan’da)… yaşayan bir genç adamdı. Buralarda işi neydi? Hangi Tanrı adına can verdi?.. Eğer bu faciada kendi şuur ve iradesine rağmen yol aldı ise biraz ötede etrafa aynı kokuları yayarak, aynı renklerle, aynı şekillerle çürüyen şu hayvan leşlerinden; eğer kendi iradesine uyarak geldiyse kapı eşiklerinde vurulan mal ve can düşmanı mahluklarından farkı nedir?” (Karaosmanoğlu, 2005: 72).

Yunan ve Rumlar için kullanılan sıfatlar genel olarak şöyledir: Pis, bulantı verici, kibirli, nankör, kanla sarhoş, sırnaşık, açıkgöz, vahşi, şımarık, soysuz, barbar, kalpsiz, dünkü uşak, dünkü köle, ırk düşmanı vb.

Diğer taraftan Yakup Kadri, antik Yunan’a karşı sempati beslemektedir. Antik Yunan edebiyatı ve Parnasse şiiriyle ilgilenen yazarın görüşü Antik Yunan’ı Türkler’in ataları olarak görmesiyle ilişkilidir. Bu varsayım 1930′larda oluşan Türk Tarih Tezi’ndeki iki temel görüşe dayanır. Bunlar Antik Yunan uygarlığının Türk kökenli olması ve Çağdaş Yunanlılar’la Antik Yunan arasında hiçbir ilişki olmamasıdır.

Atilla İlhan

Özellikle ulusçu yazarlarda görülen ve “öteki”ne atfedilen cinsellik yazarda sıklıkla karşımıza çıkar. Sokaktaki Adam’da (1953) Rum kadınların hemen hepsi cinsellikle ilişkilidirler: Mari, Hrisula ve Marika fahişedir. Evganiya randevu evi işletir. Rum kadınların aşırı cinsel davranışları uzun uzun anlatılır. (İlhan, 1953)

Olumlu nitelik taşıyan gayr-ı müslimler Osmanlı’yla işbirliği yapmış, Türk’ten yana olan ve “kendi milletine” karşı çıkmış olan birkaç kişidir. Yahudiler de diğer tüm uluslar gibi prototip olarak çizilir. Korkak ve paraya düşkünlük gibi genel karakteristik özellikler sergilerler.

Nihal Atsız

Aşırı ideolojik tutumları tarafından devlet tarafından pek sahiplenilmeyen Nihal Atsız Türk ırkçılığının yapıtaşıdır: ” Irkçı Türkçüler, Türk tarihinin verdiği hükümlere baş eğerek dostu ve düşmanı ayırmışlardır. Biz ırkımıza düşmanlık edenle etmeyeni, topraklarımızda gözü olanla olmayanı biliyoruz. Bizim dostluğumuz ve düşmanlığımız bu esaslara göredir. Irkçı Türkçülük siyasi bir fırka olmadığı için ırkçı Türkçülerin gündelik siyasetle ilgisi yoktur. Bizim ülkümüz, davalarımız, asırlıktır, millidir.” (Atsız, 1997).

Yazarın “öteki” ve “düşman” kavramları, çağdaşlarına göre çok daha geniş bir zamana ve coğrafyaya yayılır. Orta Asya’da geçen romanlarında Çinliler, Osmanlı döneminde devşirmeler, ulahlar, Bulgarlar, Venedikliler, Çingeneler, Macarlar ve daha niceleri alabildiğine kötülenir. Rumların olumlu tek özelliği Türk’ten korkup kaçarken hızlı koşabilmeleridir. Çalışarak korkaklık ve güçsüzlüklerini yenmeleri mümkün değildir. Deli Kurt (1958) romanında bu durum şöyle açıklanır: “Bre yeniçeri! Kapu kulu olmak seni gavur dölü olmaktan kurtarır mı? (Atsız, 1958). Tahmin edileceği gibi Türk soyundan olanlar üstün özelliklere sahiptirler: Gürbüz, mert, kahraman, keskin nişancı, görgülü, mis kokulu, terbiyeli, sert bakışlı ve alçakgönüllü gibi.

