Ülkeler, Armaları ve Türkiye

A. Murat Eren tarafından Kültür, Türkiye, Dünya Ülkeleri, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (9 August 2007)

Söze başlamadan önce Türkiye’nin armasını koyayım şuraya da, yazının devamını okurken aklınızın bir kenarında hep bu arma dursun:

Ülke armaları her ülkenin sahip olduğu, bayrağından sonra ülkenin ikinci bir görsel materyali niteliğinde kullandığı amblemler aslında. Görsel materyal niteliğinde kullanıldığı noktalardan birisine örnek olarak pasaportlar verilebilir mesela, büyük çoğunlukla ülke armaları o ülkeye ait pasaportun ön kapağında yer alıyor (zaten bu arma mevzusunun kafama takılması Kanada’lı bir arkadaşımın pasaportunun talihsiz bir şekilde benimkinin yanında peydah olması ile başladı. Her neyse).

Wikipedia’ya göre armalar Avrupa geleneğinde bir kişiye ya da gruba ait olacak şekilde dizayn edilmiş ve çeşitli şekillerde kullanılan tanıtıcı materyallermiş. Avrupa’nın bu kadim geleneği artık Avrupa ile sınırlı olmadığı gibi sadece bireyler ve grupları tanımlamak için de kullanılmıyor. İş ciddiye binmiş, bir iki ülke dışında kalan her ülkenin bir arması var.

Avrupa ülkelerinin bazılarının armaları şöyle örneğin:

Bence hepsi birbirinden güzel, birbirinden afilli. Tamam, bu ülkeler Avrupa’da, bilim, sanat, estetik, rönesans, papa, filan falan. Dünya gezegeninin başka bir kıtasına gidelim, mesela Afrika’ya. Bakalım onların armaları nasılmış:

Her bir arma ülkeye dair öğelerle süslenmiş, insan neanderthal hislere bürünüp kıskanıyor. Asya tarafına doğru yollanalım, Türki cumhuriyetlere bakalım mesela, belki içimize su serpecek, bizimkine eşdeğer güzellikte bir arma o taraflardan çıkar:

Çıkmıyor. Bu böyle gidiyor (Amerika kıtasından ümitleniyorsanız diye söyleyeyim dedim. Hele Avusturalya’nın armasına bakmayı aklınızdan bile geçirmeyin). Türkiye’nin arması kadar baştan savma bir arma bulurum diyorsanız bütün ülke armaları burada, buyrun bakın.

Bu toprakların Osmanlı dedelerinin kabul ettiği armanın nasıl olduğunu bilmeyen var mıdır bilemiyorum ama şöyle şurada dursun o da her ihtimale karşı:

Türkiye arma konusuna hiç ehemmiyet göstermemiş demek doğru olmaz. 1925′te ülkenin armasının belirlenmesi için Milli Eğitim Bakanlığı, o zamanki adı ile Maarif Vekaleti, bir yarışma düzenlenmiş ve Namık İsmail Bey içerisinde bir Bozkurt figürüne yer verdiği aşağıdaki arma ile birinciliği kazanmış. Lakin bu arma hiç bir zaman resmi olarak onaylanmamış (isabet olmuş gibi görünse de şu ankine tercih edilebilir bence):

Şu anki arma da “resmi” bir arma olmamasına rağmen kamu kurumları ve resmi daireler tarafından kullanılıyor. Birisi de çıkıp “Word’de oval çizip içine de Türkiye Cumhuriyeti yazmakla arma mı olur yahu” demiyor.. Anlamak mümkün değil.

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında ‘Ötekiler’

Selma Şevkli tarafından Türkiye, Kitap, Tarih, Politika ile işaretlenerek gönderildi (9 June 2007)

Aidiyet, toplumsal kimlik ve milliyetçiliğin farklı türevleriyle ilgili kavram ve anlam kargaşası sebebiyle birbirimizi anlayamamız devam ediyor. Moleschino da bu iletişimsizlikten nasibini alırken konu yine tarihe geliyor, yine milliyetçiliğe geliyor. Merak ediyorum, ortalama (?) bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı tarihini ne kadar biliyor? Bu bilgileri nereden edinmiş? Devlet okullarında verilen tarih eğitiminin ne kadar ‘bilimsel’ ve ‘pozitif’ olduğu hepimizin malumu. Tabii haklı sebepleri var bütün bu çarpıtmaların. Ulus devlet kuruluyor, devrimler yapılıyor, herşeyin mübah olduğu Cumhuriyet Dönemi bitemiyor bir türlü. Çünkü biz bir türlü kurulamıyoruz. Bu yüzden de kendimizi kanımızla, ırkımızla, şanlı tarihimizle, düşmanlara olan üstünlüğümüzle tanımlamanın ötesine gidemiyoruz. Neden dünyanın merkezinde Türkiye’nin ve Türkler’in olduğu saplantısı bu derece iliklerimize işlemiş? Nasıl olup da sağduyu, muhakeme gibi becerilerden yoksun bırakılmışız ve ‘teröre lanet’ adı altında ’savaşa evet’ mitinglerine bu kadar hazırız?

Bu soruların cevabını bulabilmek için biraz gerilere gidelim. Cumhuriyet dönemindeki edebiyat anlayışımıza bir göz atalım. Kitle iletişim araçlarının çok kısıtlı olduğu bu dönemde, toplumu dönüştürmenin ve sadece siyasi alanda değil toplumsal hayatta da etkileyebilmenin yolu kitaplardan geçiyordu. Ve gelin görün ki toplumsal problemlerimizi anlatan, kimliklerimizi belirleyen, edebiyat anlayışımızı oluşturan bu eserlerin çoğu da resmi söylemi belirleyen siyasi kadrolar tarafından yazılmıştı.

