İki kalas bir heves (4):
“Benim güzel lahanam”

Ali Işıngör tarafından Kültür, Tarih, Spor ile işaretlenerek gönderildi (10 June 2006)

 

Bassus

Roma konsulü Gaius Julius Quadratus Bassus,
utanmadan "gaza gelişinin" mozaiğini yaptırmış.
Mozaikte, dört büyük takımın önünde gözüküyor
"holigan" konsulümüz…

(…)

Önce biraz tarih…

İmparator Septimius Severus‘un yaptırdığı, Büyük Constantinus‘un (M.S. 306-337) ise genişlettiği Hippodromos, 480 x 117 metre boyutlarında bir alana yayılmış, 100.000 kişi aldığı söylenen devasa bir yapıydı.[1]

"Hippodromos da nere ola ki?" diye soracaklara hemen söyleyelim: Bugün Sultanahmet’te, Yerebatan Sarnıcı ile Marmara Üniversitesi rektörlük binası arasında uzanan ve eskilerin "At Meydanı" dediği yerden bahsediyorum. Günümüzde sadece Spina’sının üzerinde duran üç sütunun (Tutmosis Sütunu, Burmalı Sütun ve Örme Sütun) ayakta durduğu meydana kurulu bu yapı, 40 yıl öncesine kadar dünyanın en büyük stadyumuydu!

Dilerseniz, tarihin en büyük stadyumlarından biri olan Hippodromos’un büyüklüğünü Brezilya’daki efsanevi Estádio do Maracanã ile karşılaştıralım. Maracanã stadyumunun dıştan dışa (tribünlerin en dış noktaları arası) en geniş noktasındaki çapı 320 metredir. Bir başka deyişle, Hippodromos’un sadece üçte ikisi kadar! Dünyanın en büyük stadyumları arasında gösterilen Maracanã, 77 bini oturmak üzere en fazla 103.000 kişiyi alabilirken; 100.000 kişi Hippodromos tribünlerinde rahatlıkla oturabiliyordu.[2]
 Dört takımın renkleri
İçinde atlı araba yarışlarının düzenlendiği bu alan, sadece rakip takımların değil, Bizans İmparatorluğu içindeki rakip politik grupların da birbirine karşı güç gösterisinde bulunduğu bir alandı. Kent içinde birbirine diş bileyen dört takım, atlı arabaların sürücülerinin giydiği zırhların renkleriyle adlandırılıyordu: Maviler (Venetoi), Yeşiller (Prasinoi), Kırmızılar (Rousnoi) ve Beyazlar (Leukoi)…

Kökenini Roma İmparatorluğu’nun dört büyük politik eğiliminden alan bu takımların halk üzerindeki etkisi muazzamdı. Kartacalı Hannibal’in orduları Roma kapılarına dayandığında bile yarışmalar aralıksız bir şekilde sürüyordu, halkın dikkatini sorunlardan uzak tutmak isteyen Roma imparatorları "Fado, Fiesta ve Futbol"dan oluşan sihirli formülü 2.500 yıl öncesinden keşfetmişlerdi…

Bizanslılar Roma’dan bu geleneği almakla kalmayıp, 1.700 yıl öncesinin Maracanã’sı diyebileceğimiz Hippodromos’ta gerçek bir çılgınlığa dönüştürdüler. Sultanahmet’teki "At Meydanı" sadece 15 günde bir düzenlenen mutad yarışlara değil, o dönem için bilinen dünyanın her yanından gelen takımların yarıştığı bir çeşit "Dünya Kupası"na da evsahipliği yapıyordu. Düşünsenize, evinizin yanı başında Dünya Kupası düzenleniyor ve dört yılda bir değil, her dini bayramda hatta bazen "15 günde bir" yapılıyor!

Bizanslıların bu işi biraz abarttığını, hatta su "kaçırdıklarını" sizlere söylemiştim. İmparator I. Constantinus döneminde dört takım ile bağlayan rekabet; Beyazlar’ın Maviler ile, Yeşiller’in ise Kırmızılar ile ittifak kurmasına yol açmış, "er meydanı" iki takıma kalmıştı. Bu iki takım, Bizans tarihinin aynı zamanda en önemli iki partisi olacaktı: Maviler ve Yeşiller.

Halk, "Yeşiller" ve "Maviler" adıyla anılan iki takım arasında bölünmüştü. Maviler iktidara ve imparatorlara daha yakın olup -hepsine değil, lakabı yeşil olan imparatorlar bile var Bizans tarihinde!- koyu bir Ortodoks inancına sahipti. Yeşillere ise esnaf ve sokaktaki insanlar sempati duyuyordu, monofizit inancın temsilcisi olan bu takımın taraftarları kural tanımazlık ve kavgacılıklarıyla ün yapmıştı.

Maviler ile Yeşiller taraftarlarının oturduğu mahalleler bile ayrıydı: Maviler Kadıköy tarafında, Yeşiller ise Suriçi’nde Blakhernai (Ayvansaray) mahallesinde yaşardı! Yarış zamanı dışında kentin güvenliğinden sorumlu olan bu takımlar, asayişi sağlamak bir yana kentin huzurunu bozuyorlardı.

