Salman Rushdie

A. Murat Eren tarafından Korteks, Din ile işaretlenerek gönderildi (11 April 2008)

Geçen günlerden birisinde Salman Rushdie‘nin bir konuşması vardı burada. Gittim dinledim, pek de iyi etmişim. Anlattığı zihin açıcı hikayelerin yanında, kendisini “İslam karşıtı bir özgürlük savaşçısı” sanarak yüzlerinde garip bir tatmin ile dinlemeye gelmiş dindar Amerikalıları pek fena şok edecek şeyler de söylemekten geri kalmadı: önce ateist olduğunu, sonra da gerici Müslümanlar ile gerici Hristiyanları aynı kefeye koyup Amerika’nın gerici Hristiyanlığın beşiği olduğunu söyledi dinleyicilerine. Bunun sonucunda belki de ilk kez karşılaştığım bir şey oldu ve bir konuşmacı seminerinden çıkarken, girerken topladığından daha az alkış topladı. Halbuki dinleyiciler kendisini biraz tanısalardı İslamın Hristiyanlıktan çok daha sofistike ve derin bir din olduğunu düşündüğünü bilirler, kutsal savaşlarının yılmaz bir neferini dinleyecekleri ümidi ile gelip sonra da hayal kırıklığına uğramazlardı… Her neyse.

Rushdie konuşmasının sonlarına doğru Nobel ödüllü Saul Bellow‘un ‘The Dean’s December’ isimli romanından bir alıntı yapıyordu:

“(…) Romandaki kahramanımız bir yerlerde çılgınca ve hiç susmayacakmış gibi havlayan bir köpeğin sesini duyar. Köpeğin, ısrarla havlarken aslında ‘kopek algısının’ acizliğini üzüntü ile protesto etmekte olduğunu ve ısrarlı havlamasının şu anlama geldiğini hayal eder: ‘Tanrı aşkına şu evreni azıcık daha açın! (For God’s sake, open the universe a little more!)’ (…)”

Yazdığı bir kitap yüzünden yıllardır Ayetullah Hümeyni’nin ölüm fetvasının gölgesi altında yaşayan Salman Rushdie, bu alıntı ile özetliyordu kendisi gibi evreni biraz daha açmak için çaba harcayan insanlar ile evreni bin yıldan daha uzun süre önce yaşamış insanların ve kitaplarının vizyonlarına daraltmaya çalışanlar arasında süregelen çekişmeyi. Daha sonra düşününce bilimin ve düşüncenin özgürlüğü için havlayan mutsuz köpekleri susturmak için kumaş pantolonlu tombik ağabeyleri bir araya getirmiş hoca efendiler canlandı gözümde.

Konuşmasının sonunda söz alıp dinlerin elbiseler gibi, bir nevi insanın kendine yakışanı giymesine imkan veren alternatifler olduğu, tamamen rastlantı eseri sahip olunan ırkların tek tatlı tarafının miras bıraktığı kültürel çeşitlilik olduğu bir dünya ihtimalini ne zaman kaybettiğimizi, bu trenin ne zaman kaçtığını soracaktım. Sonra vazgeçtim, sonuçta bilsek ne işe yarardı.

Dichloroacetate Üzerine Bir Sentetik Dünya Hikayesi

A. Murat Eren tarafından Kültür, Bilim, Hayat, Korteks ile işaretlenerek gönderildi (6 March 2007)

Size “kanserin kesin tedavisi bulundu, fakat ilaç şirketlerinin ticari kaygılarına takıldı, üzgünüm” desem ne derdiniz? Birisi bana gelip bunu deseydi ne derdim bilemiyorum. Zira New Scientist isimli popüler bilim dergisinin 20-26 Ocak 2007 tarihli sayısını okuduktan ve ardından yaptığım araştırmadan sonra ne diyeceğimi bilemedim.

Kanser, hepinizin bildiği gibi hücrelerin kontrolsüz bir şekilde bölünmesine dayanan insanlığın en eski ve en çaresiz hastalıklarından birisi; kemoterapi gibi çareler ise kimi durumlarda çaresizlikten daha acı. Herhalde herkesin ailesinde ya da yakınlarında göğüs, akciğer, karaciğer ya da başka bir kanser çeşidi yüzünden yaşama veda eden birileri olmuştur; hele çocuklar tarafından hiç bir zaman affedilmeyecek bir hastalıktır kanser.

Yıllar önce, 1930 yılında bir bilim adamı kanser hücrelerinin enerji üretim yöntemlerinin değiştiğini, bu bağlamda sağlıklı hücrelerden farklılaştıklarını bulmuştu. Kanserli hücreler normal hücreler gibi enerjilerini, hücrenin enerji ihtiyacının %95′ini karşılayan mitochondrion (mitokondri) yerine glycolysis (glikoliz) yoluyla elde ediyorlardı. Bu yöntem glikozun pirüvik asite kadar yakılması ile enerji elde edilmesine dayanan, oksijenin yetersiz olduğu durumlarda başvurulan verimsiz ve toksik bir yöntem olmasına rağmen kanserli hücreler ortamda yeterince oksijen olsa dahi enerji ihtiyaçlarını sadece bu yolla karşılıyorlar, mitokondrileri yokmuş gibi davranıyorlardı. Buluşun sahibi, Otto Warburg, şu anda Warburg etkisi olarak bilinen bu olayın kanserin ana tanımlayıcı nedenlerinden birisi olduğunu iddia ederken bu öneri, aynı dönemin bir diğer ünlü biyokimyageri olan Hans Krebs tarafından “kanserin nedeni değil, sadece semptomlarından birisi” olarak tanımlanacak ve Warburg etkisi kısa bir süre öncesine kadar bilim dünyası tarafından hak ettiği ilgiyi görmeyecekti.

Çok taze bir kaç çalışma sonucunda artık Warburg’un tamamen haklı olduğunu ve metabolizma içerisinde kanserin ana nedeninin mitokondri’nin hücre içerisindeki fonksiyonunu yitirmesi ve hücrenin bir şekilde ölmeyerek yaşamına glikoliz ile devam etmesi olduğunu biliyoruz. Peki mitokondrinin devre dışı kalması ve hücrenin enerjisini glikoliz ile sağlaması neden bu kadar büyük bir sorun? Bunun iki yanıtı var.