Ulus ismiyle tanımlanan tüm edebiyatların bir parça ulusallık taşıması gibi “Türk” sıfatı taşıyan Türk edebiyatının da ulusal nitelikler taşıması elbette ki normaldi. Fakat bu anlayış öylesine merkeze konmuş ve ulusdışı unsurular öylesine dışlanmıştı ki, bir daha geri dönüşü olamadı. O anlayış, bugünlere kadar ulaştı. Tam da bu yüzden gayrı müslimlerin katli ya da bir etnik kökene ait insanların hepsini terörist ilan etmeye yaklaşan milliyetçilik anlayışına şaşırmak anlamsız hale geldi. Bugün ‘ulusal’ olarak nerede durduğumuzu anlamak için bu anlayışın temellerine ve kurucularına yakından bakalım.

Ulusal veya ulusçu, temelde ulus kategorisiyle düşünme, ulusal sorunlara öncelik verme, insan gruplarını yurttaşlık, sınıf, din vb. olarak değil de tek bir ulus olarak algılama biçimine denk gelir. Bu yaklaşımda uluslar aynı tipte insanlardan oluşur ve uluslara değişmez ırksal ve tarihsel özellikler atfedilir. Türk edebiyatında Jön Türk hareketinden sonra görülmeye başlanan ulusçu söylem günümüze kadar sürer. Bu anlayış içerisinde dünyayı algılamanın temel birimi ‘ulus’tur, kendi içinde ‘bizim ulus’ ve ‘öteki uluslar’ olarak ayrılır. ‘Bizim ulus’ olumlu ve tehlike altındayken, ‘öteki’ bütünüyle olumsuz ve düşman niteliğindedir.

Halide Edip Adıvar

Yaşadığı dönem (1882-1964) ve yazdığı dönem itibariyle Cumhuriyet’in kuruluşuna fiilen katılmıştır. Devlet katında zaman zaman önemli görevlerde bulunmuştur. Yazdığı yirmi bir roman ve iki öykü kitabının hemen hepsinde Yunan/Rum’lara göndermede bulunan yazarın kullandığı tek olumlu ifade Yeni Turan’daki (1912) “Posta nazırı genç bir Rum” içindir, bu da ulusalcılık anlayıştan bağımsız değildir: Sadık. Bunun dışındaki romanlarda betimlenen Rumlar için kullanılan ifadeler, kadınlar için genel olarak ‘hafifmeşrep’tir. Dönen Ayna’da (1953) “Rum Kahpeleri” vardır, Vurun Kahpeye’de (1923) Eleni fahişedir. Bir Türk’ü olumsuzlamak için kullanılan yöntem ise ‘Rumlaştırmak’tır; Raik’in Annesi’nde (1909) Rumlaşıp milli özelliklerini kaybeden ve Rumca şarkılar söylediği için acınacak duruma düşen Türk kızları vardır. Erkekler için de durum farklı değildir. Savaş teması ya da askeri öğeler içermeyen romanlarda dahi Rumlar kendilerine güvenilmeyecek insanlardır, ahlaksız ve ikinci sınıftırlar. Rum nüfusu geniş olan Beyoğlu ilçesi Batı’yla, Rum’la ve olumsuzlukla doğrudan ilişkilidir. Türkler ve Rumlar arasındaki yakınlaşmalar, Türk tarafın karakterinin bozulması ya da maddi kayıpla sonuçlanır. Çaresaz’da (1961) Nikolaki Efendi Selim Bey’e para yardımında bulunur ama sonunda eve sahip çıkar. Selim Bey’in kızı Mediha ile Rum aile arasında gelişen dostluk da sadece evi ellerinden alabilmek içindir. Halide Edip Adıvar’ın zaman içinde “öteki” imajının değişimine bakıldığında 1919′da yayınlanan Heyula ile 1963′de yayınlanan Hayat Parçaları arasında önemli bir fark görülmez. Yani ulus- devlet ve ulus- kimlik inşa süreçlerinden sonra da olumsuz öteki imajı yerleşik biçimde devam etmiştir.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Yaşadığı dönem ve anlayış bakımından Halide Edip’le benzerlik gösteren Yakup Kadri, kimilerince “Kadro” hareketi yüzünden sol olarak da nitelenir. Öykü ve romanlardaki Yunan/Rum imajı Halide Edip Adıvar’ınkine çok benzer. Ek olarak “öteki” düşmanlığı Rumlarla sınırlı kalmaz “yabancı düşmanlığı” vardır. Aynı şekilde Türkler de sürekli tehdit altındadır. Tüm Avrupa “Türk”e düşmandır. Hıristiyanların yegane amacı Türkler’e kötülük etmektir. Yaban romanında (1932) en kötü kişiler Yunan/Rum/Ermeni/Yahudi karışımı kişilerdir. Türk kızının yüzünü zorla açtıran Yunan eri Ermeni şivesiyle konuşur: “Pire limanı şamataları” içinde birden farklı bir ses gelir:

“Rum şivesiyle söylenmiş bir Türkçe diyemem. Bu bağıran belki bir Ermeni, belki bir Yahudi’dir. Türkçe’nin böyle söylenmesinde, böyle bozulup didiklenmesinde ne hazin birşey var! Sanki, haşin ve patavatsız bir el vücudumuzu hırpalıyor, vücudumuzun en hassas, en nazik yerlerine kadar sokulup oraya tırnakların ı geçiriyor zannedilir” (Karaosmanoğlu, 1996: 46).

Yazarın 1957 yılında kaleme aldığı Vatan Yolunda adlı anı kitabında Yunan’a karşı öfkenin “asla unutulamadığını” görürüz. Savaş alanında Türk ve Yunan ölülerin vaziyeti anlatılırken, Yunanlılar’ın ölüsü dahi bilinçsiz hayvana eşdeğer tutulur ve hala can düşmanı olarak algılanır.

“(Yunan’dan) kalan şeylere bakıyorum. Bir an için merhamete meyleden kalbim birdenbire büyük bir nefretle doluyor ve bu nefret anı büyük bir süratle büyük bir öfkeye inkılap ediyor. Düşünüyorum ki bu kadavra bir iki sene evvel… (Yunanistan’da)… yaşayan bir genç adamdı. Buralarda işi neydi? Hangi Tanrı adına can verdi?.. Eğer bu faciada kendi şuur ve iradesine rağmen yol aldı ise biraz ötede etrafa aynı kokuları yayarak, aynı renklerle, aynı şekillerle çürüyen şu hayvan leşlerinden; eğer kendi iradesine uyarak geldiyse kapı eşiklerinde vurulan mal ve can düşmanı mahluklarından farkı nedir?” (Karaosmanoğlu, 2005: 72).