Bir sürücünün bir takımdan diğer bir takıma geçmenin cezası, taraftarlar tarafından ihanetle suçlanılacak, hatta ölümle cezalandırılabilecek bir harekettir. Bizans İmparatorluğu’nda bunun da bir istisnası vardır elbet: Döneminin en ünlü sürücüsü ve yenilmezliğiyle ün salan Porfirios, her iki takımın taraftarlarınca sonsuz bir saygı görürdü. "Göbeğini saymazsak" döneminin Sergen Yalçın’ı olan Porfirios, iki takım arasında durmadan yer değiştirmesine rağmen, taraftarları onun kente yedi heykelini dikmişlerdi! Bu heykellerin kaideleri bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.

İki farklı politik ve dini inancın simgesi olan bu iki takım arasında at arabası yarışları, haliyle son derece çekişmeli oluyordu. Takımlardan birinin diğerine yenilmesi bir politik anlam da taşıdığından, yarışmaların sonu itirazlar ve meydan kavgalarıyla sona eriyordu.

Bu kavgalardan bir tanesinde arkadaşlar biraz fazla ileri gidip, önce rakip takım bir taraftarlarını, arkasından stadyumu, nihayetinde de Hagia Sophia Kilisesi’ni (Şimdiki Ayasofya Camii’nin yerinde inşa edilen üçüncü kilise) yakmışlar!

"Madem bu kadarını yaptık, kim tutar bizi? Oldu olacak imparatoru da yakalım, şenlenelim" diyerek gaza gelen dönemin "çarşı grubu" Yeşiller ve Kadıköy yakasına hâkim olan Maviler (Fenerbahçeli de diyebilirsiniz, çünkü asıl para bu takımdaymış…) bu amaçlarında az daha başarıya ulaşıyorlardı…

Başkenti isyancılara terk etmeye hazırlanan imparator I. Iustinianus (I. Jüstinyen), karısı Theodora’nın karşı koyması üzerine direnmeye karar verir. Peki, ne yapar? Kambersiz düğün olur mu? İşte işin burasında devreye Türkler giriyor :)… Bizans ordusunun en parlak generali olan Mundus -ki kendisi Hun imparatoru Attila‘nın torunudur- paralı Germen askerlerinden oluşan ordusuyla isyanı bastırır. İsyancıları Sultanahmet’te, olayların başladığı Hippodromos’ta çeviren Mundus, 30.000 "holiganı" kılıçtan geçirir![3]

Her neyse, varlıklarını 13′üncü yüzyıla kadar sürdüren bu takımlar, Osmanlı döneminde farklı bir çehreyle karşımıza çıkar. 15. yüzyıldan itibaren At Meydanı’nda yarışan iki cirit takımı kenti avucunun içine alır: Bamyacılar ve Lahanacılar.

Bamyacılarla Lahanacılar, Osmanlı devrinin en büyük ve köklü iki kulübüdür. Merzifon’da kurulan ve Merzifon’un meşhur lahanalarından esinle "Lahanacılar" adını alan sipahi bölüğünün geçmişi 1400′lü yılların başına kadar uzanır. Osmanlı padişahı Çelebi Mehmet tarafından kurulan bölüğün en büyük rakibi ise Sultan II. Murat’ın kurdurduğu ve benzer bir hikâyeyle adını Amasya Bamyası’ndan alan Bamyacılar’dır.

 Cirit

15. yüzyılın başlarından 19. yüzyılın ortalarına kadar varlığını sürdüren bu ezeli rekabette, karşılaşmalar tam anlamıyla birer "derbi"dir. Takımların fanatikleri arasında paşalar, sadrazamlar hatta padişahlar vardır. Bugün Osmanlı döneminden kalma bir mezarlığın yanından geçip de, lahanaya benzer bir mermer başlığı görürseniz şaşırmayın, çünkü sahibi "pazara kadar değil, mezara kadar" lahanacı olan hasta bir taraftar olabilir!

Tarihimizde kulübleri için şiirler yazıp, zafer anıtları diktiren padişahlar bile var. Merak ettiniz değil mi? O halde, Osmanlı padişahı III. Selim’in Lahanacılar için yazdığı şiirin ilk mısrası ile bitirelim yazımızı:

"Benim güzel Lahanam…"

 


Meraklısına notlar:

[1] Tarihi isim ve mekânların isimlerin arkeolojik disipline uygun olması açısından, dönemsel özelliklerini korumaya çalıştım. Yer isimlerinde Wolfgang Wüller Wiener’den, özel isimlerde ise bu konuda çok hassas davranan bir bilim adamı olan, saygıdeğer hocam Fırat Düzgüner’den öğrendiğim yöntemi uygulamaya çalıştım. Bu nedenle, özellikle VI. yüzyıla kadar olan özel isimlerde Latin dili kurallarını, sonraki dönemde ise Grek dilinin özelliklerini izledim.

[2] Bazı kaynaklar bu rakamı 250 bine kadar çıkartsa da, bu rakam bana pek inandırıcı gelmiyor.