İlki ve ikincisine göre daha önemsiz olanı şu: Glikoliz sonucunda ortaya çıkan laktik asit, hücreleri bir arada tutan kollajen matrislerini parçalayarak tümöre neden olan kanserli hücrelerin kan dolaşımı ile vücudun başka yerlerine ulaşmasına neden oluyor. Bu yüzden bir akciğer kanseri vakası, hastanın vücudunun tamamen ilgisiz bir yerindeki kemik erimesi şikayeti ile teşhis edilebiliyor.

İkinci sorun ise mitokondrinin enerji üretimi dışında hücre içerisinde üstlendiği diğer görev: Mitokondri apoptosis ile hücrenin ölümüne karar verme yetkisine sahip bir organel. Mitokondrilerinden bağımsız yaşayan hücreler ölümsüz hale geliyor, bölünüyor, çoğalıyor, büyüyor, oksijen tüketiyor ve toksik maddeler ortaya çıkartıyorlar. Basitçe, ölmüyorlar.

Bu umutsuz ve üzüntü verici noktada devreye bir aktör giriyor: Dichloroacetate (DCA, dikloroasetat).

Kanserli dokular DCA’ya maruz bırakıldığında, kanserli hücrelerdeki mitokondrinin uyanmasını ve hücrenin kontrolünü ele geçirerek apoptosis ile hücreyi yok etmesine neden oluyor. Koskoca bir tümör kısa bir süre içerisinde parçalanıp vücuttan atılırken sağlıklı hücreler kemoterapiden alışkın olduğumuzun aksine olan bitenden hiç bir zarar görmüyor. Üstüne üstlük DCA çok ucuz, çok kolay elde edilen basit bir kimyasal madde. Yaptıkları deneylerle biyologlar kansere karşı yüzde yüze yakın etkide bir silaha sahip olduğumuzu düşünüyorlar. DCA bu bağlamda kanser tedavisinde bir mucize gibi görülüyor.

Peki neden sevinmiyoruz? Çünkü ilaç şirketleri DCA muhteviyatlı bir ilaç yapmaya yanaşmıyorlar. Neden? Çünkü DCA yaklaşık 60 yıldır insanların bildikleri bir madde. Yani? Yani patentlenebilir değil. Çünkü 20 yıldan daha yaşlı olan hiç bir buluşu patentleyemezsiniz.

Patentler ile ticari kaygılarını güvence altına almayan ilaç şirketleri hali hazırda kanserle savaş için kullanılan, -yüksek alım gücü olan insanların biraz daha fazla yaşamasına olanak sağlayan- kemoterapi çözümleri ve raflarda duran ilaçlar kadar para kazanamayacakları bu yeni ilaca yatırım yapmak istemiyorlar.

Sonuçta ilaç yapımı kolay olmayan ve ciddi yatırım gerektiren bir iş. Onca emeğin ardından bir üçüncü dünya ülkesi ya da bir başka ilaç şirketi tarafından aynı ilacın patentlenemediği için üretilmesi ve kanser hastalarının 400$-500$ yerine 4$-5$’a bu ilaca sahip olabilmesi ihtimali size de korkunç gelmiyor mu? Ya da bu ilaç yüzünden raflarda kalacak kanser çözümlerinin neden olacağı zarar?

Bu yazıda verdiğim bilgiler bilimsel dergi ve makalelerden derlenmiş, çok yeni ve hala üzerinde tartışılan bilgiler. Evet, kanser tedavisi için yepyeni bir kapı açıldı fakat ne yazık ki şans bir sonraki neslin kanser hastalarına gülümseyecek gibi görünüyor. Çünkü bu sentetik dünyanın dinamikleri böyle gerektiriyor. Onların yapmayacağını bildiğim için ben kanser hastalarından özür dilerim.

“Ben kendim de araştıracağım” diyenler için anahtar kelimeler: DCA, Dichloroacetate, Dr. Evangelos Michelakis, University of Alberta. Öte yandan “bunlar yetmedi, başka bir şeyler yok mu” diyenler için bu ve bu, “bunlar da kesmedi” diyenler için ise bu var.

İnsanların neredeyse hiç birisinin bu dünyanın nasıl bu hale geldiği ve sorumluluklarını hangi noktada yerine getirmedikleri ile ilgili bir fikrinin olmaması ise şu olaydan daha acı bir gerçek bence.

Bir hafta sonra gelen ek: Dr. Michelakis ve Kanada’da çalıştığı Alberta Üniversitesi DCA araştırma takımı (http://www.depmed.ualberta.ca/dca/) kamuoyundan aldıkları yoğun destek, sivil toplum kuruluşlarından ve Kanser Enstitülerinden aldıkları maddi yardımlar ile, yıllar sürecek bu araştırmalarını aylar içerisinde bitirmek üzere kolları sıvadıklarına dair bir bildiri yayınladılar; ayrıca maddi bağış da kabul ettiklerini belirtiyorlar. Patent sorunları yüzünden araştırma bütçesi ayırmaya yanaşmayan ilaç şirketlerine kamunun ve sivil toplum kuruluşlarının yanıt niteliğindeki desteği ile hızlanacak bu projenin en kısa sürede sonuçlanmasını dilerim.

Hangi Milliyetçilik?

Erkan Tekman tarafından Tarih, Politika, Korteks ile işaretlenerek gönderildi (26 December 2006)

Yazıya bir-iki uyarı ile başlamakta yarar var:

Uyarı 1: Her ne kadar yanlış yaptığımı düşünüyor olsam da sosyal bilimlerle sistemli bir şekilde ilgilen(e)miyorum. Bunun temelinde mühendislik eğitimim (ki hep “iyi ki de almışım” derim) ve pozitivist geçmişimin katkısı büyük. Bu nedenle aşağıdaki karalamaları fazla okumadan, aksiyomatik bir bütünlük ve doğruluk içermesi koşulunu gözetmeden ve biraz Yalçın Küçükvari -çalakalem- yazıyorum.

