Bombaya yazı yazan çocukla, bombanın bacaklarını kopardığı çocuğun hikayesi…

A. Murat Eren tarafından Kültür, Politika, Savaş ile işaretlenerek gönderildi (10 January 2007)

Bu yazı Gürer Özen‘in 22 Ağustos 2006 tarihinde, Irak’taki son gelişmelerden ve Apple iPhone’u duyurmadan önce, kendi günlüğünde yayınladığı bir yazı. Bu yazının daha çok insana ulaşmasını istediğim için kendisinden izin alarak Moleschino’da yayınlamak istedim. İzin vermedi. Fakat yazı burada, fırsatınız varken okuyun. Elveda.

Petrolün tarihi milat öncesi yıllara, doğada tabi halde bulunabilen asfaltın (ki çoğunlukla bitümenden oluşur), mezopotamyada tuğla ve taş duvarlarda harç olarak kullanılmasına, daha sonraları ahşap gemilerin su sızdırmaması için kalafatlanmasında kullanımına kadar gidiyor (Farsça asfalt anlamına gelen mumiyanın bugünkü mumya sözcüğünün kökeni olduğunu biliyor muydunuz?).

Kolayca elde edilebilen petrol ürünleri böyle çeşitli işlerde kullanılıyordu, ama 1849′da Kanadalı Jeolog Abraham Gesner ham petrolden kerosen (gazyağı) damıtmayı başarıp, yeni bir pazar yaratana kadar önemi fazla değil.

1859′da Titusville, Pensilvanya’da Edwin Drake’in açtığı kuyu genellikle petrol endüstrisinin başlangıcı kabul edilir.

1863 yılında o sıralarda ancak yatırım yapacak kadar para kazanmış olan John D. Rockefeller, ortakları ve yeni bir ayrıştırma yöntemi bulmuş olan kimyacı Samuel Andrews ile birlikte bir petrol rafinerisine yatırım yaparlar. Hızla büyüyen ve diğer ufak şirketleri yutan Standart Oil’in tren firmalarıyla belli bir miktarın üzerinde petrol taşımak kaydıyla büyük indirimler sağlayan anlaşmaları olduğunu rakipleri çok geç anlar. Rockefeller rakiplerine muhasebe kayıtlarını gösterir, neye karşı olduklarını anlamalarını sağlar, büyük bir para teklifinde bulunur, kabul etmezlerse onlara iflasa itip daha ucuza alacağını söyler. Birer birer ufak şirketleri toplar, tren yollarını ve bankaları da ele geçirmeye başlar. Redkit’ten çıkmışa benzeyen bir olayda, taşıma avantajını ele geçirmek için boru hattı döşeyen bir rakibinin yolunu tren hattında keser. Trene kadar borudan akan petrolü varillere doldurup karşıya taşıyıp boru hattının ikinci kısmına elle götürmeyi deneyen firmaya karşı bu kez de boş vagonları yolun o kısmına yığıp engel olur.

1878′de Edisonun elektrik lambasını keşfiyle düşüşe geçen endüstri, 1885′te Karl Benz ve Wilhelm Daimler’in benzinli motorlarıyla yeni pazarlara açılır.

1911 yılında, Amerikan Yüksek Mahkemesi, büyük ölçüde Rockefeller’ın Standart Oil ve tren yolları monopolisi olan Northern Securities Company’sini durdurmak için çıkarılmış olan Sherman Yasasına (ki günümüzde Microsoft’a karşı da kullanılmaya çalışıldı) dayanarak Standart Oil’i ufak firmalara ayırır.

1928 yılında, endüstrinin “yedi kızkardeş” olarak anılan büyük şirketleri, Achnacarry adlı İskoç kasabasında bir araya gelirler. Standart Oil’den çıkan Exxon, Mobil, Chevron ile 1901′de Texas Spindletop alanının bulunmasıyla ortaya çıkan Gulf ve Texaco Amerikan, Royal Dutch Shell ve British Petroleum (BP) İngiliz kızkardeşlerdir.

Bu toplantıda kendi aralarında bir ortak kota ve fiyat birliği oluşturmuşlarsa da, Eski Enerji Bakanımız rahmetli İhsan Topaloğlu’nun yazılarında, canlanmakta olan ulusal petrol şirketlerinin önünü kesmek, kendi aralarından biri zor durumda kalınca ona her türlü yardımda bulunmak gibi maddeler olduğunu okuyunca, açık açık bir monopoli kurulduğunu anlıyoruz.

1945′te İtalyan Petrol Şirketini özelleştirilsin diye başına getirilen, ve “yedi kızkardeş” lafının da bulucusu olan, Enrico Mattei, bunun yanlış olduğu görüp, şirketi kızkardeşlerle rekabet edebilecek büyüklüğe getiriyor, 1962′de gizemli bir uçak kazasında ölüyor.

1951′te İran’da iktidara gelen Muhammed Musaddık’ın Anglo-İran Petrol Şirketini kamulaştırmasından hemen sonra gelen İngiliz ambargosu, ve sonra Şah’ın ihtilalle yönetime geçirilmesi kızkardeşlerin bu sözlerinde durduklarını gösteriyor.

