Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında ‘Ötekiler’

Selma Şevkli tarafından Türkiye, Kitap, Tarih, Politika ile işaretlenerek gönderildi (9 June 2007)

Aidiyet, toplumsal kimlik ve milliyetçiliğin farklı türevleriyle ilgili kavram ve anlam kargaşası sebebiyle birbirimizi anlayamamız devam ediyor. Moleschino da bu iletişimsizlikten nasibini alırken konu yine tarihe geliyor, yine milliyetçiliğe geliyor. Merak ediyorum, ortalama (?) bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı tarihini ne kadar biliyor? Bu bilgileri nereden edinmiş? Devlet okullarında verilen tarih eğitiminin ne kadar ‘bilimsel’ ve ‘pozitif’ olduğu hepimizin malumu. Tabii haklı sebepleri var bütün bu çarpıtmaların. Ulus devlet kuruluyor, devrimler yapılıyor, herşeyin mübah olduğu Cumhuriyet Dönemi bitemiyor bir türlü. Çünkü biz bir türlü kurulamıyoruz. Bu yüzden de kendimizi kanımızla, ırkımızla, şanlı tarihimizle, düşmanlara olan üstünlüğümüzle tanımlamanın ötesine gidemiyoruz. Neden dünyanın merkezinde Türkiye’nin ve Türkler’in olduğu saplantısı bu derece iliklerimize işlemiş? Nasıl olup da sağduyu, muhakeme gibi becerilerden yoksun bırakılmışız ve ‘teröre lanet’ adı altında ’savaşa evet’ mitinglerine bu kadar hazırız?

Bu soruların cevabını bulabilmek için biraz gerilere gidelim. Cumhuriyet dönemindeki edebiyat anlayışımıza bir göz atalım. Kitle iletişim araçlarının çok kısıtlı olduğu bu dönemde, toplumu dönüştürmenin ve sadece siyasi alanda değil toplumsal hayatta da etkileyebilmenin yolu kitaplardan geçiyordu. Ve gelin görün ki toplumsal problemlerimizi anlatan, kimliklerimizi belirleyen, edebiyat anlayışımızı oluşturan bu eserlerin çoğu da resmi söylemi belirleyen siyasi kadrolar tarafından yazılmıştı.

Ulus ismiyle tanımlanan tüm edebiyatların bir parça ulusallık taşıması gibi “Türk” sıfatı taşıyan Türk edebiyatının da ulusal nitelikler taşıması elbette ki normaldi. Fakat bu anlayış öylesine merkeze konmuş ve ulusdışı unsurular öylesine dışlanmıştı ki, bir daha geri dönüşü olamadı. O anlayış, bugünlere kadar ulaştı. Tam da bu yüzden gayrı müslimlerin katli ya da bir etnik kökene ait insanların hepsini terörist ilan etmeye yaklaşan milliyetçilik anlayışına şaşırmak anlamsız hale geldi. Bugün ‘ulusal’ olarak nerede durduğumuzu anlamak için bu anlayışın temellerine ve kurucularına yakından bakalım.

Ulusal veya ulusçu, temelde ulus kategorisiyle düşünme, ulusal sorunlara öncelik verme, insan gruplarını yurttaşlık, sınıf, din vb. olarak değil de tek bir ulus olarak algılama biçimine denk gelir. Bu yaklaşımda uluslar aynı tipte insanlardan oluşur ve uluslara değişmez ırksal ve tarihsel özellikler atfedilir. Türk edebiyatında Jön Türk hareketinden sonra görülmeye başlanan ulusçu söylem günümüze kadar sürer. Bu anlayış içerisinde dünyayı algılamanın temel birimi ‘ulus’tur, kendi içinde ‘bizim ulus’ ve ‘öteki uluslar’ olarak ayrılır. ‘Bizim ulus’ olumlu ve tehlike altındayken, ‘öteki’ bütünüyle olumsuz ve düşman niteliğindedir.

Halide Edip Adıvar

Yaşadığı dönem (1882-1964) ve yazdığı dönem itibariyle Cumhuriyet’in kuruluşuna fiilen katılmıştır. Devlet katında zaman zaman önemli görevlerde bulunmuştur. Yazdığı yirmi bir roman ve iki öykü kitabının hemen hepsinde Yunan/Rum’lara göndermede bulunan yazarın kullandığı tek olumlu ifade Yeni Turan’daki (1912) “Posta nazırı genç bir Rum” içindir, bu da ulusalcılık anlayıştan bağımsız değildir: Sadık. Bunun dışındaki romanlarda betimlenen Rumlar için kullanılan ifadeler, kadınlar için genel olarak ‘hafifmeşrep’tir. Dönen Ayna’da (1953) “Rum Kahpeleri” vardır, Vurun Kahpeye’de (1923) Eleni fahişedir. Bir Türk’ü olumsuzlamak için kullanılan yöntem ise ‘Rumlaştırmak’tır; Raik’in Annesi’nde (1909) Rumlaşıp milli özelliklerini kaybeden ve Rumca şarkılar söylediği için acınacak duruma düşen Türk kızları vardır. Erkekler için de durum farklı değildir. Savaş teması ya da askeri öğeler içermeyen romanlarda dahi Rumlar kendilerine güvenilmeyecek insanlardır, ahlaksız ve ikinci sınıftırlar. Rum nüfusu geniş olan Beyoğlu ilçesi Batı’yla, Rum’la ve olumsuzlukla doğrudan ilişkilidir. Türkler ve Rumlar arasındaki yakınlaşmalar, Türk tarafın karakterinin bozulması ya da maddi kayıpla sonuçlanır. Çaresaz’da (1961) Nikolaki Efendi Selim Bey’e para yardımında bulunur ama sonunda eve sahip çıkar. Selim Bey’in kızı Mediha ile Rum aile arasında gelişen dostluk da sadece evi ellerinden alabilmek içindir. Halide Edip Adıvar’ın zaman içinde “öteki” imajının değişimine bakıldığında 1919′da yayınlanan Heyula ile 1963′de yayınlanan Hayat Parçaları arasında önemli bir fark görülmez. Yani ulus- devlet ve ulus- kimlik inşa süreçlerinden sonra da olumsuz öteki imajı yerleşik biçimde devam etmiştir.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Yaşadığı dönem ve anlayış bakımından Halide Edip’le benzerlik gösteren Yakup Kadri, kimilerince “Kadro” hareketi yüzünden sol olarak da nitelenir. Öykü ve romanlardaki Yunan/Rum imajı Halide Edip Adıvar’ınkine çok benzer. Ek olarak “öteki” düşmanlığı Rumlarla sınırlı kalmaz “yabancı düşmanlığı” vardır. Aynı şekilde Türkler de sürekli tehdit altındadır. Tüm Avrupa “Türk”e düşmandır. Hıristiyanların yegane amacı Türkler’e kötülük etmektir. Yaban romanında (1932) en kötü kişiler Yunan/Rum/Ermeni/Yahudi karışımı kişilerdir. Türk kızının yüzünü zorla açtıran Yunan eri Ermeni şivesiyle konuşur: “Pire limanı şamataları” içinde birden farklı bir ses gelir:

“Rum şivesiyle söylenmiş bir Türkçe diyemem. Bu bağıran belki bir Ermeni, belki bir Yahudi’dir. Türkçe’nin böyle söylenmesinde, böyle bozulup didiklenmesinde ne hazin birşey var! Sanki, haşin ve patavatsız bir el vücudumuzu hırpalıyor, vücudumuzun en hassas, en nazik yerlerine kadar sokulup oraya tırnakların ı geçiriyor zannedilir” (Karaosmanoğlu, 1996: 46).

Yazarın 1957 yılında kaleme aldığı Vatan Yolunda adlı anı kitabında Yunan’a karşı öfkenin “asla unutulamadığını” görürüz. Savaş alanında Türk ve Yunan ölülerin vaziyeti anlatılırken, Yunanlılar’ın ölüsü dahi bilinçsiz hayvana eşdeğer tutulur ve hala can düşmanı olarak algılanır.

“(Yunan’dan) kalan şeylere bakıyorum. Bir an için merhamete meyleden kalbim birdenbire büyük bir nefretle doluyor ve bu nefret anı büyük bir süratle büyük bir öfkeye inkılap ediyor. Düşünüyorum ki bu kadavra bir iki sene evvel… (Yunanistan’da)… yaşayan bir genç adamdı. Buralarda işi neydi? Hangi Tanrı adına can verdi?.. Eğer bu faciada kendi şuur ve iradesine rağmen yol aldı ise biraz ötede etrafa aynı kokuları yayarak, aynı renklerle, aynı şekillerle çürüyen şu hayvan leşlerinden; eğer kendi iradesine uyarak geldiyse kapı eşiklerinde vurulan mal ve can düşmanı mahluklarından farkı nedir?” (Karaosmanoğlu, 2005: 72).

Yunan ve Rumlar için kullanılan sıfatlar genel olarak şöyledir: Pis, bulantı verici, kibirli, nankör, kanla sarhoş, sırnaşık, açıkgöz, vahşi, şımarık, soysuz, barbar, kalpsiz, dünkü uşak, dünkü köle, ırk düşmanı vb.

