Entel Yapbozu

B. Duygu Özpolat tarafından Kültür, Kitap, Müzik ile işaretlenerek gönderildi (9 October 2007)

Paul Auster Jerzy Kosinski

Ortaokul-lise yıllarımın boş zamanları, kapağını çevirince ilk sayfasında tükenmez kalemle “Feriş & Boğaç* – tarih” yazılmış kitapların hepsini okumaya çalışarak geçti. Açlıktan karnı her daim kazınan fakat cebidelik bir kitap kurdu olan bendenizi besleyip doyurdu o kitaplar. Paul Auster, bu kitapların çeşitli yazarlarından en sevdiğimdi. Fakat kitaplardan en sevdiğim bir tanesi olan Bir Yerde (Being There), Jerzy Kosinski‘ye aitti. Kosinski’nin, Feriş & Boğaç kitaplığında başka pek çok kitabı bulunmasına rağmen, adamcağızın arka kapaklardaki ürkünç vesikalığından olacak, diğer kitaplarını okumaktan çekinmiştim küçükken (gerçi Paul abimiz de az korkunç değil, gözler çakmak çakmak). O yıllarda İnternet henüz öyle her an içerisinde sörf yapılabilen engin bir deniz olmadığından, elimize geçen her film, her kaset, her kitap çok değerliydi. Entel olma yoluna baş koymuş bir ergenlik bunalanı olarak, seyrettiğim her kült film ile ateşler içindeki ruhum biraz serinliyor, okuduğum her kitap ile acılarım diniyor, birisi bana Pink Floyd, Led Zeppelin kaseti çekince dünyalar benim oluyordu.

Bu yazı Jerzy Kosinski ile ilgili değil, tam olarak kitaplarla ya da ergenlik bunalımları ile de ilgili değil. Bu bir “Biz gençken böyle miydi” yazısı da değil. Ben en iyisi buna “bir entel yapbozu” diyeyim. Devamını okumaya karar verirseniz bana hak vereceğinize inanıyorum. Yıllar boyunca karşıma rastgele zamanlarda çıkmış sevdiğim/ilgi duyduğum bir takım popüler kültür parçaları arasındaki bağlantıları tesadüfen keşfettiğimde almış olduğum keyfi, akıl defterine kaydetme çabası. Elimizdeki yapboz parçaları şunlar:

- Jerzy Kosinski: Boyalı Kuş, Bir Yerde gibi kitapların Polonyalı-Amerikan yazarı.

- Roman Polanski: Rosemary’nin Bebeği, Chinatown, Dokuzuncu Kapı, Piyanist gibi filmlerin Polonyalı yönetmeni.

- Charles Manson: Daha sonraları Manson Ailesi (Manson Family) olarak anılan bir grubun elebaşı, cinayet azmettiricisi Amerikalı suçlu, manyak.

- Natural Born Killers: Türkçeye “Katil Doğanlar” olarak çevrilmiş olan 1994 yapımı Oliver Stone filmi.

- The Future: Leonard Cohen’in 1992 yılında çıkardığı aynı adlı albümündeki bir parçası.

- Geleceğe Dönüş 2: Çocukken hepimizin pek sevdiği o üçlemenin 1989 yapımı ikinci filmi.

- Marilyn Manson: Gerçek ismi Brian Hugh Warner olan Amerikalı müzisyen ve sanaçtı. Çılgın bir kişilik. (Fakat pek çok kişinin sandığı gibi boş zamanlarında evde civciv ezmiyor, pencereden dışarı rastgele ateş edip kan ve vahşet görmekten zevk filan almıyor).

Şimdi parçaları öyküleri ile birleştiriyorum, çok heyecanlı:

Yapbozun ilk parçası – Jerzy Kosinski: Jerzy Kosinski, yıllar sonra benim artık bir değil birkaç adet e-posta adresinin sahibi Internet sörfçüsü, “mp3 downloadcusu” bir şahsiyet haline gelmiş olduğum bir 2004 senesinde, Yunanistan’ın an itibariyle ormanları yanmamış bir adasının ortasında, bir oturma odasında ansızın yeniden karşıma çıkıverdi. Elbette bir kitap olarak karşıma çıktı, zira kendisi o an itibariyle 13 senedir sonsuzluk uykusunu uyumaya başlamış idi. Kitabın başında birkaç sayfalık bir yaşam öyküsü vardı. Diyordu ki, Kosinski Polonyalı bir Yahudi’ydi aslında, ve Nazi’lerden kaçarak ABD’ye yerleşmiş, çok kısa sürede İngilizce’yi sökmekle kalmayıp kitaplarını İngilizce yazmaya başlamış. Hayatı çok ilginç olaylarla dolu, fakat bence en ilginci şuydu:

Yapbozun ikinci parçası – Roman Polanski: Kosinski, 1969 yılında, o sıralarda bulunduğu Paris’ten, arkadaşı ve ünlü yönetmen Roman Polanski’nin daveti üzerine San Fransisco’ya doğru yola çıkmış. (İkisinin arkadaş olduğunu bilmiyordum). Fakat New York’a vardığında, bavullarıyla ilgili bir problemden dolayı bağlantı uçağını kaçırmış ve geceyi New York’ta geçirmek zorunda kalmış. Ve o gece, yani 9 Ağustos 1969 gecesi, Polanski’nin evindeki herkes bir grup manyak tarafından defalarca bıçaklanıp eziyet edilerek öldürülmüş. Öldürülenlerin arasında Polanski’nin 8 aylık hamile karısı sinema oyuncusu Sharon Tate de varmış. Yani eğer Kosinski o gece uçağa binebilseymiş kendisini böyle korkunç bir son bekliyormuş. Duvarlara ve buzdolabının kapağına, öldürdükleri bu insanların kanları ile “DEATH TO PIGS” (domuzlara ölüm), “RISE” (uyanış) “HEALTHER SKELTER,” (Beatles’ın -burada yanlış hecelenmiş- bir parçası) yazan bu manyakların yaptıklarını hala aklım almıyor ve düşündükçe tüylerim diken diken oluyor (filmini izlemek isterseniz burada).