Tarık Buğra

Tarık Buğra’nın romanlarında göze çarpan temel etken, Türk kimliğinin “öteki”nin tam karşıtı olmasıdır. Osmancık romanında sıklıkla Rumlar’dan söz edilir. Ahlaki değerler açısından Rumlar her zaman Türkler’den daha alt seviyededirler. Romanda ulusun kaderini, ruhunu, üstünlüğünü yansıtan tarih boyunca süregelmiş gerçeküstü bir söylem ve bu söylemi benimseyerek birlik olmuş, aynı ülküyü izleyen bir Türklük anlayışı hakimdir. Türk’ün bu ulu misyonunu engelleyen ebedi düşmanları ise Rumlar ve Bizanslılar’dır.

Bir Rum kendinde olmayan özellikleri Türkler’de sıralayarak karşıtlık üzerinden kimliği tanımlar. İfadelerin betimleyiciliğinden ziyade hayranlık belirten sözler dikkat çekicidir: “Mihail soyundaki kızların, bacısı Zoe dahil, onların (Türk) erkeklerine karşı aşırı ilgiyi ilk defa düşünüyordu. Kendi soyundaki erkeklerin ilgisizliğini soy, sop, din, töre kavramlarından ayrı ve onlar üzerinde durulmadan değerlendirilemeyeceğini ilk defa düşünüyordu.” (Buğra, 1983:63)

Türk ile Rum arasındaki fark, tarihsel ya da konjonktürel değildir. Farklı din ve farklı soylara sahip olmalarından kaynaklanır ve asla değiştirilemez. Bu yüzden de yüzyıllardır Anadolu topraklarında yaşayan, ortak bir kültürün paylaşıldığı Rumlar ile farklı topraklarda, başka bir kültüre sahip olan Yunanlılar eşdeğerdir. Türkler Yunanlılar’ı öldürdüğünde cengaver kahramanlar olurken, Yunanlılar Türkler’i öldürdüğünde kansız katiller olurlar.

1963′te yayınlanan Küçük Ağa’da da aynı siyah-beyaz dünya devam eder, insanlar grup hatta millet halinde haklı-haksız, üstün-aşağı, iyi- kötü olarak sınıflanır. Yunanlılar ve Rumlar Türkler’in mallarına göz dikmiş, köyleri basan, kadınlara tecavüz eden canilerden ibarettir. Olumlu gösterilen Rum/Yunan imajı ait olduğu cemaati “satıp” Türklerin tarafına geçenlerden ibarettir. Romanda cinsellik de ötekileştirme de araç olarak kullanılmıştır. Tüm fahişeler, yine doğuştan kanlarında bu özelliği barındıran Rum kadınlardan oluşur. Ailesine bağlı ya da bir anne olarak Rum figürü yoktur. Rum erkekleri ise aksine cinsel yönden zayıftırlar. Bu yüzden ‘kafası çalışan’ Rum kadınları Türk erkeklerine kaçarak doğru yolu bulurlar (Buğra, 1963:157).

Sonuç

Turhan Tan, Abdullah Ziya Kozanoğlu, Feridun Fazıl Tülbentçi, Aka Gündüz, Mithat Cemal Kuntay, Sadri Ertem, Samim Kocagöz gibi birçok cumhuriyet dönemi yazarında da benzer anlayış hakimdir, benzer ifadelere rastlanır. Seçilen konular “toplumsal” sorunlardır. Toplumu oluşturan unsur ise ulus olduğundan tüm sorunlar ortaktır ve herkesi ilgilendirir. İnsanların aile, sosyal, iş hayatındaki sorunları, doğa, sağlık, felsefe konuları değil ‘ulusal’ sorunlar ele alınmaktadır. Tüm yurttaşların hayattaki birincil ihtiyacı vatanın toprak bütünlüğü ve dolayısıyla bunu tehdit eden ‘düşman’dır. Düşmanlık, nefret, öldürme, tecavüz gibi olumsuz terimlerin evrensel anlamda militarist düşünceden kaynaklanabileceği ihtimali tamamen göz ardı edilip, belli ırklara mal edilir.