Diğer taraftan Yakup Kadri, antik Yunan’a karşı sempati beslemektedir. Antik Yunan edebiyatı ve Parnasse şiiriyle ilgilenen yazarın görüşü Antik Yunan’ı Türkler’in ataları olarak görmesiyle ilişkilidir. Bu varsayım 1930′larda oluşan Türk Tarih Tezi’ndeki iki temel görüşe dayanır. Bunlar Antik Yunan uygarlığının Türk kökenli olması ve Çağdaş Yunanlılar’la Antik Yunan arasında hiçbir ilişki olmamasıdır.

Atilla İlhan

Özellikle ulusçu yazarlarda görülen ve “öteki”ne atfedilen cinsellik yazarda sıklıkla karşımıza çıkar. Sokaktaki Adam’da (1953) Rum kadınların hemen hepsi cinsellikle ilişkilidirler: Mari, Hrisula ve Marika fahişedir. Evganiya randevu evi işletir. Rum kadınların aşırı cinsel davranışları uzun uzun anlatılır. (İlhan, 1953)

Olumlu nitelik taşıyan gayr-ı müslimler Osmanlı’yla işbirliği yapmış, Türk’ten yana olan ve “kendi milletine” karşı çıkmış olan birkaç kişidir. Yahudiler de diğer tüm uluslar gibi prototip olarak çizilir. Korkak ve paraya düşkünlük gibi genel karakteristik özellikler sergilerler.

Nihal Atsız

Aşırı ideolojik tutumları tarafından devlet tarafından pek sahiplenilmeyen Nihal Atsız Türk ırkçılığının yapıtaşıdır: ” Irkçı Türkçüler, Türk tarihinin verdiği hükümlere baş eğerek dostu ve düşmanı ayırmışlardır. Biz ırkımıza düşmanlık edenle etmeyeni, topraklarımızda gözü olanla olmayanı biliyoruz. Bizim dostluğumuz ve düşmanlığımız bu esaslara göredir. Irkçı Türkçülük siyasi bir fırka olmadığı için ırkçı Türkçülerin gündelik siyasetle ilgisi yoktur. Bizim ülkümüz, davalarımız, asırlıktır, millidir.” (Atsız, 1997).

Yazarın “öteki” ve “düşman” kavramları, çağdaşlarına göre çok daha geniş bir zamana ve coğrafyaya yayılır. Orta Asya’da geçen romanlarında Çinliler, Osmanlı döneminde devşirmeler, ulahlar, Bulgarlar, Venedikliler, Çingeneler, Macarlar ve daha niceleri alabildiğine kötülenir. Rumların olumlu tek özelliği Türk’ten korkup kaçarken hızlı koşabilmeleridir. Çalışarak korkaklık ve güçsüzlüklerini yenmeleri mümkün değildir. Deli Kurt (1958) romanında bu durum şöyle açıklanır: “Bre yeniçeri! Kapu kulu olmak seni gavur dölü olmaktan kurtarır mı? (Atsız, 1958). Tahmin edileceği gibi Türk soyundan olanlar üstün özelliklere sahiptirler: Gürbüz, mert, kahraman, keskin nişancı, görgülü, mis kokulu, terbiyeli, sert bakışlı ve alçakgönüllü gibi.

Tarık Buğra

Tarık Buğra’nın romanlarında göze çarpan temel etken, Türk kimliğinin “öteki”nin tam karşıtı olmasıdır. Osmancık romanında sıklıkla Rumlar’dan söz edilir. Ahlaki değerler açısından Rumlar her zaman Türkler’den daha alt seviyededirler. Romanda ulusun kaderini, ruhunu, üstünlüğünü yansıtan tarih boyunca süregelmiş gerçeküstü bir söylem ve bu söylemi benimseyerek birlik olmuş, aynı ülküyü izleyen bir Türklük anlayışı hakimdir. Türk’ün bu ulu misyonunu engelleyen ebedi düşmanları ise Rumlar ve Bizanslılar’dır.

Bir Rum kendinde olmayan özellikleri Türkler’de sıralayarak karşıtlık üzerinden kimliği tanımlar. İfadelerin betimleyiciliğinden ziyade hayranlık belirten sözler dikkat çekicidir: “Mihail soyundaki kızların, bacısı Zoe dahil, onların (Türk) erkeklerine karşı aşırı ilgiyi ilk defa düşünüyordu. Kendi soyundaki erkeklerin ilgisizliğini soy, sop, din, töre kavramlarından ayrı ve onlar üzerinde durulmadan değerlendirilemeyeceğini ilk defa düşünüyordu.” (Buğra, 1983:63)

Türk ile Rum arasındaki fark, tarihsel ya da konjonktürel değildir. Farklı din ve farklı soylara sahip olmalarından kaynaklanır ve asla değiştirilemez. Bu yüzden de yüzyıllardır Anadolu topraklarında yaşayan, ortak bir kültürün paylaşıldığı Rumlar ile farklı topraklarda, başka bir kültüre sahip olan Yunanlılar eşdeğerdir. Türkler Yunanlılar’ı öldürdüğünde cengaver kahramanlar olurken, Yunanlılar Türkler’i öldürdüğünde kansız katiller olurlar.

1963′te yayınlanan Küçük Ağa’da da aynı siyah-beyaz dünya devam eder, insanlar grup hatta millet halinde haklı-haksız, üstün-aşağı, iyi- kötü olarak sınıflanır. Yunanlılar ve Rumlar Türkler’in mallarına göz dikmiş, köyleri basan, kadınlara tecavüz eden canilerden ibarettir. Olumlu gösterilen Rum/Yunan imajı ait olduğu cemaati “satıp” Türklerin tarafına geçenlerden ibarettir. Romanda cinsellik de ötekileştirme de araç olarak kullanılmıştır. Tüm fahişeler, yine doğuştan kanlarında bu özelliği barındıran Rum kadınlardan oluşur. Ailesine bağlı ya da bir anne olarak Rum figürü yoktur. Rum erkekleri ise aksine cinsel yönden zayıftırlar. Bu yüzden ‘kafası çalışan’ Rum kadınları Türk erkeklerine kaçarak doğru yolu bulurlar (Buğra, 1963:157).

Sonuç

Turhan Tan, Abdullah Ziya Kozanoğlu, Feridun Fazıl Tülbentçi, Aka Gündüz, Mithat Cemal Kuntay, Sadri Ertem, Samim Kocagöz gibi birçok cumhuriyet dönemi yazarında da benzer anlayış hakimdir, benzer ifadelere rastlanır. Seçilen konular “toplumsal” sorunlardır. Toplumu oluşturan unsur ise ulus olduğundan tüm sorunlar ortaktır ve herkesi ilgilendirir. İnsanların aile, sosyal, iş hayatındaki sorunları, doğa, sağlık, felsefe konuları değil ‘ulusal’ sorunlar ele alınmaktadır. Tüm yurttaşların hayattaki birincil ihtiyacı vatanın toprak bütünlüğü ve dolayısıyla bunu tehdit eden ‘düşman’dır. Düşmanlık, nefret, öldürme, tecavüz gibi olumsuz terimlerin evrensel anlamda militarist düşünceden kaynaklanabileceği ihtimali tamamen göz ardı edilip, belli ırklara mal edilir.

Türk- Yunan karşıtlığında ‘Batı’ Yunanlılar’ın tarafındadır. Onun için ‘muasır medeniyet’ dahi olsa Batı’ya karşı da önyargı vardır. Bu ayrımda din farklılığının da rolü büyüktür. Ulusçu anlayış din ile desteklenir. Batı’nın bize karşı olmasının nedenlerinden biri de Hıristiyan olmasıdır. Böylesine güçlü ve onyıllarca devam eden ulusçu yaklaşımı sadece söylem ya da anlayış bazında ele almak yetersiz olur. Bir bakıma edebiyat, toplumsal bir projenin siyasal meşruiyetini sağlama görevini üstlenmiş gibidir. Verilen toplumsal mesaj, sadece edebiyatta değil, siyasette, askeriyede, eğitimde ve nihayetinde toplumsal hayatta yerini alarak bir bütünlük kazanır.

Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, bireyin aidiyetinden gurur duyulması gereken bir öğe olmasından, mevcudiyetinin yegane sebebi olmasına kadar çok boyutlu bir vatanperverlik kurma aracı olarak çıkar karşımıza. Sık sık düşman tehdidine vurgu yapan siyah-beyaz, nedensellikten uzak bir anlayış bugün hala devam etmiyor mu? Doğrulanmamış, akademik söylemle sorgulanmayan varsayımlar ve düşünceler ‘bilimsel ve pozitivist’ oldukları vurgulanarak anlatılıyor, öğretiliyor. Bu anlayışla yetişen bireylerin, karşılaştıkları ‘tehdit’ durumlarında muhakeme yetenekleri gelişmediğinden, neden-sonuca dayalı bilgilere sahip olmadıklarından, kendi gibi düşünmeyen ve görünmeyenleri ‘öteki’ hatta ‘düşman’ olarak nitelemesi de normalleşiyor. Fakat düşmana nasıl davranacağı öğretilmediğinden bu bireyler, getirdikleri ‘donanımlı’ altyapı sayesinde biraz da eğitimle rahatlıkla katillere dönüşebiliyor. Biz de arkasından cemaat ve örgüt bağlantısı arayarak yeni bir günah keçisine yüklemeye çalışıyoruz sorumluluğu.