Uyarı 2: Bu yazıyı kaleme almamın asıl nedeni son zamanlarda pek çok alanda ekspoze olmak durumunda kaldığım milliyetçilik rüzgarlarından kıl kapmam. Bunların bir kısmı istemsiz (örneğin Moleschino’daki İran yazılarına gelen yorumlar, Kürtçe Linux/Pardus tartışmaları, vb), bir kısmı da istemli (örneğin kimi Cumartesi geceleri Hulki Cevizoğlu ve konuklarının abuklamalarını izlemek). Ama sonuçta sıkı bir milliyetçilik rüzgarı benim mahallede de esiyor.

Uyarı 3: Son olarak bu satırların yazarının şu anda “Ulusal İşletim Sistemi” adıyla lanse edilen bir projenin yöneticisi olduğu anımsanmalı. Bu etikete, uyandırdığı çiğ milliyetçilik teması nedeniyle, karşı olsam da kafamda oluşturduğum ve birazdan size anlatacağım milliyetçilik çerçevesinde seviyor ve destekliyorum.

Üretim, Ulaşım-İletişim ve Devletler

Ekonomik altyapının uzun erimde üstyapıyı belirleyeceği, diyalektiğin gereği. Bunu kabul edelim ve bu bağlamda insanlığın ekonomik ve siyasal tarihine bir bakalım. İlk başlarda üretim ilişkileri son derece kısa fiziksel erimde, toplanan kök ya da avlanan hayvan yalnızca aileyi ya da klanı etkiliyor. Hayvani bir gagalama düzeni, gerek klan içerisinde ve gerekse klanlar arasında, sosyal organizasyonu belirleyebiliyor.

Ama sonrasında gerçek üretimin, tarımın başlaması ile işler değişiyor. Toplumun farklı rolleri paylaşması, üretim süreci ile ilişkilerine göre fiziksel güce dayanmayan bir “gagalama düzeni”nin ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. İlk “devlet” denemeleri bu aşamada, artık şehirler merkezde ve devletleri belirliyor. Ve farklı şehirler de rol paylaşımına giderek küreselleşmenin temeli atılıyor, ticaret başlıyor.


Tarihin bu zamanlarından başlayarak emperyal denemeleri de ortaya çıkıyor. Emperyal, aslen, tek bir noktadan kontrol edilen büyük bir fiziksel gücün üstyapıyı belirlemesi, altyapıyı da etkilemesi olarak tanımlanabilir herhalde. Tarih ile birlikte o zamanların bilinen dünyasının tümünü kaplayan emperyal düzenler de oluşuyor, Aztekler, İnkalar, Mısır, Çin vb. Emperyal düzenler sanırım bir anomali, normalin kendisi değil. Çünkü ekonomik olarak gerek duyulan yapılar değil bunlar, gerçek anlamda fiziksel gücün dayatması. Tamam, Pax Romana gibi bir kavram da var, emperyal barış ve huzur da getiriyor. Ama bunu kanla getiriyor, o da ayrı…

Emperyal ile fiziksel gücün bağlantısı düşünüldüğünde aslında benim ulaştığım nokta insanın “kötü”lüğü. Silah, savaş ve sonuçta emperyal bu kötülüğün vücut bulmuş hali. Geriye bakarken insanı nasıl rahatsız ediyorsa günümüzü düşünür ve geleceği planlarken de bir endişe yaratıyor. Emperyal gerçek, ama gerekli değil!

Devam ediyoruz, tarımın ve ticaretin hakim olduğu çağlarda. Kılıç ve kanla yürütülen emperyal çabaları karşımızda hep. İslam’ın cihadı, Haçlılar’ın seferleri, hep böyle… Naif bir düşünce, ama insanın “iyi”liği ile şekillenecek bir barış, demir yumrukla sağlanacak huzurdan evla değil mi? Ama hayır, insan savaşı seçiyor. İster kutsalı yaymak ya da yeniden yaymak için olsun, ister kendine yaşam alanı oluşturmak ya da yaşam alanını korumak için; sonuçta insan savaşı seçiyor.

Tabii arada pek çok ayrıntı var, ben es geçiyorum; belki de büyük bir hata yapıyorum. Sömürgecilik emperyalin en önemli yöntemlerinden birisi. Merkantilist düzende paranın ve değerli metallerin önemini gayet güzel kullanıyor İspanya, Portekiz, Hollanda ve İngiliz “imparatorluk”ları. Bunlardan kimisi sonraki döneme de evrilebiliyor, kimisi evrilemiyor. Bu da benim anomali tezimi destekliyor diye düşünüyorum: Sömürücü bir emperyalin normal olduğu ve sürdürülebilirliği değil sonuç, anormal olduğu ve sonunun hüsran olacağı…


Bilinen ulaşım-iletişim yöntemleri binlerce yıl hüküm sürüyor, ufak düzeltmelerle (denizcilik gibi, yolların standartlaşması gibi). Ama 19. yüzyılda hal, 1. yüzyıldan çok da farklı değil. Makine gücü pek çok şeyi değiştiriyor, sonrasında da elektromanyetizma… Artık üretim insan gücünden bağımsız, ulaşım ve iletişim yeni ve hızlı yöntemler kullanıyor. Dünya küçülüyor, ticaret hızlanıyor, eskiden çok da manası olmayan bazı doğal kaynaklar değerleniyor… Şehirler ya da prenslikler artık bu üretim tarzlarını ve bunlarla bağlantılı ulaşım-iletişim ilişkilerini destekleyebilecek bir organizasyonel yapı olmaktan çıkıyorlar.

Ve sahneye ulus-devlet çıkıyor. Ulus-devlet bir yandan boyut açısından yetersiz şehir-prenslik yapısına alternatif ve daha büyük boyutlu bir yönetim sistemi. Diğer yandan da anomaliyi, yani emperyali ortadan kaldırıp hem ilerlemenin önünü açmak ve hem de yeni üretim düzenini yayabilmek için de çok manalı bir yol ulus-devlet. Yavaş yavaş “ulus”lar icat ediliyor, imparatorluklar çatlıyor ya da resmen kırılıyor… 20. yüzyıl emperyalin ortadan kaldırılması ve ulus-devletin egemenliğinin kurulması için geçiyor. Tabii arada iki tane de büyük ve ölümcül savaş yaşanması gerekiyor.