Roman Polanski ve Sharon Tate

Yapbozun üçüncü parçası – Charles Manson: Polanski’nin evinde cinayetlerin işlendiği ve Kosinski’nin kıl payı paçayı kurtardığı o korkunç 9 Ağustos gecesi elini kana bulamayan fakat her şeyin sorumlusu isim Charles Manson’dı. (Elbette Manson’ın geçmişine bakacak olursak korkunç bir çocukluk dönemi, alkolik annenin çocuk Charles’ı bir sürahi bira için çocuksuz bir garsona satması gibi göz yaşartan bir aile sevgisi söz konusu). Manson Ailesi adını verdiği bir grup insanla Spahn Çiftliği’nde yaşayan Manson, bu grubun ruhani lideri haline gelmiş ve onları, her nasılsa, sizin benim gibi insanlara inanması güç gelen bir takım saçmalıklara inandırmıştı. Mesela Manson, yakın zamanda siyahi Amerikalıların “uyanış”a geçeceklerini ve bütün beyazları öldürmeye başlayacaklarını, Beatles’ın o dönem çıkan albümünün de bu uyanış günü hakkında şifreli mesajlar içerdiğini (bunun özellikle Helter Skelter parçasında anlatıldığını), hatta albümün doğrudan Aile için yazıldığını, fakat (her uydurma peygamberin size söyleyebileceği gibi) sadece Manson’ın etrafındakilerin bu kıyamet gününden sağ çıkacaklarını söylüyordu. Yine bu salaklar, Manson’ın sözüne güvenip masum insanları öldürürken, o insanlara iyilik yaptıklarına, onların ruhlarını özgür bıraktıklarına filan inanmışlardı. Aile, Manson’ın yazıp bestelediği parçalardan bir albüm çıkaracak ve bu albüm Manson’ın öngördüğü kaosu tetikleyecek, bu sırada Aile Ölüm Vadisi adı verilen bir yerin altındaki “dipsiz çukur”a kaçarak hayatta kalacaktı. Vay be!

Charles Manson

Bence Manson vakasını ilginç yapan, sadece adamın manyaklığı değil, aslında aptal bir adam olmaması ve şu sözleri de söylemiş olması: “Bana tepeden bak, bir ahmak göreceksin; bana aşağıdan bak, efendini göreceksin; bana doğrudan bak, kendini göreceksin”. Manson maalesef, ona aşağıdan bakan bazı ahmaklara seri katil olmak için gerekli ilhamı sağlamış. Bu arada Manson ve “Aile” ile ilgili yalnızca Wikipedia’da sayfalarca bilgi var. İnternet’te dökümantasyonu en iyi yapılmış konulardan birinin Manson ve Ailesinin yaptıkları olduğunu iddia etsem çok da abartmış olmam.

Hala hayatta (ve elbette hapiste) olan Manson’ın Dünya’nın dört bir yanında, fakat özellikle ABD’de, ona mektuplar yazıp hediyeler gönderen bir sürü hayranları var. İşin böyle saçma bir boyut kazanmış olması haliyle kimilerini bunu eleştiren (ya da sorgulayan) işler yapmaya itmiş, ki bu da bizi yapbozun diğer bir parçasına götürüyor:

Mickey ve Mallory Knox

Yapbozun dördüncü parçası – Natural Born Killers: Lisedeyken entellikte belli bir kademeye ulaşmış fakat hala ham bir meyve olan ve servisle okula giderken Sofi’nin Dünyası okuyarak felsefenin ilkelerini öğrenmeye çalışan bendeniz, elbette Oliver Stone’un kült filmi Katil Doğanlar’ı (Natural Born Killers) seyretmiş ve “ağbi nasıl filmdi yaaa” diye çevrede az bulunan birkaç entel ile gençlik gazı/hazzı sohbetleri çevirmiş idim. 1994 yapımı bu film, aykırı bir çiftin hayatın acımasızlığı ile yorulan ruhları beyinlerinde kısa devreye sebep olunca yoldan çıkıp insanları çatır çutur öldürmelerini, ve zeki Amerikan halkından bu ikisine hayran olan insanların orataya çıkışını filan konu alıyordu. Film her ne kadar “şiddete” yöneltilmiş bir eleştiri olsa da, izlerken bu “kötü” karakterlere (Mickey Knox ve Mallory Knox) ister istemez sempati duyuyordunuz (ve dolayısıyla, bir bakıma filmde eleştirilen kişilere benziyor, ve kendinizi sorguluyordunuz). Filmde kendisi ile röportaj yapılacak kadar popüler hale gelen Mickey Knox, (Woody Harrelson oynuyor) Charles Manson’ın reytingini geçemeyince “Kralı geçmek her zaman zordur” diyordu. O zamanlar Charles Manson’ın kim olduğundan habersizdim elbette, ve bu cümle bana bir şey ifade etmemişti. Film Leonard Cohen’in muhteşem “The Future” parçası ile bitiyordu.

thefuture.jpg

Yapbozun beşinci parçası – The Future: Katil Doğanlar’ı izledikten uzunca bir süre sonra, yine tamamen rastlantı eseri, elime Leonard Cohen’in The Future albümü geçti (albümlerin korsan şekilde CD’lere çekilip sokaklarda satılmaya başladığı zamanlardı). Yaz tatilinde bu albümü dinlerken kardeşim The Future parçasını duyunca “aaa bu Katil Doğanlar’ın sonunda çalan parça!” diyerek yapbozun bir parçasını daha yerine oturttu. (Çocuk boşuna müzisyen olmamış). Nitekim bir baktık ki filmde Cohen’in birkaç parçası daha kullanılmış. Şarkı sözleri dikkatle okunması gereken, müzisyen olduğu kadar şair ve filozof bir insan olan Cohen, The Future şarkısında dünyanın gidişatına bakıp gelecekte iğrenç, şiddet dolu bir yer olacağını öngörür (I’ve seen the future, brother: it is murder – Geleceği gördüm, kardeşim: cinayet) bir yerde şöyle der:

and all the lousy little poets
coming round
tryin’ to sound like Charlie Manson
and the white man dancin’

(ve bütün rezil küçük şairler
etrafımızda toplaşıp
Charlie Manson gibi sözler söylemeye çalışırlar
ve beyaz adam dans eder)

(Bu sözler aslında sadece Charles Manson gibi olmaya çalışan ve ona hayranlık duyanlar için değil, bence tüm “wannabe”ler (özentiler) için yazılmıştır sanki.)

Böylece, Charles Manson ismi ile ilk kez bu şarkının sözlerini incelerken karşılaşmış oldum, “kimdir bu” diye aradım ve öğrendim. Yıllar sonra da Kosinski’nin Polanski’nin arkadaşı olduğunu, ve Manson’ın gazabından kıl payı kurtuluşunu yukarıda anlattığım gibi yine rastlantı eseri okudum.

Yapbozun altıncı parçası – Geleceğe Dönüş 2: Her ne kadar eğlencelik bir film olsa da, 1989 yapımı Geleceğe Dönüş 2, “şiddet dolu gelecek” alternatifine dokunduran popüler kültür taneciklerinden bir başkası bence. Hani Marty gelecekten geçmişe gitmiştir, arabasında Spor Almanağı bulunmaktadır ve öküz Biff bu almanağı çalar. Marty 1985′e döndüğünde, zamanda bir kırılma olmuştur ve gelecekte oynanacak maçların sonuçlarına çaldığı almanak sayesinde vakıf olan Biff, bir çeşit “Spor Loto” oynayıp para babasına dönüşür. Ve kardeşlerim, işte “I’ve seen the future: it is murder” deme zamanıdır. Çünkü her yer kaosa, suça, silahlı, deri ceketler pantolonlar giyinmiş, motorsiklet kullanan kötü adamlara bulanmıştır.

mm.jpg

Yapbozun yedinci parçası – Marilyn Manson: Ve acaba bir anlamda buna mı dönüşmektedir gelecek gerçekten? En azından ABD’de. Columbine Lisesi’nde kafayı yiyip önce arkadaşlarını sonra kendilerini öldüren liseliler, bir sürü seri katiller, herkesin evinde bir ya da birkaç silah… Michael Moore “Bowling for Columbine” (Benim Cici Silahım) isimli belgeselinde ayrıntılarıyla işliyor zaten bu durumu. O belgeselde Moore, Marilyn Manson’la bir röportaj yapıyıor. Zira Manson o dönemde, bu cinayetler yüzünden, çocuklara kötü örnek olmakla suçlanmış ürkünç görünümlü bir şarkıcı.