Her ne kadar kıdemlerinden dolayı cumhuriyet dönemindeki düşmanlarımıza hala olumsuz duygular besliyor olsak da, bugünkü düşmanlarımız artik farklı. Artık dış mihraklar yok, tehlike içeride. Kendilerini ulus kategorisinin içine koymayı öncelik edinmeyen grupların da demokrasi içinde ve vatandaşlık tanımı dahilinde ifade ve temsil hakları sağlanmadıkça, eğitim sisteminde reformlara gidilmedikçe, birbirimizi etiketlemeye, anlamamaya, nefret etmeye ve dışlamaya mahkum bir gelecek bekliyor bizi. Tabii tüm bu kutuplaşmalara silahlar ve tanklar bulaşmazsa…

Kaynaklar

Atsız, Nihal. Deli Kurt, İrfan, 1997 (1958).
Atsız, Nihal. İçimizdeki Şeytan, İrfan, ikinci baskı, 1997.
Buğra, Tarık. Küçük Ağa, Ötüken, 1993 (1963).
Buğra,Tarık. Osmancık, s:65, Ötüken, 13. Basım 2001 (1983).
İlhan, Atilla. Sokaktaki Adam, Bilgi Yayınevi, 1999 (1953).
Karaosmanoğlu,Yakup Kadri. yay. haz. Atilla Özkırımlı, 1889-1974. Bütün eserleri 7, İletişim, 2005.
Karaosmanoğlu,Yakup Kadri. yay. haz. Atilla Özkırımlı, Yaban s:185, İletişim Yayınları 1996.
Milas, Herkül. Türk Romanı ve Öteki, Ulusal Kimlikte Yunan İmajı, Sabancı Üniversitesi Yayınevi, 2000.

Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Din Eğitimi

Selma Şevkli tarafından Kitap, Politika, Din ile işaretlenerek gönderildi (15 May 2007)

İnceleyeceğimiz kitap, Muallim Abdülbaki tarafından hazırlanan, 1927-1931 yılları arasında Türkiye’de 3., 4. ve 5. sınıflara okutulan din dersleri kitabıdır. Kitabın sunuş bölümünde, Cumhuriyet dönemi din dersi kitaplarında şu talimatın yer aldığı belirtilmektedir: “Yalnız tarihi hakikatler söylenecek, mucizelerden ve harikulade menkıbelerden bahis olunmayacaktır.” Oysa aynı dönem yazılmış olan Güneş- Dil Teorisi, Türk Resmi Tarih Tezi ve ders kitaplarının tarihi ve bilimsel hakikatlere bağlı kaldığını söylemek zordur. Bunlara ek olarak, zorunlu din eğitiminin laiklik ilkesine aykırı olduğu, ancak okullarda din dersi okutulduğuna göre bu kitabın okutulmasının gerektiği söylenmektedir. Kitap, açıkça vatanseverlik ve milliyetçilik duygularını harekete geçirmek ve yerleştirmek için, tam da bahsettiği bilimsel hakikatleri göz ardı ederek dini manipüle etmekte ve araç olarak kullanmaktadır.

“Müslümanlıkta, Hıristiyanların papazları gibi ayrıca din büyükleri yoktur. Herkes birdir. Halbuki Hıristiyanlık böyle değildir. Papazları olmazsa ibadet edemezler”

Burada İslam dinini olumlama aracı olarak Hıristiyanlığı olumsuzlama yöntemi kullanılmaktadır. Bu yöntemle çocukların aklında Hıristiyanlara karşı bir ön yargı oluşması sağlanmakta ve gayrı-İslami dinler dışlanmaktadır.

Kitabın “Bayramlarımız” bölümünde ötekileştirmeye dair çarpıcı örnekler bulunur. Bayramlarımız bölümü, din dersi kitabı olmasına rağmen öncelikle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı gibi milli bayramlardan bahseder:

“Yunanlıları memleketimizden kovan, düşmanlara yardım eden hain padişahla soysuz vatansızları ülkemizden süren, Cumhuriyet’i ilan eden büyük Gazi, 23 Nisan’da TBMM’nin başına geçmiş, fedakar ve vatansever arkadaşlarıyla birleşip çalışmaya başlamıştı.”

Bu cümlelerde kullanılan “hain, soysuz, büyük, fedakar” gibi sıfatlar, öğrencilerin muhakeme yeteneğini kullanmadan doğrudan verilen bilgiyi kabul etmesini sağlamaktadır. Milli bayramlar ve efsanevi hikayeleri uzunca anlatıldıktan sonra tek cümle içinde Şeker Bayramı ve Kurban bayramından söz edilir.

Kitabın “Bayramlarda Ne Yapılır” bölümünde ‘Şeker Bayramı’ndan şöyle anlatılır:

“Şeker bayramında fakirlere sadaka verilir. Bu yirmi kuruşu alan fakir, bir sene bununla geçinemez ya. Onun için şeker bayramındaki sadakaları, memlekette böyle hayır işleriyle uğraşan cemiyetlere, Hilal-i Ahmer’e, Himaye-i Etfal’e, Darülaceze’ye ve Tayyare Cemiyeti’ne vermeliyiz. O vakit hem yaptığımız hayır işlerinde bir hayır olur, hem de bu cemiyetlerin yapacağı işler kolaylaşır.”

Ramazan Bayramı’nın neden kutlandığı belirtilmemekle birlikte ‘ramazan’ sözcüğüne yer verilmeden ‘şeker bayramı’ ifadesi kullanılmaktadır. Fitre ve zekat yerine ’sadaka’ denilmekte, ve bireysel yapılacak yardımların işlevsel olmayacağına dikkat çekilmektedir. Bir yandan dini devletten uzaklaştırmaya çalışan devlet, bir yandan da halkın dini vecibeleri doğrultusunda vereceği ’sadaka’lara göz dikmekte ve böylece eleştirdiği merkeziyetçi kilise odaklı, Hıristiyanlık benzeri bir tutum sergilemiş olmaktadır. Kurban bayramı konusunda verilen ‘fetva’ ise bir adım ileri gitmekte ve “Kurban bayramlarında da bir kurban keserek kendimiz yiyeceğimize, muhtaç olmayan komşularımıza dağıtacağımıza, kurban paralarını bu cemiyetlerden birine verirsek, Allah daha çok razı olur” ifadesini kullanmaktadır. Bu ifadeyle hem kendi kendisini yöneten bir milletin fertlerini kime yardım edeceğini bilemeyecek kadar cahil ve bilinçsiz olarak nitelemekte, hem de tamamen ‘bilimdışı’ bir yaklaşımla Allah’ın hangi davranıştan razı olacağına karar vererek İslam dini ile bağdaşmayan yorumlamalara gitmektedir.

5. Bölümün başlığı “İman”dır. İmanın yüzeysel bir tanımı yapıldıktan sonra “milli iman” tanımına geçilmektedir:

“Bizim bir de milli imanımız vardır. Biz Türküz. Türkler medenidir. Milletimiz daima ileri gidecek, düşmanlarımızı alt edecektir. Türk adı anılınca göğsüm iftiharla kabarır, başım yükselir. Milletime, vatanıma faydası dokunanları severim, mübarek yurduma fenalık edenleri hiç sevmem. Biz bu milli imanı, büyük Cumhurreisimiz Gazi Mustafa Kemal Hazretleri’nin ve onun vatansever arkadaşlarının gayretiyle, Cumhuriyet sayesinde kazandık. Şimdi hepimiz neşe içindeyiz. Kalbimiz kuvvetli. Bize bu imanı veren Cumhuriyet’e dört elle sarılacağız, onu yaşatacağız, biz cumhuriyet çocuklarının en büyük milli vazifesi budur. Yaşasın cumhuriyet ve Gazi Cumhurresimiz!…”

Belirtilen ifadede daha önce bahis olunan Cumhuriyet’in ve Atatürk’ün kutsallaştırılması durumu daha nettir. Sadece Türk soyundan gelmiş olmanın dahi medeni olmak ve övünmek için yeterli olduğu vurgulanır. İdeoloji ve lider adeta kutsallaştırılmış göndermeler yapılarak zengin sıfatlarla yüceltilir. İfadelerin temel sorunu, doğruluk, yanlışlık, tek tip insan anlayışlarından ziyade din dersi kitabında kullanılıyor olması ve bilimsellik iddiasının kendisiyle çelişiyor olmasıdır.

“Peygamberin Ahlakı” bölümünde Hz. Muhammed’in ‘cumhuriyet’ ve ‘milli iman’a uygun kişilik özelliklerinden bahsedilir ve kendisinden Arapları cehaletten kurtarmış bir devrimci lider olarak söz edilir. Durum yine Cumhuriyet ve Atatürk’le özdeşleştirilir:

“Biz de çocuklar, Gazi’mize uyarak onun doğru sözlerini dinleyerek, onun gösterdiği yolda yürüyerek bağımsızlığımızı kazanmadık mı? O büyük Gazi’nin sayesinde medeniyet alemine girmedik mi? Demek ki insanlar daima aklı eren, vatansever büyüklerini dinlerlerse ileri gidiyorlar.”