[3] Nika İsyanı (M.S. 532) üç aşağı beş yukarı bu olay örgüsünde yürümüş olsa da, burada mizahi bir tarzda anlatıldığından çok daha ciddi nedenlere dayanır. İki atlı yarış takımının taraftarları arasında çıkan bir kavganın büyümesiyle başlayan bu isyan, kentin yarısının yakılmasıyla sonuçlandı. Büyük bir kısmı Monofizit inanca sahip 30.000 asinin bugünkü At Meydanı’nda öldürülmesi, bu olayın aslında bir mezhep çatışması olduğunu gösteriyor.

[4] Bu işin suyunu daha fazla çıkarmadan, "İki kalas bir heves" yazı dizisini son bir yazıyla bitirmeye niyetliyim. Son yazı hepsinden güzel olacak :), diğer yazıları merak edenler buralara bakabilir:

"Turgut Reis ile Che Guevara arasında bir yerde"
"Faşistleri s.tir edin, biz hepimiz kardeşiz"
"Eşekler uçarsa"

Eğer uzaylılar varsa…

Atilla Aktuna tarafından Kültür, Bilim, Spor ile işaretlenerek gönderildi (25 May 2006)

4.5×10397 ve 9.3×10567 sayıları size ne ifade ediyor bilmiyorum, ancak birkaç karşılaştırma yapmak gerekirse; fizikçilerin hesapları görünür evrendeki proton sayısının 1090 olduğuna işaret ediyor, bir googol (google değil) 10100 olarak tanımlanıyor ve satranç oyununda oluşabilecek pozisyonların sayısının 1043 ve 1050 arasında olduğu tahmin ediliyor. İlk bahsettiğimiz iki sayı da karşılaştırılan sayılardan çok daha büyük.

Bahsettiğimiz sayıların ilki bir Go oyununda esir etme olmaması durumunda, ikincisi ise esir etmenin dahil olduğu durumdaki olası oyun sayısını veriyor.* Bu da bize hem konumuzu, hem de neden aynı Go oyununun iki defa oynanamayabileceğini matematiksel olarak açıklıyor.

300px-go_kano_eitoku-736684.jpgGo, 4000 yıllık bir oyun. Kuralları son derece kolay öğrenilir olmasına karşın –yarım saat yeterli–, ustalaşmak bir yaşam boyu sürüyor. Muhtelif kaynaklar gonun Çinli İmparator Yao (M.Ö. 2337 - 2258)’nun zeka özürlü oğlunun eğitiminde kullanmak üzere icat ettiğini yazıyor. Bir başka iddia da; Çinli generallerin harita üzerinde savaş stratejilerini taşlar vasıtasıyla kurdukları.

Go, yüzyıllardır Uzakdoğu’da oynanmasına karşın, oyunun batıda tanınması sadece 100 – 150 yıla dayanıyor.

Go’da seviyeler, kyu ve dan seviyeleri olarak ikiye ayrılır. Ilk grup 30 kyu’dan başlar ve 1 kyu’ya kadar iner.[1] Acemi seviyeleri olarak adlandırılabilecek bu seviyelerden sonra, dan seviyeleri yani usta seviyeleri yer alır ki, onlar da 1 dan’dan 9 dan’a kadar uzanır. Profesyonel oyuncularda kyu seviyeleri bulunmaz. (Profesyonel ve amatör seviyeler de birbirinden ayrılır. Örneklemek gerekirse 1 dan profesyonel bir oyuncu 5-6 dan amatör bir oyuncuya denktir denebilir.)

deep_blue1997-709562.jpgGünümüzde go için yazılmış bilgisayar programları, 10 kyu seviyelerindedir. Bu da kabaca 1 kyu amatör bir oyuncunun 10 avans vererek bu programları yenebileceğini göstermektedir. Peki, satrançta bilgisayar programları ve sistemleri (Deep Blue) dünyanın en iyi satranççısını yenebilirken, go’da bu neden mümkün olamamaktadır? Bunun yanıtı aslında biraz da yazının başında bahsettiğimiz iki büyük sayı ile ilgilidir. Sayıların bu kadar büyük olmasının ana nedeni, Go’nun satranca göre çok daha büyük bir alanda oynanmasıdır. (Satranç 8×8’lik bir tahtada oynanırken, Go 19×19’luk bir alana yayılır.)

Satranç programlarının temel algoritması ağaç araması (tree search) ve değerlendirme fonksiyonu’na (evaluation function) dayanır. Ağaç araması olası tüm hamleleri tarar ve hamle değerlendirme fonksiyonu’na uygun olarak seçilir. Bu da bilgisayarın bütün olasılıkları tek tek denemesi (brute force) anlamına gelir ki, çok geniş ağaç aramaları için, çok hızlı bilgisayarlar gerekmektedir. (Deep Blue saniyede 300.000.000 hamleyi kontrol edebilmektedir.) Bunlara ek olarak, daha önceden tanımlanmış, açılış ve oyun sonu sözlükleri de kullanmaktadır bu programlar.