Marilyn Manson’ın sahne ismi, Marilyn Monroe ve Charles Manson’dan geliyor. Bu kişilere hayranlık duyduğu için değil, bu iki insanı, Amerikan kültürünün en rahatsız edici ikilisi olarak gördüğü için. Marilyn Manson’ın Bowling for Columbine’da söyledikleri de aslında ne kadar aklı başında biri olduğunu gösteriyor (biliyorum resmine bakıp bunu söylemek biraz zor, ama adamın mesajı da bunda saklı zaten). Röportajdan bir bölüm şöyle:

M. Manson: Bütün bu trajedinin iki yan ürünü eğlence dünyasındaki şiddet ve silah kontrolü idi. Ve tam da yaklaşmakta olan seçimlerin öncesinde konuşacağımız iki konunun bunlar olması ne kadar da mükemmeldi. Ve ayrıca, Monica Lewinsky’i unuttuk, ve, ah, Başkan’ın okyanusun ötesinde atmakta olduğu bombaları unuttuk, buna rağmen, ben kötü adamım çünkü ben, hmm bir iki rock-and-roll şarkı söylüyorum, ve şimdi kimin daha fazla etkisi var yani, Başkan’ın mı yoksa Marilyn Mason’ın mı? Ben isterdim ki “ben” olayım, fakat bu soruya cevabım Başkan olacak.

M. Moore: Columbine’daki katliamın olduğu gün ABD’nin Kosova’yı en çok bombaladığı gün olduğunu biliyor muydun?

M. Manson: Bunu tabi ki biliyordum, ve hiç kimsenin “belki de Başkan’ın bu şiddet içerikli davranışlar üzerinde bir etkisi olmuş olabilir” dememiş olmasını gerçekten acı ve gülünç buluyorum. Çünkü bu, medyanın bir şeyleri alıp, çevirip korku öğesi haline dönüştürme yönteminin bir parçası değil, çünkü bu sayede, televizyon izliyorsunuz, haberleri izliyorsunuz, size korku pompalıyorlar, seller oluyor, AIDS bulaşıyor, cinayetler, reklam gir, Acura satın al, Colgate satın al, eğer nefesin kötü kokarsa kimse seninle konuşmaz, eğer sivilcen varsa kızlar sana vermez, ve işte herşey bu korku kampanyası için, ve tüketim için, ve bence her şey, yani “herkesi korkut, böylece ürünleri tüketecekler” düşüncesi, buradan temelleniyor.

Ortaya bir karışık olan bu yazıyı Charles Manson’ın bir sözü ile bitiriyorum:

“Her zaman biri olacak, benim gibi biri, çocuklarınıza onlar için yarattığınız çöplük yığınında ulaşacak, onları oradan çekip çıkaracak biri.”

dipnot
* Feriş & Boğaç: teyze ve enişte :)

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında ‘Ötekiler’

Selma Şevkli tarafından Türkiye, Kitap, Tarih, Politika ile işaretlenerek gönderildi (9 June 2007)

Aidiyet, toplumsal kimlik ve milliyetçiliğin farklı türevleriyle ilgili kavram ve anlam kargaşası sebebiyle birbirimizi anlayamamız devam ediyor. Moleschino da bu iletişimsizlikten nasibini alırken konu yine tarihe geliyor, yine milliyetçiliğe geliyor. Merak ediyorum, ortalama (?) bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı tarihini ne kadar biliyor? Bu bilgileri nereden edinmiş? Devlet okullarında verilen tarih eğitiminin ne kadar ‘bilimsel’ ve ‘pozitif’ olduğu hepimizin malumu. Tabii haklı sebepleri var bütün bu çarpıtmaların. Ulus devlet kuruluyor, devrimler yapılıyor, herşeyin mübah olduğu Cumhuriyet Dönemi bitemiyor bir türlü. Çünkü biz bir türlü kurulamıyoruz. Bu yüzden de kendimizi kanımızla, ırkımızla, şanlı tarihimizle, düşmanlara olan üstünlüğümüzle tanımlamanın ötesine gidemiyoruz. Neden dünyanın merkezinde Türkiye’nin ve Türkler’in olduğu saplantısı bu derece iliklerimize işlemiş? Nasıl olup da sağduyu, muhakeme gibi becerilerden yoksun bırakılmışız ve ‘teröre lanet’ adı altında ’savaşa evet’ mitinglerine bu kadar hazırız?

Bu soruların cevabını bulabilmek için biraz gerilere gidelim. Cumhuriyet dönemindeki edebiyat anlayışımıza bir göz atalım. Kitle iletişim araçlarının çok kısıtlı olduğu bu dönemde, toplumu dönüştürmenin ve sadece siyasi alanda değil toplumsal hayatta da etkileyebilmenin yolu kitaplardan geçiyordu. Ve gelin görün ki toplumsal problemlerimizi anlatan, kimliklerimizi belirleyen, edebiyat anlayışımızı oluşturan bu eserlerin çoğu da resmi söylemi belirleyen siyasi kadrolar tarafından yazılmıştı.

Ulus ismiyle tanımlanan tüm edebiyatların bir parça ulusallık taşıması gibi “Türk” sıfatı taşıyan Türk edebiyatının da ulusal nitelikler taşıması elbette ki normaldi. Fakat bu anlayış öylesine merkeze konmuş ve ulusdışı unsurular öylesine dışlanmıştı ki, bir daha geri dönüşü olamadı. O anlayış, bugünlere kadar ulaştı. Tam da bu yüzden gayrı müslimlerin katli ya da bir etnik kökene ait insanların hepsini terörist ilan etmeye yaklaşan milliyetçilik anlayışına şaşırmak anlamsız hale geldi. Bugün ‘ulusal’ olarak nerede durduğumuzu anlamak için bu anlayışın temellerine ve kurucularına yakından bakalım.

