Mulholland Drive

B. Duygu Özpolat tarafından Sanat, Ustalara Saygı, Sinema ile işaretlenerek gönderildi (4 May 2008)

mulholland_drive_4.jpg

(Not: bu yazının “Film bir aşamaya kadar…” diye başlayan paragrafı, Mulholland Dr. ile ilgili “filmde katil uşak - yani spoiler” bilgileri içermektedir. Eğer filmi izlemediyseniz, o paragrafı atlayarak da pekala bu yazıdan keyif alabilirsiniz. Öykü biraz kopuk kalabilir, ama David Lynch ile ilgili bir yazıda böyle bir durum olsa olsa “anlamlı” olur.)

Mulholland Drive filmini izlemeyi henüz bitirmiştik ve şöyle dedi:

“Bu dünyada üç tip David Lynch izleyicisi var: Birincisi David Lynch’i, kafasına göre bir dizi anlamsız sahneyle filmlerini dolduran, sırf anlaşılmaz olsunlar diye filmler yapan sıkıcı bir adam olarak görenler. İkincisi David Lynch’in filmerinin anlaşılmazlığına aldırmayıp ona kızmayan, onu çok da anlamadıkları halde saygı ile “yönetmen böyle uygun görmüş” diyerek izleyen ve izlemeye devam edenler. Üçüncüsü de onun filmlerindeki bulmacayı çözmeye uğraşma cesaretini gösteren ve anlamaya emek harcayan, böylece de onun filmlerinden en büyük hazzı alanlardır.”

“Ben ikinci gruba giriyorum” dedim gülümseyerek. İkinci gruba girmek beni bozmuyordu, anlayamadığım bir dizi sahneler de olsalar, bende yarattıkları –genellikle garip, sıradışı- hisler için izlemiştim David Lynch’in filmlerini. Anlayabilirsem neler olup bittiğini, ne alaydı. Fakat anlayamadığımda ona kızmıyordum. Benim kafamdan daha büyük kafalı bir adamın söyledikleri, söylediklerini söyleyiş biçimi, benim küçük kafama büyüktü işte, bunu da dert etmiyordum.

Mulholland Drive’ı da anlayamayacaktım, ama neyse ki yanımda daha önceden bu filmi görmüş üçüncü gruba dahil bir David Lynch izleyicisi vardı.

“Bu filmi Barış’la (Metin) izleyip, sonra ileri geri alarak sahneleri tekrar tekrar izleyip neler olup bittiğini çözmüştük. Bir zaman çizelgesi yapmıştık, filmdeki anahtar noktaları yazmıştık.” dedi.

Film bir aşamaya kadar normal bir akış izliyor, bir takım şeyler niye oldu diye düşünüyorsunuz ama biraz da Pulp Fiction vari olduğunu sanıp ileride parçaların birleşeceğini umuyorsunuz. Sonra bir anda her şey kopuyor (mavi kutunun –Pandora’nın kutusu?- açıldığı andan itibaren), filmde daha önce geçen isimler, mekanlar, kişiler birbirine karışıyor. Mesela başlarda kahramanların bulmaya çalıştıkları Diane isimli biri var, bir anda sarışın kahramanımıza Diane diye hitap ediliyor (oysa ki onun ismi Betty’di), hatta daha önceki sahnelerde Diane denilen yabancının yatağı olarak gösterilen yatakta Betty’nin yattığını, uyuduğunu/uyandığını görüyoruz (ama bu imkansız çünkü o yatağı en son gördüğümüzde Diane orada günlerdir ölü olduğunu anlayacağımız bir şekilde yatıyordu???). Yani çok fena. Ben yalnız başıma izliyor olsaydım, ikinci tür efendi izleyici kimliğime bürünüp, bir süre “noluyo ya?” diyerek bakındıktan sonra “David abi böyle diyorsa böyledir” derdim. İki hafta sonra da filme dair hatırladığım tek şey esmer kadının ne kadar güzel olduğu filan olurdu. Ama mavi kutunun açıldığı noktadan sonra Meren bana filmin sırrını söyledi. Bu sayede daha sonrasında izlediğim her şey bana bir anlam ifade etti. Ve hem David Lynch’e hem de üşenmeyip filmin bulmacasını çözen Meren ve Barış’a saygı ile doldum.

Bu olayın ve filmin bana ne kadar çok şey düşündürdüğünü düşünüp şaşırıyorum şimdi.

Bir kere: Çok ünlü olmak her zaman yaptığı işte çok iyi olmak anlamına gelmese de, David Lynch gibi insanların dünya çapında ses getirmelerinin bir nedeni var. Filmlerini/eserlerini izleyip bu “neden”i anlayamıyorsak, anlamak için yeterince çaba harcamıyor olduğumuzdandır, sanatçı “aman anlaşılmaz olayım, böylesi daha karizmatik” dediği için değil.

(Ara not: Kimi zaman da sırf anlam uğruna değil insanda yarattığı bir his uğruna da ortaya konmuş olabiliyor bir eser. Ya da Marcel Duchamp’ın hazıryapımlarında –readymade- olduğu gibi, sanatın kendisini de sorgulamak olabilir amaç, ama buna girersek hiç çıkamayız şimdi).

İkincisi: Anlamak için çaba harcamak gerekiyor aslında sadece. Çok az rastlanılır derecede ileri bir zekaya sahip olmak filan gerekmiyor. “Anlamadım, bu ne ya?” diye sinirlenmeden önce, eline kağıt kalemi alıp tekrar tekrar izlemek gerekiyorsa onu yapmak, ama üzerinde bu kadar emek harcanmış böylesine dahiyane bir eseri bir kalemde çizip atmamak gerekiyor. (Ya da ikinci tür efendi izleyici olmak en azından).