Küreselleşme ve Ulus-Devlet Mirası

20. (ve biraz da 19.) yüzyılın en önemli kazanımı pozitivizmin zaferi ile bilimin güçlenmesi, teknolojiye dönüşmesi ve sonuçta dünyayı dönüştürmesi. Zaman hızlanıyor, hem de çok hızlanıyor… Öncesinde üretim düzeninin değişmesi için binlerce yıl beklemesi gereken dünya bu kez 200 yılda evriliyor Üretimin yerini hizmetler alıyor, zaman ve mekan anlamsızlaşıyor, para dünyanın etrafında fırıl fırıl dönmeye başlıyor. Buna paralel olarak insanlık “zengin”leşiyor, daha çok tüketiyor ve “kötü” olduğu için daha ölümcül silahlar üretiyor.

20. yüzyılın anomalisi de Sovyet emperyali. Kapitalizmden farklı ama tasarım olarak çok daha ileri bir küreselleşme modeline dayanan sosyalizm çekirdeğinde kurulan Sovyetler Birliği kısa zamanda demir yumruklu bir “imparatorluk” haline geliyor. Dünyanın yarısını etkisi altına alıyor, kimilerine göre ilerlemeyi engelliyor, kimlerine göre ise dünyayı kan emici kapitalizmden koruyor. Sonuç olarak bir yandan demokratik ulus-devletler topluluğu, diğer yanda “enternasyonel”ci ulussuz emperyal, ilginç bir 50 yıl yaşıyoruz.


Dedik ya “zaman hızlanıyor” diye, artık anomalilerin giderilmesi için asırlar gerekmiyor, yarım asırda devriliveriyor Sovyet emperyali. Artık galibin kapitalist pazar düzeni olduğu kesin. Üretim tarzı, ulaşım ve iletişim ilişkileri de oturmuş halde. 21. yüzyıla girerken artık şimdilerde yaşamakta olduğumuz küreselleşmenin hükümranlığı başlıyor. Tabii, bir de ABD’nin emperyal denemeleri…

Bu arada ulus-devletler ne yapıyor? Aslında yeni ekonomi artık ulus-devlet sınırlarına gerek duymuyor, hatta bunları gereksiz görüyor. İşte Dünya Ticaret Örgütü (WTO), işte Uluslararası Para Fonu (IMF), işte diğerleri… Belki insanın “iyi” yüzü ortaya çıkabilse ve bir anda tüm sınırları kaldırabilse çok daha makul ve yaşanılabilir bir dünya mümkün olacak. Ama, hayır, insan yine “kötü” yüzünü gösteriyor. Ulus-devletler ve devlet olamamış uluslar, yine fiziksel güce ve zulme baş vuruyorlar ve sağda solda (Yugoslavya en güzel [güzel mi, bu sözcük buraya ne kadar az yakışıyor, yakışmıyor…] örnek) maraza çıkarıp duruyorlar.

Yapacak fazla bir şey yok, ulus-devlet mirasına (en azından bir süre daha) sahip çıkmak gerekiyor. Gerek hasıl olmadıkça sınırların değişmemesi konusunda yazılı olmayan bir anlaşma çıkıyor ortaya. Tabii yeni emperyal buna uyma gereği duymuyor, savaş odalarında harita çizmeye kalkıyor. Ama nerede eski “imparatorluk”lar, nerede bu çağımız emperyali. Eline yüzüne bulaştırıyor, öncekinden de beter hale sokuyor… Şimdi temizleme çabasında, hepimize Allah kolaylıklar versin, ne diyeyim…

Konuya dönelim: Yeni oluşan üretim ve ulaşım (iletişimi katacak şekilde) ilişkileri ulus-devlete, ve aslında uluslara gerek duymuyor. İnsanların “ulus”a gerek duyduğuna da inanmıyorum. Bu durumda ulus-öncesi toplumların temel birleştiricilerinden olan din, “medeniyet” adı altında gündeme sürülmeye çalışılıyor. Medeniyetler ya “ittifak” ediyor, ya da “çatış”ıyor. Ama açık olan “ulus”un anlamsız kaldığı noktada, daha küresel olmasına karşın, “din”in çare olamayacağı. “Ulus”tan farklı olarak “din” daha dayanıklı, bunu kabul edelim, binlerce yıl ihtiyaçları karşılayabilmiş ve kendini ispatlamış. Ama 21. yüzyılın temel menkıbesi olması imkansız, üzgünüm…

Evet, ulus-devlet geçerliliğini yitirdi, ama ulus-devlet sınırları hala geçerli ve bir süre daha (belki uzunca bir süre daha) geçerliliğini koruyacak. İşte şimdi temel sıkıntı başlıyor: Kendimiz için, halkımız için, “millet”imiz için, “ümmet”imiz için hangi “milliyetçilik” anlayışı doğru olan? Var ile yok arasındaki bu zombi durumunda nasıl “milliyetçi”ler olalım, ya da olmayalım?

Hangi “Milliyetçilik”?

Bir çözüm çok basit: İskender gibi kılıcı çalarız düğüme ve “Yok artık milliyetçilik kardeşim!” deriz. Olabilir, bence düşünsel anlamda ileri bir düzeyi de işaret ediyor. Ama sınırlar ve devlet yapıları ulus-devlet mirasını sırtlamışken bu çözüm gerçekçi mi? Ya da menzili ve vadesi yeterince geniş mi? Dar çerçeveyi aşıp kitlelere ulaşabilecek bir mesajı mı bu? Yanıtlarım hep “hayır” bunlara, bence bu değil çözüm.