250px-go_board-790578.jpgBu noktada, Go oyununda benzer bir algoritmayı kullanmak tabii ki mümkündür, ancak bunun etkin bir yol olmayacağını -olasılıkların fazlalığından ötürü- söyleyebiliriz. Yapılmış kaba bir hesapla*, “go oyunu için kullanılacak bir değerlendirme fonksiyonu satranca göre iyi ihtimalle 100 kez daha yavaş olacak ve ağaç aramasında dallanma faktörü her bir hamlede satranca göre 4 kat daha büyük olacaktır. Satranç gereksinimlerine yeten bir bilgisayarla ve yukarıdaki kriterler de gözönüne alınarak çözüm arandığında gereken süre satranç için gereken sürenin 1027 katı olarak hesaplanmıştır. Dahası, Moore Yasası’na göre bilgisayarların 18 ayda bir gücünün iki katına çıktığı kabul edilirse, satranç programlama teknikleri ile programlanmış bir Go programı ancak 22. yüzyılda aynı seviyeye ulaşacaktır.”

tasyol-744463.jpgBu nedenlerden ötürü Go oyunu programlarının algoritmaları günümüzde sezgisel, (heuristics), seçici arama (selective search) ve benzer pozisyonların eşleştirilmesine (pattern matching) dayanmaktadır. 2002 yılında, bilgisayarda, 5×5 boyutlarında bir tahta için tüm olasılıklar çözülmüş ve siyahın başlaması durumunda oyunu kazanacağı ortaya çıkmıştır (MIGOS – Mini Go Solver). Bu bağlamda, katedilmesi gereken yolun ne kadar taşlı ve engebeli olduğu ortada. Aslında Go oyununun Japonca’daki ismi ile de birebir örtüşüyor durum. Çünkü, Japonca’da Go’nun bir anlamı da “Taşlı Yol”dur.

Son olarak, sözü bir satranç Dünya Şampiyonu olan Emanuel Lasker’e bırakalım: "Eğer uzaylılar varsa, muhtemelen go oynuyorlardır!"

[1] Benim seviyem kabaca 2-3 kyu civarında.
~ Deep Blue’nun resmi bu adresten alındı.

İki kalas, bir heves (3):
“Turgut Reis ve Che Guevara arasında bir yerde”

Ali Işıngör tarafından Kültür, Tarih, Spor ile işaretlenerek gönderildi (5 April 2006)

Endustriyel futbola hayır

Dünyanın ilk "açık kent" demokrasisi, Livorno, endüstriyel futbol ve Turgut Reis (1485-1565) hakkında bir gün bir yazı yazacağımı söyleseler, herhalde "Aklınızdan bir zorunuz mu var?" derdim. Birbiriyle çok alakasız gözüken bu dört kavram, dünyanın en ilginç futbol takımlarından birinin doğmasını sağladı…

Nasıl mı? Anlatacağım, ama önce biraz sabır…

Bir süredir sadece çok yakın dostlarımın bildiği iki kitabın hazırlığıyla uğraşıyorum. Niyetim, birincisini kitap fuarına yetiştirmek. Birazdan öyküsünü anlatacağım ikincisininse ne zaman biteceğini, inanın ben de bilmiyorum.

Her neyse, üzerinde daha uzun bir süre çalışmak zorunda olduğum bu ikinci kitap; bir zamanlar İtalya, Fransa ve İspanya sahillerini acımasızca vuran Osmanlı denizci ve korsanlarına dair… Acıklı olan şu ki; Turgut Reis, Salih Reis, Barbaros Hayrettin Paşa gibi şöhretli Osmanlı denizcileri hakkında gerçekte bildiğimiz çok az şey var. İki elin parmak sayısını geçmeyen sınırlı Osmanlıca metnin dışında tüm bilgimiz, "ağızdan ağıza nakledilerek" bugüne dek gelen hikâye ve masallara dayanır!

Bu korsan ve denizcilerin gerçek yaşamlarını, açık denizlerdeki gemileri için nasıl bir lojistik yapı kurduklarını, eylem biçimlerini, ticari anlaşmalarını (evet korsanlar yaygın kanının aksine, çok iyi birer tüccardır), hatta kabataslak izledikleri rotayı bile bilmeyiz… Tarih kitaplarında anlatılanlar ise Feridun Fazıl Tülbentçi’nin küffara karşı bol bol "pala çalınan" romanlarından arak gibidir :).

Halbuki, aslında birer deniz cumhuriyeti olan Venedik, Pisa ve Ceneviz devletlerinin bugüne dek gelen belge ve günlüklerinde korsanlarımızın adlarına sık sık rastlarız. Hatta hergün düzenli tutulan vakanüvislerin defterleri, donanma günlükleri gibi İtalyan kaynakları sayesinde, neredeyse hangi Osmanlı denizcisinin "hangi gün, nerede" olduğunu öğrenebiliyoruz! Kısacası, üzerinde çalıştığım kitap, bu kaynakların 500 yıl sonra Türkçe’ye kazandırılmasına dayanıyor.

Ceneviz ve Pisa kaynaklarında izine rastladığımız Osmanlı korsan ve denizcilerinin başında, "Dragut" yani Turgut Reis gelir. Vakanüvisler sayesinde "gün be gün" rotasını çıkarabileceğimiz Turgut Reis’in en ünlü seferiyse, 1553 baharının sonlarında çıktığı büyük seferdir.