Üçüncüsü: Bu film, sırrını bilmeyene (özellikle mavi kutunun açılışında sonra) gerçekten bir dizi karışık sahneler gibi görünecektir büyük olasılıkla. Eğer klasik Hollywood filmi akışı ile çekilmiş olsaydı çok rahat anlaşılabilecek bir senaryosu var aslında, işin tüm dehası, bu sahnelerin dağınık yapboz parçaları haline bize sunulması. David Lynch’in klasik Hollywood seyircisinin ne düşündüğünü ve hissettiğini önemsediğini pek sanmıyorum. Bastığı nadide akorların eşine az rastlanır bir iki kulak tarafından duyulabileceğinin bilincindeki bir caz gitaristi gibi…

patience.gif peace_and_harmony.gif wise_intelligent1.gif wise_intelligent2.gif

Bu düşüncelerle ertesi gün öğle saatlerinde okuldaki (bağırsaklarda serotonin hormonunun rolü ve etkileri konulu) bir semineri dinlerken, aklımda aslında bilimsel bilmecelerin de David Lynch filmleri gibi olduğu düşüncesi belirdi. Önümüze sırası karışmış bir yığın bilgi konuyordu, hergün onlarca yeni makale yayınlanıyordu, okunması gereken ders kitapları ülkenin diğer ucundaki kütüphanelerden getirtiliyordu, seminerler izleniyordu, işleri biraz daha anlar gibi oluyorduk, neler olup bittiğine dair biraz daha fikrimiz oluyordu, bu da bize, ikinci grup “izleyici” olmamıza yetecek kadar keyif ve aynı zamanda işe yarar bir şey yaptığımız sanrısını sağlıyordu. Ama çok azımız, eline kağıdı kalemi alıp, oturup öykünün gerçekte neyi anlatmaya çalıştığını, parçaları yanyana koyunca “büyük resmin” ne olacağını anlamaya çalışıyordu. (Bu arada fareler, civcivler, kurbağalar heba oluyordu). Temel kavramlar, kavrayışlar eksikti. Küçük bilgi kırıntıları üzerinden bilim yapmaya çalışıyorduk ama resmin/öykünün tamamını hayal edebilmek için kafamızı yeterince yormuyorduk, insanın beyni acıyordu (en azından doktora öğrencilerinin ve doktora sonrası akademisyenlerin (postdoc) çoğunun bu psikoloji içinde olduğunu düşündüm).

Seminerden çıkarkan bir bardak kahve aldım, elimi yakmamaya çalışarak merdivenlerden inerken, filmleri ve bilimleri anlamak için daha çok çalışacağıma söz verdim kendi kendime.

Tulane’in tatlı yeşilliği ve ağaçları içinden laba doğru yürürken, insanların diğer insanlara, halkların diğer halklara, ırkların diğer ırklara, genel olarak insanların hayata bakarken malesef çoğunlukla birinci grup izleyici gözü ile baktıklarını düşündüm. İşte zaten bu yüzden David Lynch’i severek izleyenler, değerini bilenler bu kadar azken (anlamaya çalışanlar ya da kendiliklerinden anlayarak izleyenler ise parmakla sayılabilecek kadarken), Hollywood aksiyonlarının, romantik komedilerin gösterildiği salonların önünde kuyruklar oluşur bu gezegen üzerinde. Ve üstelik David Lynch, filmleri ile, çözmesi keyifli ve emekli bir başka bulmaca, ya da sürreal bir keyiften/sanattan daha fazlasını sunmakdır insanlığa belki de: bakınca hayatı nasıl “izlediğimizi” anlamamıza olanak veren bir ayna deneyimi. (Sonrasında nasıl izlemeye devam etmek istediğimiz kararı ise bize aittir elbette).

Yaşam Ansiklopedisi

Atilla Aktuna tarafından Sanat ile işaretlenerek gönderildi (16 August 2007)

İstanbul Modern‘de 30 Mayıs’tan beri süren Andreas Gursky Retrospektif Sergisi’nin girişinde sanatçı ile ilgili şu tanıtım yazısı karşımıza çıkıyor:

“Gerçekliğin, ancak biri onu yarattığında yakalanabileceğine” inanan sanatçı, gerçekliğin belgesi gibi görünenin, aslında gerçeklik görünüşü taşıyan bir kurmacadan ibaret olduğunun altını çiziyor.”

Bunlar, haddimiz olmayarak böyle bir sanatçının yapıtlarını incelememize neden olan satırlar.

Gursky “gerçekliğin ancak biri onu yarattığında yakalanabileceği” tümcesiyle, bilinçsizce yaşanan hiçbir şeyin gerçek olamayacağını ifade ediyor. Varoluşçu bir bakışla, hepimiz zaten yaşamımızdaki -neredeyse- her şeyi bilinçsizce tekrarlıyoruz. Tekrarlarımızın yanına diğerlerinin (ötekilerin, onların) tekrarları geldiğindeyse iki boyutlu bir tekrar kümesine ulaşıyoruz ki, fotoğrafın iki boyutlu yapısı bu tahlille daha fazla anlam kazanıyor.

Bu tekrarla(n)ma süreci de beraberinde istifle(n)meyi zorunlu kılıyor. Marketteki diş macunlarını bir başkası da kendimiz de alsak, bahsettiğimiz iki boyutlu tekrar kümesi içinde yer alıyoruz ve çember kapanıyor.

Kendisinin de belirttiği üzere Gursky, “Bir yaşam ansiklopedisi oluşturmaya çalışıyor” ve her fotoğrafında -neredeyse- yaşantılarımızın alabildiğine sıradan olduğunu ve bu sıradanlığın yaşam ansiklopedisinin malzemeleri olduğunu dile getiriyor. Farklı ülkelerin borsalarının yer aldığı fotoğraflardaki benzerlikler kapitalizme getirilmiş önemli bir eleştiriyken;


konser fotoğraflarında yer alan farklı kültürden toplulukların benzer/aynı coşkuyu (!) yaşamaları globalizme getirilmiş bir eleştiri olarak okunabiliyor.