Öte yanda 19.-20. yüzyıl milliyetçiliği var alternatif olarak. Madem sınırlar geçerli, madem devletler hala ayakta, ne diye yeni bir idea peşinde koşalım; zaten hazırı var. Hatta küreselleşmenin toz dumanında bu milliyetçiliği insanın “kötü”lüğüne de kalkan yapabiliriz. Zaten yapılmadı mı onyıllarca? Kerkük bizimdir, evet, İran’da da bir Azerbaycan kurulmalıdır, ona da evet… Osmanlı’nın memaliğinde (ki Osmanlı ile milleyin ne alakası var anlayamam) şimdi 30 devlet kurulmuş, sıkarsak bunlarda da hak talep edebiliriz. Yabancı sermaye kötü, AB kötü, IMF kötü, Türk’ün Türk’ten başka dostu yok… Yürün düşman üstüne! Fransız’ı boykot et “Ermeni” dedi, İtalyan’ı boykot et Apo’yu sakladı, Amerikan’ı boykot et kafamıza çuval geçirdi… Yürün düşman üstüne! Aman aman, kabus… Geçerli ve prim yapıyor, ama kabus!

O zaman nedir makul çözüm? Bilmiyorum, ama benim bir yaklaşımım var. “Gönüllü milliyetçilik” diyelim buna isterseniz. Dünya küreselleşti ve sınırlar epey inceldi. Bu durumda “milliyet” belirlemede bilinen (ırk, dil, ana-baba, …) unsurların yanına yeni bir bileşen daha ekleniyor: Gönüllülük. Pek çok insan küreselleşip küresel vatandaş haline gelebilecek bilgi, deneyim ve yeteneğe sahip. İsteyen (ve becerebilen) çekip gider ve arkasına bakmaz bile. Çetin Altan kıstası: Dünyanın herhangi bir yerinde geçimini sağlayabilecek bir mesleğe sahip misin? Öyleyse artık sen küresel milletin bir ferdisin, seni bağlamaz eski usul milliyetler. Ama bu insanlar arasında gönüllü olarak millet kimliklerine sahip çıkanlar var, mecbur olmadıkları halde milletlerinin bir parçası olarak görenler kendilerini. İşte bunlar milletlerin gönüllü fertleri. Bir de zorunlu fertler var, ki bunlar kalburun altına geçenler, zaten çok fazla seçenekleri olmayanlar. Ulus-devlet sınırları tarafından gerçekten sınırlanmış olanlar…

Milletin gönüllü ferdi nasıl algılar dünyayı: “Üretim var, ulaşım var, tüketim var.. Para üretiliyor ve dünyayı dönüyor, bizim sınırlardan da geçiyor. Geçerken bu paranın bir kısmı kalıyor buralarda, buralardan da bir kısım para dönenlere ekleniyor. Kalan para bu sınırlar içerisinde yaşayanların refahı için kullanılabilecek para. Okul ve hastane yaptırmak için kullanılıyor, ilim-bilim yapmak ve diğer milletlere satmak için mal-hizmet üretiminde kullanılıyor, silah almak ve cenk etmek için de kullanılıyor… Ama gönüllü olarak ait olduğumuz bu milletin varlığı, işte bu para trafiğinde bizim payımıza düşen, bu sınırlar içerisinde kalan miktar. Eğer ben bu sınırları kabul ediyor ve bu sınırlarla kendini bağdaştıran zorunlu ve gönüllü vatandaşlarımla aynı geleceği paylaşıyorsam, yapmam gereken önce sınırlar içerisinde kalan para miktarını artırmak. Sonra da bu paranın kullanılma şeklini düzgünleştirmek. Milliyetçilik budur kardeşim!”

Yapılacakların ilki üretimle oluyor, ideolojiden, dinden, dilden bağımsız. Değer yaratacaksınız, bu değer de küresel anlamda geçerli bir değer olacak. Bu değeri ürüne ve hizmete dönüştürüp diğer milletlere satacaksınız, değerin karşılığını alacaksınız, olabildiğince çok alacaksınız. Pazarlama yapacaksınız… İkinci madde ise siyaset, kaynakların kullanımını belirleme işi. Ne kadarı eğitime ve sağlığa, sosyal güvenlik nasıl sürdürülebilir olsun, ya da olmasın, silah alalım mı, kaç asker besleyelim… Gönüllü milliyetçi için ikisi de önemli, ama üretim olmadan siyasetin manası yok; bu da açık…

Evet, benim tezim bu: Gönüllülük esasına dayanan ve değer katan üretimi hedefleyen bir “rasyonel milliyetçilik”. Gerisi hava-cıva…

En günahsız olanınız ilk taşı atsın bakalım!

Not: Resimler Google Graphics’ten apartma, kusura kalınmaya :-P

Aptallık Üzerine

A. Murat Eren tarafından Korteks ile işaretlenerek gönderildi (13 October 2006)

Ne yazık ki insanların kullandığı hiç bir iletişim protokolünde karşıdakine söylenen herhangi bir şeyin karşı tarafta söyleyenin gerçekten söylemeye çalıştığı şey olarak algılanıp algılanmadığına dair etkili bir kontrol ve doğrulama mekanizması yok. En yoğun kullanılan iletişim protokolü olan dilin, düşünceleri tam anlamı ile ifade edecek kapasiteden yoksun olduğuna, anlatılmak istenenleri anlatıcının beynindeki forma tam tamına uygun şekilde aktarmak için ziyadesiyle sonlu bileşenlere sahip olan bir araç olduğuna inanıyorum.

Bir şeyi anlatmak için onu ortak dile telaffuz etmek ve içeriğin bir kısmını, genellikle de o içeriğin anlatıcı tarafındaki formuna ulaşmasına etkimiş ayrıntıları barındıran kısımların törpülenmesini gerektiriyor. Bunun neticesinde doğan boşluklar karşı tarafta yeniden oluşturuluyor. Arada kaçanlar, yani "lost in transtlation" diyebileceğimiz ayrıntılar, ne yazık ki gerçekten tam anlamı ile kaybolmuyor ve karşı tarafta, karşı tarafın elindekilerle tamamlanıyor. Bu çoğu durumda istenmeyen bir şey, çünkü çoğunlukla karşı tarafın bizi bizim istediğimiz gibi anlamasını istiyoruz. Bunu önemsemeden kurulan iletişime de sanat diyebiliriz bir yerde, değil mi? (yazar bu noktada soru işaretini görünce irkilen ve aslında soru işaretine kadar ne okuduğuna dikkat etmemiş olan, iki satır öncesini hatırlamayan okuyucularını nazik bir şekilde tokatlar). Bu yazı sanatsal kaygılar gütmeyen bir yazı olduğu için elimden geldiği kadar açıklayıcı olmaya çalışacağım.