Yunan ve Rumlar için kullanılan sıfatlar genel olarak şöyledir: Pis, bulantı verici, kibirli, nankör, kanla sarhoş, sırnaşık, açıkgöz, vahşi, şımarık, soysuz, barbar, kalpsiz, dünkü uşak, dünkü köle, ırk düşmanı vb.

Diğer taraftan Yakup Kadri, antik Yunan’a karşı sempati beslemektedir. Antik Yunan edebiyatı ve Parnasse şiiriyle ilgilenen yazarın görüşü Antik Yunan’ı Türkler’in ataları olarak görmesiyle ilişkilidir. Bu varsayım 1930′larda oluşan Türk Tarih Tezi’ndeki iki temel görüşe dayanır. Bunlar Antik Yunan uygarlığının Türk kökenli olması ve Çağdaş Yunanlılar’la Antik Yunan arasında hiçbir ilişki olmamasıdır.

Atilla İlhan

Özellikle ulusçu yazarlarda görülen ve “öteki”ne atfedilen cinsellik yazarda sıklıkla karşımıza çıkar. Sokaktaki Adam’da (1953) Rum kadınların hemen hepsi cinsellikle ilişkilidirler: Mari, Hrisula ve Marika fahişedir. Evganiya randevu evi işletir. Rum kadınların aşırı cinsel davranışları uzun uzun anlatılır. (İlhan, 1953)

Olumlu nitelik taşıyan gayr-ı müslimler Osmanlı’yla işbirliği yapmış, Türk’ten yana olan ve “kendi milletine” karşı çıkmış olan birkaç kişidir. Yahudiler de diğer tüm uluslar gibi prototip olarak çizilir. Korkak ve paraya düşkünlük gibi genel karakteristik özellikler sergilerler.

Nihal Atsız

Aşırı ideolojik tutumları tarafından devlet tarafından pek sahiplenilmeyen Nihal Atsız Türk ırkçılığının yapıtaşıdır: ” Irkçı Türkçüler, Türk tarihinin verdiği hükümlere baş eğerek dostu ve düşmanı ayırmışlardır. Biz ırkımıza düşmanlık edenle etmeyeni, topraklarımızda gözü olanla olmayanı biliyoruz. Bizim dostluğumuz ve düşmanlığımız bu esaslara göredir. Irkçı Türkçülük siyasi bir fırka olmadığı için ırkçı Türkçülerin gündelik siyasetle ilgisi yoktur. Bizim ülkümüz, davalarımız, asırlıktır, millidir.” (Atsız, 1997).

Yazarın “öteki” ve “düşman” kavramları, çağdaşlarına göre çok daha geniş bir zamana ve coğrafyaya yayılır. Orta Asya’da geçen romanlarında Çinliler, Osmanlı döneminde devşirmeler, ulahlar, Bulgarlar, Venedikliler, Çingeneler, Macarlar ve daha niceleri alabildiğine kötülenir. Rumların olumlu tek özelliği Türk’ten korkup kaçarken hızlı koşabilmeleridir. Çalışarak korkaklık ve güçsüzlüklerini yenmeleri mümkün değildir. Deli Kurt (1958) romanında bu durum şöyle açıklanır: “Bre yeniçeri! Kapu kulu olmak seni gavur dölü olmaktan kurtarır mı? (Atsız, 1958). Tahmin edileceği gibi Türk soyundan olanlar üstün özelliklere sahiptirler: Gürbüz, mert, kahraman, keskin nişancı, görgülü, mis kokulu, terbiyeli, sert bakışlı ve alçakgönüllü gibi.

Tarık Buğra

Tarık Buğra’nın romanlarında göze çarpan temel etken, Türk kimliğinin “öteki”nin tam karşıtı olmasıdır. Osmancık romanında sıklıkla Rumlar’dan söz edilir. Ahlaki değerler açısından Rumlar her zaman Türkler’den daha alt seviyededirler. Romanda ulusun kaderini, ruhunu, üstünlüğünü yansıtan tarih boyunca süregelmiş gerçeküstü bir söylem ve bu söylemi benimseyerek birlik olmuş, aynı ülküyü izleyen bir Türklük anlayışı hakimdir. Türk’ün bu ulu misyonunu engelleyen ebedi düşmanları ise Rumlar ve Bizanslılar’dır.

Bir Rum kendinde olmayan özellikleri Türkler’de sıralayarak karşıtlık üzerinden kimliği tanımlar. İfadelerin betimleyiciliğinden ziyade hayranlık belirten sözler dikkat çekicidir: “Mihail soyundaki kızların, bacısı Zoe dahil, onların (Türk) erkeklerine karşı aşırı ilgiyi ilk defa düşünüyordu. Kendi soyundaki erkeklerin ilgisizliğini soy, sop, din, töre kavramlarından ayrı ve onlar üzerinde durulmadan değerlendirilemeyeceğini ilk defa düşünüyordu.” (Buğra, 1983:63)

Türk ile Rum arasındaki fark, tarihsel ya da konjonktürel değildir. Farklı din ve farklı soylara sahip olmalarından kaynaklanır ve asla değiştirilemez. Bu yüzden de yüzyıllardır Anadolu topraklarında yaşayan, ortak bir kültürün paylaşıldığı Rumlar ile farklı topraklarda, başka bir kültüre sahip olan Yunanlılar eşdeğerdir. Türkler Yunanlılar’ı öldürdüğünde cengaver kahramanlar olurken, Yunanlılar Türkler’i öldürdüğünde kansız katiller olurlar.