Ulusal veya ulusçu, temelde ulus kategorisiyle düşünme, ulusal sorunlara öncelik verme, insan gruplarını yurttaşlık, sınıf, din vb. olarak değil de tek bir ulus olarak algılama biçimine denk gelir. Bu yaklaşımda uluslar aynı tipte insanlardan oluşur ve uluslara değişmez ırksal ve tarihsel özellikler atfedilir. Türk edebiyatında Jön Türk hareketinden sonra görülmeye başlanan ulusçu söylem günümüze kadar sürer. Bu anlayış içerisinde dünyayı algılamanın temel birimi ‘ulus’tur, kendi içinde ‘bizim ulus’ ve ‘öteki uluslar’ olarak ayrılır. ‘Bizim ulus’ olumlu ve tehlike altındayken, ‘öteki’ bütünüyle olumsuz ve düşman niteliğindedir.

Halide Edip Adıvar

Yaşadığı dönem (1882-1964) ve yazdığı dönem itibariyle Cumhuriyet’in kuruluşuna fiilen katılmıştır. Devlet katında zaman zaman önemli görevlerde bulunmuştur. Yazdığı yirmi bir roman ve iki öykü kitabının hemen hepsinde Yunan/Rum’lara göndermede bulunan yazarın kullandığı tek olumlu ifade Yeni Turan’daki (1912) “Posta nazırı genç bir Rum” içindir, bu da ulusalcılık anlayıştan bağımsız değildir: Sadık. Bunun dışındaki romanlarda betimlenen Rumlar için kullanılan ifadeler, kadınlar için genel olarak ‘hafifmeşrep’tir. Dönen Ayna’da (1953) “Rum Kahpeleri” vardır, Vurun Kahpeye’de (1923) Eleni fahişedir. Bir Türk’ü olumsuzlamak için kullanılan yöntem ise ‘Rumlaştırmak’tır; Raik’in Annesi’nde (1909) Rumlaşıp milli özelliklerini kaybeden ve Rumca şarkılar söylediği için acınacak duruma düşen Türk kızları vardır. Erkekler için de durum farklı değildir. Savaş teması ya da askeri öğeler içermeyen romanlarda dahi Rumlar kendilerine güvenilmeyecek insanlardır, ahlaksız ve ikinci sınıftırlar. Rum nüfusu geniş olan Beyoğlu ilçesi Batı’yla, Rum’la ve olumsuzlukla doğrudan ilişkilidir. Türkler ve Rumlar arasındaki yakınlaşmalar, Türk tarafın karakterinin bozulması ya da maddi kayıpla sonuçlanır. Çaresaz’da (1961) Nikolaki Efendi Selim Bey’e para yardımında bulunur ama sonunda eve sahip çıkar. Selim Bey’in kızı Mediha ile Rum aile arasında gelişen dostluk da sadece evi ellerinden alabilmek içindir. Halide Edip Adıvar’ın zaman içinde “öteki” imajının değişimine bakıldığında 1919′da yayınlanan Heyula ile 1963′de yayınlanan Hayat Parçaları arasında önemli bir fark görülmez. Yani ulus- devlet ve ulus- kimlik inşa süreçlerinden sonra da olumsuz öteki imajı yerleşik biçimde devam etmiştir.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Yaşadığı dönem ve anlayış bakımından Halide Edip’le benzerlik gösteren Yakup Kadri, kimilerince “Kadro” hareketi yüzünden sol olarak da nitelenir. Öykü ve romanlardaki Yunan/Rum imajı Halide Edip Adıvar’ınkine çok benzer. Ek olarak “öteki” düşmanlığı Rumlarla sınırlı kalmaz “yabancı düşmanlığı” vardır. Aynı şekilde Türkler de sürekli tehdit altındadır. Tüm Avrupa “Türk”e düşmandır. Hıristiyanların yegane amacı Türkler’e kötülük etmektir. Yaban romanında (1932) en kötü kişiler Yunan/Rum/Ermeni/Yahudi karışımı kişilerdir. Türk kızının yüzünü zorla açtıran Yunan eri Ermeni şivesiyle konuşur: “Pire limanı şamataları” içinde birden farklı bir ses gelir:

“Rum şivesiyle söylenmiş bir Türkçe diyemem. Bu bağıran belki bir Ermeni, belki bir Yahudi’dir. Türkçe’nin böyle söylenmesinde, böyle bozulup didiklenmesinde ne hazin birşey var! Sanki, haşin ve patavatsız bir el vücudumuzu hırpalıyor, vücudumuzun en hassas, en nazik yerlerine kadar sokulup oraya tırnakların ı geçiriyor zannedilir” (Karaosmanoğlu, 1996: 46).

Yazarın 1957 yılında kaleme aldığı Vatan Yolunda adlı anı kitabında Yunan’a karşı öfkenin “asla unutulamadığını” görürüz. Savaş alanında Türk ve Yunan ölülerin vaziyeti anlatılırken, Yunanlılar’ın ölüsü dahi bilinçsiz hayvana eşdeğer tutulur ve hala can düşmanı olarak algılanır.

“(Yunan’dan) kalan şeylere bakıyorum. Bir an için merhamete meyleden kalbim birdenbire büyük bir nefretle doluyor ve bu nefret anı büyük bir süratle büyük bir öfkeye inkılap ediyor. Düşünüyorum ki bu kadavra bir iki sene evvel… (Yunanistan’da)… yaşayan bir genç adamdı. Buralarda işi neydi? Hangi Tanrı adına can verdi?.. Eğer bu faciada kendi şuur ve iradesine rağmen yol aldı ise biraz ötede etrafa aynı kokuları yayarak, aynı renklerle, aynı şekillerle çürüyen şu hayvan leşlerinden; eğer kendi iradesine uyarak geldiyse kapı eşiklerinde vurulan mal ve can düşmanı mahluklarından farkı nedir?” (Karaosmanoğlu, 2005: 72).

Yunan ve Rumlar için kullanılan sıfatlar genel olarak şöyledir: Pis, bulantı verici, kibirli, nankör, kanla sarhoş, sırnaşık, açıkgöz, vahşi, şımarık, soysuz, barbar, kalpsiz, dünkü uşak, dünkü köle, ırk düşmanı vb.

Diğer taraftan Yakup Kadri, antik Yunan’a karşı sempati beslemektedir. Antik Yunan edebiyatı ve Parnasse şiiriyle ilgilenen yazarın görüşü Antik Yunan’ı Türkler’in ataları olarak görmesiyle ilişkilidir. Bu varsayım 1930′larda oluşan Türk Tarih Tezi’ndeki iki temel görüşe dayanır. Bunlar Antik Yunan uygarlığının Türk kökenli olması ve Çağdaş Yunanlılar’la Antik Yunan arasında hiçbir ilişki olmamasıdır.