Serginin sonunda -ya da girişinde mi demeli- yer alan aşağıdaki fotoğrafsa Gursky’nin ansiklopedisinin doğa maddesine karşılık geliyor (bence). Doğa: Tekrarsız, sıradan gibi gözükse de değil. Olması gereken yerde. Ne eksik, ne fazla. Orada…

300

Volkan Hatem tarafından Kültür, Kitap, Sanat, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (18 March 2007)

Geçen yıl son beş yıldır kredi kartı şirketinden gelmesi gereken hediye çeklerinin hiçbirinin ulaşmadığını farkettiğimde telefonu elime alıp veryansın etmiştim. Meğer bu aklı evveller faturalandırma adresi ile hediye çeki vs. adreslerini farklı kayıtlarda tutarlarmış da biri güncellenirken öteki kalmış…

Ertesi hafta üçyüz küsur dolarlık Amazon.com hediye çekini aldığımda duraksamadan tamamını çizgi romanlara yatırdım! Will Eisner’ın The Contract with God Trilogy’si, Mercane Satrapi’nin Persepolis serisi, Alan Moore’un V for Vendetta’sı ve Frank Miller’ın 300’ü aldığım onlarca çizgi romandan birkaç tanesiydi…

Bahsettiğim çizgi romanların her biri farklı bir iz bıraktı bende. Will Eisner ve Mercane Satrapi (kültürel kimlikleriyle müsemma iki sanatçı) kendi öykülerini, kültürlerinin öykülerini anlatıyorlardı. Biri New York’taki göçmen musevilerin yeni dünyaya uyum sağlama çabalarını resimlerken diğeri İran’da umuda yolculukla başlayan ve radikal islamcıların başa gelmesiyle kabusa dönüşen devrimi en mahrem deneyimleriyle, birinci ağızdan anlatıyordu. Birbirinden farklı kıtalarda, bambaşka kültürlerin ürünü bu iki hikayenin çok can alıcı bir ortak yanı vardı benim için: Samimiyet.

Büyükannelerin yaptığı gibi, basit bir soruyu cevaplarken uçsuz bucaksız öyküler anlatarak, haritanın her tarafında dolaşmaktan vazgeçip, sadede gelerek konuya gireyim izninizle. 300’ün çizgi romanını geçen yıl okumuştum, filmini ise az önce seyrettim. Okurken de izlerken de Frank Miller amcanın hayal gücüne, tasavvur kabilliyetine şapka çıkardım. Verip veriştirmeden önce, siyaseten doğru olmak adına çizere hakkını vermiş olup filmin kutusunu açabiliriz!

Çizgi romanla film arasındaki farklılıklardan (çok) şikayet edecek değilim. Hatta, aslına şaşırtıcı derecede sadık kalmayı başarmış olmasından dolayı Zack Snyder’ı kutlamak lazım. Hatta, bir sonraki filmini, V for Vendetta’nın da yazarı Alan Moore’un Watchmen’ini dört gözle bekiyorum: Quis custodiet ipsos custodes?

Çizgi romanda yer almayan eklemelerin haddi hesabı yok: Sevişme sahneleri, Yunan entrikaları, daha kanlı savaş sahneleri, Hollywood filmlerinin olmazsa olmazı drama ve Malkoçoğlu’na rahmet okutturan erkeksilik. Benim asıl derdim sadık kalınan hikaye…

Filmi izlememiş olanları uyarayım, henüz izlemediyseniz ve hiçbir detay duymak istemiyorsanız şimdi helalleşip yollarımızı ayıralım. Lakin, Titanik’in battığını filmden önce de bildiğimiz gibi, Leonidas’ın üçyüz (ı)Spartalısının da hakkın rahmetine kavuştuğu bir sır değil. Önemli olan yolculuk!

Frank Miller ancak aksini gördüğümde şaşırtıcı bulacağım bir oryantalist bakışıyla anlatıyor hikayeyi. Evvelki yıl “Kingdom of Heaven” filminde Selahaddin ve adamlarının anlaşmalara uyan, saygıdeğer ve vatansever adamlar olarak tasavvur edildiklerini gördüğümde kendimi çimdiklemem gerekmiş, gözlerime inanamamıştım. Neyse ki bu defa kimse öyle bir sürpriz yapmadı. Biz, daha doğudakiler, yine kötü adamlardık.

Kendi şiddetini haklı göstermek isteyen her “taraf”ın yaptığı gibi bu hikayede de karşı “taraf”ın kötülüğünü tespit etmek gerekiyordu. Neredeyse evrensel değer yargısı kabul edilebilecek birkaç temel sıfat işi görmeye yetiyor. Çok da karmaşık değil yani.

Bu arada, doğru yazım ve telaffuz konularındaki takıntılarım nedeniyle Anglofil’lerin “Zörxis” ya da “Zörsiz” diye okudukları adın doğrusuna yer vemek istedim: “Hşayarşa”. Fonetik yazımı ise Xšayârša. Azerice “X” gibi (yaxşı) okunduğunu tahayyül edin. Arap yazısından haberdar olanlar için ise خشایارشا yeterli olacaktır.

Haklarını yememek lazım, “gelin, bizi özgürlüğümüze kavuşturun” diyerek Osmanlıları çağıran Moralıların aksine (ı)Spartalı kardeşlerimizin Xšayârša’dan böyle bir talepleri olmamış. Adamlar zaten “özgür”. Bu, toplamı altıyı bulan daha başka bir kaç erdem daha eklenerek sık sık vurgulanıyor. Eh, zayıfa, masuma, mazluma sempati duymamak elde değil. Öyle olunca da, kalbimizin güçlü ve zalim Parsi’ler karşısında bir lokmalık topraklarını savunan mazlum ve mağdur (ı)Spartalı hemşehrilerimize ısınamaması ne mümkün?

“Barbarları Beklerken” Kavafis’in ünlü şiirlerinden biri… Ne yazık ki bu defa konuya pek uymuyor. Pars kültürünün, medeniyetin beşiği olduklarını iddia etseler de Yunanlı kardeşlerimizinkinden geri kaldığını iddia edeceklerin alnını karışlarım. Tabii konu Yunan vs. olduğu için gayriihtiyari ben de onlara yüklendim. Oysa asıl mesele Amerikan duyarsızlığı.

Konuyla doğrudan alakası olmasa da bahsedesim geldi: Geçenlerde radyoda iki ayrı programda Irak’ta savaşan askerlerin kullandığı bir ifadeden haberim oldu: “Enemy territory, indian country”! Kovboy ruhlu kardeşlerimiz hala aynı gözlüklerle bakıyorlar dünyaya. Yine de genel olarak Avrupa kültürüne yapıştırmaktan sakınca duymayacağım bir yafta: etnosentrisizm. Hani, bizim Arapları hakir görmemiz gibi bir durum

Zalim “köle ordusu”na direnen (ı)Spartalılar “özgür” insanlar. Onların bağımsızlığı da insanlık için “özgürlük, adalet, mantık ve umut” timsali! Üstelik, daha filmin ilk iki dakikası içinde Pars elçisinin “Kadın erkeklerin yanında konuşmaz.” yorumuna “Onlar özgür Spartalı erkeklerin anneleri!” diyerek taşı gediğine oturtmaları da dikkatten kaçacak gibi değil. Peh peh! Özgürlükten dem vuran (ı)Spartalıların kölelerin sırtında yükselen, kadınların söz hakkının olmadığı bir toplum olduğunu kimse bilmiyor herhalde…

Zamanında “Yüzüklerin Efendisi”ni okuduğumda çok rahatsız olmuştum kötü ve iyi tarafın belli ırklarla alakalandırılmalarından. Bu defa da Frank Miller sağolsun gözüme gözüme soktu. Üstelik bu defaki çizgi roman olduğu için hayalgücüne de pek yer bırakmıyor.