Şah 1979 da devrilince, Amerika’nın İran’a olan tutumu değişiyor, 1980 den 1988 e kadar süren İran Irak savaşında Irak’a bilgi, ekonomik yardım ve silah sağlıyor.

1949′da Venezüela’nın, İran, Irak, Kuveyt ve Suudi Arabistan’a bir petrol üreten ülkeler birliği önerisi, ve 1960′da Bağdat’ta bu ülkelerin bir araya gelmeleriyle OPEC kurulmuş oldu. Sonradan Katar, Endonezye, Libya, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir de gruba katılacaktır.

Amerikalı Jeofizikçi, Marion King Hubbert’ın 1956′daki makalesinde petrol üretiminin bir çan şekli çizdiğini, ve yarım yüzyıl sonra tepesinde olacağımızı yazdığının üzerinden yarım yüzyıl geçti. Genel görüş bu tepe noktaya vardığımız olsa bile, aslında yeni teknolojilerle yeni reservlerin ortaya çıkması mümkün. 1980 de 645 milyar varil olarak hesaplanmış toplam reservler bugün 1200 milyar varil. Ama Ortadoğu petrollerinin reserv miktarından çok daha önemli bir avantajı var. O da varil başına $1 civarında tutan çok düşük üretim maaliyetleri.

1973′te İsrail ile Mısır ve Suriye arasındaki Yum Kippur savaşında Avrupa ve Amerika’ya petrol ambargosu koyarak krize yol açabilen, petrol üretiminin %40′ını ve reservlerin üçte ikisini elinde tutan, en önemlisi de fiyatları kontrol gücüne sahip OPEC, kızkardeşlerin etkisinin azalmasına neden olan bir organizasyon.

1944′te Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansında imzalanan Bretton Woods sistemine göre her ülkenin para birimi, altın üzerinden hesaplanan bir değişim oranını korur. 1971′te Vietnam savaşının hızlandırdığı enflasyondan doğan ticari açık sonucu, Nixon, doların altına çevrilebilirliği garantisini kaldırır, ve 1976′ya doğru tüm para birimleri serbest oynamaya geçer. Peki altın karşılığı olmadan basılıp dünyaya dağılan dolarların güvencesi ve rağbet görmelerinin nedeni nedir? Tabiki petrol piyasalarında kullanılan para biriminin dolar olması! Petrodolar öyle güzel bişeydir ki, Japonya petrol alabilmek için gereken dolarları Amerika’ya mal satıp kazanır, aldığı dolarları Araplara verip petrol alıp, Araplar petrolden elde ettikleri geliri, en çok kazanacakları Amerika bankalarına yatırır, böylece Amerika efektif olarak, yalnızca dolar denen kağıdı basmakla Japonyadan mal alabilir. Amerikanın sekiz trilyon dolar civarındaki (kişi başı $28.000 nerdeyse!) borcunu düşünürseniz petrodoların başına bir iş gelmesinin, 1929′daki ekonomik krizi gölgede bırakacağını görebilirsiniz.

Ne iş gelebilir ki diyecekseniz, gittikçe güçlenen euro’ya ve Venezüela, İran, Rusya, Çin gibi kendi pazarlarını kurmaya niyetli ülkelere bir bakın mesela.

2002 yılında Irak, yiyecek satın almak için yürüttüğü petrol satışlarında euro’ya geçiyor. 2003 Irak’ın işgalinden hemen sonra tekrar dolara dönülüyor.

Amerika’nın savaştaki en büyük destekçisi İngiltere hâlâ euro’ya geçmedi mi dediniz, duyamadım?

Yakın zamanda petrol satışı için euro’ya geçen ve bu günlerde Kish serbest ticaret bölgesinde, New York ve Londra borsalarına rakip olacak bir petrol borsası kurmak üzere olan İran’a gökten üç atom bombası düşüp düşmeyeceğini siz söyleyin.

Uzun zamandır yapmasam da, meslekten bir jeofizikçi olarak bu hikayeyi yazayım dedim. Gazetelerde, televizyonda pek göremiyorum bu konuları. Popüler kültürde bile yeri yok, Patronun Ohio’daki demir madenini anlattığı Youngstown gibi şarkılar yerine aman petrol canım petrol şarkımız var. Oysa herkesin bilmesi gereken şeyler bunlar. Olup bitenleri doğru anlamak, ne yapacağına doğru karar verebilmek için.

