Roma konsulü Gaius Julius Quadratus Bassus,
utanmadan "gaza gelişinin" mozaiğini yaptırmış.
Mozaikte, dört büyük takımın önünde gözüküyor
"holigan" konsulümüz…
(…)
Önce biraz tarih…
İmparator Septimius Severus‘un yaptırdığı, Büyük Constantinus‘un (M.S. 306-337) ise genişlettiği Hippodromos, 480 x 117 metre boyutlarında bir alana yayılmış, 100.000 kişi aldığı söylenen devasa bir yapıydı.[1]
"Hippodromos da nere ola ki?" diye soracaklara hemen söyleyelim: Bugün Sultanahmet’te, Yerebatan Sarnıcı ile Marmara Üniversitesi rektörlük binası arasında uzanan ve eskilerin "At Meydanı" dediği yerden bahsediyorum. Günümüzde sadece Spina’sının üzerinde duran üç sütunun (Tutmosis Sütunu, Burmalı Sütun ve Örme Sütun) ayakta durduğu meydana kurulu bu yapı, 40 yıl öncesine kadar dünyanın en büyük stadyumuydu!
Dilerseniz, tarihin en büyük stadyumlarından biri olan Hippodromos’un büyüklüğünü Brezilya’daki efsanevi Estádio do Maracanã ile karşılaştıralım. Maracanã stadyumunun dıştan dışa (tribünlerin en dış noktaları arası) en geniş noktasındaki çapı 320 metredir. Bir başka deyişle, Hippodromos’un sadece üçte ikisi kadar! Dünyanın en büyük stadyumları arasında gösterilen Maracanã, 77 bini oturmak üzere en fazla 103.000 kişiyi alabilirken; 100.000 kişi Hippodromos tribünlerinde rahatlıkla oturabiliyordu.[2]

İçinde atlı araba yarışlarının düzenlendiği bu alan, sadece rakip takımların değil, Bizans İmparatorluğu içindeki rakip politik grupların da birbirine karşı güç gösterisinde bulunduğu bir alandı. Kent içinde birbirine diş bileyen dört takım, atlı arabaların sürücülerinin giydiği zırhların renkleriyle adlandırılıyordu: Maviler (Venetoi), Yeşiller (Prasinoi), Kırmızılar (Rousnoi) ve Beyazlar (Leukoi)…
Kökenini Roma İmparatorluğu’nun dört büyük politik eğiliminden alan bu takımların halk üzerindeki etkisi muazzamdı. Kartacalı Hannibal’in orduları Roma kapılarına dayandığında bile yarışmalar aralıksız bir şekilde sürüyordu, halkın dikkatini sorunlardan uzak tutmak isteyen Roma imparatorları "Fado, Fiesta ve Futbol"dan oluşan sihirli formülü 2.500 yıl öncesinden keşfetmişlerdi…
Bizanslılar Roma’dan bu geleneği almakla kalmayıp, 1.700 yıl öncesinin Maracanã’sı diyebileceğimiz Hippodromos’ta gerçek bir çılgınlığa dönüştürdüler. Sultanahmet’teki "At Meydanı" sadece 15 günde bir düzenlenen mutad yarışlara değil, o dönem için bilinen dünyanın her yanından gelen takımların yarıştığı bir çeşit "Dünya Kupası"na da evsahipliği yapıyordu. Düşünsenize, evinizin yanı başında Dünya Kupası düzenleniyor ve dört yılda bir değil, her dini bayramda hatta bazen "15 günde bir" yapılıyor!
Bizanslıların bu işi biraz abarttığını, hatta su "kaçırdıklarını" sizlere söylemiştim. İmparator I. Constantinus döneminde dört takım ile bağlayan rekabet; Beyazlar’ın Maviler ile, Yeşiller’in ise Kırmızılar ile ittifak kurmasına yol açmış, "er meydanı" iki takıma kalmıştı. Bu iki takım, Bizans tarihinin aynı zamanda en önemli iki partisi olacaktı: Maviler ve Yeşiller.
Halk, "Yeşiller" ve "Maviler" adıyla anılan iki takım arasında bölünmüştü. Maviler iktidara ve imparatorlara daha yakın olup -hepsine değil, lakabı yeşil olan imparatorlar bile var Bizans tarihinde!- koyu bir Ortodoks inancına sahipti. Yeşillere ise esnaf ve sokaktaki insanlar sempati duyuyordu, monofizit inancın temsilcisi olan bu takımın taraftarları kural tanımazlık ve kavgacılıklarıyla ün yapmıştı.
Maviler ile Yeşiller taraftarlarının oturduğu mahalleler bile ayrıydı: Maviler Kadıköy tarafında, Yeşiller ise Suriçi’nde Blakhernai (Ayvansaray) mahallesinde yaşardı! Yarış zamanı dışında kentin güvenliğinden sorumlu olan bu takımlar, asayişi sağlamak bir yana kentin huzurunu bozuyorlardı.
Bir sürücünün bir takımdan diğer bir takıma geçmenin cezası, taraftarlar tarafından ihanetle suçlanılacak, hatta ölümle cezalandırılabilecek bir harekettir. Bizans İmparatorluğu’nda bunun da bir istisnası vardır elbet: Döneminin en ünlü sürücüsü ve yenilmezliğiyle ün salan Porfirios, her iki takımın taraftarlarınca sonsuz bir saygı görürdü. "Göbeğini saymazsak" döneminin Sergen Yalçın’ı olan Porfirios, iki takım arasında durmadan yer değiştirmesine rağmen, taraftarları onun kente yedi heykelini dikmişlerdi! Bu heykellerin kaideleri bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.