İki ‘lider’i de çocuklara sevdirmeye çalışan ve bir nevi dini iman- milli iman, Hz. Muhammed- Atatürk benzetmesine yol açan bu ifadeler aynı zamanda 600′lerin Arap toplumuyla, 1930′ların Türkiye’sini özdeş tutmaktadır. Böylece milletin kendi kendisini idaresinden ziyade “iyi bir lider”e ve ideolojiye sıkı sıkıya bağlanmayı salık vermektedir. “Geri kalmış” toplumların kullandığı taktiklerle “muasır medeniyet” seviyesine ulaşılmaya çalışılmaktadır.

“Allah Sevgisi” bölümünde ibadetlerin nasıl olması gerektiği konusunda bilgiler verilirken, konu yine Türklük ve Cumhuriyet’e getirilmektedir:

“Allah’a en büyük ibadet, onu sevmek, hayırlı bir insan olmak, milletimize, vatanımıza, hükümetimize, sonra da bütün insanlara faydamızın dokunmasıdır. Yoksa namaz kılmakla, oruç tutmakla hiç kimseye bir hayır etmiş olmayız.”

Dinin yüzeysel anlatımı sonucu, bu bilgiyle eğitilen birey adeta namaz kılmakla hayır yapmak arasında bir tercih yapmak zorunda kalacaktır. Kitabın bu siyah beyaz düalist yaklaşımları ileride oluşacak toplumsal kutuplaşmaların temelini oluşturduğunu söylemek yersiz olmaz.

“Biz artık uyandık. Zekatlarımızı, kurban paralarımızı hayırlı cemiyetlerden birine veriyoruz. Kimsenin inancına karışmıyoruz”

Kitap, dinin ahlaki yönlerini milliyetçiliği desteklemek için kullanırken, ibadetler konusunda ikili bir tavır sergilemektedir. Bir yandan savaş zamanı Peygamber’in bile oruç yediğini anlatırken bir yandan da namaz kılmayınca, oruç tutmayınca dinden çıkılmayacağını anlatır. İbadetlerin nasıl yapılacağını anlatıp yapıp yapmamayı bireye bırakmak yerine “yapmazsanız birşey olmaz” düsturundan hareket eden anlayış yine dini istediği gibi tahrif eder. Kitabın sonlarına yaklaştıkça ortaya çıkan tablo revize edilmiş bir Türkleştirilmiş İslam dininden ibarettir:

“Türkler medenidir. Yemeleri, içmeleri, giyinmeleri, konuşmaları, hep medeniyete uygundur. Medeni Türk çocuğu masallara, akla uygun olmayan saçma laflara inanmaz. Medeni Türk memleketlerinde yer yer büyüklerimizin heykelleri yükselecek, heykeltıraşlık ve ressamlık ilerleyecek, fabrikalar açılacak, ölen kara kuvvet bir daha dirilmeyecektir. Doğru din işte budur”

Kitabın diğer Müslüman milletlere bakışı Hıristiyan milletlere bakışından farklı değildir. Müslüman milletlerin kimler olduğundan, Müslüman olmalarının dışında taşıdıkları diğer özelliklerden bahsedilmez. Türk olmadıklarından neden zayıf olduklarını sorgulamaya gerek görülmemiştir. Dini iman milli imanla bütünleştirilir ve Atatürk’e bağlılık ve onunla nurlanmış Cumhuriyet bir kez daha yüceltilir:

“Bugün müslüman milletlerin en kuvvetlisi, bağımsızlığına adamakıllı sahip bulunanı Türklerdir. Evvelce birçok devletler kuran Müslüman milletleri, sonradan çalışmamaya ve bazı şarlatan ve hain adamlara uyarak tembellik etmeye başladıklarından bu hükümetlerin birçoğu mahvolmuştur. Türk ise uyanarak saçma fikirleri, saçma fikir sahiplerini başından attı; medeniyete uydu, medeniyet alemine karıştı. Türk anladı ki Allah kuru dua kabul etmiyor. Silahına sarıldı, düşmanları mağlup etti. Bundan sonra Türk, Gazi’nin nurlandırdığı Cumhuriyet ve medeniyet yolunda yürüdükçe, düşmanlar ona dokunamayacak ve bağımsızlığını daima müdafaa edecektir”

‘Söz’ okul müfredatından din dersini çıkarmak yerine, dini kendi istediği gibi stratejisine uygun biçimde manipüle ederek kullanmaya devam etmiştir. Yani bir tür uygar din yaratma projesiyle din stratejinin dönüştürülmüş bir aracı olmuştur. Bu anlamda bireylere hem bir kimlik verme hem de bu kimliği denetlemeye girişen devlet, bireylerin inanç özgürlüklerini sağlamak yerine inançlarını denetler hale gelmiştir. Bu yüzden halifeliği kaldırmış ama yerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuştur. Laiklik prensibinin kendisine aykırı olan bu kurum, devlet adına camide hangi vaazın nasıl verileceğini, ezanın hangi dilde okunulacağını belirlemektedir. Yani dinin nasıl yaşanması gerektiğini belli bir paradigma çerçevesinde yorumlayarak, farklı mezhep ve inançları da dışlamış olmaktadır.

İzlenen bu karmaşık, çelişkili din politikası zamanla değişen şartlara göre kendini yenileyemediğinden, özellikle de bireylerin dini ihtiyaçlarını karşılayamadığından etkisini yitirmeye başlamıştır. Bazı birey ve gruplara diğerlerine göre daha yüksek değer verilmesinin doğurduğu, toplumsal prestij, güç, statü ve fırsatların gene adil olmayan bir şekilde dağıtılması ve bundan kaynaklanan duygular muhafazakar kesimde bir sosyal yoksunluğun oluşmasına yol açmış ve zamanla bir dışa vurum sürecine girilmesine sebep olmuştur. Bu durumun başlıca örneklerinden biri de siyasal anlamda yükselen İslami hareketler ve sosyal alanda genişleyen cemaat hareketleridir. Cumhuriyetin laikçi ideolojisi, bir dünya görüşü olarak İslam’ın yarattığı boşluğu dolduramamıştır. Dönüştürme projesi ise başarısızlıkla sonuçlanmış, sistem dışına ittiği zihniyetler toplumsal hareketlere dönüşerek ona muhalefet etmeye ve yarattığı boşlukları doldurmaya başlamışlardır.

Kaynak

Abdülbaki, Muallim. “Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri” Atatürk Dönemi Ders Kitabı Kaynak, İstanbul, 2005.

Peki, Bu Tehlikenin Farkında mısınız?

Erkan Tekman tarafından Türkiye, Politika ile işaretlenerek gönderildi (22 April 2007)

moleschino‘da genelde güncel ile ilgili yazmıyoruz. Böyle bir kuralımız olduğundan değil, güncelin dayanıksızlığından ve bizim de tüketim için değil sürekli kullanım için birşeyler yapmayı sevdiğimizden. Benim de elimde üzerinde çalışmakta olduğum böyle kalıcı birşeyler vardı, onlarla zaman zaman ilgilenir haldeydim. Ama artık dayanamadım ve güncele değinen birşeyler yazmak istiyorum, çünkü “tehlikenin farkındayım”…

Türkiye’nin Siyasi Tablosu

Türkiye’nin siyasi tablosun her zaman karmaşık olmuştur. Standart sanayi toplumlarında görülen “emek”-”sermaye” çelişkisi daha çok işçi-köylü-esnaf üçlüsü üzerinde algılanabilmiş, bu üçlünün kökleri de tarihsel olarak o kadar ayrıştırılabilir olmadığından çelişki daha çok “laik”-”muhafazakar” ekseninde bir ayrışma olarak tezahür edebilmiş ve hemen her siyasi oluşum kendisini bu oluşuma göre konumlandırmıştır. Eski zamanlarda çok daha zayıf olmakla birlikte ikinci bir ayrışma “Türk”-”diğer etnik” meydana gelmiş ve gittikçe daha kuvvetle kimi siyaset de bu ekseni tanımlayıcı olarak kullanmaya başlamıştır.

Bu basit haritaya bakarak kimi etiketlendirmeler yapmak mümkün oluyor. Kemalistler “laik”-”Türk” çeyreğinde. Liberaller “laik” yanında, ama bu ayrışmaya karşılar, “Türk” yanında, ama bu ayrışmaya da karşılar; yani etiketlere karşı hale gelmiş “Kemalistler”. Muhafazakarlarımız/ılımlı islamcılar/siyasi islamcılar/her kimse genelde “muhafazakar” kenarında, etnik ayrımı kabullenmiyorlar, temel referans dini kimlik olduğundan. Milliyetçilerimiz “muhafazakar”-”Türk” köşesinde. Karşısında da “muhafazakar”-”Kürt” köşesinde bir yapılanma var.

Siyaset aslen kaynakların paylaşımı mücadelesi. Standart sanayi toplumlarında “emek”-”sermaye” çelişkisi buradan peydahlanıyor: Kaynaklar emeğin çıkarına mı kullanılacak (sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim) yoksa sermayenin yararına (altyapı, ulaşım, enerji, vb) mı? Ve bu nedenle bilgi toplumuna geçerken bu çelişki anlamını kaybetmeye başlıyor. Ve yine aynı nedenle henüz standart bir bilgi toplumu çelişkisinden bahsedemiyoruz. Belki “özgürlük”-”kontrol” olacak, ama bu nasıl bir siyasi ifadede kendini bulur söylemek zor.