Ne ben Şehrazat olduğum, ne de binbir gecemiz olduğu için, hikayedeki birçok detayı yazmadım, yan hikayeleri öğrenmek için Henry Kissinger, Max Ball ve petrol yasası, BP Karadeniz petrolleri, Chavez, Petroruble, Oil Peak, international oil transportation (boğazdan günde bir milyon varil petrol geçtiğini biliyor muydunuz?), milli petrol davası, Muammer Aksoy, Oil Prices, Enrico Mattei gibi aramalar yapabilirsiniz, internet elinizin altında :p

Hutu’lar ve Tutsi’ler

B. Duygu Özpolat tarafından Dünya Ülkeleri, Tarih, Politika, Savaş ile işaretlenerek gönderildi (20 November 2006)

Her Moleskine’in bir (ya da birkaç) yaprağına uzun uzun not düşülmesi gerektiğine inandığım bir olay bu: Ruanda Soykırımı. Bu yüzden aslında kendi blogum için yazmış olduğum bu yazıyı, Moleschino’da da yayınlamaya karar verdim.

null

Geçen gün Meren‘le “Hotel Rwanda”yı izledik. Birkaç hafta önce Meren tesadüfen Ruanda’da 1994 yılında gerçekleşen soykırım hakkında bir yazı okumuştu. Yazıda 2004 yılında, yani soykırımın 10. yılında, bütün dünyanın konuyu gündeme taşıdığı ve tartıştığından; 1994′te duyurmadıkları, sırtlarını döndükleri bu olayın insanlara duyurulmaya çalışıldığından bahsediliyordu. Biz Türkiye’de 2004 yılında böyle bir konudan bahsedildiğini pek hatırlayamadık. Türkiye medyasının git gide nasıl Amerikan medyasına benzediğini sürekli söylüyorum. Bu bence onun en güzel örneklerinden biri. Sizlere Ruanda’da 1994 yılında neler olduğunu anlattığım zaman ne demek istediğimi anlayacaksınız. Çünkü bu, Dünya üzerinde gerçekleşmiş, en az Nazi’lerin Yahudi’lere yaptıkları kadar korkunç bir olay. En az onun kadar konuşulması gereken, şimdilerde Sudan’da, Kongo’da, kim bilir bize duyurulmayan nerelerde hala gerçekleşen, “hiçbir şey yapamayacağımızı” düşünsek de, en azından bilmekle yükümlü olduğumuz bir olay.

null

Ruanda’da 94 yılında sadece 100 gün içinde 1 milyon kişi öldü (günde 10bin kişi ediyor). Bu insanlar atom bombası ile “topyekün imha” edilmediler. Taramalı tüfek ya da beyaz fosfor yüzünden ölmediler. Bu insanlar, kendi vatadandaşları tarafından (bazılarının Fransa’nın sattığına inandığı, filmde ise Çin’den satın alındığı söylenen) “pala”larla, kolları bacakları kesilerek öldürüldüler.

null

Peki ölenler kimdi? Öldürenler kimdi? Sebep neydi?

Duya duya hissizleştiğimiz bir lafır ama, bildiğiniz “kardeşi kardeşe kırdırmak” olmuş Ruanda’da olan. 15. yüzyıldan beri Ruanda’da Hutu, Tutsi ve Twa adı verilen üç farklı grup insan barış içinde, birbirlerini öldürmeden yaşamakta imişler. Krallıkla yönetilen ülke, 19. yüzyılda Alman sömürgesi olmuş. Almanlar ülkenin yönetim işlerine pek karışmamışlar. Fakat Almanya 1. Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğrayınca, sömürgeyi Belçika devralmış. Ya, biz yıllarca Belçika hakkında bir kötü laf işitmedikti, cahillik tabi, ben hep sandım bu kendi halinde bir ülke. (Velakin, “kendi halinde bir ülke” diye bir mefhum yok esasen, sadece insanın -benim- cahil, medyanın yalancı, tarih derslerinin eksik olması var, neyse konumuza döneyim.)

Belçika, o dönemde halkın %9-10′unu oluşturan, biraz daha açık deri rengine, biraz daha uzun yüz hatlarına vs sahip olan Tutsi’leri “üst sınıf” olarak belirleyip, yönetim işlerine onları getirmeye başlamış. Hutu’lar ise, alt sınıfın insanları olmuşlar, ve Belçika’nın Tutsi’ler aracılığıyla uyguladığı yüksek vergilere, kötü çalışma şartlarına zorlanmışlar. Hutu’lar elbette Tutsi’lerden nefret etmeye başlamışlar. Kimi kaynaklar, Belçikalı’ların bu sözde etnik ayrımı yaparken, “10 inekten fazlasına sahip olan Tutsi, azına sahip olan Hutu’dur” gibi kriterleri kullandığını belirtiyor.

Her neyse, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Ruanda, Birleşmiş Milletler’in vesayet altındaki bölgelerinden biri haline gelmiş. Belçika hala idari makam olarak ülkede bulunuyormuş. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan Hutu’lar zamanla güç kazanmışlar, ve 1962′de Ruanda’nın bağımsız olması ile yönetime geçmişler. Bu süreçte sosyal huzursuzluk devam ediyor, Ruanda halkının bir kısmı sürekli komşu ülkelere sığınıyormuş. 1990 yılında Uganda’da konuşlanmış olan ve genelini Tutsi’lerin oluşturduğu Rwandan Patriotic Front (RPF), Ruanda’ya girmiş. Aynı zamanda Ruanda’nın üst düzey devlet yöneticileri de gizlice Hutu’lardan oluşan silahlı bir çetenin eğitilmesini sağlamaktaymışlar (Interahamwe). 90-94 yılları arasında edinilen silahların Fransa, Belçika ve İngiltere’den sağlandığına ilişkin şurada bazı bilgiler var, ne kadar kesin doğrulukta olduklarını bilemiyorum. Ama bunu iddia eden tek kaynak Wikipedia değil.