1963′te yayınlanan Küçük Ağa’da da aynı siyah-beyaz dünya devam eder, insanlar grup hatta millet halinde haklı-haksız, üstün-aşağı, iyi- kötü olarak sınıflanır. Yunanlılar ve Rumlar Türkler’in mallarına göz dikmiş, köyleri basan, kadınlara tecavüz eden canilerden ibarettir. Olumlu gösterilen Rum/Yunan imajı ait olduğu cemaati “satıp” Türklerin tarafına geçenlerden ibarettir. Romanda cinsellik de ötekileştirme de araç olarak kullanılmıştır. Tüm fahişeler, yine doğuştan kanlarında bu özelliği barındıran Rum kadınlardan oluşur. Ailesine bağlı ya da bir anne olarak Rum figürü yoktur. Rum erkekleri ise aksine cinsel yönden zayıftırlar. Bu yüzden ‘kafası çalışan’ Rum kadınları Türk erkeklerine kaçarak doğru yolu bulurlar (Buğra, 1963:157).

Sonuç

Turhan Tan, Abdullah Ziya Kozanoğlu, Feridun Fazıl Tülbentçi, Aka Gündüz, Mithat Cemal Kuntay, Sadri Ertem, Samim Kocagöz gibi birçok cumhuriyet dönemi yazarında da benzer anlayış hakimdir, benzer ifadelere rastlanır. Seçilen konular “toplumsal” sorunlardır. Toplumu oluşturan unsur ise ulus olduğundan tüm sorunlar ortaktır ve herkesi ilgilendirir. İnsanların aile, sosyal, iş hayatındaki sorunları, doğa, sağlık, felsefe konuları değil ‘ulusal’ sorunlar ele alınmaktadır. Tüm yurttaşların hayattaki birincil ihtiyacı vatanın toprak bütünlüğü ve dolayısıyla bunu tehdit eden ‘düşman’dır. Düşmanlık, nefret, öldürme, tecavüz gibi olumsuz terimlerin evrensel anlamda militarist düşünceden kaynaklanabileceği ihtimali tamamen göz ardı edilip, belli ırklara mal edilir.

Türk- Yunan karşıtlığında ‘Batı’ Yunanlılar’ın tarafındadır. Onun için ‘muasır medeniyet’ dahi olsa Batı’ya karşı da önyargı vardır. Bu ayrımda din farklılığının da rolü büyüktür. Ulusçu anlayış din ile desteklenir. Batı’nın bize karşı olmasının nedenlerinden biri de Hıristiyan olmasıdır. Böylesine güçlü ve onyıllarca devam eden ulusçu yaklaşımı sadece söylem ya da anlayış bazında ele almak yetersiz olur. Bir bakıma edebiyat, toplumsal bir projenin siyasal meşruiyetini sağlama görevini üstlenmiş gibidir. Verilen toplumsal mesaj, sadece edebiyatta değil, siyasette, askeriyede, eğitimde ve nihayetinde toplumsal hayatta yerini alarak bir bütünlük kazanır.

Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, bireyin aidiyetinden gurur duyulması gereken bir öğe olmasından, mevcudiyetinin yegane sebebi olmasına kadar çok boyutlu bir vatanperverlik kurma aracı olarak çıkar karşımıza. Sık sık düşman tehdidine vurgu yapan siyah-beyaz, nedensellikten uzak bir anlayış bugün hala devam etmiyor mu? Doğrulanmamış, akademik söylemle sorgulanmayan varsayımlar ve düşünceler ‘bilimsel ve pozitivist’ oldukları vurgulanarak anlatılıyor, öğretiliyor. Bu anlayışla yetişen bireylerin, karşılaştıkları ‘tehdit’ durumlarında muhakeme yetenekleri gelişmediğinden, neden-sonuca dayalı bilgilere sahip olmadıklarından, kendi gibi düşünmeyen ve görünmeyenleri ‘öteki’ hatta ‘düşman’ olarak nitelemesi de normalleşiyor. Fakat düşmana nasıl davranacağı öğretilmediğinden bu bireyler, getirdikleri ‘donanımlı’ altyapı sayesinde biraz da eğitimle rahatlıkla katillere dönüşebiliyor. Biz de arkasından cemaat ve örgüt bağlantısı arayarak yeni bir günah keçisine yüklemeye çalışıyoruz sorumluluğu.

Her ne kadar kıdemlerinden dolayı cumhuriyet dönemindeki düşmanlarımıza hala olumsuz duygular besliyor olsak da, bugünkü düşmanlarımız artik farklı. Artık dış mihraklar yok, tehlike içeride. Kendilerini ulus kategorisinin içine koymayı öncelik edinmeyen grupların da demokrasi içinde ve vatandaşlık tanımı dahilinde ifade ve temsil hakları sağlanmadıkça, eğitim sisteminde reformlara gidilmedikçe, birbirimizi etiketlemeye, anlamamaya, nefret etmeye ve dışlamaya mahkum bir gelecek bekliyor bizi. Tabii tüm bu kutuplaşmalara silahlar ve tanklar bulaşmazsa…

Kaynaklar

Atsız, Nihal. Deli Kurt, İrfan, 1997 (1958).
Atsız, Nihal. İçimizdeki Şeytan, İrfan, ikinci baskı, 1997.
Buğra, Tarık. Küçük Ağa, Ötüken, 1993 (1963).
Buğra,Tarık. Osmancık, s:65, Ötüken, 13. Basım 2001 (1983).
İlhan, Atilla. Sokaktaki Adam, Bilgi Yayınevi, 1999 (1953).
Karaosmanoğlu,Yakup Kadri. yay. haz. Atilla Özkırımlı, 1889-1974. Bütün eserleri 7, İletişim, 2005.
Karaosmanoğlu,Yakup Kadri. yay. haz. Atilla Özkırımlı, Yaban s:185, İletişim Yayınları 1996.
Milas, Herkül. Türk Romanı ve Öteki, Ulusal Kimlikte Yunan İmajı, Sabancı Üniversitesi Yayınevi, 2000.

Neden Afrikalı Kurbağa?