Bin ulusun hükümdarı iken ordusunda siyahi komutanların, elçilerin olmasına itirazım yok. Lakin anlı şanlı Daryuş’un oğlu Xšayârša kaşı, burnu halkalı, yarı çıplak bir siyahi değildi! Sorun elbette siyahi olması, ve giyim anlayışı değil. Asıl mesele Frank Miller’ın “kötü adam”ı tasavvur ederken her türlü tarihi gerçeği yok sayıp ırkçılık yapmış olması. Üstelik, miğferine, mızrağına, kalkanına ve hatta saç örgüsüne gelene kadar Yunanlıları arkeolojik kalıntılarda görülen ayrıntılara sadık kalarak çizerken…

İran hükümdarının halkalı bir zenci olması da hızını kesememiş Miller’ın. Karşımızda abartı derecede uzun boylu, kaslı bedeni ve tok sesine rağmen boyalı dudak ve tırnakları, kadınsı kaşlarıyla oldukça efemine bir adam duruyordu. Çizgi romanda ya da filmde bir tane olsun yakışıklı doğulu yok demiş miydim? Neyse ki çadırdaki dansöz hatunlar güzeldi!

Hikayesi tarihi olaylardan esinlenen sanat eserlerinin hele hele de çizgi romanların tarihi gerçeklerle (ne demekse?) uyumlu ya da tarafsız olma zorunlulukları yok. Taraflı ya da tamamen hayal ürünü olmaları da sanatsal değerlerinden birşey eksiltmiyor. Öte yandan, biraz olsun daha inandırıcı, daha samimi bir öyküyü tercih ederdim.

İran’ı sevmek için 41 neden daha

Ali Işıngör tarafından Kültür, Dünya Ülkeleri, Sanat, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (21 October 2006)

muzik-odasi.jpg
Bir önceki yazıda adı geçen müzik odasının tavanı

(…)

42) Hoseyniye Emini (Hüseyin’e emanet): İlk hikâyemiz bu metnin yazarı olan “fakir“in sülalesine dair. Bir varmışlı bir yokmuşlu zaman kiplerinde, yazarın dedesinin büyükdedesinin dedelerinden biri, İran’ın en zengin beylerbeylerinden biriymiş. İşte o zamanlardan birinde, İran şahı Tebriz’deki yazlık sarayından Rey kentine dönerken, yolu her yanı bakımlı, köylüleri zengin mi zengin bir köyden geçmiş. Yanındaki vezire sormuş:

“Bu kimin köyüdür böyle?”

Vezir, “Beylerinizden Ahmet Han’ındır” demiş.

Neyse, bir sonraki mola yerine doğru yola koyulmuşlar. Birkaç saat kadar gittikten sonra başka bir bol çeşmeli, zengin bir köyde durmuşlar. Şah yine soracak olmuş:

“Peki, bu köy kimindir?”

Vezir çekinerek yine aynı cevabı vermiş: “Beylerinizden Ahmet Han’ındır.”

Yol boyunca hangi zengin, müreffeh köyde duracak olsalar o köyün Ahmet Han’ın (İsmini hatırlayamadığım için uydurdum-A.I.) olduğunu, biraz canı sıkılarak ama çokca da kıskançlıkla öğrenmiş İran Şahı. En sonunda dayanamayıp, patlamış:

“Kimmiş bu Ahmet Han! Götürün bakalım beni onun evine!”

Şah’ı Kazvin kentinin içinde, muhteşem bir konağa götürmüşler. Köşkte tek bir cam olmamasına rağmen, içerde yüzlerce renkli gölge dolaşıyormuş. Pencereler, eşi görülmedik bir şekilde güneşte parıldıyor, içeriye seyredeni sarhoş eden çeşitli ışık oyunlarını bırakıyormuş. Meğerse Ahmet Han, tüm konağın vitraylarını cam yerine Karagöz-Hacivat figürlerinin de yapıldığı gergedan derisinden yarı şeffaf/renklendirilmiş süslemelerle kaplamış! Bütün bir konak, tavanını süsleyen aynalarla birlikte bir masal sandığını andırıyormuş…

Şah, kendi sarayından bile güzel olan bu konağı ve sahibini çok kıskanmış… Konağa “usulünce” el koymak için Ahmet Han’a herkesin duyacağı bir şekilde seslenmiş:

- Ahmet Han, çok güzel bir saray yapmışsın! Burası “şahlara layık” bir yer olmuş!

Ahmet Han’dan ses çıkmamış.

- Ahmet Han! Sana diyorum! Bir “şaheser” olmuş burası!

Ahmet Han yine duymamazlığa gelmiş. Şah hiddetlenmiş:

- Ahmet Han! “Şahane” bir konak olmuş burası. Çok güzel!

Ahmet Han başını yerden yavaşça kaldırmış, kimsenin beklemediği bir cevabı yapıştırmış:

- Sahibi daha da güzel!

İran şahı çok hiddetlenmiş kendisini küçümser gibi konuşulmasından. Korumalarının elleri Ahmet Han’ın boynunu oracıkta almak için kılınçlarının kabzalarına uzanırken, öfkeyle haykırmış şah:

- Demek öyle seni densiz! Kimmiş sahibi bakalım buranın!

- Hazreti Hüseyin‘dir efendim!

