Entel Yapbozu

B. Duygu Özpolat tarafından Kültür, Kitap, Müzik ile işaretlenerek gönderildi (9 October 2007)

Paul Auster Jerzy Kosinski

Ortaokul-lise yıllarımın boş zamanları, kapağını çevirince ilk sayfasında tükenmez kalemle “Feriş & Boğaç* – tarih” yazılmış kitapların hepsini okumaya çalışarak geçti. Açlıktan karnı her daim kazınan fakat cebidelik bir kitap kurdu olan bendenizi besleyip doyurdu o kitaplar. Paul Auster, bu kitapların çeşitli yazarlarından en sevdiğimdi. Fakat kitaplardan en sevdiğim bir tanesi olan Bir Yerde (Being There), Jerzy Kosinski‘ye aitti. Kosinski’nin, Feriş & Boğaç kitaplığında başka pek çok kitabı bulunmasına rağmen, adamcağızın arka kapaklardaki ürkünç vesikalığından olacak, diğer kitaplarını okumaktan çekinmiştim küçükken (gerçi Paul abimiz de az korkunç değil, gözler çakmak çakmak). O yıllarda İnternet henüz öyle her an içerisinde sörf yapılabilen engin bir deniz olmadığından, elimize geçen her film, her kaset, her kitap çok değerliydi. Entel olma yoluna baş koymuş bir ergenlik bunalanı olarak, seyrettiğim her kült film ile ateşler içindeki ruhum biraz serinliyor, okuduğum her kitap ile acılarım diniyor, birisi bana Pink Floyd, Led Zeppelin kaseti çekince dünyalar benim oluyordu.

Bu yazı Jerzy Kosinski ile ilgili değil, tam olarak kitaplarla ya da ergenlik bunalımları ile de ilgili değil. Bu bir “Biz gençken böyle miydi” yazısı da değil. Ben en iyisi buna “bir entel yapbozu” diyeyim. Devamını okumaya karar verirseniz bana hak vereceğinize inanıyorum. Yıllar boyunca karşıma rastgele zamanlarda çıkmış sevdiğim/ilgi duyduğum bir takım popüler kültür parçaları arasındaki bağlantıları tesadüfen keşfettiğimde almış olduğum keyfi, akıl defterine kaydetme çabası. Elimizdeki yapboz parçaları şunlar:

- Jerzy Kosinski: Boyalı Kuş, Bir Yerde gibi kitapların Polonyalı-Amerikan yazarı.

- Roman Polanski: Rosemary’nin Bebeği, Chinatown, Dokuzuncu Kapı, Piyanist gibi filmlerin Polonyalı yönetmeni.

- Charles Manson: Daha sonraları Manson Ailesi (Manson Family) olarak anılan bir grubun elebaşı, cinayet azmettiricisi Amerikalı suçlu, manyak.

- Natural Born Killers: Türkçeye “Katil Doğanlar” olarak çevrilmiş olan 1994 yapımı Oliver Stone filmi.

- The Future: Leonard Cohen’in 1992 yılında çıkardığı aynı adlı albümündeki bir parçası.

- Geleceğe Dönüş 2: Çocukken hepimizin pek sevdiği o üçlemenin 1989 yapımı ikinci filmi.

- Marilyn Manson: Gerçek ismi Brian Hugh Warner olan Amerikalı müzisyen ve sanaçtı. Çılgın bir kişilik. (Fakat pek çok kişinin sandığı gibi boş zamanlarında evde civciv ezmiyor, pencereden dışarı rastgele ateş edip kan ve vahşet görmekten zevk filan almıyor).

Şimdi parçaları öyküleri ile birleştiriyorum, çok heyecanlı:

Yapbozun ilk parçası – Jerzy Kosinski: Jerzy Kosinski, yıllar sonra benim artık bir değil birkaç adet e-posta adresinin sahibi Internet sörfçüsü, “mp3 downloadcusu” bir şahsiyet haline gelmiş olduğum bir 2004 senesinde, Yunanistan’ın an itibariyle ormanları yanmamış bir adasının ortasında, bir oturma odasında ansızın yeniden karşıma çıkıverdi. Elbette bir kitap olarak karşıma çıktı, zira kendisi o an itibariyle 13 senedir sonsuzluk uykusunu uyumaya başlamış idi. Kitabın başında birkaç sayfalık bir yaşam öyküsü vardı. Diyordu ki, Kosinski Polonyalı bir Yahudi’ydi aslında, ve Nazi’lerden kaçarak ABD’ye yerleşmiş, çok kısa sürede İngilizce’yi sökmekle kalmayıp kitaplarını İngilizce yazmaya başlamış. Hayatı çok ilginç olaylarla dolu, fakat bence en ilginci şuydu:

Yapbozun ikinci parçası – Roman Polanski: Kosinski, 1969 yılında, o sıralarda bulunduğu Paris’ten, arkadaşı ve ünlü yönetmen Roman Polanski’nin daveti üzerine San Fransisco’ya doğru yola çıkmış. (İkisinin arkadaş olduğunu bilmiyordum). Fakat New York’a vardığında, bavullarıyla ilgili bir problemden dolayı bağlantı uçağını kaçırmış ve geceyi New York’ta geçirmek zorunda kalmış. Ve o gece, yani 9 Ağustos 1969 gecesi, Polanski’nin evindeki herkes bir grup manyak tarafından defalarca bıçaklanıp eziyet edilerek öldürülmüş. Öldürülenlerin arasında Polanski’nin 8 aylık hamile karısı sinema oyuncusu Sharon Tate de varmış. Yani eğer Kosinski o gece uçağa binebilseymiş kendisini böyle korkunç bir son bekliyormuş. Duvarlara ve buzdolabının kapağına, öldürdükleri bu insanların kanları ile “DEATH TO PIGS” (domuzlara ölüm), “RISE” (uyanış) “HEALTHER SKELTER,” (Beatles’ın -burada yanlış hecelenmiş- bir parçası) yazan bu manyakların yaptıklarını hala aklım almıyor ve düşündükçe tüylerim diken diken oluyor (filmini izlemek isterseniz burada).