Türkiye’de ise kaynak paylaşımı kavramsal bazda değil de taraftar bazında algılanagelmiş. Çünkü temel çelişki üretimdeki yer ile belirlenememekte, aslında zihinlerden başka bir yerde yer almayan ayrışmalara dayanmakta. Bu durumda kaynak paylaşımında “bizden” ve “onlardan” belirteçlerine yaslanmaktan başka çare kalmıyor ve dolayısı ile 60 yılı aşan temsili demokrasi deneyimimiz sanayi toplumunun toplumsal kazanımları konusunda pek de verimkar olamıyor.

“Tehlike”nin Farkında mıyım?

Klasik çelişki üzerine yapılanmaya çalışan siyasi partilerin (bir yanda sosyalist partiler, diğer yanda liberal partiler) başarısızlığı, buna karşın mevcut ayrışmalar üzerine yapılananların (bir yanda laiklik taraftarları, öte yanda muhafazakarlar) hem temsil yeteneği açısından, hem de kaynakları paylaştırma konusunda başarısı Türkiye’de siyaseti ne deve-ne kuş bir hale getirmiş. Öyle ki, temelde bu nedenle, aslında siyasetle hiç bir ilişkisi olmaması gereken ordu dahi siyasetin en etkin aktörlerinden biri haline gelmiş; özellikle son on yılda. Koca koca darbeleri ve darbe girişimlerini yapan ordu, o zamanlarda dahi, hiç bir zaman bu kadar siyasetin içerisinde değildi. Nedenleri tartışılır, ama bu bir vakıa.

Siyasetin siyaset olmaktan çıktığı, toplumdaki ayrışmaların derinleştirilmesinin en temel politika aracı haline geldiği son zamanlarda bir kampanya başlatıldı: “Tehlikenin farkında mısınız?” Bu tehlike “laik”-”muhafazakar” fay hattı (ben bu deyimi ilk Nuray Mert’ten işittim) üzerinde daha önce görülmemiş bir durumla ilintili: Cumhurbaşkanlığı’nın, Meclis’in ve Hükumet’in tümünün “muhafazakar” kamp eline geçmesi. Bu durum “laik” kamp tarafından çok büyük bir tehlike olarak algılanıyor, “Şeriat geliyor” diye betimleniyor, ne pahasına olursa olsun engel olunması gereken bir hal gibi görülüyor.

Önce “tehlike”ye bakalım: Daha önce 1950′lerde aynı durum olmuştu, sonuçta demokrasinin tehlikeye girmesi bahanesi ile bir preemptive, yani peşin bir darbe yapılmıştı. Ardından Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı dönemi var, ki bu sırada da epey bir gürültü çıkmış, ama ANAP’in zaten düşüşteki gücü ve ardından Özal’ın ölümü sorunun büyümesini engellemişti. Meşhur Refahyol deneyimimiz, “muhafazakar” kamp söz konusu üç iktidar organından yalnızca ikisinde kısmi kontrole sahip olmasına karşın, çok ciddi ele alınmış ve kısmen sivil ve büyük oranda askeri bir postmodern darbe ile engellenmişti. Tüm bu deneyime rağmen halkımız (ya da daha doğru bir deyimle sandığa giden seçmen) seçimini yine “muhafazakar” kamptan yana yaptı ve AKP’yi iktidara taşıdı. Bu kez tarih öyle tecelli etti ki her üç iktidar unsurunun da uzunca süre “muhafazakar” kampın eline geçmesi olasılığı var. Eğer bunu bir “tehlike” olarak algılarsanız, evet, bir tehlike mevcut. Ve gördüğünüz gibi ben de “tehlikenin farkındayım”.

Gerçek Tehlike Hangisi?

Hayır, bu “tehlike” konusunda düşüncemi, konumumu, fikrimi açıklamayacağım. Bu siyaset işi ve gerçekten moleschino‘da yer alması manalı olmayan bir konu. Ben, onun yerine, çok daha vahim bir tehlike olarak gördüğüm bir konuya değineceğim. “Tehlikenin farkında mısınız?” kampanyası, siyasi sorunun şu veya bu şekilde, şu veya bu vadede, şu veya bu kampın istediği şekilde çözülmesinden bağımsız olarak, mevcut ayrışmaları çok keskinleştiriyor, toplumun tansiyonunu yükseltiyor ve ileride nerelere varacağı belli olmayan yollara sokar bir hale geliyor.

14 Nisan günü Ankara’da çok büyük, çok etkileyici ve çok olgun bir gösteri yapıldı “Laik”-”Türk” kampına ait, ama siyasal temsil bulamadıkları ayan beyan ortada yüzbinler, aynı durumdaki milyonları temsilen algıladıkları “tehlike”ye karşı duruşlarını gösterdiler. Yalnızca miting olarak bakılınca, her türlü endişe verebilecek mesajına karşın, kabul edilebilir bir gösteri. Ama yalnızca miting ile kalmıyor: Mitinge katılmayanlar evlerine bayrak asmaya çağrılıyorlar. Mitingi destekleyenler bileklerinde “biz kaç kişiyiz” bileklikleri taşımaya başlıyorlar… Herkes “biz” ya da “öteki” olmak, bunlardan birini seçmek durumunda bırakılıyor. Balkonunda bayrak yoksa “öteki”lerdensin, bileğinde bileklik varsa “biz”densin.

Buna benzer “işaret” kampanyalarını hep yaşadık biz. 12 Eylül öncesi bıyığımız göstergeydi, son yirmi-yirmibeş yıldır kadınların başörtüleri/türbanları gösterge. Bakın sözcükler bile gösterge olabiliyor, “başörtüsü” desem birşey, “türban” başka birşey. Telaffuz gösterge, renkler gösterge… İlk tanıştığımızda sorduğumuz şeylerden birisi de “Nerelisin?” değil midir, memleketimiz bir gösterge. Gösterge ki gösterge…

Modern toplum olabildiğince göstergelerden uzak durmaya çalışır. Çünkü aslolan herkesin aynı haklara sahip olmasıdır ve göstergeler bu temeli zedeleyebilecek bir unsurdur. Taraf göstermenin anonim olması tercih edilir, oylar kapalı verilir, mitinge katılanlar evlerine döndüklerinde mitinge katılmayanlardan ayırt edilemezler, vs. Yani modern toplum anonimlik yoluyla ötekileştirmenin önüne geçmeye çalışır. Geleneksel toplumlarda ise göstergeler önemlidir: Kişilerin toplumdaki yerine göre hak sahip olması yerleşik kuraldır ve bunu sağlamak için göstergelere ihtiyaç vardır. Kavukların büyüklüğü, madalyaların kalabalıklığı, arabanın at sayısı, “ye kürküm ye” misali…

Kimdir bu “Öteki”?

Ne acı değil mi? Türkiye’de modern toplumun bekçisi olduğu iddiası ile yola çıkanlar geleneksel toplumu çağrıştıran bir gösterge sistemi kurmaya çalışıyorlar. Halk bu göstergelere göre ayrıştırılmaya, karşı tarafta kalanlar “öteki”leştirilmeye çabalıyorlar. “Tehlikenin farkında olmamak” neredeyse suç ilan edilmek üzere. Oysa takipçisi oldukları Atatürk modern topluma evrilme aşamasında göstergelerin yok edilmesine özellikle çaba sarfetmişti. Sınıfsız ve zümresiz bir toplum yaratma yoluna girilmiş, kısmen başarılı olunmuştur. Hatta anonim modern toplum vatandaşı olma yolundaki kazanımların çoğu o eski zamanlara dayandığına göre, çoğunlukla başarılı olunmuştur. Şimdi takipçileri “laik”-”muhafazakar”, “Türk”-”diğer etnik”, “bağımsızlıkçı”-”işbirlikçi” gibi birden çok eksende toplumu fişlemeye ve etiketlemeye çalışıyorlar. Ve bunu beğenmedikleri “muhafazakar”larla, “Kürt”lerle karşılaştırınca çok daha sert bir şekilde ifade ediyorlar.

Oysa görülmeli ki burada “öteki”leştirilenler bizim dostlarımız, arkadaşlarımız, komşularımız, kardeşlerimiz… Kimi zaman mecazi anlamda, çoğu zaman da gerçekten öyle. Bu “öteki” kardeşlerimiz de Çanakkale’de Osmanlı ordusunda, sonrasında Anadolu’nun dört bir yanında Kuvva-i Milliye ile birilikte, Kuvva-i Millliye olarak savaşmadılar mı? Bu “öteki” arkadaşlarımız da aynı bayrak için vurulup gazi, canın verip şehit düşmediler mi? Bu “öteki” komşularımız da aynı marşı İstiklal’in işareti olarak benimseyip, özellikle “[…] Medeniyet dediğin tek dişi kalmaz canavar […]” mısraını aynı içtenlikle okumadılar mı? Bu “öteki” dostlarımız da tehlike altında gördüğümüz cumhuriyette bizim kadar hak sahibi değiller mi?