Bu yazı düşünmek ve düşünceye saygı üzerine[1].

 

sophistication_by_evreniz.jpg

 

Düşünme sürecini, çeşitli yollarla gerçekleştirilen gözlemlerin -diğer düşünme seansları ile hayat bulan- kabuller etkisinde işlenmesi süreci olarak tanımlıyorum (cümlede geçen "kabuller" mevzusu yazının bel kemiğini oluşturuyor ve ona daha sonra döneceğim). Düşünceyi ise düşünme sürecinin sonucunda ortaya çıkan, hesaplanmış materyal olduğu için sonraki düşünme süreçlerinde kolayca kullanılmak üzere saklanan, ek olarak kimi zaman gözlemlenebilir tepkilerin temelini oluşturan bir reaksiyon olarak görüyorum. Aslında formal olarak kendi kendinize düşünmeniz ve sonuçlarını saklamanızı da, arkadaşınızın söyledikleri üzerinde düşünüp ona bir tokat aşketmenizi de bir reaksiyon olarak görebilir ve reaksiyon ile sonuçlanmayan bir düşünme sürecinin imkansız olacağını iddia edebiliriz (şu anda bile düşünme anlamında bir reaksiyon söz konusu, yazdıklarımı okuyor ve çeşitli çıkarımlar yapıyorsunuz).

Düşünme süreci ve düşünce arasındaki ilişkiyi biraz daha netleştirmek için şöyle bir tanım yapabilirim: "Bir düşünme sürecini, herhangi bir kişinin her an beyninde var olan verileri işleyen ve kendisine gönderilen parametreleri bu veriler ile eşleştiren, ilişkilendiren, karşılaştıran, ya da bu verileri zaman zaman organize eden, genelleyen ya da etiketleyen bir f fonksiyonu olarak kabul edersek, düşünce, bu fonksiyonun herhangi bir t anında aldığı herhangi bir s konusu için ürettiği çıktıdır". Yani tüm yazılanları hep beraber harmanlarsak bir düşünme süreci sonunda ortaya çıkan düşünce, daha sonraki düşünme süreçlerini etkileyecek sessiz bir kabul olabileceği gibi gözlemlenebilir bir tepkiyi ortaya çıkaracak bir karar da olabilir. Yani düşünme dediğimiz şey sonuçları hem sonraki düşünme süreçlerini etkileyen hem de gözlemlenebilir tepki vermeyi mümkün kılan bir şey[2]. Bu bağlamda, bir birey için düşünmek, sonraki düşünme süreçlerini kabul edilmiş materyal anlamında finanse eden bir eylem aynı zamanda. Bu kalıtımı basit bir şekilde şöyle örnekleyebilirim zannediyorum:

 

Bir x eyleminin gerçekleştiği bir olayı ve sonuçlarını gözlemliyorum, daha önceki kabullerimden yola çıkarak bu sonuçların rahatsız edici olduğunu biliyorum. x eyleminin kötü ve istenmeyen bir şey olduğunu kabul ediyorum.

Bir A kavramının x, y ve z eylemlerini kapsadığını gözlemliyorum. Daha önceki kabullerime göre x‘in istenmeyen bir şey olduğunu bildiğim için A kavramının kötü ve istenmeyen bir şey olduğunu kabul ediyorum.

Bir E eylemin y ve z eylemlerini barındırdığını gözlemliyorum. Daha önceki kabullerime göre y ve z‘nin A kavramı kapsamında olduğunu biliyorum. Daha önceki kabullerime göre A‘nın kötü ve istenmeyen bir şey olduğunu bildiğim için E‘nin yanlış olduğu düşüncesine ulaşıyorum ve müdahale ediyorum (gözlemler ve kabuller etkisindeki düşünme süreci sonunda doğan gözlemlenebilir tepki).

 

Yukardaki senaryodaki x, y, z, A ve E yerine gerçek hayattan bir şeyler koyabilirsiniz. Bu senaryoyu unutmayın, daha sonra döneceğim. Fakat önce şu "kabuler" mevzusuna değinmek istiyorum.

Kabul dediğimiz şey herhangi bir şey olabilir. Bir yerden okuduğumuz, birisinden duyduğumuz, kendi kendimize düşünüp elde ettiğimiz, nasıl elde ettiğimizi dahi hatırlamadığımız bir şey olabilir, gözlemlediğimiz bir olayın sonuçları olabilir, hatta bizzat yaşayıp deneyimlediğimiz ve sonuçları hakkında fikir sahibi olduğumuz bir şey dahi olabilir. Fakat her ne olursa olsun, bu kabulün oluşması için okuduklarımız, duyduklarımız, gözlemlediklerimiz ve deneyimlediklerimiz ile ilgili düşünmemiz gerekir. Düşünme işlemi başladığında daha önceki kabullerimiz devreye girer ve düşünme işleminin sonunda elde edilen sonuçları, yani yeni kabullerimizi etkiler[3]. Yani herhangi bir düşünme sürecinin sonucunu, daha önceki düşünme süreçlerinin sonuçları etkiler[4]. Dolayısıyla bir bireyin doğru olduğuna yürekten inandığı bir düşüncenin, başkaları tarafından doğru kabul edilmemesi ya da yanlış olduğunun iddia edilmesi bence son derece doğaldır[5] ve bunun nedeni bizzat, kabullerdir. Düşünme işleminin devreye girdiği her durumun doğruluğu kabuller ile ilgilidir, kabullerin doğruluğu ise önceki kabuller ile ilgilidir.