Roman Polanski ve Sharon Tate

Yapbozun üçüncü parçası – Charles Manson: Polanski’nin evinde cinayetlerin işlendiği ve Kosinski’nin kıl payı paçayı kurtardığı o korkunç 9 Ağustos gecesi elini kana bulamayan fakat her şeyin sorumlusu isim Charles Manson’dı. (Elbette Manson’ın geçmişine bakacak olursak korkunç bir çocukluk dönemi, alkolik annenin çocuk Charles’ı bir sürahi bira için çocuksuz bir garsona satması gibi göz yaşartan bir aile sevgisi söz konusu). Manson Ailesi adını verdiği bir grup insanla Spahn Çiftliği’nde yaşayan Manson, bu grubun ruhani lideri haline gelmiş ve onları, her nasılsa, sizin benim gibi insanlara inanması güç gelen bir takım saçmalıklara inandırmıştı. Mesela Manson, yakın zamanda siyahi Amerikalıların “uyanış”a geçeceklerini ve bütün beyazları öldürmeye başlayacaklarını, Beatles’ın o dönem çıkan albümünün de bu uyanış günü hakkında şifreli mesajlar içerdiğini (bunun özellikle Helter Skelter parçasında anlatıldığını), hatta albümün doğrudan Aile için yazıldığını, fakat (her uydurma peygamberin size söyleyebileceği gibi) sadece Manson’ın etrafındakilerin bu kıyamet gününden sağ çıkacaklarını söylüyordu. Yine bu salaklar, Manson’ın sözüne güvenip masum insanları öldürürken, o insanlara iyilik yaptıklarına, onların ruhlarını özgür bıraktıklarına filan inanmışlardı. Aile, Manson’ın yazıp bestelediği parçalardan bir albüm çıkaracak ve bu albüm Manson’ın öngördüğü kaosu tetikleyecek, bu sırada Aile Ölüm Vadisi adı verilen bir yerin altındaki “dipsiz çukur”a kaçarak hayatta kalacaktı. Vay be!

Charles Manson

Bence Manson vakasını ilginç yapan, sadece adamın manyaklığı değil, aslında aptal bir adam olmaması ve şu sözleri de söylemiş olması: “Bana tepeden bak, bir ahmak göreceksin; bana aşağıdan bak, efendini göreceksin; bana doğrudan bak, kendini göreceksin”. Manson maalesef, ona aşağıdan bakan bazı ahmaklara seri katil olmak için gerekli ilhamı sağlamış. Bu arada Manson ve “Aile” ile ilgili yalnızca Wikipedia’da sayfalarca bilgi var. İnternet’te dökümantasyonu en iyi yapılmış konulardan birinin Manson ve Ailesinin yaptıkları olduğunu iddia etsem çok da abartmış olmam.

Hala hayatta (ve elbette hapiste) olan Manson’ın Dünya’nın dört bir yanında, fakat özellikle ABD’de, ona mektuplar yazıp hediyeler gönderen bir sürü hayranları var. İşin böyle saçma bir boyut kazanmış olması haliyle kimilerini bunu eleştiren (ya da sorgulayan) işler yapmaya itmiş, ki bu da bizi yapbozun diğer bir parçasına götürüyor:

Mickey ve Mallory Knox

Yapbozun dördüncü parçası – Natural Born Killers: Lisedeyken entellikte belli bir kademeye ulaşmış fakat hala ham bir meyve olan ve servisle okula giderken Sofi’nin Dünyası okuyarak felsefenin ilkelerini öğrenmeye çalışan bendeniz, elbette Oliver Stone’un kült filmi Katil Doğanlar’ı (Natural Born Killers) seyretmiş ve “ağbi nasıl filmdi yaaa” diye çevrede az bulunan birkaç entel ile gençlik gazı/hazzı sohbetleri çevirmiş idim. 1994 yapımı bu film, aykırı bir çiftin hayatın acımasızlığı ile yorulan ruhları beyinlerinde kısa devreye sebep olunca yoldan çıkıp insanları çatır çutur öldürmelerini, ve zeki Amerikan halkından bu ikisine hayran olan insanların orataya çıkışını filan konu alıyordu. Film her ne kadar “şiddete” yöneltilmiş bir eleştiri olsa da, izlerken bu “kötü” karakterlere (Mickey Knox ve Mallory Knox) ister istemez sempati duyuyordunuz (ve dolayısıyla, bir bakıma filmde eleştirilen kişilere benziyor, ve kendinizi sorguluyordunuz). Filmde kendisi ile röportaj yapılacak kadar popüler hale gelen Mickey Knox, (Woody Harrelson oynuyor) Charles Manson’ın reytingini geçemeyince “Kralı geçmek her zaman zordur” diyordu. O zamanlar Charles Manson’ın kim olduğundan habersizdim elbette, ve bu cümle bana bir şey ifade etmemişti. Film Leonard Cohen’in muhteşem “The Future” parçası ile bitiyordu.