1553 yılının Mayıs ayında emrindeki 60 kadar çektiri ve şebek tipi kadırga ile İtalyan sahillerini vurmaya çıkan Turgut Reis, Toskana sahillerinde neredeyse yağmalamadık kasaba bırakmamıştı. 16. yüzyılın en güçlü donanmalarından birine sahip olan Pisa’nın 30-40 kilometresindeki kasaba ve adaların Turgut Reis ve onun yetiştirdiği denizciler tarafından sık sık saldırıya uğraması, dünyanın en özgürlükçü kentlerinden birisinin doğmasına yol açtı! Bu kentin adı Livorno’ydu…

I. Ferdinand’ın "Toskana Grandükü" sıfatıyla duyurduğu "Leggi Livornine" (Livorno anayasası) ile Pisa kentinin liman kasabası Livorno "açık şehir" ilan edilir. Hangi ulustan olursa olsun, ister hakkında idam cezası çıkarılmış bir korsan ister bir hırsız olsun, hiçbir şekilde takibe uğramaksızın Livorno’ya yerleşebilecek, orada ticaret yapabilecek hatta dininin gereklerini yerine getirebilecekti. Bu kanunun iki istisnası vardır; sahte para imalatçıları ve katiller bu korumanın dışındadır.

Kanunun tam metni, eminim sizin de ilginizi çekecektir:

"Hepiniz, hangi ulustan olursanız olun, Doğulular, Batılılar, İspanyollar, Portekizliler, Yunanlar, Almanlar, İtalyanlar, Türkler, Berberiler, Ermeniler, Persler ve diğerleri […] size temin ederiz ki […] bu topraklarda tamamen özgür ve her türlü kovuşturmadan uzakta bir şekilde, bu topraklara gelmenize, kalmanıza, aileleriniz ile geçiş yapmanıza ve yaşamanıza, geriye dönme zorunluluğu olmaksızın oturmanıza, istediğiniz zaman dönerek Pisa kenti ve Livorno topraklarında yaşamanıza izin veriyoruz…"

Kanun kaçaklarının ve korsanların yakalanma korkusu olmaksızın ticaret yapıp gerekirse sığınabileceği bir "açık kent" ilan edilen Livorno, İtalyan Yarımadası’nın tek çok kültürlü yerleşim merkezine dönüştü. İçinde Türk, İspanyol, Portekiz, Maronit, Flaman ve Musevi mahalleleri olan kent, çok kültürlü ve hatta "laik" diyebileceğimiz bir yönetime kavuştu. İlginçtir, Müslüman cemaati içinde özellikle Türklerin adı, Hz. Meryem’in büyük bir ikonasının şehrin sokaklarında dolaştırıldığı bayrama "Hz. Meryem bizim dinimizde de kutsaldır" diyerek katılmaları ile şehir kayıtlarına geçiyor. 1742 tarihli kent meclisi yıllığından, Türk bayramlarının da Livorno’da kutlandığını görüyoruz!

Katolik İtalyan Yarımadası’nın aksine, burası özgürlüklerin yeşerdiği, her türlü sanatçı ve aykırı tipin sığındığı bir liman kenti oldu. Sanayileşmenin başladığı 19. yüzyılda kentin liman ve tersaneleri etrafında yoğunlaşan ekonomisi, doğal olarak Livorno’nun anarşist ve komünist akımlardan ilk etkilenen bölgelerden birisi olmasını sağladı.

Livorno la curva

İtalya’nın "Kızıl Livorno"sunun doğuş hikâyesi böyle. Kentin böyle ilginç bir tarihçesi olunca, futbol takımı da anti-faşist bir karaktere sahip oluyor haliyle… St. Pauli’nin tribünlerini anlatmıştık, orada sallanan yapay penis ve korsan flamalarının yerini burada Filistin, Küba ve çeşitli komünist parti bayrakları alıyor :). İtalyan Komünist Partisi’nin de (PCI) doğduğu bu kentte taraftarlar, oyuncuları coşturmak için Enternasyonal’i söyleyip, "Bandiera Rossa" (kızıl bayrak) ve "Ciao Bella" ile dans falan ediyorlar.

Livorno kentinin futbol takımı, iki yıl önce Irak’ın Nasıriye kentinde görev yapan İtalyan askerlerine yapılan bir intihar saldırısı sonrasında 34 İtalyan askerinin öldüğü günlerde gündeme damgasını vurmuştu. Ölen askerler için tüm İtalya’da maçlardan önce bir dakika saygı duruşu yapılırken, Livorno tribünleri "Nas-si-ria! Nas-si-ria!" diye tempo tutmuştu. Bunun İtalya’da nasıl tepki çektiğini, sanırım tahmin ediyorsunuzdur :).