Türk- Yunan karşıtlığında ‘Batı’ Yunanlılar’ın tarafındadır. Onun için ‘muasır medeniyet’ dahi olsa Batı’ya karşı da önyargı vardır. Bu ayrımda din farklılığının da rolü büyüktür. Ulusçu anlayış din ile desteklenir. Batı’nın bize karşı olmasının nedenlerinden biri de Hıristiyan olmasıdır. Böylesine güçlü ve onyıllarca devam eden ulusçu yaklaşımı sadece söylem ya da anlayış bazında ele almak yetersiz olur. Bir bakıma edebiyat, toplumsal bir projenin siyasal meşruiyetini sağlama görevini üstlenmiş gibidir. Verilen toplumsal mesaj, sadece edebiyatta değil, siyasette, askeriyede, eğitimde ve nihayetinde toplumsal hayatta yerini alarak bir bütünlük kazanır.

Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, bireyin aidiyetinden gurur duyulması gereken bir öğe olmasından, mevcudiyetinin yegane sebebi olmasına kadar çok boyutlu bir vatanperverlik kurma aracı olarak çıkar karşımıza. Sık sık düşman tehdidine vurgu yapan siyah-beyaz, nedensellikten uzak bir anlayış bugün hala devam etmiyor mu? Doğrulanmamış, akademik söylemle sorgulanmayan varsayımlar ve düşünceler ‘bilimsel ve pozitivist’ oldukları vurgulanarak anlatılıyor, öğretiliyor. Bu anlayışla yetişen bireylerin, karşılaştıkları ‘tehdit’ durumlarında muhakeme yetenekleri gelişmediğinden, neden-sonuca dayalı bilgilere sahip olmadıklarından, kendi gibi düşünmeyen ve görünmeyenleri ‘öteki’ hatta ‘düşman’ olarak nitelemesi de normalleşiyor. Fakat düşmana nasıl davranacağı öğretilmediğinden bu bireyler, getirdikleri ‘donanımlı’ altyapı sayesinde biraz da eğitimle rahatlıkla katillere dönüşebiliyor. Biz de arkasından cemaat ve örgüt bağlantısı arayarak yeni bir günah keçisine yüklemeye çalışıyoruz sorumluluğu.

Her ne kadar kıdemlerinden dolayı cumhuriyet dönemindeki düşmanlarımıza hala olumsuz duygular besliyor olsak da, bugünkü düşmanlarımız artik farklı. Artık dış mihraklar yok, tehlike içeride. Kendilerini ulus kategorisinin içine koymayı öncelik edinmeyen grupların da demokrasi içinde ve vatandaşlık tanımı dahilinde ifade ve temsil hakları sağlanmadıkça, eğitim sisteminde reformlara gidilmedikçe, birbirimizi etiketlemeye, anlamamaya, nefret etmeye ve dışlamaya mahkum bir gelecek bekliyor bizi. Tabii tüm bu kutuplaşmalara silahlar ve tanklar bulaşmazsa…

Kaynaklar

Atsız, Nihal. Deli Kurt, İrfan, 1997 (1958).
Atsız, Nihal. İçimizdeki Şeytan, İrfan, ikinci baskı, 1997.
Buğra, Tarık. Küçük Ağa, Ötüken, 1993 (1963).
Buğra,Tarık. Osmancık, s:65, Ötüken, 13. Basım 2001 (1983).
İlhan, Atilla. Sokaktaki Adam, Bilgi Yayınevi, 1999 (1953).
Karaosmanoğlu,Yakup Kadri. yay. haz. Atilla Özkırımlı, 1889-1974. Bütün eserleri 7, İletişim, 2005.
Karaosmanoğlu,Yakup Kadri. yay. haz. Atilla Özkırımlı, Yaban s:185, İletişim Yayınları 1996.
Milas, Herkül. Türk Romanı ve Öteki, Ulusal Kimlikte Yunan İmajı, Sabancı Üniversitesi Yayınevi, 2000.

Peki, Bu Tehlikenin Farkında mısınız?