B. Duygu Özpolat tarafından Bilim, Tarih, Doğa ile işaretlenerek gönderildi (20 May 2007)
01-lab-1.jpg

Pek çoğumuz farenin bilimsel deneyler için kullanıldığını biliriz. Fakat manyak bilim adamlarının eline düşen tek hayvan sevimsiz fare değil malesef. Daha önce meyve sineğinin bilim alemindeki renkli kişiliğinden bahsetmiştim. En az fare ve meyve sineği kadar popüler diğer model organizmalar arasında sıçan, toprak solucanı, kurbağa, zebrabalığı, denizkestanesi, tavuk gibi hayvanlar var (bitkilere ve tek hücrelilere hiç girmiyorum bile).

Bazen makale okurken “peki ama kim akıl etmiş bu hayvanı kullanmayı” diye düşünürüm. Elbette pratikte pek çok sebepleri var, yukarıda saydığım herhangi bir organizmanın neden tercih sebebi olabileceğine ilişkin uzun uzun listeler yapılabilir. Kolay üremesi, yetiştirmenin ucuz olması, araştırma alanınıza göre uygulayacağınız teknikleri mümkün kılması,evrimsel açıdan insana daha yakın olması vs vs gibi. Ama beni şaşırtan şu: yani dünyada yüzbinlerce hayvan türü var kardeşim, neden zebrabalığı da, lepistes değil? Neden denizkestanesi de deniztavşanı değil?

Aslında buna kafayı takmama pek sayın “pençeli Afrika kurbağası” yani Latince ismiyle Xenopus laevis* sebep oldu. Şu an çalıştığım laboratuvarda model organizma olarak kullandığımız bu hayvan isminden de tahmin edebileceğiniz üzere, doğal ortamda sadece Afrika’da yaşıyor. Şimdi “Neden kurbağa?” sorusunu bir kenara atıp, “Neden Afrikalı kurbağa?”, “Afrikalı bir kurbağanın ABD’de, Avrupa’da işi ne?” diye düşünmez mi insan? Ne tip bir olaylar silsilesi gerçekleşti de bu hayvancağızı çimdiği sulardan aldınız buralara getirdiniz? Ben boş zamanlarımda düşünürüm böyle şeyleri.
Neyse ki yalnız değilim. Araştırdım, güzel makaleler buldum. Birileri merak etmekle kalmayıp didik didik etmiş bu işin tarihini, üşenmemiş makale bile yazmış. Ben de bilim tarihinin bu küçük öyküsünü Moleschino’mun yapraklarına kaydetmeye karar verdim:

X. laevis ilk kez 19. yüzyılın başında Fransız bir doğabilimcisi tarafından tanımlanmış. Tarih bilgim beni yamultuyorsa düzeltin, o dönemlerde Avrupalı’lar Afrika’yı sömürgeleştirmekteydiler. Kaynakların belirttiğine göre bilim insanları da bunu “farklı hayvan türlerini incelemek için” bir fırsat bilmiş, büyüteçlerini ve örnek kavanozlarını kuşanıp soluğu Afrika’da almışlar. Kibar bir Fransız’ın pençeli Afrika kurbağasıyla tanışması da böyle olmuş. 20. yüzyıla girerken Britanyalı bir zoolog laboratuvar ortamında ilk kez embriyo kültürü oluşturabildiğini rapor etmiş. O dönemler Avrupalı zoologlar Afrika’dan gelen bu türün daha çok doğa tarihini araştırmaya ve farklı anatomisini diğer ikiyaşamlılarla (amfibi) karşılaştırmaya ilgi göstermişler. İlerleyen yıllar, ne tipik bir kara kurbağası ne de su kurbağası olan bu hayvanın nasıl sınıflandırılacağı tartışmaları ile geçmiş. Bu süreçte X. laevis‘in kullanımı zoologlar dışında pek de yaygın değilmiş. Onu bir “bilim starı” yapan olaylar, kurbağanın Lancelot Hogben isimli Britanyalı bir fizyologun eline düşmesi ile patlak vermiş.

xenopusmating.jpg

Hogben ile gelişen olaylara geçmeden önce X. laevis‘le ilgili anlatmam gereken birkaç şey var. Kurbağalar dış döllenme ile çoğalıyorlar, yani yumurtanın sperm tarafından döllenmesi dişinin vücudunun dışında gerçekleşiyor. Üreme döneminde erkek kurbağa dişiye sırtından sarılıp yapışkan elleri ile dişinin karnını ovuşturuyor. Böylece dişi uyarılıyor ve yumurtlarını suya bırakıyor. O esnada erkek kurbağa da sperm salıyor ve şanslı yumurtalar dölleniyor. Laboratuvar ortamında biz yumurta elde etmek işini erkekle dişinin ruh haline bırakmıyoruz. Dişinin yumurtlaması için bir gün önceden ona HCG (human chorionic gonatropin – insan korionik gonadotropin) hormonu enjekte ediyoruz. Bu hormon sayesinde dişinin yumurtaları olgunlaşıyor. Ertesi gün erkek kurbağa görevini üstenip dişiyi elimize alıyoruz, karnına masaj yapıp sıkıştırarak yumurtaları bırakmasını sağlıyoruz. Bu işlem için HCG’nin kullanılması da Hogben’e kadar uzanıyor.

squee.jpg eggss.jpg

Karşılaştımalı hormonbilim üzerinde çalışan Hogben, salgıladığı hormonlar arasında gonadotropinlerin de bulunduğu hipofiz bezinin kurbağaların deri rengi üzerindeki hormonal etkilerini araştırıyormuş. Hogben X. laevis‘e hamile kadınlardan alınan idrarı enjekte edince hayvanın yumurtladığını gözlemlemiş ve 1930 yılında bunu rapor etmiş. O zamanlar hamile kadınların idrarında HCG hormonu bulunduğu zaten biliniyormuş. Fakat hızlı sonuç veren kolay bir hamilelik testi henüz ortalarda yokmuş (yani hamile olup olmadığı bilinmeyen bir kadının idrarında HCG olduğunu hızlı ve kolay gösteren bir test bulunmamaktaymış). 1933 yılında ise Shapiro ve Zwarenstein isimli iki diğer bilim insanı, Hogben’den bağımsız bulduklarını iddia ederek X. laevis‘in hamilelik testi için kullanımına yönelik bir makaleyi Nature’da yayınlamışlar. (Bunun üzerine bu değerli bilim insanlarının çirkefleşip yıllar süren bir kavgaya gark olduklarına hiç girmiyorum. Sahalarda görmek istemediğimiz hareketler). Velhasılıkelam, sen Afrikalı kurbağa kalk taa oralardan, gel bu Avrupalılar hamile mi değil mi diye koştur.