6 Nisan 1994′te cumhurbaşkanı Habyarimana’yı taşıyan uçak düşürülmüş (bundan RPF’nin sorumlu olduğu iddia edilmiş). Bunun üzerine, zaten sallantıda olan Ruanda barışı (?) çökmüş. Nisan’dan Temmuz ortasına kadar, 100 gün içinde 1 milyon Tutsi ve onlara sempati duydukları düşünülen Hutu öldürülmüş. Soykırımın ilk hedefleri arasında Başbakan Agathe Uwilingiyimana ve Birleşmiş Milletler’in onu korumakta olan 10 Belçikalı askeri bulunuyormuş. Bu askerler, söylenene göre, silahlarını Ruanda askeri güçlerine teslim ettikten sonra öldürülmüşler. Askerlerin ölüm haberi üzerine korkan Belçika hükümeti, askerlerini Ruanda’dan çekmiş. Bunu diğer ülkeler de izlemiş, ve Ruanda’daki BM gücü 270 askerden ibaret kalmış!!!

Aynı zamanda ülkede bulunan beyazlar, kedileri köpekleri de dahil olmak üzere, olayların patlak verdiği ilk günlerde hızla ülkeden kaçırılmışlar.

null

Yani, bütün dünya, göz göre göre Ruanda’yı kendi haline bırakmış, soykırıma sırtını dönmüş. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, gençler, herkes… palalarla, binlerce yıl barış içinde birlikte yaşadıkları kardeşleri tarafından öldürülmüşler.

Bu olaydan daha bir sene önce (1993) dönemin ABD başkanı Bill Clinton Yahudi Soykırımı Müzesi’ni açarken, dünya üzerinde bir daha böyle bir soykırıma izin vermeyeceklerini söylüyormuş. Kendisine 1995′te Ruanda halkından özür dilerken rastlanmış.

10 yıl sonra, 94′te BM Barış Gücü operasyonları sorumlusu Kofi Annan o zamanki pasifliği yüzünden pişman olduğunu dile getirmiş. (Kofi Annan’ın, yüzbinlerce insanın ölümünün ağırlığı sırtında, hala nasıl yaşayabildiğine inanamıyorum.)

(İşte bu noktada içimdeki öğreten kadına hakim olamıyor ve şu aşağıdaki cümleleri yazmadan edemiyorum. Bunları heyecanlı ve üzgün bir gencin serzenişleri olarak görüp bana kızmazsanız ne güzel olur :) )

Bu arada, kaçımızın olan bitenden haberi vardı? Çoğumuz bu tip olaylar karşısında “elimizden ne gelir”in arkasına sığınarak insanların başına neler geldiğini, kimlerin (hangi ülkelerin) bu işlerde parmağı olduğunu, kimin “dur” demeden sırt döndüğünü, silahları kimin sattığını öğrenmeye “üşeniyoruz”. Bu yazdıklarımı okumaya başlayan kaç kişinin, yarısında “üzülüp, sıkılıp” bıraktığını ve televizyonda popstar/dizi izlemeye başladığını merak ediyorum mesela. Ya da kendi küçük ve anlamsız dertlerimize gömülmeyi bunları öğrenmeye tercih edişimiz beni tarifsiz üzüyor. (Ben yapıyorum bunu). Sanki çok matah hayatlar yaşıyoruz, sanki çok özeliz hepimiz. Yapmakta olduğumuz son derece faydalı işleri bir kenara atıp, Ruanda’da insanlar neden ölmüş, Irak’ta olanların aslı neymiş, İsrail Lübnan’a neden saldırmış, Türkiye’nin sosyal sorunları nelermiş, Güneydoğu’da insanlar nasıl yaşarmış, öğretmenleri var mıymış? Temiz su, elektrik var mıymış vesaireye vakit ayırsak, bunları öğrenmeye çalışsak, çok önemli işlerden geri kalacağız. Aman ha!

Bunları bilmekle yükümlüyüz bence. Öğrendiğimiz zaman, belki gidip oralarda olanlara son veremiyor olsak da, o “leziz ve pek anlamlı” hayatlarımızla ne yapacağımıza dair aklımızda bir ışık yanıyor çünkü.

Not: İkinci fotoğraf, önemli bir savaş fotoğrafçısı olan James Nachtwey‘e, dördüncü fotoğraf ise fotojurnalist Howard Davis‘e ait.

Silah insan evladının en aptalca buluşudur!

Selim Yörük tarafından İnsan Hakları, Savaş ile işaretlenerek gönderildi (12 June 2006)

"İlkel" zamanlarda bir silaha sahip olmak yaşamın devamı için bir gereklilikti. Vahşi hayvanlara karşı kendilerini korumak için en ilkel silahlar "zorunlu olarak" üretilmiş oldu. Daha sonra, çağlar ilerledikçe insanoğlu elindeki silaha daha çok ısınmaya başladı. Onu kullanmada ustalaştı.