Atilla İlhan

Özellikle ulusçu yazarlarda görülen ve “öteki”ne atfedilen cinsellik yazarda sıklıkla karşımıza çıkar. Sokaktaki Adam’da (1953) Rum kadınların hemen hepsi cinsellikle ilişkilidirler: Mari, Hrisula ve Marika fahişedir. Evganiya randevu evi işletir. Rum kadınların aşırı cinsel davranışları uzun uzun anlatılır. (İlhan, 1953)

Olumlu nitelik taşıyan gayr-ı müslimler Osmanlı’yla işbirliği yapmış, Türk’ten yana olan ve “kendi milletine” karşı çıkmış olan birkaç kişidir. Yahudiler de diğer tüm uluslar gibi prototip olarak çizilir. Korkak ve paraya düşkünlük gibi genel karakteristik özellikler sergilerler.

Nihal Atsız

Aşırı ideolojik tutumları tarafından devlet tarafından pek sahiplenilmeyen Nihal Atsız Türk ırkçılığının yapıtaşıdır: ” Irkçı Türkçüler, Türk tarihinin verdiği hükümlere baş eğerek dostu ve düşmanı ayırmışlardır. Biz ırkımıza düşmanlık edenle etmeyeni, topraklarımızda gözü olanla olmayanı biliyoruz. Bizim dostluğumuz ve düşmanlığımız bu esaslara göredir. Irkçı Türkçülük siyasi bir fırka olmadığı için ırkçı Türkçülerin gündelik siyasetle ilgisi yoktur. Bizim ülkümüz, davalarımız, asırlıktır, millidir.” (Atsız, 1997).

Yazarın “öteki” ve “düşman” kavramları, çağdaşlarına göre çok daha geniş bir zamana ve coğrafyaya yayılır. Orta Asya’da geçen romanlarında Çinliler, Osmanlı döneminde devşirmeler, ulahlar, Bulgarlar, Venedikliler, Çingeneler, Macarlar ve daha niceleri alabildiğine kötülenir. Rumların olumlu tek özelliği Türk’ten korkup kaçarken hızlı koşabilmeleridir. Çalışarak korkaklık ve güçsüzlüklerini yenmeleri mümkün değildir. Deli Kurt (1958) romanında bu durum şöyle açıklanır: “Bre yeniçeri! Kapu kulu olmak seni gavur dölü olmaktan kurtarır mı? (Atsız, 1958). Tahmin edileceği gibi Türk soyundan olanlar üstün özelliklere sahiptirler: Gürbüz, mert, kahraman, keskin nişancı, görgülü, mis kokulu, terbiyeli, sert bakışlı ve alçakgönüllü gibi.

Tarık Buğra

Tarık Buğra’nın romanlarında göze çarpan temel etken, Türk kimliğinin “öteki”nin tam karşıtı olmasıdır. Osmancık romanında sıklıkla Rumlar’dan söz edilir. Ahlaki değerler açısından Rumlar her zaman Türkler’den daha alt seviyededirler. Romanda ulusun kaderini, ruhunu, üstünlüğünü yansıtan tarih boyunca süregelmiş gerçeküstü bir söylem ve bu söylemi benimseyerek birlik olmuş, aynı ülküyü izleyen bir Türklük anlayışı hakimdir. Türk’ün bu ulu misyonunu engelleyen ebedi düşmanları ise Rumlar ve Bizanslılar’dır.

Bir Rum kendinde olmayan özellikleri Türkler’de sıralayarak karşıtlık üzerinden kimliği tanımlar. İfadelerin betimleyiciliğinden ziyade hayranlık belirten sözler dikkat çekicidir: “Mihail soyundaki kızların, bacısı Zoe dahil, onların (Türk) erkeklerine karşı aşırı ilgiyi ilk defa düşünüyordu. Kendi soyundaki erkeklerin ilgisizliğini soy, sop, din, töre kavramlarından ayrı ve onlar üzerinde durulmadan değerlendirilemeyeceğini ilk defa düşünüyordu.” (Buğra, 1983:63)

Türk ile Rum arasındaki fark, tarihsel ya da konjonktürel değildir. Farklı din ve farklı soylara sahip olmalarından kaynaklanır ve asla değiştirilemez. Bu yüzden de yüzyıllardır Anadolu topraklarında yaşayan, ortak bir kültürün paylaşıldığı Rumlar ile farklı topraklarda, başka bir kültüre sahip olan Yunanlılar eşdeğerdir. Türkler Yunanlılar’ı öldürdüğünde cengaver kahramanlar olurken, Yunanlılar Türkler’i öldürdüğünde kansız katiller olurlar.

1963′te yayınlanan Küçük Ağa’da da aynı siyah-beyaz dünya devam eder, insanlar grup hatta millet halinde haklı-haksız, üstün-aşağı, iyi- kötü olarak sınıflanır. Yunanlılar ve Rumlar Türkler’in mallarına göz dikmiş, köyleri basan, kadınlara tecavüz eden canilerden ibarettir. Olumlu gösterilen Rum/Yunan imajı ait olduğu cemaati “satıp” Türklerin tarafına geçenlerden ibarettir. Romanda cinsellik de ötekileştirme de araç olarak kullanılmıştır. Tüm fahişeler, yine doğuştan kanlarında bu özelliği barındıran Rum kadınlardan oluşur. Ailesine bağlı ya da bir anne olarak Rum figürü yoktur. Rum erkekleri ise aksine cinsel yönden zayıftırlar. Bu yüzden ‘kafası çalışan’ Rum kadınları Türk erkeklerine kaçarak doğru yolu bulurlar (Buğra, 1963:157).

Sonuç

Turhan Tan, Abdullah Ziya Kozanoğlu, Feridun Fazıl Tülbentçi, Aka Gündüz, Mithat Cemal Kuntay, Sadri Ertem, Samim Kocagöz gibi birçok cumhuriyet dönemi yazarında da benzer anlayış hakimdir, benzer ifadelere rastlanır. Seçilen konular “toplumsal” sorunlardır. Toplumu oluşturan unsur ise ulus olduğundan tüm sorunlar ortaktır ve herkesi ilgilendirir. İnsanların aile, sosyal, iş hayatındaki sorunları, doğa, sağlık, felsefe konuları değil ‘ulusal’ sorunlar ele alınmaktadır. Tüm yurttaşların hayattaki birincil ihtiyacı vatanın toprak bütünlüğü ve dolayısıyla bunu tehdit eden ‘düşman’dır. Düşmanlık, nefret, öldürme, tecavüz gibi olumsuz terimlerin evrensel anlamda militarist düşünceden kaynaklanabileceği ihtimali tamamen göz ardı edilip, belli ırklara mal edilir.

Türk- Yunan karşıtlığında ‘Batı’ Yunanlılar’ın tarafındadır. Onun için ‘muasır medeniyet’ dahi olsa Batı’ya karşı da önyargı vardır. Bu ayrımda din farklılığının da rolü büyüktür. Ulusçu anlayış din ile desteklenir. Batı’nın bize karşı olmasının nedenlerinden biri de Hıristiyan olmasıdır. Böylesine güçlü ve onyıllarca devam eden ulusçu yaklaşımı sadece söylem ya da anlayış bazında ele almak yetersiz olur. Bir bakıma edebiyat, toplumsal bir projenin siyasal meşruiyetini sağlama görevini üstlenmiş gibidir. Verilen toplumsal mesaj, sadece edebiyatta değil, siyasette, askeriyede, eğitimde ve nihayetinde toplumsal hayatta yerini alarak bir bütünlük kazanır.

Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, bireyin aidiyetinden gurur duyulması gereken bir öğe olmasından, mevcudiyetinin yegane sebebi olmasına kadar çok boyutlu bir vatanperverlik kurma aracı olarak çıkar karşımıza. Sık sık düşman tehdidine vurgu yapan siyah-beyaz, nedensellikten uzak bir anlayış bugün hala devam etmiyor mu? Doğrulanmamış, akademik söylemle sorgulanmayan varsayımlar ve düşünceler ‘bilimsel ve pozitivist’ oldukları vurgulanarak anlatılıyor, öğretiliyor. Bu anlayışla yetişen bireylerin, karşılaştıkları ‘tehdit’ durumlarında muhakeme yetenekleri gelişmediğinden, neden-sonuca dayalı bilgilere sahip olmadıklarından, kendi gibi düşünmeyen ve görünmeyenleri ‘öteki’ hatta ‘düşman’ olarak nitelemesi de normalleşiyor. Fakat düşmana nasıl davranacağı öğretilmediğinden bu bireyler, getirdikleri ‘donanımlı’ altyapı sayesinde biraz da eğitimle rahatlıkla katillere dönüşebiliyor. Biz de arkasından cemaat ve örgüt bağlantısı arayarak yeni bir günah keçisine yüklemeye çalışıyoruz sorumluluğu.

Her ne kadar kıdemlerinden dolayı cumhuriyet dönemindeki düşmanlarımıza hala olumsuz duygular besliyor olsak da, bugünkü düşmanlarımız artik farklı. Artık dış mihraklar yok, tehlike içeride. Kendilerini ulus kategorisinin içine koymayı öncelik edinmeyen grupların da demokrasi içinde ve vatandaşlık tanımı dahilinde ifade ve temsil hakları sağlanmadıkça, eğitim sisteminde reformlara gidilmedikçe, birbirimizi etiketlemeye, anlamamaya, nefret etmeye ve dışlamaya mahkum bir gelecek bekliyor bizi. Tabii tüm bu kutuplaşmalara silahlar ve tanklar bulaşmazsa…

Kaynaklar

Atsız, Nihal. Deli Kurt, İrfan, 1997 (1958).
Atsız, Nihal. İçimizdeki Şeytan, İrfan, ikinci baskı, 1997.
Buğra, Tarık. Küçük Ağa, Ötüken, 1993 (1963).
Buğra,Tarık. Osmancık, s:65, Ötüken, 13. Basım 2001 (1983).
İlhan, Atilla. Sokaktaki Adam, Bilgi Yayınevi, 1999 (1953).
Karaosmanoğlu,Yakup Kadri. yay. haz. Atilla Özkırımlı, 1889-1974. Bütün eserleri 7, İletişim, 2005.
Karaosmanoğlu,Yakup Kadri. yay. haz. Atilla Özkırımlı, Yaban s:185, İletişim Yayınları 1996.
Milas, Herkül. Türk Romanı ve Öteki, Ulusal Kimlikte Yunan İmajı, Sabancı Üniversitesi Yayınevi, 2000.

Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Din Eğitimi

Selma Şevkli tarafından Kitap, Politika, Din ile işaretlenerek gönderildi (15 May 2007)

İnceleyeceğimiz kitap, Muallim Abdülbaki tarafından hazırlanan, 1927-1931 yılları arasında Türkiye’de 3., 4. ve 5. sınıflara okutulan din dersleri kitabıdır. Kitabın sunuş bölümünde, Cumhuriyet dönemi din dersi kitaplarında şu talimatın yer aldığı belirtilmektedir: “Yalnız tarihi hakikatler söylenecek, mucizelerden ve harikulade menkıbelerden bahis olunmayacaktır.” Oysa aynı dönem yazılmış olan Güneş- Dil Teorisi, Türk Resmi Tarih Tezi ve ders kitaplarının tarihi ve bilimsel hakikatlere bağlı kaldığını söylemek zordur. Bunlara ek olarak, zorunlu din eğitiminin laiklik ilkesine aykırı olduğu, ancak okullarda din dersi okutulduğuna göre bu kitabın okutulmasının gerektiği söylenmektedir. Kitap, açıkça vatanseverlik ve milliyetçilik duygularını harekete geçirmek ve yerleştirmek için, tam da bahsettiği bilimsel hakikatleri göz ardı ederek dini manipüle etmekte ve araç olarak kullanmaktadır.

“Müslümanlıkta, Hıristiyanların papazları gibi ayrıca din büyükleri yoktur. Herkes birdir. Halbuki Hıristiyanlık böyle değildir. Papazları olmazsa ibadet edemezler”

Burada İslam dinini olumlama aracı olarak Hıristiyanlığı olumsuzlama yöntemi kullanılmaktadır. Bu yöntemle çocukların aklında Hıristiyanlara karşı bir ön yargı oluşması sağlanmakta ve gayrı-İslami dinler dışlanmaktadır.

Kitabın “Bayramlarımız” bölümünde ötekileştirmeye dair çarpıcı örnekler bulunur. Bayramlarımız bölümü, din dersi kitabı olmasına rağmen öncelikle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı gibi milli bayramlardan bahseder:

“Yunanlıları memleketimizden kovan, düşmanlara yardım eden hain padişahla soysuz vatansızları ülkemizden süren, Cumhuriyet’i ilan eden büyük Gazi, 23 Nisan’da TBMM’nin başına geçmiş, fedakar ve vatansever arkadaşlarıyla birleşip çalışmaya başlamıştı.”

Bu cümlelerde kullanılan “hain, soysuz, büyük, fedakar” gibi sıfatlar, öğrencilerin muhakeme yeteneğini kullanmadan doğrudan verilen bilgiyi kabul etmesini sağlamaktadır. Milli bayramlar ve efsanevi hikayeleri uzunca anlatıldıktan sonra tek cümle içinde Şeker Bayramı ve Kurban bayramından söz edilir.

Kitabın “Bayramlarda Ne Yapılır” bölümünde ‘Şeker Bayramı’ndan şöyle anlatılır:

“Şeker bayramında fakirlere sadaka verilir. Bu yirmi kuruşu alan fakir, bir sene bununla geçinemez ya. Onun için şeker bayramındaki sadakaları, memlekette böyle hayır işleriyle uğraşan cemiyetlere, Hilal-i Ahmer’e, Himaye-i Etfal’e, Darülaceze’ye ve Tayyare Cemiyeti’ne vermeliyiz. O vakit hem yaptığımız hayır işlerinde bir hayır olur, hem de bu cemiyetlerin yapacağı işler kolaylaşır.”