İki farklı politik ve dini inancın simgesi olan bu iki takım arasında at arabası yarışları, haliyle son derece çekişmeli oluyordu. Takımlardan birinin diğerine yenilmesi bir politik anlam da taşıdığından, yarışmaların sonu itirazlar ve meydan kavgalarıyla sona eriyordu.
Bu kavgalardan bir tanesinde arkadaşlar biraz fazla ileri gidip, önce rakip takım bir taraftarlarını, arkasından stadyumu, nihayetinde de Hagia Sophia Kilisesi’ni (Şimdiki Ayasofya Camii’nin yerinde inşa edilen üçüncü kilise) yakmışlar!
"Madem bu kadarını yaptık, kim tutar bizi? Oldu olacak imparatoru da yakalım, şenlenelim" diyerek gaza gelen dönemin "çarşı grubu" Yeşiller ve Kadıköy yakasına hâkim olan Maviler (Fenerbahçeli de diyebilirsiniz, çünkü asıl para bu takımdaymış…) bu amaçlarında az daha başarıya ulaşıyorlardı…
Başkenti isyancılara terk etmeye hazırlanan imparator I. Iustinianus (I. Jüstinyen), karısı Theodora’nın karşı koyması üzerine direnmeye karar verir. Peki, ne yapar? Kambersiz düğün olur mu? İşte işin burasında devreye Türkler giriyor :)… Bizans ordusunun en parlak generali olan Mundus -ki kendisi Hun imparatoru Attila‘nın torunudur- paralı Germen askerlerinden oluşan ordusuyla isyanı bastırır. İsyancıları Sultanahmet’te, olayların başladığı Hippodromos’ta çeviren Mundus, 30.000 "holiganı" kılıçtan geçirir![3]
Her neyse, varlıklarını 13′üncü yüzyıla kadar sürdüren bu takımlar, Osmanlı döneminde farklı bir çehreyle karşımıza çıkar. 15. yüzyıldan itibaren At Meydanı’nda yarışan iki cirit takımı kenti avucunun içine alır: Bamyacılar ve Lahanacılar.
Bamyacılarla Lahanacılar, Osmanlı devrinin en büyük ve köklü iki kulübüdür. Merzifon’da kurulan ve Merzifon’un meşhur lahanalarından esinle "Lahanacılar" adını alan sipahi bölüğünün geçmişi 1400′lü yılların başına kadar uzanır. Osmanlı padişahı Çelebi Mehmet tarafından kurulan bölüğün en büyük rakibi ise Sultan II. Murat’ın kurdurduğu ve benzer bir hikâyeyle adını Amasya Bamyası’ndan alan Bamyacılar’dır.
15. yüzyılın başlarından 19. yüzyılın ortalarına kadar varlığını sürdüren bu ezeli rekabette, karşılaşmalar tam anlamıyla birer "derbi"dir. Takımların fanatikleri arasında paşalar, sadrazamlar hatta padişahlar vardır. Bugün Osmanlı döneminden kalma bir mezarlığın yanından geçip de, lahanaya benzer bir mermer başlığı görürseniz şaşırmayın, çünkü sahibi "pazara kadar değil, mezara kadar" lahanacı olan hasta bir taraftar olabilir!
Tarihimizde kulübleri için şiirler yazıp, zafer anıtları diktiren padişahlar bile var. Merak ettiniz değil mi? O halde, Osmanlı padişahı III. Selim’in Lahanacılar için yazdığı şiirin ilk mısrası ile bitirelim yazımızı:
"Benim güzel Lahanam…"
Meraklısına notlar:
[1] Tarihi isim ve mekânların isimlerin arkeolojik disipline uygun olması açısından, dönemsel özelliklerini korumaya çalıştım. Yer isimlerinde Wolfgang Wüller Wiener’den, özel isimlerde ise bu konuda çok hassas davranan bir bilim adamı olan, saygıdeğer hocam Fırat Düzgüner’den öğrendiğim yöntemi uygulamaya çalıştım. Bu nedenle, özellikle VI. yüzyıla kadar olan özel isimlerde Latin dili kurallarını, sonraki dönemde ise Grek dilinin özelliklerini izledim.
[2] Bazı kaynaklar bu rakamı 250 bine kadar çıkartsa da, bu rakam bana pek inandırıcı gelmiyor.
[3] Nika İsyanı (M.S. 532) üç aşağı beş yukarı bu olay örgüsünde yürümüş olsa da, burada mizahi bir tarzda anlatıldığından çok daha ciddi nedenlere dayanır. İki atlı yarış takımının taraftarları arasında çıkan bir kavganın büyümesiyle başlayan bu isyan, kentin yarısının yakılmasıyla sonuçlandı. Büyük bir kısmı Monofizit inanca sahip 30.000 asinin bugünkü At Meydanı’nda öldürülmesi, bu olayın aslında bir mezhep çatışması olduğunu gösteriyor.
[4] Bu işin suyunu daha fazla çıkarmadan, "İki kalas bir heves" yazı dizisini son bir yazıyla bitirmeye niyetliyim. Son yazı hepsinden güzel olacak :), diğer yazıları merak edenler buralara bakabilir:
"Turgut Reis ile Che Guevara arasında bir yerde"
"Faşistleri s.tir edin, biz hepimiz kardeşiz"
"Eşekler uçarsa"