thefuture.jpg

Yapbozun beşinci parçası – The Future: Katil Doğanlar’ı izledikten uzunca bir süre sonra, yine tamamen rastlantı eseri, elime Leonard Cohen’in The Future albümü geçti (albümlerin korsan şekilde CD’lere çekilip sokaklarda satılmaya başladığı zamanlardı). Yaz tatilinde bu albümü dinlerken kardeşim The Future parçasını duyunca “aaa bu Katil Doğanlar’ın sonunda çalan parça!” diyerek yapbozun bir parçasını daha yerine oturttu. (Çocuk boşuna müzisyen olmamış). Nitekim bir baktık ki filmde Cohen’in birkaç parçası daha kullanılmış. Şarkı sözleri dikkatle okunması gereken, müzisyen olduğu kadar şair ve filozof bir insan olan Cohen, The Future şarkısında dünyanın gidişatına bakıp gelecekte iğrenç, şiddet dolu bir yer olacağını öngörür (I’ve seen the future, brother: it is murder – Geleceği gördüm, kardeşim: cinayet) bir yerde şöyle der:

and all the lousy little poets
coming round
tryin’ to sound like Charlie Manson
and the white man dancin’

(ve bütün rezil küçük şairler
etrafımızda toplaşıp
Charlie Manson gibi sözler söylemeye çalışırlar
ve beyaz adam dans eder)

(Bu sözler aslında sadece Charles Manson gibi olmaya çalışan ve ona hayranlık duyanlar için değil, bence tüm “wannabe”ler (özentiler) için yazılmıştır sanki.)

Böylece, Charles Manson ismi ile ilk kez bu şarkının sözlerini incelerken karşılaşmış oldum, “kimdir bu” diye aradım ve öğrendim. Yıllar sonra da Kosinski’nin Polanski’nin arkadaşı olduğunu, ve Manson’ın gazabından kıl payı kurtuluşunu yukarıda anlattığım gibi yine rastlantı eseri okudum.

Yapbozun altıncı parçası – Geleceğe Dönüş 2: Her ne kadar eğlencelik bir film olsa da, 1989 yapımı Geleceğe Dönüş 2, “şiddet dolu gelecek” alternatifine dokunduran popüler kültür taneciklerinden bir başkası bence. Hani Marty gelecekten geçmişe gitmiştir, arabasında Spor Almanağı bulunmaktadır ve öküz Biff bu almanağı çalar. Marty 1985′e döndüğünde, zamanda bir kırılma olmuştur ve gelecekte oynanacak maçların sonuçlarına çaldığı almanak sayesinde vakıf olan Biff, bir çeşit “Spor Loto” oynayıp para babasına dönüşür. Ve kardeşlerim, işte “I’ve seen the future: it is murder” deme zamanıdır. Çünkü her yer kaosa, suça, silahlı, deri ceketler pantolonlar giyinmiş, motorsiklet kullanan kötü adamlara bulanmıştır.

mm.jpg

Yapbozun yedinci parçası – Marilyn Manson: Ve acaba bir anlamda buna mı dönüşmektedir gelecek gerçekten? En azından ABD’de. Columbine Lisesi’nde kafayı yiyip önce arkadaşlarını sonra kendilerini öldüren liseliler, bir sürü seri katiller, herkesin evinde bir ya da birkaç silah… Michael Moore “Bowling for Columbine” (Benim Cici Silahım) isimli belgeselinde ayrıntılarıyla işliyor zaten bu durumu. O belgeselde Moore, Marilyn Manson’la bir röportaj yapıyıor. Zira Manson o dönemde, bu cinayetler yüzünden, çocuklara kötü örnek olmakla suçlanmış ürkünç görünümlü bir şarkıcı.

Marilyn Manson’ın sahne ismi, Marilyn Monroe ve Charles Manson’dan geliyor. Bu kişilere hayranlık duyduğu için değil, bu iki insanı, Amerikan kültürünün en rahatsız edici ikilisi olarak gördüğü için. Marilyn Manson’ın Bowling for Columbine’da söyledikleri de aslında ne kadar aklı başında biri olduğunu gösteriyor (biliyorum resmine bakıp bunu söylemek biraz zor, ama adamın mesajı da bunda saklı zaten). Röportajdan bir bölüm şöyle:

M. Manson: Bütün bu trajedinin iki yan ürünü eğlence dünyasındaki şiddet ve silah kontrolü idi. Ve tam da yaklaşmakta olan seçimlerin öncesinde konuşacağımız iki konunun bunlar olması ne kadar da mükemmeldi. Ve ayrıca, Monica Lewinsky’i unuttuk, ve, ah, Başkan’ın okyanusun ötesinde atmakta olduğu bombaları unuttuk, buna rağmen, ben kötü adamım çünkü ben, hmm bir iki rock-and-roll şarkı söylüyorum, ve şimdi kimin daha fazla etkisi var yani, Başkan’ın mı yoksa Marilyn Mason’ın mı? Ben isterdim ki “ben” olayım, fakat bu soruya cevabım Başkan olacak.

M. Moore: Columbine’daki katliamın olduğu gün ABD’nin Kosova’yı en çok bombaladığı gün olduğunu biliyor muydun?

M. Manson: Bunu tabi ki biliyordum, ve hiç kimsenin “belki de Başkan’ın bu şiddet içerikli davranışlar üzerinde bir etkisi olmuş olabilir” dememiş olmasını gerçekten acı ve gülünç buluyorum. Çünkü bu, medyanın bir şeyleri alıp, çevirip korku öğesi haline dönüştürme yönteminin bir parçası değil, çünkü bu sayede, televizyon izliyorsunuz, haberleri izliyorsunuz, size korku pompalıyorlar, seller oluyor, AIDS bulaşıyor, cinayetler, reklam gir, Acura satın al, Colgate satın al, eğer nefesin kötü kokarsa kimse seninle konuşmaz, eğer sivilcen varsa kızlar sana vermez, ve işte herşey bu korku kampanyası için, ve tüketim için, ve bence her şey, yani “herkesi korkut, böylece ürünleri tüketecekler” düşüncesi, buradan temelleniyor.