Ramazan Bayramı’nın neden kutlandığı belirtilmemekle birlikte ‘ramazan’ sözcüğüne yer verilmeden ‘şeker bayramı’ ifadesi kullanılmaktadır. Fitre ve zekat yerine ’sadaka’ denilmekte, ve bireysel yapılacak yardımların işlevsel olmayacağına dikkat çekilmektedir. Bir yandan dini devletten uzaklaştırmaya çalışan devlet, bir yandan da halkın dini vecibeleri doğrultusunda vereceği ’sadaka’lara göz dikmekte ve böylece eleştirdiği merkeziyetçi kilise odaklı, Hıristiyanlık benzeri bir tutum sergilemiş olmaktadır. Kurban bayramı konusunda verilen ‘fetva’ ise bir adım ileri gitmekte ve “Kurban bayramlarında da bir kurban keserek kendimiz yiyeceğimize, muhtaç olmayan komşularımıza dağıtacağımıza, kurban paralarını bu cemiyetlerden birine verirsek, Allah daha çok razı olur” ifadesini kullanmaktadır. Bu ifadeyle hem kendi kendisini yöneten bir milletin fertlerini kime yardım edeceğini bilemeyecek kadar cahil ve bilinçsiz olarak nitelemekte, hem de tamamen ‘bilimdışı’ bir yaklaşımla Allah’ın hangi davranıştan razı olacağına karar vererek İslam dini ile bağdaşmayan yorumlamalara gitmektedir.

5. Bölümün başlığı “İman”dır. İmanın yüzeysel bir tanımı yapıldıktan sonra “milli iman” tanımına geçilmektedir:

“Bizim bir de milli imanımız vardır. Biz Türküz. Türkler medenidir. Milletimiz daima ileri gidecek, düşmanlarımızı alt edecektir. Türk adı anılınca göğsüm iftiharla kabarır, başım yükselir. Milletime, vatanıma faydası dokunanları severim, mübarek yurduma fenalık edenleri hiç sevmem. Biz bu milli imanı, büyük Cumhurreisimiz Gazi Mustafa Kemal Hazretleri’nin ve onun vatansever arkadaşlarının gayretiyle, Cumhuriyet sayesinde kazandık. Şimdi hepimiz neşe içindeyiz. Kalbimiz kuvvetli. Bize bu imanı veren Cumhuriyet’e dört elle sarılacağız, onu yaşatacağız, biz cumhuriyet çocuklarının en büyük milli vazifesi budur. Yaşasın cumhuriyet ve Gazi Cumhurresimiz!…”

Belirtilen ifadede daha önce bahis olunan Cumhuriyet’in ve Atatürk’ün kutsallaştırılması durumu daha nettir. Sadece Türk soyundan gelmiş olmanın dahi medeni olmak ve övünmek için yeterli olduğu vurgulanır. İdeoloji ve lider adeta kutsallaştırılmış göndermeler yapılarak zengin sıfatlarla yüceltilir. İfadelerin temel sorunu, doğruluk, yanlışlık, tek tip insan anlayışlarından ziyade din dersi kitabında kullanılıyor olması ve bilimsellik iddiasının kendisiyle çelişiyor olmasıdır.

“Peygamberin Ahlakı” bölümünde Hz. Muhammed’in ‘cumhuriyet’ ve ‘milli iman’a uygun kişilik özelliklerinden bahsedilir ve kendisinden Arapları cehaletten kurtarmış bir devrimci lider olarak söz edilir. Durum yine Cumhuriyet ve Atatürk’le özdeşleştirilir:

“Biz de çocuklar, Gazi’mize uyarak onun doğru sözlerini dinleyerek, onun gösterdiği yolda yürüyerek bağımsızlığımızı kazanmadık mı? O büyük Gazi’nin sayesinde medeniyet alemine girmedik mi? Demek ki insanlar daima aklı eren, vatansever büyüklerini dinlerlerse ileri gidiyorlar.”

İki ‘lider’i de çocuklara sevdirmeye çalışan ve bir nevi dini iman- milli iman, Hz. Muhammed- Atatürk benzetmesine yol açan bu ifadeler aynı zamanda 600′lerin Arap toplumuyla, 1930′ların Türkiye’sini özdeş tutmaktadır. Böylece milletin kendi kendisini idaresinden ziyade “iyi bir lider”e ve ideolojiye sıkı sıkıya bağlanmayı salık vermektedir. “Geri kalmış” toplumların kullandığı taktiklerle “muasır medeniyet” seviyesine ulaşılmaya çalışılmaktadır.

“Allah Sevgisi” bölümünde ibadetlerin nasıl olması gerektiği konusunda bilgiler verilirken, konu yine Türklük ve Cumhuriyet’e getirilmektedir:

“Allah’a en büyük ibadet, onu sevmek, hayırlı bir insan olmak, milletimize, vatanımıza, hükümetimize, sonra da bütün insanlara faydamızın dokunmasıdır. Yoksa namaz kılmakla, oruç tutmakla hiç kimseye bir hayır etmiş olmayız.”

Dinin yüzeysel anlatımı sonucu, bu bilgiyle eğitilen birey adeta namaz kılmakla hayır yapmak arasında bir tercih yapmak zorunda kalacaktır. Kitabın bu siyah beyaz düalist yaklaşımları ileride oluşacak toplumsal kutuplaşmaların temelini oluşturduğunu söylemek yersiz olmaz.

“Biz artık uyandık. Zekatlarımızı, kurban paralarımızı hayırlı cemiyetlerden birine veriyoruz. Kimsenin inancına karışmıyoruz”

Kitap, dinin ahlaki yönlerini milliyetçiliği desteklemek için kullanırken, ibadetler konusunda ikili bir tavır sergilemektedir. Bir yandan savaş zamanı Peygamber’in bile oruç yediğini anlatırken bir yandan da namaz kılmayınca, oruç tutmayınca dinden çıkılmayacağını anlatır. İbadetlerin nasıl yapılacağını anlatıp yapıp yapmamayı bireye bırakmak yerine “yapmazsanız birşey olmaz” düsturundan hareket eden anlayış yine dini istediği gibi tahrif eder. Kitabın sonlarına yaklaştıkça ortaya çıkan tablo revize edilmiş bir Türkleştirilmiş İslam dininden ibarettir:

“Türkler medenidir. Yemeleri, içmeleri, giyinmeleri, konuşmaları, hep medeniyete uygundur. Medeni Türk çocuğu masallara, akla uygun olmayan saçma laflara inanmaz. Medeni Türk memleketlerinde yer yer büyüklerimizin heykelleri yükselecek, heykeltıraşlık ve ressamlık ilerleyecek, fabrikalar açılacak, ölen kara kuvvet bir daha dirilmeyecektir. Doğru din işte budur”