İnsanoğlu, silahın dışında yaptığı diğer buluşlarla kendine çok daha güvenli bir çevre yaratmasına rağmen elindeki öldürücü şeyi bırakamadı. Aksine, daha hızlı ve kesin çözüm sunan versiyonlarını geliştirdi. Hayvanlardan korunmak, kendi varlığını sürdürmek için ürettiği nesne kendisine hayvani özellikler kattı. Ama bundan memnun olmadıkları söylenemezdi. Silah "güç" demekti. Beyinlerinde olmayan gücü tamamlayan bir güç.

Gerçekten de, dünya savaş tarihine bakıldığında, insanoğlunun ne kadar vahşi olduğu ortaya çıkar. Bazıları savunma, bazıları dini yayma, bazıları da olası tehlikeleri önceden giderme amacı ile savaşmış olduklarını beyan ederler. Savaşan taraftarlardan hiçbiri haksız değillerdir kendilerine göre.

Hep bir "savaşın asıl nedeni" durumu vardır. Ve bunlar lise tarih sınavlarının demirbaş sorularının kilit noktalarıdır. Ne ironik… Tarihte yapılmış koca bir salaklık, öğrencilerin öğrenme yeteneklerini, zekalarını ölçmek için kullanılıyor…

Charles Darwin‘e göre aynı türden -belki de farklı ırktan- geldiğimiz "insan" atalarımız temelde hayvani içgüdüler ile savaş denen "öldürme oyunu"nu geliştirmişler. Daha sonra gelenler ise, onların bu oyunlarını uzun uzun inceleyip oyunda kullanılan taktikleri günyüzüne çıkarmışlar. Yetinmeyip, bu konu üzerine ballandıra ballandıra kitaplar yazmışlar, "tarihin gizemli köşeleri" havucu ile. Öyle saçmalayanlar olmuş ki aralarında, öldürmeyi sanat bellemişler.

Günümüz "öldürme sanatı"nın enstrumanları son teknoloji ile üretilmiş silahlar. Artık bu silahlar eskisi gibi verimsiz(!) değil. Bir kurşunla bir kişi öldürmek ne kadar da kötü bir şeymiş oysa fiyat/performans analizlerine göre. "Bomba" gibi bir buluş ile toplu kıyımlar yapılabilir hale gelmiş. Ne de güzel olmuş!

Toplu kıyımlar yapmak da yetmemiş. Atom bombası denen şey üretilmiş. "Silahın etkisi anlık olmasın. Devam etsin öldürmeye uzun zaman boyunca" şeklindeki dâhiyane (!) fikirden türemiş.

1945 yılının Ağustos ayının ilk günlerinde toplam 5 milyon civarında bildiri, havadan 33 farklı Japon kentine yağar. Bildiride şöyle der;

"Bu bildiriyi dikkatlice okuyun! Burada verilen bilgiler sayesinde kendinizin ve yakınlarınızın hayatını kurtarabilirsiniz. Birkaç gün içinde arka sayfada isimleri verilen şehirlerin bazıları ya da tümü Amerikan bombaları ile yok edilecektir. Bu şehirlerde saptadığımız askeri hedeflere yönelik olan bu saldırıda sizler (siviller) de zarar görebilirsiniz. Biliyorsunuz, bombaların gözleri yoktur.

Amerika’nın insan hakları politikası gereği, hava kuvvetlerimiz masum insanlara zarar gelsin istemez. Bu nedenle, bahsi geçen şehirleri boşaltmanız için size bu uyarıyı gönderiyoruz. "

Bildirinin devamında ise Amerika’nın atılacak olan, en son teknoloji ile üretilmiş olan bu atom bombalarıyla barışı hedeflediği belirtilmektedir. Yani, kısacası "Sizi barış için öldürüyoruz" diyorlar. Acaba bu cümle dünya tarihi boyunca kurulmuş en saçma cümlelerin ilk 5′inde kaçıncı sırayı alır?

NagazakiBildiride söz verildiği gibi ilerleyen günlerde Hiroshima ve Nagasaki adlı şehirlere son teknoloji ürünü bombalar atılıyor. Bu bombalar o anda ve sonrasında yüzbinlerce kişinin hayatına son veriyor ve bir o kadarının da geri kalan hayatını işkenceye çeviriyor. Sonuç olarak bir savaş enstrumanı ile barış sağlanmış oluyor. Bu nasıl bir mantıktır, bu nasıl bir çözüm yoludur anlamak, kavramak biz kıt beyinliler için biraz zor oluyor.