Ortaya bir karışık olan bu yazıyı Charles Manson’ın bir sözü ile bitiriyorum:

“Her zaman biri olacak, benim gibi biri, çocuklarınıza onlar için yarattığınız çöplük yığınında ulaşacak, onları oradan çekip çıkaracak biri.”

dipnot
* Feriş & Boğaç: teyze ve enişte :)

Ülkeler, Armaları ve Türkiye

A. Murat Eren tarafından Kültür, Türkiye, Dünya Ülkeleri, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (9 August 2007)

Söze başlamadan önce Türkiye’nin armasını koyayım şuraya da, yazının devamını okurken aklınızın bir kenarında hep bu arma dursun:

Ülke armaları her ülkenin sahip olduğu, bayrağından sonra ülkenin ikinci bir görsel materyali niteliğinde kullandığı amblemler aslında. Görsel materyal niteliğinde kullanıldığı noktalardan birisine örnek olarak pasaportlar verilebilir mesela, büyük çoğunlukla ülke armaları o ülkeye ait pasaportun ön kapağında yer alıyor (zaten bu arma mevzusunun kafama takılması Kanada’lı bir arkadaşımın pasaportunun talihsiz bir şekilde benimkinin yanında peydah olması ile başladı. Her neyse).

Wikipedia’ya göre armalar Avrupa geleneğinde bir kişiye ya da gruba ait olacak şekilde dizayn edilmiş ve çeşitli şekillerde kullanılan tanıtıcı materyallermiş. Avrupa’nın bu kadim geleneği artık Avrupa ile sınırlı olmadığı gibi sadece bireyler ve grupları tanımlamak için de kullanılmıyor. İş ciddiye binmiş, bir iki ülke dışında kalan her ülkenin bir arması var.

Avrupa ülkelerinin bazılarının armaları şöyle örneğin:

Bence hepsi birbirinden güzel, birbirinden afilli. Tamam, bu ülkeler Avrupa’da, bilim, sanat, estetik, rönesans, papa, filan falan. Dünya gezegeninin başka bir kıtasına gidelim, mesela Afrika’ya. Bakalım onların armaları nasılmış:

Her bir arma ülkeye dair öğelerle süslenmiş, insan neanderthal hislere bürünüp kıskanıyor. Asya tarafına doğru yollanalım, Türki cumhuriyetlere bakalım mesela, belki içimize su serpecek, bizimkine eşdeğer güzellikte bir arma o taraflardan çıkar:

Çıkmıyor. Bu böyle gidiyor (Amerika kıtasından ümitleniyorsanız diye söyleyeyim dedim. Hele Avusturalya’nın armasına bakmayı aklınızdan bile geçirmeyin). Türkiye’nin arması kadar baştan savma bir arma bulurum diyorsanız bütün ülke armaları burada, buyrun bakın.

Bu toprakların Osmanlı dedelerinin kabul ettiği armanın nasıl olduğunu bilmeyen var mıdır bilemiyorum ama şöyle şurada dursun o da her ihtimale karşı:

Türkiye arma konusuna hiç ehemmiyet göstermemiş demek doğru olmaz. 1925′te ülkenin armasının belirlenmesi için Milli Eğitim Bakanlığı, o zamanki adı ile Maarif Vekaleti, bir yarışma düzenlenmiş ve Namık İsmail Bey içerisinde bir Bozkurt figürüne yer verdiği aşağıdaki arma ile birinciliği kazanmış. Lakin bu arma hiç bir zaman resmi olarak onaylanmamış (isabet olmuş gibi görünse de şu ankine tercih edilebilir bence):

Şu anki arma da “resmi” bir arma olmamasına rağmen kamu kurumları ve resmi daireler tarafından kullanılıyor. Birisi de çıkıp “Word’de oval çizip içine de Türkiye Cumhuriyeti yazmakla arma mı olur yahu” demiyor.. Anlamak mümkün değil.

Tanrılar, efsaneler ve kayıp bir kent (1)

Ali Işıngör tarafından Kültür, Türkiye, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (17 April 2007)

england.jpg

İngiltere bayrağının öyküsünü bilir misiniz? Ortasından kırmızı, beyaz, mavi çizgiler geçen “Union Jack”ten bahsetmiyorum, o Birleşik Krallık bayrağı. Benim birazdan size bahsedeceğim, beyaz üzerine kırmızı bir haçtan oluşan İngiliz bayrağı…

Madem bilmiyorsunuz, size bu ilginç öyküyü anlatmaya başlayalım…

Hikâyemiz M.S. 303 yılında başlıyor. Dönem, Anadolu’da Hıristiyanların putperest Roma imparatoru Diocletianus tarafından sapkınlık iddiasıyla takibe uğrayıp, işkencelerle öldürüldüğü, saklanmaya çalışan toplulukların Kapadokya’daki peri bacalarını altına kat kat dehlizler açtığı, yeraltı kentlerini kurduğu dönemdir…

Efsanelerle örülü bir hikâyeye göre, Kapadokyalı bir Hıristiyan ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Georgius, inancını saklayarak Roma ordusuna yazılır. Parlak zekâsıyla subaylığa kadar yükselen Georgius, önce Tribunus’luğa ardından da kontluğa yükselir. Genç Georgius’un ulaştığı son mertebe, son derece itibarlı bir konum olan İmparator Diocletianus’un muhafız birliğinin kumandanlığıdır.