(…)

"Serie A"nın tribünleri en "kızıl" takımı" olan AS Livorno için Türkiye’de kurulmuş site ve forumlar bile var. Forum alanında Livorno’ya dair bazı temel bilgilerin ötesinde, yeni transferler ve güncel haberlere de ulaşılabiliyor. "Endüstriyel futbol"dan canı fena halde sıkılan, bir küçük nefes almak isteyen futbolseverlerin kurduğu güzel siteler bunlar…

Bu oluşumların samimiyetinden elbet şüphem yok ama o malum "altyapı-üstyapı" meselesi, burada da bir duvar gibi suratınıza çarpıyor.

"Toplumsal ve tarihi bir altyapısı" olmaksızın bu forumlar üzerinden Livorno’yu taklit etmeye çalışan üç büyük taraftarlarını, Rüştü Saraçoğlu’na "Fenerbah-Che" pankartlarını asanları ya da "Aslan Che-hresi/Kartal pen-Che-si" gibi sloganlarla Galatasaray ve Beşiktaş’ı sözümona kızıllaştırmaya çalışanları görmek, ne yalan söyleyeyim, bana "biraz komik" geliyor.

Üç büyüklerin tüm yıldızlarını toplasan, bir Livorno kaptanı Cristiano Lucarelli etmez… O değil miydi, astronomik transfer reklamlarını elinin tersiyle iterek, "Milyarlarınız sizde kalsın!" adlı muhteşem kitabı yazan?

 


Gelecek hafta: Spor ve fanatizm

İki kalas, bir heves (2):”Faşistleri s.ktir edin, biz hepimiz kardeşiz…”

Ali Işıngör tarafından Kültür, Tarih, Spor ile işaretlenerek gönderildi (8 March 2006)
viva_stpauli-785693.jpg

Geçen hafta "Miracolo Chievo"yu (Chievo mucizesi) bu satırlarda anlatmış, ardından da futbol ve politikaya dair bir güzelleme yapacağımı söylemiştim, eğer hatırlarsanız…

Ne yalan söyleyeyim, kafamdaki yazı bambaşka bir şeydi, ama İspanyol birinci ligi La Liga’da Samuel Etoo’nun ırkçı tezahüratlar ile karşılaşıp, maçı gözyaşları içersinde terketmek istemesi üzerine izninizle "gündemi" değiştiriyorum.

"İki kalas, bir heves" yazı dizisinin bu haftaki misafiri, Chievo Verona’ya çok benzeyen ama bu kez Almanya’dan gelen bir "anti-faşist" takım: St. Pauli.

St. Pauli nasıl anlatılır ki? Önce takıma adını veren Sankt Pauli kasabasından başlayalım. Amsterdam’dan sonra Avrupa’nın en büyük ikinci "kerhane cenneti" olan Sankt Pauli, sırtını büyük bir ölçüde sex endüstrisine dayayan bir semttir. Anlatanların yalancısıyız, Avrupa’nın en önemli şişme kadın, yapay penis üretim merkezi de buradadır…

27.000 nüfuslu bir şirin kasabanın "fuhuş sektörü" ile olan ortak geçmişi, 1600′lere kadar uzanıyor. 1600′lerde veba gibi bulaşıcı hastalıkları yakalananları kentlerden uzak tutmak için Hamburg’un hemen dışında kurulan kasaba, "yanlış yer seçimi"nin kurbanı olur. Neden mi? Almanya’nın en önemli liman kenti Hamburg’un yanıbaşındaki bu kasaba; bel soğukluğu, frengi gibi zührevi hastalıklara yakalanmış fahişeleriyle, aylarca kadın yüzü görmemiş denizcileri kendine bir mıknatıs gibi çekmeye başlar da ondan! Bulaşıcı hastalıklara yakalananları toplumdan uzak tutmak için kurulan bu kasaba, istemeden de olsa bölgenin en önemli "turistik merkezi" haline gelir :)…

Çarpık "burjuva ahlakı" geçtiğimiz yüzyılın ortalarına kadar Sankt Pauli’ye ne hizmet götürür ne de yeni işyerleri açtırtır. Sırtını fuhuş endüstrisine vermek zorunda kalan bu kasaba, geri bırakılmışlığın ve itilmişliğin de eklemlenmesiyle, 400 yıl içinde Avrupa’nın "en anarşist" yerleşim merkezine dönüşmüş. Seçimlerde "en kızılından" komünist adayın karşısına eşcinsel listeden rakibin çıkıp da, seçimleri eşcinsellerin kazandığı bir mahalle hayal edin! İşte, orası Sankt Pauli’dir…

Şimdi mahalle bu kadar renkli olunca, futbol takımı ve taraftarları da epey matrak oluyor. Şimdilerde üçüncü ligde oynayan bu takımın taraftarlarının skor tabelasına falan baktığı yoktur, her daim neşeli ve gürültücüdürler. Öyle bildiğiniz türden bir taraftar da değildir bu. "Dünyanın en sıkı anarşist takımı" olarak kabul edilen St. Pauli’nin tribünlerinde kızıl-siyah bayraklar, orak-çekiçli pankartlar, kuru kafalı korsan flamalarının yanı sıra rakip tribünlere doğru "mebzul miktarda" şişme kadın ve yapay penisler sallanır!