İşte laboratuvar alemlerine girişi böyle olmuş X.laevis‘in. Artık her yerde rahatça bulunabildiği, nasıl yetiştirileceği, besleneceği konusunda bir bilgi birikimi oluştuğu için, işleri zaten saksıyı çalıştırmak olan bilim insanları “biz bu kurbağayı sadece hamilelik testi için kullanmayalım, deneyler için de kullanalım yahu” demişler. Bir ayda kendisinden binlerce yumurta elde edilebilen X.laevis sayesinde gelişim biyologları, her ilkbaharda doğadan hayvan örnekleri toplamak zorunda oldukları yıllık araştırma döngüsünü sonunda kırmayı başarmışlar. Gelişim biyolojisinin babalarından Spemann, 40 yıllık “baharda semender yavrusu toplama” ritüeline son verip o yıl ilkbaharın tadını çıkarmış.

usethe-mouse.gif

Kurbağanın Güney Afrika sularından Kuzey Amerika ve Avrupa’nın laboratuvar tezgahlarına yolculuğu böyle. Daha ayrıntılı bilgi için Gurdon ve Hopwood’un makalesine buradan ulaşabilirsiniz.

*Xenopus laevis “zenopus leğvis” şeklinde okunuyor.

Not: İlk fotoğraf A. Murat Eren‘e ait. Diğer fotoğraflar için Google’a teşekkür ederim :)

Tanrılar, efsaneler ve kayıp bir kent (1)

Ali Işıngör tarafından Kültür, Türkiye, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (17 April 2007)

england.jpg

İngiltere bayrağının öyküsünü bilir misiniz? Ortasından kırmızı, beyaz, mavi çizgiler geçen “Union Jack”ten bahsetmiyorum, o Birleşik Krallık bayrağı. Benim birazdan size bahsedeceğim, beyaz üzerine kırmızı bir haçtan oluşan İngiliz bayrağı…

Madem bilmiyorsunuz, size bu ilginç öyküyü anlatmaya başlayalım…

Hikâyemiz M.S. 303 yılında başlıyor. Dönem, Anadolu’da Hıristiyanların putperest Roma imparatoru Diocletianus tarafından sapkınlık iddiasıyla takibe uğrayıp, işkencelerle öldürüldüğü, saklanmaya çalışan toplulukların Kapadokya’daki peri bacalarını altına kat kat dehlizler açtığı, yeraltı kentlerini kurduğu dönemdir…

Efsanelerle örülü bir hikâyeye göre, Kapadokyalı bir Hıristiyan ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Georgius, inancını saklayarak Roma ordusuna yazılır. Parlak zekâsıyla subaylığa kadar yükselen Georgius, önce Tribunus’luğa ardından da kontluğa yükselir. Genç Georgius’un ulaştığı son mertebe, son derece itibarlı bir konum olan İmparator Diocletianus’un muhafız birliğinin kumandanlığıdır.

Her neyse, gün olur devran döner ve Roma İmparatoru Diocletianus’un imparatorlukta giderek yayılan Hristiyanlık inancına karşı savaş başlatacağı tutar! İmparatorun “Tiz urun kellelerini bu sapkınların!” emrini uygulamayı reddeden “vicdani retçi” Georgius, M.S. 23 Nisan 303 günü Nicomedia (İzmit) surlarının önünde türlü işkencelerle öldürülür. İşkence sırasında Georgius’un gösterdiği dirence hayran kalarak hidayete eren ve salavat getirerek Hıristiyanlığı kabul eden imparatoriçe Alexandra da oracıkta öldürülür…

Georgius azizliğe yükselir ve hikâyemizin birinci perdesi de burada kapanır.

(…)

Roma imparatoru Büyük Konstantin döneminde adına bir kilise yaptırılan Aziz Georgius’un kahramanca ölümü, Hıristiyanlık ile birlikte Avrupa’ya yayılır.

Georgius’un Avrupa’nın en ünlü azizi olmasının öyküsü ise son derece ilginçtir… Hıristiyanlık öncesi dönemde özellikle Kapadokya ve çevresinde yaygın olan pagan inanç/efsane ve ritüelleri başka başka formlara bürünür. Bu efsane şablonlarının en ünlülerinden biri, kötülüğün sembolü ejderha/yılanı yenen kahraman tanrı karşılaşmasına dayanır.

Biliyorum, biraz uzatarak anlatıyorum ama inanın işin sonunda çok komik bir olaylar silsilesi ortaya çıkacak. Moleschino’nun tarih konularının Hercule Poirot’su sizi ne zaman aldattı? İnanın, ödediğiniz paraya değecek…

Hitit fırtına tanrısı Tarhun’un dev yılan İlluyanka’yı öldürme efsanesi, Friglerde atlı tanrı Sabazios’un yeraltı dünyasından gelen yılanla savaşına, oradan da Yunan tanrısı Perseus’un yılan saçlı Medusa’yı öldürmesine dönüşmüş.

Fırtına tanrısı Tarhun kötülüğün sembolü İlluyanka'yı yeniyor!

Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olunca, bu güzelim ekşın senaryosunu harcayacak kadar eşşek değiller ya; bu şablonu bir güzel Doğu Roma (Bizans) imparatorlarına yamamışlar. Romalılar, ardından da Bizanslılar imparatorlarını ejderha avlarken çizmişler bol bol..