Sanırım şu an binlerce bilim adamı tüm bilgileri ve zekâları ile fiyat/performans oranı çok daha yüksek olan silahlar üretmek için kafa yoruyorlardır. Ne kadar da hoş! Teşekkür ederiz…

Stanley Kubrick bombalar ile ilgili endişelerimizin yersiz olduğunu, onları sevmeye çabalamamız gerektiğini anlatmış Dr. Strangelove ile. Benim gibi "öldürücü" derecede endişeye sahip arkadaşlar izlesin derim. Ben biraz sonra gidip tekrardan izleyeceğim (İpucu: Öğretici değil mizahi bir filmdir).

"Gentlemen! You can’t fight in here, this is the War Room!!"

Irak’a düşen bombalar, kalplerimize de düşecek…

Ahmet Aygün tarafından İnsan Hakları, Hayat, Politika, Savaş ile işaretlenerek gönderildi (2 January 2006)


Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun erkek, kadın, çocuk ve yaşlılarından selamlar. Bizim sözlerimiz, okyanusu aşabilmek için bulut oldu ki, sizlerin kalplerindeki dünyalara ulaşabilsin.

Bugün tüm dünyada, Bush’un Iraklı insanlara karşı açacağı savaşa "Hayır" demek için protesto gösterileri düzenlendiğini biliyoruz.

Ve zaten tam da öyle denmesi gerekiyor; çünkü bu savaş, ne Kuzey Amerika halklarının savaşı, ne de Saddam Hüseyin’e karşı bir savaş.

Bu savaş, Bay Bush’un temsil ettiği paranın savaşı (ki bu, onun zekâ yoksunu olduğunun kanıtıdır). Bu savaş, insanlığa karşı bir savaş; insanlığın kaderi şu anda Irak topraklarında tehlike altında.

Bu, korkunun savaşı.

Savaşın amacı, Saddam Hüseyin’i Irak’ta yenmek değil. Savaşın amacı, El Kaide’yi ortadan kaldırmak da değil, Iraklıları özgürlüğe kavuşturmak da… Bu savaş adalet için yapılmıyor; demokrasi için de yapılmıyor… Bu terörün amacı özgürlük de değil. Amaç, korku.

Kendisine neyi, nasıl ve ne zaman yapması gerektiğini söyleyen bir polise, dünyanın boyun eğmeyeceği korkusu. İşte bu korkunun savaşı…

Dünyanın, yağmacılığı reddetmesinden duyulan bir korku.

İnsanlığın özünde olan bir isyanın korkusu.

Bütün dünyada bugün harekete geçen milyonlarca insanın barış çağrılarının daha da yükseleceği korkusu.

Irak topraklarına düşecek olan bombaların kurbanları sadece Iraklı siviller, çocuklar, kadınlar, erkekler ve yaşlılar olmayacak. Bu insanların ölümleri, Tanrı’yı ölüm ve yıkımda mazeret olarak göstermek isteyen Bush’un düşüncesizce ve rasgele ilerlediği bu yolda, birer "kaza" olarak adlandırılacak.

Bu aptallığı yöneten kişi olan Bay Bush, (ki aynı aptallık İtalya’da Berlusconi, İngiltere’de Blair ve İspanya’da Aznar tarafından destekleniyor) Irak halkının üstüne boşaltmaya çalıştığı gücü parayla satın aldı.

New York’taki ikiz kulelerin gölgelerinin ve 11 Eylül terör kurbanlarının bahane edildiği büyük bir hileyle, Bay Bush kendini dünya polisinin başı ilan etti. Bunu unutmamak lazım.

Ne Saddam Hüseyin, ne de Iraklılar ABD hükümetinin umurunda değil. ABD’nin umursadığı tek şey, cezalanmayacağından kesinlikle emin olup, dünyanın her yerinde, her an suç işleyebileceğini gösterebilmek.

Irak’a düşecek olan bombalar, dünyadaki tüm ülkelere de düşmek için uğraş verecek. Ayrıca kalplerimize de düşerek, içlerinde taşıdıkları o korkuyu evrenselleştirmiş olacaklar.

Bu savaş, tüm insanlığa karşı, bütün dürüst erkek ve kadınlara karşı olan bir savaş.

Bu savaş, korkunun ne olduğunu bilmemizi istiyor, parası ve ordusu olanın, hakkı da olduğuna inanmamızı istiyor.

İstiyorlar ki, bu savaşı umursamayalım, umutsuzluğu yeni bir din yapalım, susalım, boyun eğelim, vazgeçelim, pes edelim…. ve unutalım.

Cenova asilerinden Carlo Giuliani’yi unutalım.

Zapatistalar, rüyalarında ölülerini gören insanlardır. Bugün, ölülerimiz "HAYIR" diyen bir asiyi rüyalarında görüyorlar.

Bizim için tek bir şerefli kelime var ve bu savaşla yüzyüzeyken tek bir vicdanlı davranış var: "HAYIR" kelimesi ve isyan hareketi.

Bundan dolayı savaşa "HAYIR" demeliyiz.

Bahanesiz ve koşulsuz bir "HAYIR".

Ölçüsü olmayan bir "HAYIR".

Lekelenmemiş bir "HAYIR".

Dünyanın tüm renkleriyle boyanmış bir "HAYIR".

Net, kesin, bütün dünyada yankılanan, ve nihai bir "HAYIR".