Her yönüyle âlem bir takımdır St. Pauli… Geçtiğimiz yıllarda St. Pauli’nin "birinci kalecisi" Latin Amerikalı gerillalara katılmak için takımdan ayrılmış, bir yıl sonra geri döndüğünde "hiçbir şey olmamış gibi" kaleyi devralmıştı! Takım her yıl kamp için -kalabalık bir taraftar grubuyla- Küba’ya gider, antremanlarına kimi zaman Maradona kimi zaman "Fidel" falan misafir olur :)…

St. Pauli’nin ayırt edici özelliklerinden birisi de, "anti-faşist" bir karaktere sahip olmasıdır. Hitler döneminde pek çok taraftarının kurşuna dizildiği takım, Alman liglerinin kadrosunda en çok "göçmen" bulunduran ekibidir aynı zamanda. Bugün Fenerbahçe’de oynayan Deniz Barış, üç büyükleri geçen yıl peşinden koşturan Uğur İnceman gibi pek çok Almanya kökenli futbolcu aslında St. Pauli çıkışlıdır. Peki, size bu takımın "sadece altyapısında" 84 Türk oyuncu bulunduğunu söylesek?

Alman neo-nazilerin içinde Türklerin yaşadığı bir apartmanı ateşe verdiği Solingen Faciası’ndan sonra St. Pauli takımı sahaya dev bir pankartla çıkar. Bu Türkçe pankartta tam olarak şu yazmaktadır: "Faşistleri s.ktir edin, biz hepimiz kardeşiz…"

Dünyanın dört bir yanında taraftarları bulunan, bir araştırmaya göre de tam 11 milyon Alman’ın gönlündeki ikinci takım olan St. Pauli, "sadece futbol" değildir. Sıkı bir St. Pauli taraftarı olan Tanıl Bora’nın "ağır dergi" Birikim’e yazdığı şekliyle söylemek gerekirse, "St. Pauli kendine mahsus bir külttür. Taraftarlarının kararlı anti-faşist tavrı, her partiden daha güvenilirdir. Millerntor tribünündeki -skordan bağımsız- neşeli hayat ve coşkulu destek, dillere destandır. 1910 doğumlu kulübü kült yapan, müthiş başarıları değil, futbolu sevme ve ‘yorumlama’ biçimiyle oluşturduğu bu kendine özgü kültürüdür…"

Türkiye’deyse futbol takımlarının hepsi birbirine benzer. Birkaç küçük ayrıntı dışında, takımlarımız aslında birbirinin karbon kağıdıdır… "Acaba" diye sorarım kendime sık sık, "Yeşil sahalarımızda ne zaman farklı bir takım göreceğiz? Solcu falan da olmasına gerek yok; farklı olanı kucaklayan, içinde ‘öteki kültürlere’ yer veren takımlarımız olur mu bir gün?"

Belki de biz Türkler "birbirimizi taklit ediyoruz"dur. Ne dersiniz?

Yazımızı Absolut’un muhteşem reklamı ile bağlayalım. Absolut St. Pauli!

 absolut_stpauli-721954.jpg

Gelecek hafta: Takım anlatmaya devam mı edelim yoksa edebiyat ile futbolun evliliğine mi kulaç atmaya başlayalım? Karar sizin…

Not 2 (10 Mart): Gelecek hafta, bir sürprizimiz var. Bekleyin :)

İki kalas, bir heves (1): “Eşekler uçarsa…”

Ali Işıngör tarafından Kültür, Spor ile işaretlenerek gönderildi (19 February 2006)


Futbol üzerine üç koca yazıdan oluşan bir diziyi kaleme alacağım için, “için için” utanmıyor değilim… Ne yalan söyleyeyim, bu yazıların sayısı dörde bile çıkabilir; madem utanmazlığı ele aldık, sonuna kadar gitmekte fayda var.

Neden mi futbol?

Açık konuşmak gerekirse, meşin yuvarlağa “hayatı boyunca” düzgün bir şekilde “üç kere bile” vuramamış bir adam olarak, futbolla aramda sağlıklı bir ilişki olmadı. Ortaokulda sınıf arkadaşlarım arasında kabul edilmek için topları hep ben satın aldım, aynı sınıf arkadaşlarım tarafından ilk beş dakika sonrasında takımdan çıkarıldım; bir futbol takımını tutmaya 17 gibi ilerlemiş bir yaşta, Galatasaray Lisesi’nden bir kızla çıkarken “biraz da zorunluluklar nedeniyle” başladım. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, futbol ile aramda hep adı konmamış, “karşılıksız” bir aşk ilişkisi vardı.

Karşılıksız, çünkü “meşin yuvarlak tanrıçası”, düz yolda bile doğru dürüst yürümekten aciz bendenizi top peşinde koşmayı sağlayacak yeteneklerden mahrum bırakmıştı.

Hiçbir takımın ilk 11′inden beş adam sayamam, hâlâ ofsayt kuralı nedir bilmiyorum, ama Eduardo Galeano gibi iyi bir futbol maçı için elimi açıp dilenebilirim: “-Lütfen biraz mücadele, lütfen biraz daha sihir!”