Konağını o dakika Hz. Hüseyin’e vakfeden Ahmet Han, böylelikle hem evini hem de boynunu kurtarmış… Bugün, halkın “Hoseyniye Emini” yani “Hüseyin’e emanet” dediği bu konak, İran’ın “ulusal hazine”lerinden biri ilan edilmiş durumda. Camlaşıncaya kadar inceltilen ve renklendirilen gergedan derisiyle kaplı bu konağın eşsiz vitrayları, insana dev bir Karagöz-Hacivat sahnesinin içinde olduğunu düşündürür…

43) Peygamberiyye: Yine Kazvin’deyiz. İranlılar için çok kutsal olan Peygamberiyye Türbesi, dua etmeye gelen insanlarla dolup taşar. Asıl ilginç olan, burada bir tarikat şeyhinin değil. dört Yahudi peygamberinin gömülü olmasıdır! İsimlerinin Kuran’da da geçtiği söylenen ve İranlıların dua etmek için gittiği peygamberlerin isimleri şöyle: Selam, Solum, Elkiya ve Suhuli.

44) Pilavın hasının yapıldığı yerdir İran. İran pilavının altında yufkadan bir tabaka (tedik), içinde zereşk gibi ekşi/tatlı kuş üzümleri ve İran fıstıkları, pilava rengini veren zerdeçal, üstündeyse enfes kokusunun sebeb-i hikmeti safran vardır. Pilav tüm bu zenginliğine rağmen “kuru kuru” yenmez İran’da. Yanına kesinlikle bir başka öğün daha eşlik eder! (Hatırlattığı için Atilla Aktuna‘ya teşekkürler)

45) İran halkının yaklaşık yüzde 95′i genel sağlık sigortasının kapsamındadır. Bu da yetmezmiş gibi, sağlık hizmetleri de son derece ucuzdur. Van, Hakkari ve Ağrı gibi sınır kentlerinde yaşayanlar bu nedenle diş çektirmeye bile İran’a gider!

46) Heft Sin: İranlıların her yıl baharın ilk günü kurduğu Nevruz sofrası, son derece ilginçtir. Sofraya S harfi ile başlayan ve herbiri muhteşem bir derinlik içeren yedi sembol konur. Bunlar Sib (Elma, güzelliğin ve sağlığın simgesi), Sirke (İhtiyarlık ve sabır), Sümbül (Baharın gelişi), Sebzi (Buğday-arpa ya da mercimek sürgünü, yeniden doğumun simgesi), Sumak (ilkbahar güneşinin rengi), Sir (Sarmısak, tıbbın simgesi) ve Semenu‘dan (bir çeşit tatlı, zenginliğin simgesi) oluşur. Bunların dışında ayna (güzellik), iki uzun mum (aydınlık), balık (21 Mart ile elveda edilen balık burcunun simgesi), su dolu gümüş kasenin içine konan portakal (uzayda gezen dünya) ve iki kutsal kitap (İncil, Kur’an ya da Avesta’dan birine Firdevsi’nin Şahnamesi ya da Hafız’ın divanı eşlik eder) da bu nevruz sofrasında yerini alır. Bu sofrada kadim bir medeniyetin bilime, tıbba, astronomiye ve şiire olan tutkusunu bulabilirsiniz! (Murat Ağalday’a selam)

47) İran’da Nevruz’un sizi şaşırtan alışkanlıklarından bir diğeri de “Hacı Piruz” adındaki teatral kişiliktir. Siyaha boyalı yüzü ve baştan ayağa kırmızı kostümü ile Hacı Piruz, orkestrası ile sokakları arşınlarken çocukların da sevgilisi olur. Bu geleneğin asıl ilginç yanı, kökenini Sümer/Babil tanrılarından Tammuz‘u anma törenlerinden almasıdır. Temmuz ayının adını nereden aldığını sanıyorsunuz? :)
nevruz-yumurtalari.jpg
48) İran’da Nevruz’un en güzel adetlerinden biri, mart ayında pazarda neredeyse tüm yumurtaların boyanarak satılmasıdır. Siz hiç yumurta seçerken zorlandınız mı?

49) İran’da 4.000 yıldır kutlanılan bir diğer bayram da kışın gelişinin kutlandığı (21 Aralık) Yelda‘dır. Kökenlerini güneş tanrısı Mithra’nın doğumundan alan bu bayram, Romalıların Saturnalia ve Sol Invicta şenliklerinden de izler taşır. Dünyada Babilliler, Persler ve Romalıların kutladığı ve hâlâ kutlanılan başka bir bayram daha gösterebilir misiniz?

50) Demavend, 5671 metrelik zirvesiyle (Ağrı Dağı 5137 metre) dağcılığa kıyısından köşesinden bulaşmış hemen herkesin bir gün çıkmayı hayal ettiği zorlu bir rakiptir. (Erdem Özsoysal‘ın İran’ı sevme nedeni)

51) Furuğ Ferruhzad, Modern İran Şiiri’nin hüzünlü, gizemli, baştan aşağı dişilik içeren sesidir. Nilgün Marmara gibi o da erken gidenlerden… (Murat K. Girgin‘e teşekkürler)

52) İran’da karikatüristler, ressamlar, yazarlar, geleneksel el sanatları ustaları için sanat çarşıları vardır. Bu çarşılarda dükkân açmak çok ucuz, küçük bir köşede tezgâh açmak ise bedavadır! Bu çarşıda sanatçılara yemek çıkar, elektrik su gibi giderlerse vakıflar tarafından karşılanır. (F. Günindi’nin önerisi)

53) Mevlana Celaleddin Rumi tüm eserlerini Farsça dilinde yazmıştır. Mevlana’yı anlamak için “çeviri olan” Türkçe’den değil, asıl dili olan Farsçasından okumak gerekir. Mevlana’yı okudukça Farsça’yı, Farsça’yı okudukça Mevlana’yı seversiniz. İran’da ortaokullarda dört yıl boyunca okutulur “Mesnevi”…

54) Ali Şeriati: İran İslam Devrimi’nin fikir babalarından birisidir. İslam devrimi Humeyni’nin ellerinde onun hayal ettiğinden çok farklı noktalara evrilmiş, sonunda Humeyni’nin kanlı ajanları tarafından öldürülmüştür. “Doğu’nun Karl Marx’ı” da denen Ali Şeriati, Das Capital’dakinin aksine, son derece anlaşılır ve yüreklere işleyen lirik bir dil kullanır. Öğrencilerine “Müslüman olamıyorsanız, en azından Marksist olun” diyecek kadar açık görüşlü bir düşünce adamı olan Ali Şeriati, Sartre’a “I have no religion, but if I were to choose one, it would be that of Shariati’s” dedirtecek türden bir filozoftur. Ali Şeriati’nin bence en güzel sözlerinden biri şudur: “Zenci Bilal’in kalbinin fethi; Endülüs kıyılarının fethiyle yanyana düşünülemeyecek kadar büyüktür…” (Manhem gönderdi)

55) Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı”da da bolca ve hayranlıkla bahsettiği Behzad’ı (1450-1535) unutmamamız gerek. O İran’ın gelmiş geçmiş en meşhur minyatür ustasıdır. (Bu madde Ertan Asan’dan)

56) Bir diğer minyatür ustası olan Reza Abbasi‘nin (1565-1635) adına kurulan müze, dünyanın en büyük minyatür ve hat koleksiyonunu barındırır. Tahran’a yolu düşen herkesin kesinlikle uğraması gereken bu müze, M. Ö. 2.000′lerden bugüne uzanan muazzam bir yerdir. Müzenin Azeri müstahdemleri Türk olduğunuzu duyduğunda size muhteşem bir ilgi gösterecektir :). Bütün müzeyi elinizde ince belli çay bardağıyla gezebilir, muhteşem minyatürlerin karşısında yere oturup, seyre dalarak keyifle çayınızı yudumlayabilirsiniz…

57) Çehelçerag (Kırk mum): İran’da sokakta yürüken karşınıza aynalardan ve küçük ampullerden oluşan küçük bir tak çıkarsa sakın şaşırmayın. O evde genç bir çocuk ya da delikanlı ölmüştür ve ailesi bu “erken ölüm” için yastadır. Rüzgârda salınan ayna ve lambalar, o gencin ışıltısını, cıvıl cıvıl neşesini sembolize eder.

58) Safevilerin Erdebil’den sonra ikinci başkenti olan Tebriz’in orta yerinde, karşılıklı duran iki çarşı vardır. Karşılıklı duran ama birbirine kavuş(a)mayan bu iki çarşıdan birinin adı Mevlana, diğerininkiyse “Şems-i Tebrizi”dir :)

59) İran’da eski pazarlarda esnaflar hâlâ abaküs (Çortke) kullanır. Üç haneli rakamların çarpma işleminin nasıl büyük bir hızla yapıldığını gördüğünüzde, şaşkınlıktan küçük dilinizi yutabilirsiniz.

60) İran “şiirin kutsal, şairin ise evliya” kabul edildiği yeryüzündeki “son edebiyat cenneti”dir. Şairler sadece günlük yaşamda değil, ölümden sonra da ayrıcalıklıdır. Mezarlıkları bile anıtsaldır! Tebriz’deki “Şairler Mezarlığı“nda ünlü şair Şahriyar’ın yanında 600 şair daha yatar! Dünyanın en duygusal, en “şairane” mezar taşları buradadır :)

61) 2004 yılı itibariyle İran’da 35 milyon kişi kütüphanelere gitti. Ülkede geçtiğimiz yıl satılan kitap sayısı ise 81 milyonu geçti.

62) Tek başına Sadık Hidayet için bile sevilir İran.

63) Dünyanın en zengin ve dokunulmamış sub-tropikal mercan resifleri Kızıldeniz’de değil, İran Körfezi’ndeki Kişm Adası’ndadır.

64) Dimdik bir yamaçta kurulmuş bir Doğu Karadeniz yaylası köyünü düşünün. Yamaç o kadar dik olsun ki, her evin bahçesi, aynı zamanda alt sıradaki evin tavanı olsun! Bu kentte sarhoşlar dengesini kaybedip düştüğünde tavandan içeri girsin ve buna kimsecikler şaşırmasın! Burası Masule’dir…

65) Hatemkâri, İran’ın el işi sanatlarının belki de en yaygın olanıdır. Ahşap üzerine metal, renkli taş ve fildişi kakma yöntemi ile üretilen hatemkâri, geometrik formların tekrarını içerir. (Nicomedian‘ın İran’ı sevme nedenlerinden biri)

66) İran’da medreselerin avlularında ve bazı eski çarşıların içinde, bakırcılarla kalaycıların arasında bir yerlerde Nogrekâriciler vardır. Nogrekâri, sabrın öğretilmesi için medrese talebelerine yaptırtılan ve küçük elli çırakların küçük bir tığ ve çekiçle bakırın üzerine noktalar atarak resim çizme ve bu resmi kalay, kömür karası, asit yedirme gibi tekniklerle renklendirme sanatına verilen isimdir. Bir büyük boy tepsinin Şahname’den ya da Gülistan’dan bir sahneyle betimlendirilmesi, bazen iki yılı bile alabilir…

ali-gapu.jpg
67) Mukarnas: Yukardaki resme bakın ve buradaki form içbükey mi yoksa dışbükey mi bulmaya çalışın :) İşte Mukarnas sanatı budur :)

68) Hayyam’dan 100, Mevlana’dan ise 250 yıl önce yaşayan Hemedanlı Baba Tahir Üryan, sokaklarda çıplak dolaştığı için ona bu isim uygun görülmüş. En kudretli sultanların bile saygı duyduğu bu dörtlük ustası, muhteşemdir: Dünyadan
yolcuyum-gidiş ta öteye; / Çin’den çok uzaktır-yöneliş ta öteye. / Bir bir sorarım rastladığım yolculara: / “Son geldi mi? Son yıldız için yol nereye?”

69) Kapı kulplarının cinsiyeti vardır Kazvin’in (Bkz: 42. madde) eski evlerinde… Tok sesli ve ağır olanlar erkekler içindir; kadınlarınki ise ince, narin bir ses çıkarır. Evdekiler böylelikle kapının sesinden gelenin cinsiyetini anlar, tatsız kazalar önlenirmiş!

70) Cennetin neye benzediğini merak ediyor musunuz? Yaşayan en büyük minyatür ustası Mahmud Farsciyan‘ın resimlerine bakın.

71) İran, Türkiye’den sonra dünya üzerinde en çok Türkçe konuşulan ülkedir. Ülke sınırları içinde yaşayan yaklaşık 10-12 milyon Azeri’nin dışında, çok sayıda Türkmen, Afşar, Kaşkay Türkü ve Özbek bulunur. (Mehmet’in önerisi)

72) İran’ın milli sporlarından Zurhane, devasa boyutlarda lobutların tavana kadar atılıp tutulduğu, vücudun esnekliğini ve dayanıklığını gösteren bir tür “tekke sporu”dur. Gazelhanları, dedesi, dervişleri, tefi ve nakkareleri ile bir spordan çok ibadeti çağrıştırır.