Bu savaşta tehlikede olan şey, güçlü ve zayıf arasındaki ilişki. Güçlü, gücünü bizim zayıflığımızdan alıyor. Bizim emeklerimiz, bizim kanımızla yaşıyor. Bu nedenle biz zayıf düşerken, o semiriyor.

Güçlüler bu savaşta Tanrı’ya müracaat ettiler; onların gücünü, bizim de zayıflığımızı, kutsal bir planın parçaları olarak kabul etmemizi istedikleri için bunu yaptılar.

Bu savaşın arkasında para tanrısı dışında bir tanrı yok; ölüm ve yıkım arzusu dışında bir hak da yok.

Güçsüzlerin tek gücü onurlarıdır. Savaşarak güçlülere karşı koymak ve isyan etmek için onlara ilham veren de zaten budur.

Bugünkü "HAYIR", güçlüleri zayıflatacak ve zayıflara güç katacak.

Bazıları, dünya çapında birçok insanı bir araya getiren bu kelimenin savaşı engelleyip engelleyemeyeceğini, veya savaş başladığında, savaşı durdurup durduramayacağını soruyor olabilir.

Ama sorulması gereken soru, "Güçlülerin ölümcül yürüyüşünü durdurabilir miyiz?" olmamalı. Hayır. Sormamız gereken soru şu: Bu savaşı engellemek ve son vermek için elimizden gelen herşeyi yapmazsak, utancımızla yaşayabilir miyiz?

Böyle bir anda, hiçbir dürüst erkek veya kadın sessiz ve ilgisiz kalmamalı.

Hepimiz, kendi sesimizle, kendi yolumuzla, kendi dilimizle, kendi eylemimizle "HAYIR" demeliyiz.

Güçlüler eğer ölüm ve yıkımla korkuyu evrenselleştirmek istiyorlarsa, biz de "HAYIR"ı evrenselleştirmeliyiz.

Çünkü bu savaşa "HAYIR" demek, aynı zamanda, korkuya "HAYIR", pes etmeye "HAYIR", teslim olmaya "HAYIR", unutmaya "HAYIR" ve insanlığımızı reddetmeye "HAYIR" demek olacak.

Bu insanlık için ve neo-liberalizme karşı bir "HAYIR".

Umuyoruz ki, bu "HAYIR" sınırları aşar, gümrük kapılarından süzülür, dil ve kültür farklılıklarının üstesinden gelir ve insanlığın dürüst ve asil kesimlerini birleştirir -unutmamak gerekir ki bu kesim aynı zamanda çoğunluğu oluşturuyor-.

Çünkü bu, birleştirici ve onurlandırıcı bir reddediştir.

Çünkü öyle reddedişler vardır ki, insan olmanın onurunu tasdik eder.

Bugün gökyüzü, savaş uçaklarıyla ve kontrolü altında oldukları kişilerin aptallığını saklamak için kendilerine "akıllı" diyen füzelerle (Berlusconi, Blair ve Aznar gibileri bu füzeleri savunuyor), hayatın nerede olduğunu ve ölümün nerede olacağını gösteren uydularla, bulanıklaşmış vaziyette.

Yeryüzü ise, dünyayı kana ve utanca boyayacak olan savaş makineleriyle lekelendi.

Fırtına yaklaşıyor.

Ama şafak, sınırları aşabilmek için bulut olan kelimelerin sımsıkı bir "HAYIR"a dönüşmesiyle sökecektir; ve dağılan karanlığın içinden bir "yarın" sıyrılıp gelebilir.

Asi ve onurlu İtalya’nın kardeşleri:

Lütfen biz Zapatistaların size gönderdiği bu "HAYIR"ı kabul edin.

Bizim "HAYIR"ımızın, sizinkiyle ve bugün tüm dünyada çoğalan "HAYIR"larla birleşmesine izin verin.

Yaşasın "HAYIR" diyen isyan!

Ölüme ölüm!

Güneydoğu Meksika dağlarından…

Subcomandante Marcos.

Neden?

A. Murat Eren tarafından Hayat, Politika, Savaş ile işaretlenerek gönderildi (15 November 2005)

Güzel soru.Enteresan bir takım raslantıların ardı ardına gelmesi sonucu bir canlı türü, uzaydaki milyarlarca galaksiden biri olan Samanyolu içerisindeki Güneş Sistemi’nin genç bir gezegeninde varlığını idrak etti.

Ve kısa bir süre sonra savaşmaya başladı.

Halâ savaşıyor.

Ne zaman başladı bu savaşlar bilinmez, ama insan denen protein bazlı ve 46 kromozomlu bu canlının savaş maratonu -kendilerinin hatırlayabildiği kadarı ile- Hykos krallarının Mısır’a saldırması ile başlıyor… İsa denen ve insanların çoğu tarafından halâ çok sevilen güleryüzlü kişinin doğumundan 1600 yıl önce olan bu savaştan, İsa’nın doğumuna dek geçen süreyi insanoğlu, henüz dünya üzerindeki sayısının azlığı ve diğer insanlar ile karşılaşmanın önündeki tüm engellere rağmen 55 büyük savaşa daha imza atarak verimli bir şekilde değerlendirmeyi bilmiştir.