Birçok insanın ona inanmasıyla ve entellektüellerin ona kuşkuyla yaklaşmasıyla ölümsüz ve mutlak bir varlık gibidir bu oyun. Futbolun tanrısallığının peşinde olanlar için çok sık olmasa da, “Meşin yuvarlağın tanrısı” bulutların üzerinde oturduğu yerden küçük şakalar yaparak kendine iman ettirir inananlarını. Tıpkı 2001 yılında İtalya’nın küçük bir kasabasında yaptığı gibi…

(…)

Ne demiştik, sene 2001. O yıl, hiçbir İtalyan’ın beklemediği bir olay olmuş ve 19-22 yaşlarında oyunculardan kurulu bir “mahalle takımı”, dünyanın en pahalı ligi olarak kabul edilen “Serie A”ya yükselmişti!

Size Chievo’dan bahsediyorum. 1929′da bir pastane sahibi tarafından kurulan ve 1986′ya kadar da küçük bir pastane takımı olarak kalan Chievo Verona’dan…

1986′da İtalyan dördüncü ligi olan C2′ye yükselen bu mahalle takımı, Alberto Malesani adında pek kimsenin tanımadığı bir antrenör ile çalışmaya başlar. Malesani, 2.500 kişinin yaşadığı Chievo kasabasının takımını, “sokaktan toplanan” yetenekli gençlerle “Serie B”ye yani İtalyan İkinci ligine kadar taşır. Sokaktan toplanan gençlerle Chievo Verona takımı, önüne geleni devirmeye başlamıştır.

Verona kentinin bu fakir pastane takımının seyircisi de fazla değildir. Kendi evinde 1.500, deplasmanda ise 500 biletli “tifosi”si vardır. Aynı kentin birinci ligde oynayan zengin ve başarılı temsilcisi takımın maçlarında ise 45.000 kişilik stad tıkabasa dolmaktadır.

Chievo Verona’dan bahsedince, ezeli rakibi Hellas Verona’dan bahsetmemek olmaz. Her iki takım birbirinin antitezi gibidir: Hellas Verona zengin, Chievo Verona ise “alabildiğine” fakirdir. Hellas Verona yaşlı ama fiyatı ucuzlamış şöhretleri kadrosuna katarken, Chievo sokaktan yetenekleri gençleri toparlar. Taraftarlarda ise tam tersi söz konusudur: Gençler Hellas Verona’yı, yaşı 30′u geçenlerse Chievo’yu tutar. Dünyanın ilk taraftar organizasyonlarından biri olan “Brigate Gialloblu” (Sarılacivert tugaylar) bile ortadan bölünmüştür: Aşırı sağcı çoğunluk Hellas’ı tutarken, solcu azınlık Chievo yanlısıdır.

Dördüncü lige bile 57 yıl sonra çıkabilen Chievo Verona, Hellas taraftarları tarafından yıllarca çeşitli fıkralara konu edilir. Esprilerin en ünlüsü şudur: “Eşekler uçmaya başladığında ancak, Verona Chievo birinci lige çıkar!”

Peki, sonunda ne mi oldu?

Biliyorsunuz aslında: Eşekler kanatlandı… Hem “mecazi” hem de “gerçek” anlamda!

“Mahalle takımı” Chievo Verona, 2001 sezonunda birinci lige çıktığında takımın formasına “uçan eşek” sembolü konur, taraftarlarının adı ise “Mussi Volanti” yani “Uçan Eşekler”e çıkar! Tüm sezon boyunca deplasmanlarda tribünde kanatlı bir eşek heykeli dolaştırılır :)…

Uçan Eşekler, 2001-2002 adımını attıkları “Serie A”da efsanevi antrenörleri Luigi Del Neri ile önlerine geleni devirmeye devam ettiler, 26 hafta boyunca liderlik koltuğunu kimseye kaptırmayan Chievo Verona, prese dayanan ve göze hoş gelen futbolu ile tüm dünyadan kendine taraftar topladı. Gün geldi, fanatikliğiyle tanınan Milan taraftarları bile sahadaki kendi takımlarını bırakıp, canını dişine takarak oynayan rakip Chievo’yu desteklediler.

O gündür bu gündür Serie A’da Milan, Fiorentina, Juventus gibi devleri sık sık deviren Chievo Verona, milyon dolarlar olmadan da futbol oynanabileceğini dünyaya ispatlamaya devam ediyor.

Chievo bir sembol. Geçen yıl Brezilya’nın en fakir bölgelerinden biri olan Alto de Mateus’da evsiz ve yoksul gençler için bir futbol okulu ve “Chievo Brasil” takımını kuran “Uçan Eşekler”, 10 yıl sonra dünyanın en pahalı ligi olan Serie A’yı kazanmanın planlarını yapıyor. Üstelik milyon dolarlar saçarak değil, “sokak futbolu”ndan yeni Pele’ler çıkararak…

Chievo Verona’nın formasında hâlâ o ilk “pastane”nin yani Paluani’nin reklamı var. Paluani mi? Onlar artık İtalya’nın önemli ekmek üreticilerinden biri…

Gelecek hafta: “Ne sağcıyız ne solcu, futbolcuyuz futbolcu”

Sonraki sayfa »