73) Dünyanın en güzel mavisine adını veren Firuze taşının (turkuvaz) en saf hali, Nişabur’un yakınındaki “Kan” köyünden çıkar. “Nişaburi” adı verilen bu taş, binde bir çıkar ve mavisinin derinliğinden ötürü insanın gözünü ayırmakta zorlandığı söylenir.

74) Başlangıçta göz yanması, sonraları miyopluk, katarakt ve hatta körlüğe dahi yol açan bir el sanatıdır Simkâri (Adında yanılmış olabilirim). Deliği gözle görülmeyecek kadar küçük bir iğnenin deliğinden geçirilen gümüş ipliklerle kelimenin tam anlamıyla “yorgan örülür”. Gümüş ipliğin parlaması işi daha da zorlaştırır. Bazı simkâri işlerinde bileziğin iki yanından biri daha fazla hatalıdır, muhtemelen o yorganı diken genç kız miyoplaşmaya/körleşmeye başlamıştır :(…

75) Ferideddin-i Attar: “Efsaneye göre, kuşlar, sultanları Simurg’u bulmak üzere toplanıp yola çıkarlar bir gün… / Yol uzun, yolculuk zorludur. / “Aşk Denizi”nden geçerler önce…” / “Ayrılık Vadisi”nden uçarlar. / “Hırs Ovası”nı aşıp, “Kıskançlık Gölü”ne saparlar…” / Kuşların kimi Aşk Denizi’ne dalar, kimi Ayrılık Vadisi’nde kopar sürüden… / Kimi hırslanıp düşer ovaya, kimi kıskanıp batar göle… / Yolculuk bittiğinde, Kaf Dağı’nın ardına sadece 30 kuş varabilmiştir. / Sultanları Simurg’u bulamazlar orada… / Sonunda sırrı, sözcükler çözer: / Farsça “si”, “otuz” demektir. / “murg” ise “kuş”… / “30 kuş”, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir. / Ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur…” (Metni Ekşisözlük’ten ödünç aldım)

76) Uçsuz bucaksız uzanan fıstık ağacı bahçelerinin ülkesidir İran.

77) Mescidi İmam: Şah Abbas zamanında yapılan camiinin çinileri akıllara zarardır. Renk meraklıları eskaza kendilerini kaptırırlarsa, kubbede ve cephede her an değişen ışık oyunlarıyla renkten renge çinileri, ortaya çıkıp kaybolan desenleri seyretmekten başka bir şey yapamazlar. Müptelası olup her saat, her dakika “acep şimdi mavinin hangi tonunda karar kalmıştır çiniler?” diye dert sahibi olurlar. (Bu da Özcan Yurdalan‘dan olsun)

78) 1001 Gece Masalları’nın anavatanı, doğal sahnesidir İran.

79) Yeni bir çocuk doğduğunda, İranlılar isim için ya Şahname’ye ya da 1001 Gece Masalları’na bakar.

80) İran üniversitelerin ülkesidir. Ülke içinde 54 devlet üniversitesi, 42 tıp fakültesi (bunlar üniversitelerden ayrıdır) ve 289 özel/vakıf üniversitesi faaliyet gösteriyor. Yüksek öğretimin kalitesinin yüksek ve “ücretsiz” olması, ülkenin boktan rejimiyle birleştiğinde çok acı bir sonuca yol açmış: Beyin göçü… Uluslararası Para Fonu’nun raporuna göre, İran dünyanın en çok beyin göçü veren ülkesidir. Bir başka deyişle, her yıl ülkeden kaçan 150.000 genç…

81) Türkiye gibi “çekiştirebildiği kadar batıda, istemediği kadar doğuda” bir ülke değildir İran… Doğuludur ve bunu kabul eder. Doğulu olmaktan utanmaz, kendini olmadığı bir şeymiş gibi göstermez. Yaşadığı coğrafyayla barışık bir ülkedir İran.

82) İran’ı en güzel anlatan deyimlerden biridir “Acem mübalağası”… Deyimdeki gibidir her şey, bir şey ya çok kötüdür ya da gerçek olamayacak kadar güzel… Bir bakarsınız masalsı bir diyardır, bir bakarsınız bombok bir memlekettir İran. Bu yanıyla da Türkiye’ye çok benzer. Ama çok daha uçlarda, çok daha aşırı yaşanır her şey…

Fotoğraflar: Flickr (Horizon)

Dünyanın bütün kaçakları, birleşin!

Ali Işıngör tarafından Kültür, Sanat, Hayat ile işaretlenerek gönderildi (2 October 2006)

manu-chao-mali.jpg
Hikâye bu ya, 2001 yılının yazında Jose-Manuel Thomas Artur Chao’nun en büyük derdi, yakında çıkaracağı albümüne bir isim bulmakmış. Bir sürü isim gelmiş akıllara, ama olmayınca olmuyor işte! Bir türlü albüme yaraşır, akılda kalacak türden bir sözcük dizesi bulunamıyormuş…

Ta ki, düşünmekten yorulup da bir akşam son metroyla stüdyodan eve dönme saati gelinceye kadar. Jose-Manuel Thomas Artur Chao yine böyle geçen günlerden birinin sonunda, Cezayir futbol milli takımının [1] üniforması üzerinde, yorgun bir şekilde çıkmış stüdyodan. Metroya binmiş evine gitmek için. Evine doğru yaklaşırken, her durakta bir sonraki istasyonun adını söyleyen metalik ses zıplatmış onu yerinden:

“Proxima Estacion: Esperanza!”[2]

(..)

Her neyse, José-Manuel Thomas Artur Chao ya da daha bilinen adıyla Manu Chao, adını Barselona metrosundaki bu anonstan alan “Proxima Estacion: Esperanza” ile Fransa tarihinin en çok satan albümlerinden birine imza attı. Parçalarının MP3 formatında paylaşım ağlarında dolaşmasına karşı olmadığını açıklayan ve Virgin Records ile özel bir anlaşma yaparak Avrupa’nın en ucuz albümlerine imza atan Manu Chao, yedi ay içinde 2,5 milyon satışı yakaladı!

Peki, Manu Chao bu paraları ne yaptı?

Hemen söyleyeyim: “Afiyetle yedi…”

İyi ama nasıl?