Erkan Tekman tarafından Türkiye, Politika ile işaretlenerek gönderildi (22 April 2007)

moleschino‘da genelde güncel ile ilgili yazmıyoruz. Böyle bir kuralımız olduğundan değil, güncelin dayanıksızlığından ve bizim de tüketim için değil sürekli kullanım için birşeyler yapmayı sevdiğimizden. Benim de elimde üzerinde çalışmakta olduğum böyle kalıcı birşeyler vardı, onlarla zaman zaman ilgilenir haldeydim. Ama artık dayanamadım ve güncele değinen birşeyler yazmak istiyorum, çünkü “tehlikenin farkındayım”…

Türkiye’nin Siyasi Tablosu

Türkiye’nin siyasi tablosun her zaman karmaşık olmuştur. Standart sanayi toplumlarında görülen “emek”-”sermaye” çelişkisi daha çok işçi-köylü-esnaf üçlüsü üzerinde algılanabilmiş, bu üçlünün kökleri de tarihsel olarak o kadar ayrıştırılabilir olmadığından çelişki daha çok “laik”-”muhafazakar” ekseninde bir ayrışma olarak tezahür edebilmiş ve hemen her siyasi oluşum kendisini bu oluşuma göre konumlandırmıştır. Eski zamanlarda çok daha zayıf olmakla birlikte ikinci bir ayrışma “Türk”-”diğer etnik” meydana gelmiş ve gittikçe daha kuvvetle kimi siyaset de bu ekseni tanımlayıcı olarak kullanmaya başlamıştır.

Bu basit haritaya bakarak kimi etiketlendirmeler yapmak mümkün oluyor. Kemalistler “laik”-”Türk” çeyreğinde. Liberaller “laik” yanında, ama bu ayrışmaya karşılar, “Türk” yanında, ama bu ayrışmaya da karşılar; yani etiketlere karşı hale gelmiş “Kemalistler”. Muhafazakarlarımız/ılımlı islamcılar/siyasi islamcılar/her kimse genelde “muhafazakar” kenarında, etnik ayrımı kabullenmiyorlar, temel referans dini kimlik olduğundan. Milliyetçilerimiz “muhafazakar”-”Türk” köşesinde. Karşısında da “muhafazakar”-”Kürt” köşesinde bir yapılanma var.

Siyaset aslen kaynakların paylaşımı mücadelesi. Standart sanayi toplumlarında “emek”-”sermaye” çelişkisi buradan peydahlanıyor: Kaynaklar emeğin çıkarına mı kullanılacak (sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim) yoksa sermayenin yararına (altyapı, ulaşım, enerji, vb) mı? Ve bu nedenle bilgi toplumuna geçerken bu çelişki anlamını kaybetmeye başlıyor. Ve yine aynı nedenle henüz standart bir bilgi toplumu çelişkisinden bahsedemiyoruz. Belki “özgürlük”-”kontrol” olacak, ama bu nasıl bir siyasi ifadede kendini bulur söylemek zor.

Türkiye’de ise kaynak paylaşımı kavramsal bazda değil de taraftar bazında algılanagelmiş. Çünkü temel çelişki üretimdeki yer ile belirlenememekte, aslında zihinlerden başka bir yerde yer almayan ayrışmalara dayanmakta. Bu durumda kaynak paylaşımında “bizden” ve “onlardan” belirteçlerine yaslanmaktan başka çare kalmıyor ve dolayısı ile 60 yılı aşan temsili demokrasi deneyimimiz sanayi toplumunun toplumsal kazanımları konusunda pek de verimkar olamıyor.

“Tehlike”nin Farkında mıyım?

Klasik çelişki üzerine yapılanmaya çalışan siyasi partilerin (bir yanda sosyalist partiler, diğer yanda liberal partiler) başarısızlığı, buna karşın mevcut ayrışmalar üzerine yapılananların (bir yanda laiklik taraftarları, öte yanda muhafazakarlar) hem temsil yeteneği açısından, hem de kaynakları paylaştırma konusunda başarısı Türkiye’de siyaseti ne deve-ne kuş bir hale getirmiş. Öyle ki, temelde bu nedenle, aslında siyasetle hiç bir ilişkisi olmaması gereken ordu dahi siyasetin en etkin aktörlerinden biri haline gelmiş; özellikle son on yılda. Koca koca darbeleri ve darbe girişimlerini yapan ordu, o zamanlarda dahi, hiç bir zaman bu kadar siyasetin içerisinde değildi. Nedenleri tartışılır, ama bu bir vakıa.