Her neyse, gün olur devran döner ve Roma İmparatoru Diocletianus’un imparatorlukta giderek yayılan Hristiyanlık inancına karşı savaş başlatacağı tutar! İmparatorun “Tiz urun kellelerini bu sapkınların!” emrini uygulamayı reddeden “vicdani retçi” Georgius, M.S. 23 Nisan 303 günü Nicomedia (İzmit) surlarının önünde türlü işkencelerle öldürülür. İşkence sırasında Georgius’un gösterdiği dirence hayran kalarak hidayete eren ve salavat getirerek Hıristiyanlığı kabul eden imparatoriçe Alexandra da oracıkta öldürülür…

Georgius azizliğe yükselir ve hikâyemizin birinci perdesi de burada kapanır.

(…)

Roma imparatoru Büyük Konstantin döneminde adına bir kilise yaptırılan Aziz Georgius’un kahramanca ölümü, Hıristiyanlık ile birlikte Avrupa’ya yayılır.

Georgius’un Avrupa’nın en ünlü azizi olmasının öyküsü ise son derece ilginçtir… Hıristiyanlık öncesi dönemde özellikle Kapadokya ve çevresinde yaygın olan pagan inanç/efsane ve ritüelleri başka başka formlara bürünür. Bu efsane şablonlarının en ünlülerinden biri, kötülüğün sembolü ejderha/yılanı yenen kahraman tanrı karşılaşmasına dayanır.

Biliyorum, biraz uzatarak anlatıyorum ama inanın işin sonunda çok komik bir olaylar silsilesi ortaya çıkacak. Moleschino’nun tarih konularının Hercule Poirot’su sizi ne zaman aldattı? İnanın, ödediğiniz paraya değecek…

Hitit fırtına tanrısı Tarhun’un dev yılan İlluyanka’yı öldürme efsanesi, Friglerde atlı tanrı Sabazios’un yeraltı dünyasından gelen yılanla savaşına, oradan da Yunan tanrısı Perseus’un yılan saçlı Medusa’yı öldürmesine dönüşmüş.

Fırtına tanrısı Tarhun kötülüğün sembolü İlluyanka'yı yeniyor!

Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olunca, bu güzelim ekşın senaryosunu harcayacak kadar eşşek değiller ya; bu şablonu bir güzel Doğu Roma (Bizans) imparatorlarına yamamışlar. Romalılar, ardından da Bizanslılar imparatorlarını ejderha avlarken çizmişler bol bol..

“Peki, bu hikâyenin Hıristiyanlık ve Aziz Georgius ile ne alakası var?” diye soracaksınız değil mi? Inını nıııın! İşte cinayetin düğümlendiği an:

(…)

Sene M.S. 1190: İngiltere kralı Aslan Yürekli Rişar’ın öncülük ettiği Üçüncü Haçlı Seferi sırasında, İngiltere’nin İngilizce konuşamayan kralı Aslan Yürekli Rişar’ın ordusunu deniz yoluyla Filistin topraklarına getirme ihtiyacı doğmuş. İyi ama bunu nasıl yapacak? İngiltere’nin o zamanlar bir donanması yok ki! Hadi tekneler olsa, orduyu korsan filolarına karşı koruyacak yetişmiş denizciler yok!

Hemen yolu bulunmuş. Dönemin en büyük donanmasına sahip olan Cenevizlilere haraç ödenerek, İngiliz donanmasına Ceneviz bayrağı çekme ayrıcalığı satın alınmış. Londra Kent Meclisi, Ceneviz bayrağını bir meclis kararıyla onaylayınca olmuş mu sana yeni İngiliz bayrağı! :)

Şimdi diyeceksiniz, iyi de bir bayrağa en azından kutsallık katacak bir kahramanlık öyküsü bulunması lazım değil mi? Eh, Aslan Yürekli Rişar’ın ordusu gemilerle Filistin’e vardığında, uyanık kral onu da halletmiş: “Ey ahali, Aziz Georgius’un gömülü olduğu kiliseyi bulduk” demişler ve beyaz üzerindeki kırmızı haça “Saint George Haçı” adını vermişler! Ardından yüzyıllar boyunca dünyanın dört bir yanındaki kiliseleri de beyaz bir at üzerinde, karşısındaki ejderhayı yenen Saint George figürleriyle süslemişler…

Paolo Uccello'nun 1470 tarihli tablosundan

“İyi de nereden çıktı Georgius’un ejderha öldürmesi? Adamcağızı imparator öldürmemiş miydi?” diye soracak olanlara şimdiden söyleyelim: Söz konusu kilise kalıntısı bulunduğunda, duvarlarında “ejderha avlayan İmparator” freskleri varmış, bir başka deyişle Aziz Georgius’u öldüren kurumu yücelten bir öykü… Ne bilsin okuma yazması olmayan İngiliz köylüsü onun imparator olduğunu!

Hele bir de bilseler öykünün aslının Hitit tanrısına dayandığını;)..

Hayat böyle garip işte…

Aziz George Haçı, sadece İngiltere’nin ve Ceneviz’in değil; Barselona, Milano gibi kentlerin armalarında ve Gürcistan (ki bu ülke adını bile bu azizden alıyor) gibi ülkelerin bayraklarında yer alıyor bugün.

Peki, bu bayrağın bugün İstanbul’daki en eski armada da bulunduğunu biliyor musunuz? Nasıl mı? Hadi, o da gelecek yazıya kalsın…

.