Olan bitenler bu kişileri “öteki”leştirmeye değecek, yarın öbürgün onların da sizi “öteki”leştirdiğini görmek, bir süre sonra birbirinizin yüzüne bakamayacak hale gelecek kadar büyük bir “tehlike” barındırmıyor mu gerçekten? Yoksa yalnızca kendi haklılığınıza olan inançtan aldığınız güç ile her türlü eylemde haklı mı görüyorsunuz kendinizi? Bu hakkın fay hattının karşı tarafında da duyumsanması ile oluşacak depremin büyüklüğünü, şiddetini düşünüyor musunuz? Yoksa enkaz altından çıktığınızda mı düşüneceksiniz? Bu tehlikenin farkında mısınız ve bunun için endişeleniyor musunuz?

Bombaya yazı yazan çocukla, bombanın bacaklarını kopardığı çocuğun hikayesi…

A. Murat Eren tarafından Kültür, Politika, Savaş ile işaretlenerek gönderildi (10 January 2007)

Bu yazı Gürer Özen‘in 22 Ağustos 2006 tarihinde, Irak’taki son gelişmelerden ve Apple iPhone’u duyurmadan önce, kendi günlüğünde yayınladığı bir yazı. Bu yazının daha çok insana ulaşmasını istediğim için kendisinden izin alarak Moleschino’da yayınlamak istedim. İzin vermedi. Fakat yazı burada, fırsatınız varken okuyun. Elveda.

Petrolün tarihi milat öncesi yıllara, doğada tabi halde bulunabilen asfaltın (ki çoğunlukla bitümenden oluşur), mezopotamyada tuğla ve taş duvarlarda harç olarak kullanılmasına, daha sonraları ahşap gemilerin su sızdırmaması için kalafatlanmasında kullanımına kadar gidiyor (Farsça asfalt anlamına gelen mumiyanın bugünkü mumya sözcüğünün kökeni olduğunu biliyor muydunuz?).

Kolayca elde edilebilen petrol ürünleri böyle çeşitli işlerde kullanılıyordu, ama 1849′da Kanadalı Jeolog Abraham Gesner ham petrolden kerosen (gazyağı) damıtmayı başarıp, yeni bir pazar yaratana kadar önemi fazla değil.

1859′da Titusville, Pensilvanya’da Edwin Drake’in açtığı kuyu genellikle petrol endüstrisinin başlangıcı kabul edilir.

1863 yılında o sıralarda ancak yatırım yapacak kadar para kazanmış olan John D. Rockefeller, ortakları ve yeni bir ayrıştırma yöntemi bulmuş olan kimyacı Samuel Andrews ile birlikte bir petrol rafinerisine yatırım yaparlar. Hızla büyüyen ve diğer ufak şirketleri yutan Standart Oil’in tren firmalarıyla belli bir miktarın üzerinde petrol taşımak kaydıyla büyük indirimler sağlayan anlaşmaları olduğunu rakipleri çok geç anlar. Rockefeller rakiplerine muhasebe kayıtlarını gösterir, neye karşı olduklarını anlamalarını sağlar, büyük bir para teklifinde bulunur, kabul etmezlerse onlara iflasa itip daha ucuza alacağını söyler. Birer birer ufak şirketleri toplar, tren yollarını ve bankaları da ele geçirmeye başlar. Redkit’ten çıkmışa benzeyen bir olayda, taşıma avantajını ele geçirmek için boru hattı döşeyen bir rakibinin yolunu tren hattında keser. Trene kadar borudan akan petrolü varillere doldurup karşıya taşıyıp boru hattının ikinci kısmına elle götürmeyi deneyen firmaya karşı bu kez de boş vagonları yolun o kısmına yığıp engel olur.

1878′de Edisonun elektrik lambasını keşfiyle düşüşe geçen endüstri, 1885′te Karl Benz ve Wilhelm Daimler’in benzinli motorlarıyla yeni pazarlara açılır.

1911 yılında, Amerikan Yüksek Mahkemesi, büyük ölçüde Rockefeller’ın Standart Oil ve tren yolları monopolisi olan Northern Securities Company’sini durdurmak için çıkarılmış olan Sherman Yasasına (ki günümüzde Microsoft’a karşı da kullanılmaya çalışıldı) dayanarak Standart Oil’i ufak firmalara ayırır.

1928 yılında, endüstrinin “yedi kızkardeş” olarak anılan büyük şirketleri, Achnacarry adlı İskoç kasabasında bir araya gelirler. Standart Oil’den çıkan Exxon, Mobil, Chevron ile 1901′de Texas Spindletop alanının bulunmasıyla ortaya çıkan Gulf ve Texaco Amerikan, Royal Dutch Shell ve British Petroleum (BP) İngiliz kızkardeşlerdir.

Bu toplantıda kendi aralarında bir ortak kota ve fiyat birliği oluşturmuşlarsa da, Eski Enerji Bakanımız rahmetli İhsan Topaloğlu’nun yazılarında, canlanmakta olan ulusal petrol şirketlerinin önünü kesmek, kendi aralarından biri zor durumda kalınca ona her türlü yardımda bulunmak gibi maddeler olduğunu okuyunca, açık açık bir monopoli kurulduğunu anlıyoruz.

1945′te İtalyan Petrol Şirketini özelleştirilsin diye başına getirilen, ve “yedi kızkardeş” lafının da bulucusu olan, Enrico Mattei, bunun yanlış olduğu görüp, şirketi kızkardeşlerle rekabet edebilecek büyüklüğe getiriyor, 1962′de gizemli bir uçak kazasında ölüyor.

1951′te İran’da iktidara gelen Muhammed Musaddık’ın Anglo-İran Petrol Şirketini kamulaştırmasından hemen sonra gelen İngiliz ambargosu, ve sonra Şah’ın ihtilalle yönetime geçirilmesi kızkardeşlerin bu sözlerinde durduklarını gösteriyor.

Şah 1979 da devrilince, Amerika’nın İran’a olan tutumu değişiyor, 1980 den 1988 e kadar süren İran Irak savaşında Irak’a bilgi, ekonomik yardım ve silah sağlıyor.

1949′da Venezüela’nın, İran, Irak, Kuveyt ve Suudi Arabistan’a bir petrol üreten ülkeler birliği önerisi, ve 1960′da Bağdat’ta bu ülkelerin bir araya gelmeleriyle OPEC kurulmuş oldu. Sonradan Katar, Endonezye, Libya, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir de gruba katılacaktır.

Amerikalı Jeofizikçi, Marion King Hubbert’ın 1956′daki makalesinde petrol üretiminin bir çan şekli çizdiğini, ve yarım yüzyıl sonra tepesinde olacağımızı yazdığının üzerinden yarım yüzyıl geçti. Genel görüş bu tepe noktaya vardığımız olsa bile, aslında yeni teknolojilerle yeni reservlerin ortaya çıkması mümkün. 1980 de 645 milyar varil olarak hesaplanmış toplam reservler bugün 1200 milyar varil. Ama Ortadoğu petrollerinin reserv miktarından çok daha önemli bir avantajı var. O da varil başına $1 civarında tutan çok düşük üretim maaliyetleri.

1973′te İsrail ile Mısır ve Suriye arasındaki Yum Kippur savaşında Avrupa ve Amerika’ya petrol ambargosu koyarak krize yol açabilen, petrol üretiminin %40′ını ve reservlerin üçte ikisini elinde tutan, en önemlisi de fiyatları kontrol gücüne sahip OPEC, kızkardeşlerin etkisinin azalmasına neden olan bir organizasyon.

1944′te Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansında imzalanan Bretton Woods sistemine göre her ülkenin para birimi, altın üzerinden hesaplanan bir değişim oranını korur. 1971′te Vietnam savaşının hızlandırdığı enflasyondan doğan ticari açık sonucu, Nixon, doların altına çevrilebilirliği garantisini kaldırır, ve 1976′ya doğru tüm para birimleri serbest oynamaya geçer. Peki altın karşılığı olmadan basılıp dünyaya dağılan dolarların güvencesi ve rağbet görmelerinin nedeni nedir? Tabiki petrol piyasalarında kullanılan para biriminin dolar olması! Petrodolar öyle güzel bişeydir ki, Japonya petrol alabilmek için gereken dolarları Amerika’ya mal satıp kazanır, aldığı dolarları Araplara verip petrol alıp, Araplar petrolden elde ettikleri geliri, en çok kazanacakları Amerika bankalarına yatırır, böylece Amerika efektif olarak, yalnızca dolar denen kağıdı basmakla Japonyadan mal alabilir. Amerikanın sekiz trilyon dolar civarındaki (kişi başı $28.000 nerdeyse!) borcunu düşünürseniz petrodoların başına bir iş gelmesinin, 1929′daki ekonomik krizi gölgede bırakacağını görebilirsiniz.

Ne iş gelebilir ki diyecekseniz, gittikçe güçlenen euro’ya ve Venezüela, İran, Rusya, Çin gibi kendi pazarlarını kurmaya niyetli ülkelere bir bakın mesela.

2002 yılında Irak, yiyecek satın almak için yürüttüğü petrol satışlarında euro’ya geçiyor. 2003 Irak’ın işgalinden hemen sonra tekrar dolara dönülüyor.

Amerika’nın savaştaki en büyük destekçisi İngiltere hâlâ euro’ya geçmedi mi dediniz, duyamadım?