İsa’nın çarmıha gerilerek acılar içerisinde hayatını kaybetmesi, insanlar üzerinde çok ciddi bir etki bıraktı ve her şeye 0′dan başlamaya karar verdiler. Bu kudretli şahsiyetin doğum yılı, 0 olarak kabul edildi; geçmişe bir sünger çekildi. Aklı başına gelen insanoğlu 0 ile 1000 yılları arasında eski savaşların kapanmamış hesapları ve ufak tefek antrenmanlar dışında pek bir şey yapmadı, yalnızca 22 kez savaştı. Tabi bu uzun dönemde sadece 22 büyük savaşın yaşanmış olması çok büyük büyük askerlerin ortaya çıkmasına engel olmadı. Örneğin 165.000 insanın 451 yılında bir günde öldüğü Katalaunum Savaşı’nın efsanevi kumandanı Attila gibi isimler uzun yıllar hatırlandı. Bir gün boyunca kargılar ve kılıçlarla 165.000 can almak elbette kolay bir şey değildi, çok fazla efor ve sabır gerekliydi; o kadar emek harcayan yılmaz savaşçılar 1500 yıl sonra birileri Nagazaki denen bir şehirdeki insanların ilk 120.000 tanesini birkaç saniye içerisinde öldürebileceğini (ve hatta yapabilecek olmakla kalmayıp, yapacağını) bir şekilde öğrenselerdi kahırlarından ve kıskançlıklarından oracıkta ölürlerdi muhtemelen.

İnsanlar 1000 ile 1500 yılları arasında dünya gezegeni üzerinde 36 büyük savaş ile serilerine devam ettiler, bu dönem insanlık için savaşı tanıma, anlama ve sevme dönemi sayılabilir. Ortalama ömrü 70 yıl olan canlılar bu dönemde birbirlerini öldürmenin hızlı ve kolay yollarını deneme yanılmayı da kapsayan bir takım akademik çalışmalarla öğrendiler.

Hepsi bir kenara, asıl 1500 ve 2005 yılları arası insan ırkı tam anlamıyla kendisini aştı. Nefes almadı, tam 535 tane büyük savaş yaptı. Sonunda, bu işin ikili savaşlarla yeterince başarılı olmadığını, birleşip bir şeyler yapmak gerektiğini kavraması çok da fazla bir zaman almadı, en nihayetinde zeki ve öğrenebilen bir canlı idi kendisi.

Tüm dünyanın katıldığı bir organizasyon ile ilk Dünya Savaşı Gavrilo Princip isimli bir Sırp’ın düdüğü ile başlamış oldu. Sonuç etkileyici idi: 6,5 milyon sivil ve 8,6 milyon asker. Bu tatminkâr rakamlar, bu organizasyonun ikincisini adeta kaçınılmaz kılmıştı; insanlar terleri soğumadan ikincisinin çalışmalarına başladılar. Bitirdiklerinde ortaya çıkan sonuç ilkinden çok daha etkileyici idi, 35 milyon sivil, 25 milyon asker. İnsanlar bu muazzam karşılaşma ile ölenlerin sayılarını yuvarlamayı ve küsuratlara fazla takılmamayı öğrendiler.

35 + 25 = 60 milyon. 6 yıl gibi kısa bir süre için müthiş bir performans. 47 ülkenin katılımı ile, dünya gezegeninin zeki ve öğrenebilen egemenlerinin, ortak başarısı.

Sonrasında ise kimin kazandığı ile ilgili tartışmalar organizasyonun başarısına bir miktar gölge düşürdü. Bir kısmı küsüp kendi içindeki savaşlara ağırlık verirken bazıları bir kaç yerle birden anlaşarak hepsiyle birden savaşma yolunu seçti. Bu birkaç yerle birden anlaşıp hepsiyle birden savaşma işinde ise özgürlükleri temsil eden bir ülke, hiç beklenmeyen bir performans göstererek diğer rakiplerini açık bir ara ile geride bıraktı.

Şimdilerde öylesine büyük organizasyonlar için kimsenin isteği yok diye üzülenler arzu ederlerse hala bir şekilde ölümlerin ve savaşların yaşanmaya devam ettiği Cezayir, Angola, Burma, Çin, Gürcistan, Kongo, Kolombiya, Hindistan, Endonezya, İsrail/Filistin, Fildişi Sahilleri, Kore, Laos, Moldovya, Nambia, Nepal, Nijerya, Pakistan, Peru, Rusya, Somali, İspanya, Sudan, Tayland, Uganda, Afganistan (USA), Cibuti (USA), Irak (USA), Filipinler (USA), Özbekistan ve Yemen’e bakabilirler (bu ülkelerden bazıları ve o ülkelerde yaşayan insanlar sanki sadece savaşsınlar ve silah satın alsınlar diye vardırlar, ne kadar enteresan).


- Neden?
- Ne neden?