Bu son paragraf ışığında üstteki kalıtım senaryosunu bir daha gözden geçirin: x eyleminin gerçekleştiği olayın sonucunun rahatsız edici olduğundan başlayarak A kavramının x, y ve z‘yi kapsadığı, E eyleminin y ve z‘yi kapsadıkları ve E eyleminin yanlış olduğuna varan senaryodaki her şey, aktörün kabulleri ile şekillenmemiş midir? Bu durumda çok sofistike ve hassas nedenlerle E, sadece senaryodaki kişiye göre yanlıştır, öte yandan herhangi başka birisi büyük bir doğallıkla E‘nin doğru bir şey olduğu düşüncesine sahip olabilir… Bu noktada birisinin düşüncesini "yanlış" düşündüğünü iddia ederek "değiştirmeye çalışmak" aptallığın en güzel tanımlarından birisidir bana göre. Bilimsel bilginin bile doğruluğundan söz etmek bir kaç seviye derine inilip sorgulandığında anlamsızlaşırken, elde edilen her bilgi, öncesinde yapılan bilimsel kabuller çerçevesinde değerlendirilmediği sürece anlamını yitirirken, bir A kişisinin çıkıp bir B kişisinin, düşüncelerini değiştirmeye çalışması, bence, aptallığın özünü temsil eder.

Bence insanların kimileri düşünce denen şeyin ne kadar sofistike bir süzgeçten geçerek ortaya çıktığını anlamışlar ve farklı düşüncelere saygı duymanın ne demek olduğunu idrak etmişlerdir.

Kimileri, nedenini tam olarak bilmedikleri bir alışkanlık ile bu çeşitliliği kabullenmişler ve çeşitliliğe saygı duymaları gerektiğine inanmışlardır.

Bir kısmı ise ne durumda olduklarından bihaber şekilde kabullerinin evrenselliğine, bir şeyleri doğru biliyor olduklarına dair tamamen batıl bir inanç yaşatmaktadırlar.

 

 

[1] Bu yazılanlar hiç bir bilimsel kaynaktan faydalanılmadan yazılmıştır. Bu yüzden zerre kadar umursamasanız, kimse çıkıp size "ayıp oluyor" demez (diyen olursa bana gönderin).

[2] Amacım kimseye aptal demek değil Descartes’in ne büyük adam olduğunu ispatlamak aslında (smiley).

[3] Kimi okurların "e iyi de gördüğümüz şeyi anlamak için düşünmemiz mi gerekir?" diyebilecekleri aklıma geldiği için kısa bir açıklama yazmak istedim: Gözümüzle gördüğümüz bir şeyi anlamak için dahi düşünürüz, algıda seçicilik de burada devreye girer muhtemelen. Görme işleminin gözde sona ermeyip visual cortex’te gerçekleşmesi de bunun bir ispatıdır zaten. Beyin optik sinirler ve lateral geniculate nucleus üzerinden gelen ham veriyi işleyerek, basitçe "ihtiyacı olanı" görür. Bu yazının bilimsel olarak geçerli olan tek kısmı da burasıdır.

[4] Dikkatli okurların bu basit iterasyonu görüp geriye doğru gittiklerini ve bu iterasyonun ilk döngüsündeki başlangıç materyalinin ne olduğunu sorguladıklarını biliyorum. Bunun yanıtı ile ilgili kesin bir fikrim yok, fakat yanıtın genetik materyal olduğu fikri kulağıma hoş duyuluyor, konumuz bu olmadığı için uzatmıyorum.

[5] Bu noktada bence asıl doğal olmayan şey insanların "uzlaşması" ve "ortak noktalar" bulabilmesidir; bu uzlaşmaların en yoğun yaşandığı yer dünya olan bilim dünyasının var olması için asırlar boyunca çalışmış bilim insanlarına teşekkür ederim.

 

Brownian Motion

A. Murat Eren tarafından Korteks ile işaretlenerek gönderildi (28 April 2006)
Evet, hayat sürprizlerle dolu…Fakat ben, bir şekilde hayatlarını sessiz sakin devam ettirme gayesinde olan biz mütevazi canlıların başına bu sürprizlerin neden geldiğini düşünüp durmaktan kendimi bir türlü alıkoyamaz, bir şeylerin bizim tahminlerimizle bu kadar az örtüştüğü nadir platformlardan birisi olarak hayat denilen kavramın tüm saçmalıklarının doğal bir takım nedenlere dayanıyor olduğundan şüphelenirdim. Artık yaşanan tüm saçmalıkların ve beklenmedik her şeyin aslında doğal olduğunu biliyorum. Sen nelere kadirsin Brownie.

Brownian motion, bütün matematiksel ve fiziksel ihtişamını ve karmaşıklığını bir kenara bırakırsak "herhangi bir düzenli tekrarı, yönü ve kalıbı dikkate almaksızın gerçekleşen rastgele hareketler" olarak tanımlanabilecek, Einstein’ın nobel ödülü almasına vesile olmuş bir mevzudur.

(Bir dakika, yazarın verdiği bu bilgi yanlış. Gerçekte Albert 1905 yılında her biri ayrı birer bomba olan 5 makaleyi üç ayrı konu üzerine yayınlamıştır: Görecelilik, Fotoekeltrik Etki ve Brownian Motion. Nobel’i de Görecelilik kuramını açıkladığı makalesi ile almıştır, fakat yazar Nobel ödülünün görecelilik kuramına verilmesinin nedeninin insanların Brownian Motion’dan bahsettiği makalesini çok beğenmiş olmalarına bağlıyor olabilir)

Örneğin bir sıvı ya da gaz içerisindeki mikroskobik partiküllerin hareketi buna muazzam bir uygunluk gösterir; çünkü hareketleri tahmin edilemez ve rastgeledir…

(Yazar, bizim için çok önemli olan bu iki kavrama daha sonra, birbirinden bağımsız değişkenlerle dolu ve stochastic bir iterasyon sergileyen "hayat" hengamesi üzerine çıkarımlar yapmaya başladığında yeniden dönecektir)

Brownian motion kendisini size, sigara dumanının havada dağılışında ya da suya damlattığınız bir damla mürekkebin aldığı şekillerde de gösterir. Bu iki örnekte, sürekli hareket halinde olan sıvı ya da gaz molekülleri, her yönden çarptıkları duman ya da mürekkep moleküllerini rastgele itekler, kakaklar ve çarptıkları partiküllerin izleyici için saçma sapan ve beklenmeyen yönlere doğru dağılmalarına ve toplamda tahmin edilemez şekilde hareket etmelerine neden olurlar. Bu da bizim bazı hareketler için genel geçer modeller oluşturma şansımızı elimizden acımasızca alır.