Yakın zamanda petrol satışı için euro’ya geçen ve bu günlerde Kish serbest ticaret bölgesinde, New York ve Londra borsalarına rakip olacak bir petrol borsası kurmak üzere olan İran’a gökten üç atom bombası düşüp düşmeyeceğini siz söyleyin.

Uzun zamandır yapmasam da, meslekten bir jeofizikçi olarak bu hikayeyi yazayım dedim. Gazetelerde, televizyonda pek göremiyorum bu konuları. Popüler kültürde bile yeri yok, Patronun Ohio’daki demir madenini anlattığı Youngstown gibi şarkılar yerine aman petrol canım petrol şarkımız var. Oysa herkesin bilmesi gereken şeyler bunlar. Olup bitenleri doğru anlamak, ne yapacağına doğru karar verebilmek için.

Ne ben Şehrazat olduğum, ne de binbir gecemiz olduğu için, hikayedeki birçok detayı yazmadım, yan hikayeleri öğrenmek için Henry Kissinger, Max Ball ve petrol yasası, BP Karadeniz petrolleri, Chavez, Petroruble, Oil Peak, international oil transportation (boğazdan günde bir milyon varil petrol geçtiğini biliyor muydunuz?), milli petrol davası, Muammer Aksoy, Oil Prices, Enrico Mattei gibi aramalar yapabilirsiniz, internet elinizin altında :p

Hangi Milliyetçilik?

Erkan Tekman tarafından Tarih, Politika, Korteks ile işaretlenerek gönderildi (26 December 2006)

Yazıya bir-iki uyarı ile başlamakta yarar var:

Uyarı 1: Her ne kadar yanlış yaptığımı düşünüyor olsam da sosyal bilimlerle sistemli bir şekilde ilgilen(e)miyorum. Bunun temelinde mühendislik eğitimim (ki hep “iyi ki de almışım” derim) ve pozitivist geçmişimin katkısı büyük. Bu nedenle aşağıdaki karalamaları fazla okumadan, aksiyomatik bir bütünlük ve doğruluk içermesi koşulunu gözetmeden ve biraz Yalçın Küçükvari -çalakalem- yazıyorum.

Uyarı 2: Bu yazıyı kaleme almamın asıl nedeni son zamanlarda pek çok alanda ekspoze olmak durumunda kaldığım milliyetçilik rüzgarlarından kıl kapmam. Bunların bir kısmı istemsiz (örneğin Moleschino’daki İran yazılarına gelen yorumlar, Kürtçe Linux/Pardus tartışmaları, vb), bir kısmı da istemli (örneğin kimi Cumartesi geceleri Hulki Cevizoğlu ve konuklarının abuklamalarını izlemek). Ama sonuçta sıkı bir milliyetçilik rüzgarı benim mahallede de esiyor.

Uyarı 3: Son olarak bu satırların yazarının şu anda “Ulusal İşletim Sistemi” adıyla lanse edilen bir projenin yöneticisi olduğu anımsanmalı. Bu etikete, uyandırdığı çiğ milliyetçilik teması nedeniyle, karşı olsam da kafamda oluşturduğum ve birazdan size anlatacağım milliyetçilik çerçevesinde seviyor ve destekliyorum.

Üretim, Ulaşım-İletişim ve Devletler

Ekonomik altyapının uzun erimde üstyapıyı belirleyeceği, diyalektiğin gereği. Bunu kabul edelim ve bu bağlamda insanlığın ekonomik ve siyasal tarihine bir bakalım. İlk başlarda üretim ilişkileri son derece kısa fiziksel erimde, toplanan kök ya da avlanan hayvan yalnızca aileyi ya da klanı etkiliyor. Hayvani bir gagalama düzeni, gerek klan içerisinde ve gerekse klanlar arasında, sosyal organizasyonu belirleyebiliyor.

Ama sonrasında gerçek üretimin, tarımın başlaması ile işler değişiyor. Toplumun farklı rolleri paylaşması, üretim süreci ile ilişkilerine göre fiziksel güce dayanmayan bir “gagalama düzeni”nin ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. İlk “devlet” denemeleri bu aşamada, artık şehirler merkezde ve devletleri belirliyor. Ve farklı şehirler de rol paylaşımına giderek küreselleşmenin temeli atılıyor, ticaret başlıyor.


Tarihin bu zamanlarından başlayarak emperyal denemeleri de ortaya çıkıyor. Emperyal, aslen, tek bir noktadan kontrol edilen büyük bir fiziksel gücün üstyapıyı belirlemesi, altyapıyı da etkilemesi olarak tanımlanabilir herhalde. Tarih ile birlikte o zamanların bilinen dünyasının tümünü kaplayan emperyal düzenler de oluşuyor, Aztekler, İnkalar, Mısır, Çin vb. Emperyal düzenler sanırım bir anomali, normalin kendisi değil. Çünkü ekonomik olarak gerek duyulan yapılar değil bunlar, gerçek anlamda fiziksel gücün dayatması. Tamam, Pax Romana gibi bir kavram da var, emperyal barış ve huzur da getiriyor. Ama bunu kanla getiriyor, o da ayrı…

Emperyal ile fiziksel gücün bağlantısı düşünüldüğünde aslında benim ulaştığım nokta insanın “kötü”lüğü. Silah, savaş ve sonuçta emperyal bu kötülüğün vücut bulmuş hali. Geriye bakarken insanı nasıl rahatsız ediyorsa günümüzü düşünür ve geleceği planlarken de bir endişe yaratıyor. Emperyal gerçek, ama gerekli değil!

Devam ediyoruz, tarımın ve ticaretin hakim olduğu çağlarda. Kılıç ve kanla yürütülen emperyal çabaları karşımızda hep. İslam’ın cihadı, Haçlılar’ın seferleri, hep böyle… Naif bir düşünce, ama insanın “iyi”liği ile şekillenecek bir barış, demir yumrukla sağlanacak huzurdan evla değil mi? Ama hayır, insan savaşı seçiyor. İster kutsalı yaymak ya da yeniden yaymak için olsun, ister kendine yaşam alanı oluşturmak ya da yaşam alanını korumak için; sonuçta insan savaşı seçiyor.

Tabii arada pek çok ayrıntı var, ben es geçiyorum; belki de büyük bir hata yapıyorum. Sömürgecilik emperyalin en önemli yöntemlerinden birisi. Merkantilist düzende paranın ve değerli metallerin önemini gayet güzel kullanıyor İspanya, Portekiz, Hollanda ve İngiliz “imparatorluk”ları. Bunlardan kimisi sonraki döneme de evrilebiliyor, kimisi evrilemiyor. Bu da benim anomali tezimi destekliyor diye düşünüyorum: Sömürücü bir emperyalin normal olduğu ve sürdürülebilirliği değil sonuç, anormal olduğu ve sonunun hüsran olacağı…


Bilinen ulaşım-iletişim yöntemleri binlerce yıl hüküm sürüyor, ufak düzeltmelerle (denizcilik gibi, yolların standartlaşması gibi). Ama 19. yüzyılda hal, 1. yüzyıldan çok da farklı değil. Makine gücü pek çok şeyi değiştiriyor, sonrasında da elektromanyetizma… Artık üretim insan gücünden bağımsız, ulaşım ve iletişim yeni ve hızlı yöntemler kullanıyor. Dünya küçülüyor, ticaret hızlanıyor, eskiden çok da manası olmayan bazı doğal kaynaklar değerleniyor… Şehirler ya da prenslikler artık bu üretim tarzlarını ve bunlarla bağlantılı ulaşım-iletişim ilişkilerini destekleyebilecek bir organizasyonel yapı olmaktan çıkıyorlar.

Ve sahneye ulus-devlet çıkıyor. Ulus-devlet bir yandan boyut açısından yetersiz şehir-prenslik yapısına alternatif ve daha büyük boyutlu bir yönetim sistemi. Diğer yandan da anomaliyi, yani emperyali ortadan kaldırıp hem ilerlemenin önünü açmak ve hem de yeni üretim düzenini yayabilmek için de çok manalı bir yol ulus-devlet. Yavaş yavaş “ulus”lar icat ediliyor, imparatorluklar çatlıyor ya da resmen kırılıyor… 20. yüzyıl emperyalin ortadan kaldırılması ve ulus-devletin egemenliğinin kurulması için geçiyor. Tabii arada iki tane de büyük ve ölümcül savaş yaşanması gerekiyor.

Küreselleşme ve Ulus-Devlet Mirası

20. (ve biraz da 19.) yüzyılın en önemli kazanımı pozitivizmin zaferi ile bilimin güçlenmesi, teknolojiye dönüşmesi ve sonuçta dünyayı dönüştürmesi. Zaman hızlanıyor, hem de çok hızlanıyor… Öncesinde üretim düzeninin değişmesi için binlerce yıl beklemesi gereken dünya bu kez 200 yılda evriliyor Üretimin yerini hizmetler alıyor, zaman ve mekan anlamsızlaşıyor, para dünyanın etrafında fırıl fırıl dönmeye başlıyor. Buna paralel olarak insanlık “zengin”leşiyor, daha çok tüketiyor ve “kötü” olduğu için daha ölümcül silahlar üretiyor.