Öykümüzün “şenlikli” kısmı tam da burada başlıyor :). Ama önce biraz geriye gidelim. Mesela 1961′e.. 1961… İspanya bir 14 yıl daha Generalissimo Franco’nun faşizminin yönetiminde kalacaktı. O yıl Galiçyalı gazeteci bir baba ve Bask bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Manu Chao, doğduktan birkaç gün sonra mülteciliği tatmak zorunda kalır. Faşist İspanyol polislerinden kaçan aile, Paris’in fakir bir gettosunda mülteci olarak yaşamaya başlar. Tanımadığı bir ülkeye gelen küçük çocuğun mahalle arkadaşları artık Perulu, Kolombiyalı, Cezayirli, Senegalli, Faslı, Tunuslu göçmenlerdir. Berberi çobanlarının müziği Rai, 90′ların başında Paris gettolarını ele geçirirken Manu Chao’yu da derinden etkiler.
1968′teki “güzel isyan” ve 2005 yılındaki hepimizin hatırlayacağı o büyük çatışmalar başta olmak üzere, sayısız kere ayaklanan bu mahalleler, Manu Chao ve grubu Mano Negra’ya müzikleri için esin kaynağını verdi. “Mülteci halkların Babil Kulesi” de denen Paris’in polis giremeyen gettolarından çıkan bu çocuğun müziği de kendisi gibi son derece keskindi ve çok açık bir politik mesaj taşıyordu: “Dünyanın bütün kaçakları, birleşin!

Nitekim, şarkılarında bunu çok açık bir şekilde görürüz:

—clandestino—
yalnız acılarımla giderim
cezam yalnız gider
kaçmak benim kaderimdir
kanunla dalga geçerim çünkü
babil kulesinin kalbinde bir haylazım
bana clandestino(kaçak) derler
çünkü kimliğim yok

kuzeyde bir şehre çalışmaya gittim
hayatımı cebelitarık ve ceuta arasında bıraktım
denizde bir ışık(işaret)
şehirde bir hayaletim
benim yaşamım yasaktır
öyle der kanunlar

yalnız acılarımla giderim
cezam yalnız gider
kaçmak benim kaderimdir
çünkü kimliğim yok
babil kulesinin kalbinde bir haylazım
bana clandestino derler
ben kanunları bozarım

mano negra clandestina
perulu clandestino
afrikalı clandestino
marihuana illegal!

(…)

Gariptir, Türkiye’de 90′ların başında moda olan tekerlekli el arabalarıyla kaset satışı, Paris’i de sarmıştır. Cheb Hasni’nin kasetinin Paris’teki el tezgahlarında 250 bin adet sattığı zamanlar; müziğin, satış kanallarının ve hatta dinleyicinin bile “kaçak ve yasadışı” olanının makbul olduğu bir güzel dönemdir yaşanan…

İşte böyle bir dönemde Manu Chao, Garcia Lorca’nın “İnsanın iyi bir İspanyol olması için işin içinde mutlaka Latin Amerikalıların olması gerekir” sözünü doğrularcasına, bir Güney Amerika turnesine çıkar. Kristof Kolomb’un Amerika kıtasını keşfedişinin ve Amerika kıtasının yerli halklarının soykırımının 500. yıldönümünde, 1992′de Mano Negra (1984-1995 arasındaki müzik grubu) ile alternatif bir fetih hârekatına girişir! Eski bir tanker konser platformuna dönüştürülerek; Venezüela, Kolombiya, Meksika, Dominik Cumhuriyeti, Küba, Brezilya, Ekvator, Uruguay ve Arjantin kıyıları boyunca yerli halka bedava konserler verilir! Ada ada, kasaba kasaba Karayipler ve Güney Amerika kıtasını dolaşan grup, o güne kadar kazandıkları parayı, yukarda da ipucunu verdiğimiz üzere “afiyetle yer”!

Manu Chao’nun kazandığı paraları yeme yöntemlerinden bir diğeri ise, Cenova’daki G8 ve küreselleşme karşıtı eylemler sırasında yaptığı gibi, konserlere gelen eylemcilere kumanya dağıtmaktır.

Virgin Records ile anlaşmasına rağmen “ruhunu satmayan” Manu Chao, konserler ve kaset satışlarından gelen parayı “afiyetle yer” ve bunu kollektif bir eğlenceye dönüştürür. Son aldığım haberler, grubun arada sırada Barselona’daki bir yaşlılar evi/hastaneye gidip, onlar için çaldıkları yönünde :)

Yıllarca Fransa’da “bir mülteci, bir kaçak” olarak yaşayan Manu Chao, uzun bir süredir dünya medyasının dikkatini üzerine topluyor; boş vakitlerinde Le Canard Enchaine‘den[3] tanıdığımız ünlü karikatürist Jacek Wozniak ile şarkılı/şiirli bir kitap çıkarmaktan Emir Kusturica ile birlikte Maradona[4] üzerine film yapmaya kadar pek çok projede çalışıyor.

Ya yeni albüm? Ufukta yeni bir çalışma yok gibi. Korkarım, Manu Chao’nun bu işlerden sıkılıp, 1992′deki gibi yeniden kaçakların ve yasadışıların yanına kaçmasını bekleyeceğiz…

(…)

Peki, siz kimlerden kaçıyorsunuz?

Zorunlu askerlikten, ev sahibinden, polisten, BSA’dan, zabıtadan, evlenmekten, devletten… Kimden?

Hayatının bir döneminde “kaçak” olmamış hiç kimse yoktur. Ve Manu Chao müziğini kaçaklar, asiler ve yasadışı olanlar için yapar.

Dünyanın tüm kaçakları, birleşin! Ve bunu son derece eğlenceli bir müzik eşliğinde yapmayı unutmayın…

Dipnotlar:
[1] Bunun hikâyesi başlı başına yeni bir yazının konusu olsun, ama merakınızı gıdıklamak için arkadaşın bir de Galatasaraylı olduğunu söyleyelim ve kenara çekilelim :)…
[2] Proxima Estacion: Esperanza: “Bir Sonraki Durak: Esperanza (Umut)” anlamına gelen İspanyolca anons.
[3] ve [4] Bunlardan da ne güzel yazı çıkar aslında…
Gitmek sadece gitmek
Manu Chao, 1992 yılında, Güney Amerika’yı kasaba kasaba dolaşırken…

Sonraki sayfa »