Gelecek yazı: İstanbul’daki 700 yıllık arma ve bir kayıp kentin öyküsü…

300

Volkan Hatem tarafından Kültür, Kitap, Sanat, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (18 March 2007)

Geçen yıl son beş yıldır kredi kartı şirketinden gelmesi gereken hediye çeklerinin hiçbirinin ulaşmadığını farkettiğimde telefonu elime alıp veryansın etmiştim. Meğer bu aklı evveller faturalandırma adresi ile hediye çeki vs. adreslerini farklı kayıtlarda tutarlarmış da biri güncellenirken öteki kalmış…

Ertesi hafta üçyüz küsur dolarlık Amazon.com hediye çekini aldığımda duraksamadan tamamını çizgi romanlara yatırdım! Will Eisner’ın The Contract with God Trilogy’si, Mercane Satrapi’nin Persepolis serisi, Alan Moore’un V for Vendetta’sı ve Frank Miller’ın 300’ü aldığım onlarca çizgi romandan birkaç tanesiydi…

Bahsettiğim çizgi romanların her biri farklı bir iz bıraktı bende. Will Eisner ve Mercane Satrapi (kültürel kimlikleriyle müsemma iki sanatçı) kendi öykülerini, kültürlerinin öykülerini anlatıyorlardı. Biri New York’taki göçmen musevilerin yeni dünyaya uyum sağlama çabalarını resimlerken diğeri İran’da umuda yolculukla başlayan ve radikal islamcıların başa gelmesiyle kabusa dönüşen devrimi en mahrem deneyimleriyle, birinci ağızdan anlatıyordu. Birbirinden farklı kıtalarda, bambaşka kültürlerin ürünü bu iki hikayenin çok can alıcı bir ortak yanı vardı benim için: Samimiyet.

Büyükannelerin yaptığı gibi, basit bir soruyu cevaplarken uçsuz bucaksız öyküler anlatarak, haritanın her tarafında dolaşmaktan vazgeçip, sadede gelerek konuya gireyim izninizle. 300’ün çizgi romanını geçen yıl okumuştum, filmini ise az önce seyrettim. Okurken de izlerken de Frank Miller amcanın hayal gücüne, tasavvur kabilliyetine şapka çıkardım. Verip veriştirmeden önce, siyaseten doğru olmak adına çizere hakkını vermiş olup filmin kutusunu açabiliriz!

Çizgi romanla film arasındaki farklılıklardan (çok) şikayet edecek değilim. Hatta, aslına şaşırtıcı derecede sadık kalmayı başarmış olmasından dolayı Zack Snyder’ı kutlamak lazım. Hatta, bir sonraki filmini, V for Vendetta’nın da yazarı Alan Moore’un Watchmen’ini dört gözle bekiyorum: Quis custodiet ipsos custodes?

Çizgi romanda yer almayan eklemelerin haddi hesabı yok: Sevişme sahneleri, Yunan entrikaları, daha kanlı savaş sahneleri, Hollywood filmlerinin olmazsa olmazı drama ve Malkoçoğlu’na rahmet okutturan erkeksilik. Benim asıl derdim sadık kalınan hikaye…

Filmi izlememiş olanları uyarayım, henüz izlemediyseniz ve hiçbir detay duymak istemiyorsanız şimdi helalleşip yollarımızı ayıralım. Lakin, Titanik’in battığını filmden önce de bildiğimiz gibi, Leonidas’ın üçyüz (ı)Spartalısının da hakkın rahmetine kavuştuğu bir sır değil. Önemli olan yolculuk!

Frank Miller ancak aksini gördüğümde şaşırtıcı bulacağım bir oryantalist bakışıyla anlatıyor hikayeyi. Evvelki yıl “Kingdom of Heaven” filminde Selahaddin ve adamlarının anlaşmalara uyan, saygıdeğer ve vatansever adamlar olarak tasavvur edildiklerini gördüğümde kendimi çimdiklemem gerekmiş, gözlerime inanamamıştım. Neyse ki bu defa kimse öyle bir sürpriz yapmadı. Biz, daha doğudakiler, yine kötü adamlardık.

Kendi şiddetini haklı göstermek isteyen her “taraf”ın yaptığı gibi bu hikayede de karşı “taraf”ın kötülüğünü tespit etmek gerekiyordu. Neredeyse evrensel değer yargısı kabul edilebilecek birkaç temel sıfat işi görmeye yetiyor. Çok da karmaşık değil yani.

Bu arada, doğru yazım ve telaffuz konularındaki takıntılarım nedeniyle Anglofil’lerin “Zörxis” ya da “Zörsiz” diye okudukları adın doğrusuna yer vemek istedim: “Hşayarşa”. Fonetik yazımı ise Xšayârša. Azerice “X” gibi (yaxşı) okunduğunu tahayyül edin. Arap yazısından haberdar olanlar için ise خشایارشا yeterli olacaktır.

Haklarını yememek lazım, “gelin, bizi özgürlüğümüze kavuşturun” diyerek Osmanlıları çağıran Moralıların aksine (ı)Spartalı kardeşlerimizin Xšayârša’dan böyle bir talepleri olmamış. Adamlar zaten “özgür”. Bu, toplamı altıyı bulan daha başka bir kaç erdem daha eklenerek sık sık vurgulanıyor. Eh, zayıfa, masuma, mazluma sempati duymamak elde değil. Öyle olunca da, kalbimizin güçlü ve zalim Parsi’ler karşısında bir lokmalık topraklarını savunan mazlum ve mağdur (ı)Spartalı hemşehrilerimize ısınamaması ne mümkün?

“Barbarları Beklerken” Kavafis’in ünlü şiirlerinden biri… Ne yazık ki bu defa konuya pek uymuyor. Pars kültürünün, medeniyetin beşiği olduklarını iddia etseler de Yunanlı kardeşlerimizinkinden geri kaldığını iddia edeceklerin alnını karışlarım. Tabii konu Yunan vs. olduğu için gayriihtiyari ben de onlara yüklendim. Oysa asıl mesele Amerikan duyarsızlığı.