20. yüzyılın anomalisi de Sovyet emperyali. Kapitalizmden farklı ama tasarım olarak çok daha ileri bir küreselleşme modeline dayanan sosyalizm çekirdeğinde kurulan Sovyetler Birliği kısa zamanda demir yumruklu bir “imparatorluk” haline geliyor. Dünyanın yarısını etkisi altına alıyor, kimilerine göre ilerlemeyi engelliyor, kimlerine göre ise dünyayı kan emici kapitalizmden koruyor. Sonuç olarak bir yandan demokratik ulus-devletler topluluğu, diğer yanda “enternasyonel”ci ulussuz emperyal, ilginç bir 50 yıl yaşıyoruz.


Dedik ya “zaman hızlanıyor” diye, artık anomalilerin giderilmesi için asırlar gerekmiyor, yarım asırda devriliveriyor Sovyet emperyali. Artık galibin kapitalist pazar düzeni olduğu kesin. Üretim tarzı, ulaşım ve iletişim ilişkileri de oturmuş halde. 21. yüzyıla girerken artık şimdilerde yaşamakta olduğumuz küreselleşmenin hükümranlığı başlıyor. Tabii, bir de ABD’nin emperyal denemeleri…

Bu arada ulus-devletler ne yapıyor? Aslında yeni ekonomi artık ulus-devlet sınırlarına gerek duymuyor, hatta bunları gereksiz görüyor. İşte Dünya Ticaret Örgütü (WTO), işte Uluslararası Para Fonu (IMF), işte diğerleri… Belki insanın “iyi” yüzü ortaya çıkabilse ve bir anda tüm sınırları kaldırabilse çok daha makul ve yaşanılabilir bir dünya mümkün olacak. Ama, hayır, insan yine “kötü” yüzünü gösteriyor. Ulus-devletler ve devlet olamamış uluslar, yine fiziksel güce ve zulme baş vuruyorlar ve sağda solda (Yugoslavya en güzel [güzel mi, bu sözcük buraya ne kadar az yakışıyor, yakışmıyor…] örnek) maraza çıkarıp duruyorlar.

Yapacak fazla bir şey yok, ulus-devlet mirasına (en azından bir süre daha) sahip çıkmak gerekiyor. Gerek hasıl olmadıkça sınırların değişmemesi konusunda yazılı olmayan bir anlaşma çıkıyor ortaya. Tabii yeni emperyal buna uyma gereği duymuyor, savaş odalarında harita çizmeye kalkıyor. Ama nerede eski “imparatorluk”lar, nerede bu çağımız emperyali. Eline yüzüne bulaştırıyor, öncekinden de beter hale sokuyor… Şimdi temizleme çabasında, hepimize Allah kolaylıklar versin, ne diyeyim…

Konuya dönelim: Yeni oluşan üretim ve ulaşım (iletişimi katacak şekilde) ilişkileri ulus-devlete, ve aslında uluslara gerek duymuyor. İnsanların “ulus”a gerek duyduğuna da inanmıyorum. Bu durumda ulus-öncesi toplumların temel birleştiricilerinden olan din, “medeniyet” adı altında gündeme sürülmeye çalışılıyor. Medeniyetler ya “ittifak” ediyor, ya da “çatış”ıyor. Ama açık olan “ulus”un anlamsız kaldığı noktada, daha küresel olmasına karşın, “din”in çare olamayacağı. “Ulus”tan farklı olarak “din” daha dayanıklı, bunu kabul edelim, binlerce yıl ihtiyaçları karşılayabilmiş ve kendini ispatlamış. Ama 21. yüzyılın temel menkıbesi olması imkansız, üzgünüm…

Evet, ulus-devlet geçerliliğini yitirdi, ama ulus-devlet sınırları hala geçerli ve bir süre daha (belki uzunca bir süre daha) geçerliliğini koruyacak. İşte şimdi temel sıkıntı başlıyor: Kendimiz için, halkımız için, “millet”imiz için, “ümmet”imiz için hangi “milliyetçilik” anlayışı doğru olan? Var ile yok arasındaki bu zombi durumunda nasıl “milliyetçi”ler olalım, ya da olmayalım?

Hangi “Milliyetçilik”?

Bir çözüm çok basit: İskender gibi kılıcı çalarız düğüme ve “Yok artık milliyetçilik kardeşim!” deriz. Olabilir, bence düşünsel anlamda ileri bir düzeyi de işaret ediyor. Ama sınırlar ve devlet yapıları ulus-devlet mirasını sırtlamışken bu çözüm gerçekçi mi? Ya da menzili ve vadesi yeterince geniş mi? Dar çerçeveyi aşıp kitlelere ulaşabilecek bir mesajı mı bu? Yanıtlarım hep “hayır” bunlara, bence bu değil çözüm.


Öte yanda 19.-20. yüzyıl milliyetçiliği var alternatif olarak. Madem sınırlar geçerli, madem devletler hala ayakta, ne diye yeni bir idea peşinde koşalım; zaten hazırı var. Hatta küreselleşmenin toz dumanında bu milliyetçiliği insanın “kötü”lüğüne de kalkan yapabiliriz. Zaten yapılmadı mı onyıllarca? Kerkük bizimdir, evet, İran’da da bir Azerbaycan kurulmalıdır, ona da evet… Osmanlı’nın memaliğinde (ki Osmanlı ile milleyin ne alakası var anlayamam) şimdi 30 devlet kurulmuş, sıkarsak bunlarda da hak talep edebiliriz. Yabancı sermaye kötü, AB kötü, IMF kötü, Türk’ün Türk’ten başka dostu yok… Yürün düşman üstüne! Fransız’ı boykot et “Ermeni” dedi, İtalyan’ı boykot et Apo’yu sakladı, Amerikan’ı boykot et kafamıza çuval geçirdi… Yürün düşman üstüne! Aman aman, kabus… Geçerli ve prim yapıyor, ama kabus!

O zaman nedir makul çözüm? Bilmiyorum, ama benim bir yaklaşımım var. “Gönüllü milliyetçilik” diyelim buna isterseniz. Dünya küreselleşti ve sınırlar epey inceldi. Bu durumda “milliyet” belirlemede bilinen (ırk, dil, ana-baba, …) unsurların yanına yeni bir bileşen daha ekleniyor: Gönüllülük. Pek çok insan küreselleşip küresel vatandaş haline gelebilecek bilgi, deneyim ve yeteneğe sahip. İsteyen (ve becerebilen) çekip gider ve arkasına bakmaz bile. Çetin Altan kıstası: Dünyanın herhangi bir yerinde geçimini sağlayabilecek bir mesleğe sahip misin? Öyleyse artık sen küresel milletin bir ferdisin, seni bağlamaz eski usul milliyetler. Ama bu insanlar arasında gönüllü olarak millet kimliklerine sahip çıkanlar var, mecbur olmadıkları halde milletlerinin bir parçası olarak görenler kendilerini. İşte bunlar milletlerin gönüllü fertleri. Bir de zorunlu fertler var, ki bunlar kalburun altına geçenler, zaten çok fazla seçenekleri olmayanlar. Ulus-devlet sınırları tarafından gerçekten sınırlanmış olanlar…

Milletin gönüllü ferdi nasıl algılar dünyayı: “Üretim var, ulaşım var, tüketim var.. Para üretiliyor ve dünyayı dönüyor, bizim sınırlardan da geçiyor. Geçerken bu paranın bir kısmı kalıyor buralarda, buralardan da bir kısım para dönenlere ekleniyor. Kalan para bu sınırlar içerisinde yaşayanların refahı için kullanılabilecek para. Okul ve hastane yaptırmak için kullanılıyor, ilim-bilim yapmak ve diğer milletlere satmak için mal-hizmet üretiminde kullanılıyor, silah almak ve cenk etmek için de kullanılıyor… Ama gönüllü olarak ait olduğumuz bu milletin varlığı, işte bu para trafiğinde bizim payımıza düşen, bu sınırlar içerisinde kalan miktar. Eğer ben bu sınırları kabul ediyor ve bu sınırlarla kendini bağdaştıran zorunlu ve gönüllü vatandaşlarımla aynı geleceği paylaşıyorsam, yapmam gereken önce sınırlar içerisinde kalan para miktarını artırmak. Sonra da bu paranın kullanılma şeklini düzgünleştirmek. Milliyetçilik budur kardeşim!”

Yapılacakların ilki üretimle oluyor, ideolojiden, dinden, dilden bağımsız. Değer yaratacaksınız, bu değer de küresel anlamda geçerli bir değer olacak. Bu değeri ürüne ve hizmete dönüştürüp diğer milletlere satacaksınız, değerin karşılığını alacaksınız, olabildiğince çok alacaksınız. Pazarlama yapacaksınız… İkinci madde ise siyaset, kaynakların kullanımını belirleme işi. Ne kadarı eğitime ve sağlığa, sosyal güvenlik nasıl sürdürülebilir olsun, ya da olmasın, silah alalım mı, kaç asker besleyelim… Gönüllü milliyetçi için ikisi de önemli, ama üretim olmadan siyasetin manası yok; bu da açık…

Evet, benim tezim bu: Gönüllülük esasına dayanan ve değer katan üretimi hedefleyen bir “rasyonel milliyetçilik”. Gerisi hava-cıva…

En günahsız olanınız ilk taşı atsın bakalım!

Not: Resimler Google Graphics’ten apartma, kusura kalınmaya :-P

Sonraki sayfa »