Siyasetin siyaset olmaktan çıktığı, toplumdaki ayrışmaların derinleştirilmesinin en temel politika aracı haline geldiği son zamanlarda bir kampanya başlatıldı: “Tehlikenin farkında mısınız?” Bu tehlike “laik”-”muhafazakar” fay hattı (ben bu deyimi ilk Nuray Mert’ten işittim) üzerinde daha önce görülmemiş bir durumla ilintili: Cumhurbaşkanlığı’nın, Meclis’in ve Hükumet’in tümünün “muhafazakar” kamp eline geçmesi. Bu durum “laik” kamp tarafından çok büyük bir tehlike olarak algılanıyor, “Şeriat geliyor” diye betimleniyor, ne pahasına olursa olsun engel olunması gereken bir hal gibi görülüyor.

Önce “tehlike”ye bakalım: Daha önce 1950′lerde aynı durum olmuştu, sonuçta demokrasinin tehlikeye girmesi bahanesi ile bir preemptive, yani peşin bir darbe yapılmıştı. Ardından Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı dönemi var, ki bu sırada da epey bir gürültü çıkmış, ama ANAP’in zaten düşüşteki gücü ve ardından Özal’ın ölümü sorunun büyümesini engellemişti. Meşhur Refahyol deneyimimiz, “muhafazakar” kamp söz konusu üç iktidar organından yalnızca ikisinde kısmi kontrole sahip olmasına karşın, çok ciddi ele alınmış ve kısmen sivil ve büyük oranda askeri bir postmodern darbe ile engellenmişti. Tüm bu deneyime rağmen halkımız (ya da daha doğru bir deyimle sandığa giden seçmen) seçimini yine “muhafazakar” kamptan yana yaptı ve AKP’yi iktidara taşıdı. Bu kez tarih öyle tecelli etti ki her üç iktidar unsurunun da uzunca süre “muhafazakar” kampın eline geçmesi olasılığı var. Eğer bunu bir “tehlike” olarak algılarsanız, evet, bir tehlike mevcut. Ve gördüğünüz gibi ben de “tehlikenin farkındayım”.

Gerçek Tehlike Hangisi?

Hayır, bu “tehlike” konusunda düşüncemi, konumumu, fikrimi açıklamayacağım. Bu siyaset işi ve gerçekten moleschino‘da yer alması manalı olmayan bir konu. Ben, onun yerine, çok daha vahim bir tehlike olarak gördüğüm bir konuya değineceğim. “Tehlikenin farkında mısınız?” kampanyası, siyasi sorunun şu veya bu şekilde, şu veya bu vadede, şu veya bu kampın istediği şekilde çözülmesinden bağımsız olarak, mevcut ayrışmaları çok keskinleştiriyor, toplumun tansiyonunu yükseltiyor ve ileride nerelere varacağı belli olmayan yollara sokar bir hale geliyor.

14 Nisan günü Ankara’da çok büyük, çok etkileyici ve çok olgun bir gösteri yapıldı “Laik”-”Türk” kampına ait, ama siyasal temsil bulamadıkları ayan beyan ortada yüzbinler, aynı durumdaki milyonları temsilen algıladıkları “tehlike”ye karşı duruşlarını gösterdiler. Yalnızca miting olarak bakılınca, her türlü endişe verebilecek mesajına karşın, kabul edilebilir bir gösteri. Ama yalnızca miting ile kalmıyor: Mitinge katılmayanlar evlerine bayrak asmaya çağrılıyorlar. Mitingi destekleyenler bileklerinde “biz kaç kişiyiz” bileklikleri taşımaya başlıyorlar… Herkes “biz” ya da “öteki” olmak, bunlardan birini seçmek durumunda bırakılıyor. Balkonunda bayrak yoksa “öteki”lerdensin, bileğinde bileklik varsa “biz”densin.