Konuyla doğrudan alakası olmasa da bahsedesim geldi: Geçenlerde radyoda iki ayrı programda Irak’ta savaşan askerlerin kullandığı bir ifadeden haberim oldu: “Enemy territory, indian country”! Kovboy ruhlu kardeşlerimiz hala aynı gözlüklerle bakıyorlar dünyaya. Yine de genel olarak Avrupa kültürüne yapıştırmaktan sakınca duymayacağım bir yafta: etnosentrisizm. Hani, bizim Arapları hakir görmemiz gibi bir durum

Zalim “köle ordusu”na direnen (ı)Spartalılar “özgür” insanlar. Onların bağımsızlığı da insanlık için “özgürlük, adalet, mantık ve umut” timsali! Üstelik, daha filmin ilk iki dakikası içinde Pars elçisinin “Kadın erkeklerin yanında konuşmaz.” yorumuna “Onlar özgür Spartalı erkeklerin anneleri!” diyerek taşı gediğine oturtmaları da dikkatten kaçacak gibi değil. Peh peh! Özgürlükten dem vuran (ı)Spartalıların kölelerin sırtında yükselen, kadınların söz hakkının olmadığı bir toplum olduğunu kimse bilmiyor herhalde…

Zamanında “Yüzüklerin Efendisi”ni okuduğumda çok rahatsız olmuştum kötü ve iyi tarafın belli ırklarla alakalandırılmalarından. Bu defa da Frank Miller sağolsun gözüme gözüme soktu. Üstelik bu defaki çizgi roman olduğu için hayalgücüne de pek yer bırakmıyor.

Bin ulusun hükümdarı iken ordusunda siyahi komutanların, elçilerin olmasına itirazım yok. Lakin anlı şanlı Daryuş’un oğlu Xšayârša kaşı, burnu halkalı, yarı çıplak bir siyahi değildi! Sorun elbette siyahi olması, ve giyim anlayışı değil. Asıl mesele Frank Miller’ın “kötü adam”ı tasavvur ederken her türlü tarihi gerçeği yok sayıp ırkçılık yapmış olması. Üstelik, miğferine, mızrağına, kalkanına ve hatta saç örgüsüne gelene kadar Yunanlıları arkeolojik kalıntılarda görülen ayrıntılara sadık kalarak çizerken…

İran hükümdarının halkalı bir zenci olması da hızını kesememiş Miller’ın. Karşımızda abartı derecede uzun boylu, kaslı bedeni ve tok sesine rağmen boyalı dudak ve tırnakları, kadınsı kaşlarıyla oldukça efemine bir adam duruyordu. Çizgi romanda ya da filmde bir tane olsun yakışıklı doğulu yok demiş miydim? Neyse ki çadırdaki dansöz hatunlar güzeldi!

Hikayesi tarihi olaylardan esinlenen sanat eserlerinin hele hele de çizgi romanların tarihi gerçeklerle (ne demekse?) uyumlu ya da tarafsız olma zorunlulukları yok. Taraflı ya da tamamen hayal ürünü olmaları da sanatsal değerlerinden birşey eksiltmiyor. Öte yandan, biraz olsun daha inandırıcı, daha samimi bir öyküyü tercih ederdim.

Dichloroacetate Üzerine Bir Sentetik Dünya Hikayesi

A. Murat Eren tarafından Kültür, Bilim, Hayat, Korteks ile işaretlenerek gönderildi (6 March 2007)

Size “kanserin kesin tedavisi bulundu, fakat ilaç şirketlerinin ticari kaygılarına takıldı, üzgünüm” desem ne derdiniz? Birisi bana gelip bunu deseydi ne derdim bilemiyorum. Zira New Scientist isimli popüler bilim dergisinin 20-26 Ocak 2007 tarihli sayısını okuduktan ve ardından yaptığım araştırmadan sonra ne diyeceğimi bilemedim.

Kanser, hepinizin bildiği gibi hücrelerin kontrolsüz bir şekilde bölünmesine dayanan insanlığın en eski ve en çaresiz hastalıklarından birisi; kemoterapi gibi çareler ise kimi durumlarda çaresizlikten daha acı. Herhalde herkesin ailesinde ya da yakınlarında göğüs, akciğer, karaciğer ya da başka bir kanser çeşidi yüzünden yaşama veda eden birileri olmuştur; hele çocuklar tarafından hiç bir zaman affedilmeyecek bir hastalıktır kanser.

Yıllar önce, 1930 yılında bir bilim adamı kanser hücrelerinin enerji üretim yöntemlerinin değiştiğini, bu bağlamda sağlıklı hücrelerden farklılaştıklarını bulmuştu. Kanserli hücreler normal hücreler gibi enerjilerini, hücrenin enerji ihtiyacının %95′ini karşılayan mitochondrion (mitokondri) yerine glycolysis (glikoliz) yoluyla elde ediyorlardı. Bu yöntem glikozun pirüvik asite kadar yakılması ile enerji elde edilmesine dayanan, oksijenin yetersiz olduğu durumlarda başvurulan verimsiz ve toksik bir yöntem olmasına rağmen kanserli hücreler ortamda yeterince oksijen olsa dahi enerji ihtiyaçlarını sadece bu yolla karşılıyorlar, mitokondrileri yokmuş gibi davranıyorlardı. Buluşun sahibi, Otto Warburg, şu anda Warburg etkisi olarak bilinen bu olayın kanserin ana tanımlayıcı nedenlerinden birisi olduğunu iddia ederken bu öneri, aynı dönemin bir diğer ünlü biyokimyageri olan Hans Krebs tarafından “kanserin nedeni değil, sadece semptomlarından birisi” olarak tanımlanacak ve Warburg etkisi kısa bir süre öncesine kadar bilim dünyası tarafından hak ettiği ilgiyi görmeyecekti.