“Peki, bu hikâyenin Hıristiyanlık ve Aziz Georgius ile ne alakası var?” diye soracaksınız değil mi? Inını nıııın! İşte cinayetin düğümlendiği an:

(…)

Sene M.S. 1190: İngiltere kralı Aslan Yürekli Rişar’ın öncülük ettiği Üçüncü Haçlı Seferi sırasında, İngiltere’nin İngilizce konuşamayan kralı Aslan Yürekli Rişar’ın ordusunu deniz yoluyla Filistin topraklarına getirme ihtiyacı doğmuş. İyi ama bunu nasıl yapacak? İngiltere’nin o zamanlar bir donanması yok ki! Hadi tekneler olsa, orduyu korsan filolarına karşı koruyacak yetişmiş denizciler yok!

Hemen yolu bulunmuş. Dönemin en büyük donanmasına sahip olan Cenevizlilere haraç ödenerek, İngiliz donanmasına Ceneviz bayrağı çekme ayrıcalığı satın alınmış. Londra Kent Meclisi, Ceneviz bayrağını bir meclis kararıyla onaylayınca olmuş mu sana yeni İngiliz bayrağı! :)

Şimdi diyeceksiniz, iyi de bir bayrağa en azından kutsallık katacak bir kahramanlık öyküsü bulunması lazım değil mi? Eh, Aslan Yürekli Rişar’ın ordusu gemilerle Filistin’e vardığında, uyanık kral onu da halletmiş: “Ey ahali, Aziz Georgius’un gömülü olduğu kiliseyi bulduk” demişler ve beyaz üzerindeki kırmızı haça “Saint George Haçı” adını vermişler! Ardından yüzyıllar boyunca dünyanın dört bir yanındaki kiliseleri de beyaz bir at üzerinde, karşısındaki ejderhayı yenen Saint George figürleriyle süslemişler…

Paolo Uccello'nun 1470 tarihli tablosundan

“İyi de nereden çıktı Georgius’un ejderha öldürmesi? Adamcağızı imparator öldürmemiş miydi?” diye soracak olanlara şimdiden söyleyelim: Söz konusu kilise kalıntısı bulunduğunda, duvarlarında “ejderha avlayan İmparator” freskleri varmış, bir başka deyişle Aziz Georgius’u öldüren kurumu yücelten bir öykü… Ne bilsin okuma yazması olmayan İngiliz köylüsü onun imparator olduğunu!

Hele bir de bilseler öykünün aslının Hitit tanrısına dayandığını;)..

Hayat böyle garip işte…

Aziz George Haçı, sadece İngiltere’nin ve Ceneviz’in değil; Barselona, Milano gibi kentlerin armalarında ve Gürcistan (ki bu ülke adını bile bu azizden alıyor) gibi ülkelerin bayraklarında yer alıyor bugün.

Peki, bu bayrağın bugün İstanbul’daki en eski armada da bulunduğunu biliyor musunuz? Nasıl mı? Hadi, o da gelecek yazıya kalsın…

.

Gelecek yazı: İstanbul’daki 700 yıllık arma ve bir kayıp kentin öyküsü…

300

Volkan Hatem tarafından Kültür, Kitap, Sanat, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (18 March 2007)

Geçen yıl son beş yıldır kredi kartı şirketinden gelmesi gereken hediye çeklerinin hiçbirinin ulaşmadığını farkettiğimde telefonu elime alıp veryansın etmiştim. Meğer bu aklı evveller faturalandırma adresi ile hediye çeki vs. adreslerini farklı kayıtlarda tutarlarmış da biri güncellenirken öteki kalmış…

Ertesi hafta üçyüz küsur dolarlık Amazon.com hediye çekini aldığımda duraksamadan tamamını çizgi romanlara yatırdım! Will Eisner’ın The Contract with God Trilogy’si, Mercane Satrapi’nin Persepolis serisi, Alan Moore’un V for Vendetta’sı ve Frank Miller’ın 300’ü aldığım onlarca çizgi romandan birkaç tanesiydi…

Bahsettiğim çizgi romanların her biri farklı bir iz bıraktı bende. Will Eisner ve Mercane Satrapi (kültürel kimlikleriyle müsemma iki sanatçı) kendi öykülerini, kültürlerinin öykülerini anlatıyorlardı. Biri New York’taki göçmen musevilerin yeni dünyaya uyum sağlama çabalarını resimlerken diğeri İran’da umuda yolculukla başlayan ve radikal islamcıların başa gelmesiyle kabusa dönüşen devrimi en mahrem deneyimleriyle, birinci ağızdan anlatıyordu. Birbirinden farklı kıtalarda, bambaşka kültürlerin ürünü bu iki hikayenin çok can alıcı bir ortak yanı vardı benim için: Samimiyet.

Büyükannelerin yaptığı gibi, basit bir soruyu cevaplarken uçsuz bucaksız öyküler anlatarak, haritanın her tarafında dolaşmaktan vazgeçip, sadede gelerek konuya gireyim izninizle. 300’ün çizgi romanını geçen yıl okumuştum, filmini ise az önce seyrettim. Okurken de izlerken de Frank Miller amcanın hayal gücüne, tasavvur kabilliyetine şapka çıkardım. Verip veriştirmeden önce, siyaseten doğru olmak adına çizere hakkını vermiş olup filmin kutusunu açabiliriz!

Çizgi romanla film arasındaki farklılıklardan (çok) şikayet edecek değilim. Hatta, aslına şaşırtıcı derecede sadık kalmayı başarmış olmasından dolayı Zack Snyder’ı kutlamak lazım. Hatta, bir sonraki filmini, V for Vendetta’nın da yazarı Alan Moore’un Watchmen’ini dört gözle bekiyorum: Quis custodiet ipsos custodes?

Çizgi romanda yer almayan eklemelerin haddi hesabı yok: Sevişme sahneleri, Yunan entrikaları, daha kanlı savaş sahneleri, Hollywood filmlerinin olmazsa olmazı drama ve Malkoçoğlu’na rahmet okutturan erkeksilik. Benim asıl derdim sadık kalınan hikaye…

Filmi izlememiş olanları uyarayım, henüz izlemediyseniz ve hiçbir detay duymak istemiyorsanız şimdi helalleşip yollarımızı ayıralım. Lakin, Titanik’in battığını filmden önce de bildiğimiz gibi, Leonidas’ın üçyüz (ı)Spartalısının da hakkın rahmetine kavuştuğu bir sır değil. Önemli olan yolculuk!