Buna benzer “işaret” kampanyalarını hep yaşadık biz. 12 Eylül öncesi bıyığımız göstergeydi, son yirmi-yirmibeş yıldır kadınların başörtüleri/türbanları gösterge. Bakın sözcükler bile gösterge olabiliyor, “başörtüsü” desem birşey, “türban” başka birşey. Telaffuz gösterge, renkler gösterge… İlk tanıştığımızda sorduğumuz şeylerden birisi de “Nerelisin?” değil midir, memleketimiz bir gösterge. Gösterge ki gösterge…

Modern toplum olabildiğince göstergelerden uzak durmaya çalışır. Çünkü aslolan herkesin aynı haklara sahip olmasıdır ve göstergeler bu temeli zedeleyebilecek bir unsurdur. Taraf göstermenin anonim olması tercih edilir, oylar kapalı verilir, mitinge katılanlar evlerine döndüklerinde mitinge katılmayanlardan ayırt edilemezler, vs. Yani modern toplum anonimlik yoluyla ötekileştirmenin önüne geçmeye çalışır. Geleneksel toplumlarda ise göstergeler önemlidir: Kişilerin toplumdaki yerine göre hak sahip olması yerleşik kuraldır ve bunu sağlamak için göstergelere ihtiyaç vardır. Kavukların büyüklüğü, madalyaların kalabalıklığı, arabanın at sayısı, “ye kürküm ye” misali…

Kimdir bu “Öteki”?

Ne acı değil mi? Türkiye’de modern toplumun bekçisi olduğu iddiası ile yola çıkanlar geleneksel toplumu çağrıştıran bir gösterge sistemi kurmaya çalışıyorlar. Halk bu göstergelere göre ayrıştırılmaya, karşı tarafta kalanlar “öteki”leştirilmeye çabalıyorlar. “Tehlikenin farkında olmamak” neredeyse suç ilan edilmek üzere. Oysa takipçisi oldukları Atatürk modern topluma evrilme aşamasında göstergelerin yok edilmesine özellikle çaba sarfetmişti. Sınıfsız ve zümresiz bir toplum yaratma yoluna girilmiş, kısmen başarılı olunmuştur. Hatta anonim modern toplum vatandaşı olma yolundaki kazanımların çoğu o eski zamanlara dayandığına göre, çoğunlukla başarılı olunmuştur. Şimdi takipçileri “laik”-”muhafazakar”, “Türk”-”diğer etnik”, “bağımsızlıkçı”-”işbirlikçi” gibi birden çok eksende toplumu fişlemeye ve etiketlemeye çalışıyorlar. Ve bunu beğenmedikleri “muhafazakar”larla, “Kürt”lerle karşılaştırınca çok daha sert bir şekilde ifade ediyorlar.

Oysa görülmeli ki burada “öteki”leştirilenler bizim dostlarımız, arkadaşlarımız, komşularımız, kardeşlerimiz… Kimi zaman mecazi anlamda, çoğu zaman da gerçekten öyle. Bu “öteki” kardeşlerimiz de Çanakkale’de Osmanlı ordusunda, sonrasında Anadolu’nun dört bir yanında Kuvva-i Milliye ile birilikte, Kuvva-i Millliye olarak savaşmadılar mı? Bu “öteki” arkadaşlarımız da aynı bayrak için vurulup gazi, canın verip şehit düşmediler mi? Bu “öteki” komşularımız da aynı marşı İstiklal’in işareti olarak benimseyip, özellikle “[…] Medeniyet dediğin tek dişi kalmaz canavar […]” mısraını aynı içtenlikle okumadılar mı? Bu “öteki” dostlarımız da tehlike altında gördüğümüz cumhuriyette bizim kadar hak sahibi değiller mi?

Olan bitenler bu kişileri “öteki”leştirmeye değecek, yarın öbürgün onların da sizi “öteki”leştirdiğini görmek, bir süre sonra birbirinizin yüzüne bakamayacak hale gelecek kadar büyük bir “tehlike” barındırmıyor mu gerçekten? Yoksa yalnızca kendi haklılığınıza olan inançtan aldığınız güç ile her türlü eylemde haklı mı görüyorsunuz kendinizi? Bu hakkın fay hattının karşı tarafında da duyumsanması ile oluşacak depremin büyüklüğünü, şiddetini düşünüyor musunuz? Yoksa enkaz altından çıktığınızda mı düşüneceksiniz? Bu tehlikenin farkında mısınız ve bunun için endişeleniyor musunuz?

Sonraki sayfa »