Çok taze bir kaç çalışma sonucunda artık Warburg’un tamamen haklı olduğunu ve metabolizma içerisinde kanserin ana nedeninin mitokondri’nin hücre içerisindeki fonksiyonunu yitirmesi ve hücrenin bir şekilde ölmeyerek yaşamına glikoliz ile devam etmesi olduğunu biliyoruz. Peki mitokondrinin devre dışı kalması ve hücrenin enerjisini glikoliz ile sağlaması neden bu kadar büyük bir sorun? Bunun iki yanıtı var.

İlki ve ikincisine göre daha önemsiz olanı şu: Glikoliz sonucunda ortaya çıkan laktik asit, hücreleri bir arada tutan kollajen matrislerini parçalayarak tümöre neden olan kanserli hücrelerin kan dolaşımı ile vücudun başka yerlerine ulaşmasına neden oluyor. Bu yüzden bir akciğer kanseri vakası, hastanın vücudunun tamamen ilgisiz bir yerindeki kemik erimesi şikayeti ile teşhis edilebiliyor.

İkinci sorun ise mitokondrinin enerji üretimi dışında hücre içerisinde üstlendiği diğer görev: Mitokondri apoptosis ile hücrenin ölümüne karar verme yetkisine sahip bir organel. Mitokondrilerinden bağımsız yaşayan hücreler ölümsüz hale geliyor, bölünüyor, çoğalıyor, büyüyor, oksijen tüketiyor ve toksik maddeler ortaya çıkartıyorlar. Basitçe, ölmüyorlar.

Bu umutsuz ve üzüntü verici noktada devreye bir aktör giriyor: Dichloroacetate (DCA, dikloroasetat).

Kanserli dokular DCA’ya maruz bırakıldığında, kanserli hücrelerdeki mitokondrinin uyanmasını ve hücrenin kontrolünü ele geçirerek apoptosis ile hücreyi yok etmesine neden oluyor. Koskoca bir tümör kısa bir süre içerisinde parçalanıp vücuttan atılırken sağlıklı hücreler kemoterapiden alışkın olduğumuzun aksine olan bitenden hiç bir zarar görmüyor. Üstüne üstlük DCA çok ucuz, çok kolay elde edilen basit bir kimyasal madde. Yaptıkları deneylerle biyologlar kansere karşı yüzde yüze yakın etkide bir silaha sahip olduğumuzu düşünüyorlar. DCA bu bağlamda kanser tedavisinde bir mucize gibi görülüyor.

Peki neden sevinmiyoruz? Çünkü ilaç şirketleri DCA muhteviyatlı bir ilaç yapmaya yanaşmıyorlar. Neden? Çünkü DCA yaklaşık 60 yıldır insanların bildikleri bir madde. Yani? Yani patentlenebilir değil. Çünkü 20 yıldan daha yaşlı olan hiç bir buluşu patentleyemezsiniz.

Patentler ile ticari kaygılarını güvence altına almayan ilaç şirketleri hali hazırda kanserle savaş için kullanılan, -yüksek alım gücü olan insanların biraz daha fazla yaşamasına olanak sağlayan- kemoterapi çözümleri ve raflarda duran ilaçlar kadar para kazanamayacakları bu yeni ilaca yatırım yapmak istemiyorlar.

Sonuçta ilaç yapımı kolay olmayan ve ciddi yatırım gerektiren bir iş. Onca emeğin ardından bir üçüncü dünya ülkesi ya da bir başka ilaç şirketi tarafından aynı ilacın patentlenemediği için üretilmesi ve kanser hastalarının 400$-500$ yerine 4$-5$’a bu ilaca sahip olabilmesi ihtimali size de korkunç gelmiyor mu? Ya da bu ilaç yüzünden raflarda kalacak kanser çözümlerinin neden olacağı zarar?

Bu yazıda verdiğim bilgiler bilimsel dergi ve makalelerden derlenmiş, çok yeni ve hala üzerinde tartışılan bilgiler. Evet, kanser tedavisi için yepyeni bir kapı açıldı fakat ne yazık ki şans bir sonraki neslin kanser hastalarına gülümseyecek gibi görünüyor. Çünkü bu sentetik dünyanın dinamikleri böyle gerektiriyor. Onların yapmayacağını bildiğim için ben kanser hastalarından özür dilerim.

“Ben kendim de araştıracağım” diyenler için anahtar kelimeler: DCA, Dichloroacetate, Dr. Evangelos Michelakis, University of Alberta. Öte yandan “bunlar yetmedi, başka bir şeyler yok mu” diyenler için bu ve bu, “bunlar da kesmedi” diyenler için ise bu var.

İnsanların neredeyse hiç birisinin bu dünyanın nasıl bu hale geldiği ve sorumluluklarını hangi noktada yerine getirmedikleri ile ilgili bir fikrinin olmaması ise şu olaydan daha acı bir gerçek bence.

Bir hafta sonra gelen ek: Dr. Michelakis ve Kanada’da çalıştığı Alberta Üniversitesi DCA araştırma takımı (http://www.depmed.ualberta.ca/dca/) kamuoyundan aldıkları yoğun destek, sivil toplum kuruluşlarından ve Kanser Enstitülerinden aldıkları maddi yardımlar ile, yıllar sürecek bu araştırmalarını aylar içerisinde bitirmek üzere kolları sıvadıklarına dair bir bildiri yayınladılar; ayrıca maddi bağış da kabul ettiklerini belirtiyorlar. Patent sorunları yüzünden araştırma bütçesi ayırmaya yanaşmayan ilaç şirketlerine kamunun ve sivil toplum kuruluşlarının yanıt niteliğindeki desteği ile hızlanacak bu projenin en kısa sürede sonuçlanmasını dilerim.

Sonraki sayfa »