Bulunduğu ortamda hiç bir hava sirkülasyonu olmasa bile küllüğe bırakılmış bir sigaranın dumanı yavaş yavaş tüterken nasıl bir davranış sergileyeceğini en baştan bilemezsiniz. Çünkü bu durum ziyadesiyle non-deterministictir ve herhangi bir t anında sistemin durumunu, yalnız ve yalnız t-1 anına ulaştığımızda hesaplayabiliriz (=stochastic iteration); elbette eğer t-1 anında sisteme etkiyen bütün parametrelerin şiddeti ve yönü bizim bilgimiz dahilinde ise…

Matematikçi bir bilim insanı, brownian motion ile ilgili yazdığı makalenin bir yerinde "bu hareketi insanlarda, arabalarda, kuşlarda, böceklerde filan görmeyiz; daha çok mikroskobik büyüklükteki nesneler bu davranışı serglierler" diyordu.

(Yazarınız bu noktada tüm ukalâlığı ile bu muhterem bilim insanına katılmadığını ifade etmek ister; çünkü kendisi insanların hayat içerisinde brownian motion denen hareketi aslanlar gibi yaptıklarını düşünmektedir)

Evet aynen öyle düşünüyorum, çünkü böyle düşünmediğim taktirde aşağıdaki gibi bir diyalogdan sağlıklı bir sonuç alabileceğini bekleyen bir kişinin 70 milyonluk bir ülkeye başbakan olabilmesinin hiç bir mantıklı açıklamasının olamayacağına inanıyorum:

Tansu Çiller : Yedi yedi daha ne edeeeeerr?
Kalabalık    : Ondööört
Tansu Çiller : Haayyıııırr.. Yedi Yedi daha ne edeeeeer?
Kalabalık    : (??) Kırkdokuuuzz
Tansu Çiller : Haayııııır.. Bu gün günlerden neeee?
Kalabalık    : (???) Cumartesiiiii
Tansu Çiller : Haayııırr.. Bugün ayın kaçıııı?
Kalabalik    : Yedisiiiii
Tansu Çiller : Aylardan neeee?
Kalabalik    : Temmuuuuzz
Tansu Çiller : Pekiiii, yedi yedi daha ne edeerr?
Kalabalık    : (??? Haydaa)

(Yazar, yukardaki gibi bir konuşmanın yapılmış olmasından ve konuşmanın asıl amacının Tansu Çiller’in Yalovalılara 7 Temmuz’da 77. il olacaklarını müjdelemek olduğunu söylemekten tarifi mümkün olmayan bir haz ve garip bir hüzün duymaktadır)

Hayat ve kişilerin hayat içerisindeki durumları ile ilgili de bir rastgelelilik ve tahmin edilemezlik durumu olduğu doğrudur ve bunun bireyler üzerinde bir brownian motion hareketine neden olacak bir etkisi olması çok normaldir. Çünkü hayat içerisinde de olayları sürekli etkileyen ve birbirleri ile ilişkileri "hesaplanamaz" denilecek kadar karmaşık olan çok fazla sayıda bağımsız süreç her kişi için tek tek işlemektedir.

Dolayısıyla,

  • Herhangi bir anda bir insanın, sonraki bir zaman diliminde ne durumda olacağının -kendisi de dahil olmak üzere- hiç kimse tarafından tam olarak belirlenebilmesinin mümkün olmayışı,
  • Hayatta başımıza gelen ve anlamlandıramadığımız olayların sürekli gerçekleşiyor oluşu,
  • Hayatın kendisinin, gerçekten sürprizlerle dolu oluşu

bu açıdan bakınca pek doğaldır ve bunların hiç birisi bizim suçumuz olmayıp daha akıllı olmayı başararak çözebileceğimiz mevzular değiller gibi görünmektedir.

(Yazar bu noktada aynı dinamiklerin etkisinde olan insanlardan daha akıllı olanların hayatlarını ve hayatlarındaki saçmalıkları daha iyi idare edebildiklerini düşündüğünün bilinmesini istememekte, insan mutasyonunu kalitesiz genleri ile maymuna döndürmüş kişileri bir gün cayır cayır yakma planları güttüğünün ortaya çıkmasından da fena halde korkmaktadır. Ayrıca yeri gelmişken Mc Donnalds’ı Burger King’e tercih edenlerin lümpen, Steven Spilberg filmleri ve televole izleyenlerin de fisbalcı olduklarını, onların da hepsinin fişlenmesi gerektiğini düşündüğünü herkesten gizlemektedir)

Örneğin ben buraya nasıl geldim? Bioinformatics ile ilgili araştırmalar yaparken kendimi nasıl Moleschino’ya nasıl yazı yazarken buldum? Üşenmedim ve sizin için çıkardım, çalışmam şöyle ilerlemiş: Bioinformatics -> Gene Structure Identification -> Hidden Markov Model -> Stochastic Sequential Analysis -> Stochastic Processes -> Wiener Process -> Brownian Motion -> Moleschino.org

En basitinden şu izlediğim yol bir brownian motion değilse nedir?

(Yazar, insan denen canlının çok özel olduğunu düşünen ve bilgisayar tarafından -yaşayan, düşünen, sosyalleşebilen, yorum yapabilen, duyguları olan- bir simülasyonunun programlanabileceğine inanmayanların var olduğunun farkındadır. Brownian motion benzeri bir hareketin insan için de söz konusu olduğu kabul edildiğinde, -hareketin doğasındaki non-deterministic yapı itibarı ile- bir insanın tam olarak simüle edilemeyeceğini iddia edenlerin haklı olduklarını daha şiddetle düşüneceklerinin de farkındadır. Fakat kendisi aslında hiç de öyle olmadığına inanmaktadır ve zaten stochastic iterationdan dem vurarak programcılar için açık bir kapının olduğunu düşündüğünün sinyalini vermiştir. Rica ederiz)

Sonraki sayfa »