Frank Miller ancak aksini gördüğümde şaşırtıcı bulacağım bir oryantalist bakışıyla anlatıyor hikayeyi. Evvelki yıl “Kingdom of Heaven” filminde Selahaddin ve adamlarının anlaşmalara uyan, saygıdeğer ve vatansever adamlar olarak tasavvur edildiklerini gördüğümde kendimi çimdiklemem gerekmiş, gözlerime inanamamıştım. Neyse ki bu defa kimse öyle bir sürpriz yapmadı. Biz, daha doğudakiler, yine kötü adamlardık.

Kendi şiddetini haklı göstermek isteyen her “taraf”ın yaptığı gibi bu hikayede de karşı “taraf”ın kötülüğünü tespit etmek gerekiyordu. Neredeyse evrensel değer yargısı kabul edilebilecek birkaç temel sıfat işi görmeye yetiyor. Çok da karmaşık değil yani.

Bu arada, doğru yazım ve telaffuz konularındaki takıntılarım nedeniyle Anglofil’lerin “Zörxis” ya da “Zörsiz” diye okudukları adın doğrusuna yer vemek istedim: “Hşayarşa”. Fonetik yazımı ise Xšayârša. Azerice “X” gibi (yaxşı) okunduğunu tahayyül edin. Arap yazısından haberdar olanlar için ise خشایارشا yeterli olacaktır.

Haklarını yememek lazım, “gelin, bizi özgürlüğümüze kavuşturun” diyerek Osmanlıları çağıran Moralıların aksine (ı)Spartalı kardeşlerimizin Xšayârša’dan böyle bir talepleri olmamış. Adamlar zaten “özgür”. Bu, toplamı altıyı bulan daha başka bir kaç erdem daha eklenerek sık sık vurgulanıyor. Eh, zayıfa, masuma, mazluma sempati duymamak elde değil. Öyle olunca da, kalbimizin güçlü ve zalim Parsi’ler karşısında bir lokmalık topraklarını savunan mazlum ve mağdur (ı)Spartalı hemşehrilerimize ısınamaması ne mümkün?

“Barbarları Beklerken” Kavafis’in ünlü şiirlerinden biri… Ne yazık ki bu defa konuya pek uymuyor. Pars kültürünün, medeniyetin beşiği olduklarını iddia etseler de Yunanlı kardeşlerimizinkinden geri kaldığını iddia edeceklerin alnını karışlarım. Tabii konu Yunan vs. olduğu için gayriihtiyari ben de onlara yüklendim. Oysa asıl mesele Amerikan duyarsızlığı.

Konuyla doğrudan alakası olmasa da bahsedesim geldi: Geçenlerde radyoda iki ayrı programda Irak’ta savaşan askerlerin kullandığı bir ifadeden haberim oldu: “Enemy territory, indian country”! Kovboy ruhlu kardeşlerimiz hala aynı gözlüklerle bakıyorlar dünyaya. Yine de genel olarak Avrupa kültürüne yapıştırmaktan sakınca duymayacağım bir yafta: etnosentrisizm. Hani, bizim Arapları hakir görmemiz gibi bir durum

Zalim “köle ordusu”na direnen (ı)Spartalılar “özgür” insanlar. Onların bağımsızlığı da insanlık için “özgürlük, adalet, mantık ve umut” timsali! Üstelik, daha filmin ilk iki dakikası içinde Pars elçisinin “Kadın erkeklerin yanında konuşmaz.” yorumuna “Onlar özgür Spartalı erkeklerin anneleri!” diyerek taşı gediğine oturtmaları da dikkatten kaçacak gibi değil. Peh peh! Özgürlükten dem vuran (ı)Spartalıların kölelerin sırtında yükselen, kadınların söz hakkının olmadığı bir toplum olduğunu kimse bilmiyor herhalde…

Zamanında “Yüzüklerin Efendisi”ni okuduğumda çok rahatsız olmuştum kötü ve iyi tarafın belli ırklarla alakalandırılmalarından. Bu defa da Frank Miller sağolsun gözüme gözüme soktu. Üstelik bu defaki çizgi roman olduğu için hayalgücüne de pek yer bırakmıyor.

Bin ulusun hükümdarı iken ordusunda siyahi komutanların, elçilerin olmasına itirazım yok. Lakin anlı şanlı Daryuş’un oğlu Xšayârša kaşı, burnu halkalı, yarı çıplak bir siyahi değildi! Sorun elbette siyahi olması, ve giyim anlayışı değil. Asıl mesele Frank Miller’ın “kötü adam”ı tasavvur ederken her türlü tarihi gerçeği yok sayıp ırkçılık yapmış olması. Üstelik, miğferine, mızrağına, kalkanına ve hatta saç örgüsüne gelene kadar Yunanlıları arkeolojik kalıntılarda görülen ayrıntılara sadık kalarak çizerken…

İran hükümdarının halkalı bir zenci olması da hızını kesememiş Miller’ın. Karşımızda abartı derecede uzun boylu, kaslı bedeni ve tok sesine rağmen boyalı dudak ve tırnakları, kadınsı kaşlarıyla oldukça efemine bir adam duruyordu. Çizgi romanda ya da filmde bir tane olsun yakışıklı doğulu yok demiş miydim? Neyse ki çadırdaki dansöz hatunlar güzeldi!

Hikayesi tarihi olaylardan esinlenen sanat eserlerinin hele hele de çizgi romanların tarihi gerçeklerle (ne demekse?) uyumlu ya da tarafsız olma zorunlulukları yok. Taraflı ya da tamamen hayal ürünü olmaları da sanatsal değerlerinden birşey eksiltmiyor. Öte yandan, biraz olsun daha inandırıcı, daha samimi bir öyküyü tercih ederdim.

Sonraki sayfa »