Kitabın diğer Müslüman milletlere bakışı Hıristiyan milletlere bakışından farklı değildir. Müslüman milletlerin kimler olduğundan, Müslüman olmalarının dışında taşıdıkları diğer özelliklerden bahsedilmez. Türk olmadıklarından neden zayıf olduklarını sorgulamaya gerek görülmemiştir. Dini iman milli imanla bütünleştirilir ve Atatürk’e bağlılık ve onunla nurlanmış Cumhuriyet bir kez daha yüceltilir:

“Bugün müslüman milletlerin en kuvvetlisi, bağımsızlığına adamakıllı sahip bulunanı Türklerdir. Evvelce birçok devletler kuran Müslüman milletleri, sonradan çalışmamaya ve bazı şarlatan ve hain adamlara uyarak tembellik etmeye başladıklarından bu hükümetlerin birçoğu mahvolmuştur. Türk ise uyanarak saçma fikirleri, saçma fikir sahiplerini başından attı; medeniyete uydu, medeniyet alemine karıştı. Türk anladı ki Allah kuru dua kabul etmiyor. Silahına sarıldı, düşmanları mağlup etti. Bundan sonra Türk, Gazi’nin nurlandırdığı Cumhuriyet ve medeniyet yolunda yürüdükçe, düşmanlar ona dokunamayacak ve bağımsızlığını daima müdafaa edecektir”

‘Söz’ okul müfredatından din dersini çıkarmak yerine, dini kendi istediği gibi stratejisine uygun biçimde manipüle ederek kullanmaya devam etmiştir. Yani bir tür uygar din yaratma projesiyle din stratejinin dönüştürülmüş bir aracı olmuştur. Bu anlamda bireylere hem bir kimlik verme hem de bu kimliği denetlemeye girişen devlet, bireylerin inanç özgürlüklerini sağlamak yerine inançlarını denetler hale gelmiştir. Bu yüzden halifeliği kaldırmış ama yerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuştur. Laiklik prensibinin kendisine aykırı olan bu kurum, devlet adına camide hangi vaazın nasıl verileceğini, ezanın hangi dilde okunulacağını belirlemektedir. Yani dinin nasıl yaşanması gerektiğini belli bir paradigma çerçevesinde yorumlayarak, farklı mezhep ve inançları da dışlamış olmaktadır.

İzlenen bu karmaşık, çelişkili din politikası zamanla değişen şartlara göre kendini yenileyemediğinden, özellikle de bireylerin dini ihtiyaçlarını karşılayamadığından etkisini yitirmeye başlamıştır. Bazı birey ve gruplara diğerlerine göre daha yüksek değer verilmesinin doğurduğu, toplumsal prestij, güç, statü ve fırsatların gene adil olmayan bir şekilde dağıtılması ve bundan kaynaklanan duygular muhafazakar kesimde bir sosyal yoksunluğun oluşmasına yol açmış ve zamanla bir dışa vurum sürecine girilmesine sebep olmuştur. Bu durumun başlıca örneklerinden biri de siyasal anlamda yükselen İslami hareketler ve sosyal alanda genişleyen cemaat hareketleridir. Cumhuriyetin laikçi ideolojisi, bir dünya görüşü olarak İslam’ın yarattığı boşluğu dolduramamıştır. Dönüştürme projesi ise başarısızlıkla sonuçlanmış, sistem dışına ittiği zihniyetler toplumsal hareketlere dönüşerek ona muhalefet etmeye ve yarattığı boşlukları doldurmaya başlamışlardır.

Kaynak

Abdülbaki, Muallim. “Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri” Atatürk Dönemi Ders Kitabı Kaynak, İstanbul, 2005.

300

Volkan Hatem tarafından Kültür, Kitap, Sanat, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (18 March 2007)

Geçen yıl son beş yıldır kredi kartı şirketinden gelmesi gereken hediye çeklerinin hiçbirinin ulaşmadığını farkettiğimde telefonu elime alıp veryansın etmiştim. Meğer bu aklı evveller faturalandırma adresi ile hediye çeki vs. adreslerini farklı kayıtlarda tutarlarmış da biri güncellenirken öteki kalmış…

Ertesi hafta üçyüz küsur dolarlık Amazon.com hediye çekini aldığımda duraksamadan tamamını çizgi romanlara yatırdım! Will Eisner’ın The Contract with God Trilogy’si, Mercane Satrapi’nin Persepolis serisi, Alan Moore’un V for Vendetta’sı ve Frank Miller’ın 300’ü aldığım onlarca çizgi romandan birkaç tanesiydi…

Bahsettiğim çizgi romanların her biri farklı bir iz bıraktı bende. Will Eisner ve Mercane Satrapi (kültürel kimlikleriyle müsemma iki sanatçı) kendi öykülerini, kültürlerinin öykülerini anlatıyorlardı. Biri New York’taki göçmen musevilerin yeni dünyaya uyum sağlama çabalarını resimlerken diğeri İran’da umuda yolculukla başlayan ve radikal islamcıların başa gelmesiyle kabusa dönüşen devrimi en mahrem deneyimleriyle, birinci ağızdan anlatıyordu. Birbirinden farklı kıtalarda, bambaşka kültürlerin ürünü bu iki hikayenin çok can alıcı bir ortak yanı vardı benim için: Samimiyet.

Büyükannelerin yaptığı gibi, basit bir soruyu cevaplarken uçsuz bucaksız öyküler anlatarak, haritanın her tarafında dolaşmaktan vazgeçip, sadede gelerek konuya gireyim izninizle. 300’ün çizgi romanını geçen yıl okumuştum, filmini ise az önce seyrettim. Okurken de izlerken de Frank Miller amcanın hayal gücüne, tasavvur kabilliyetine şapka çıkardım. Verip veriştirmeden önce, siyaseten doğru olmak adına çizere hakkını vermiş olup filmin kutusunu açabiliriz!

Çizgi romanla film arasındaki farklılıklardan (çok) şikayet edecek değilim. Hatta, aslına şaşırtıcı derecede sadık kalmayı başarmış olmasından dolayı Zack Snyder’ı kutlamak lazım. Hatta, bir sonraki filmini, V for Vendetta’nın da yazarı Alan Moore’un Watchmen’ini dört gözle bekiyorum: Quis custodiet ipsos custodes?

Çizgi romanda yer almayan eklemelerin haddi hesabı yok: Sevişme sahneleri, Yunan entrikaları, daha kanlı savaş sahneleri, Hollywood filmlerinin olmazsa olmazı drama ve Malkoçoğlu’na rahmet okutturan erkeksilik. Benim asıl derdim sadık kalınan hikaye…

Filmi izlememiş olanları uyarayım, henüz izlemediyseniz ve hiçbir detay duymak istemiyorsanız şimdi helalleşip yollarımızı ayıralım. Lakin, Titanik’in battığını filmden önce de bildiğimiz gibi, Leonidas’ın üçyüz (ı)Spartalısının da hakkın rahmetine kavuştuğu bir sır değil. Önemli olan yolculuk!

Frank Miller ancak aksini gördüğümde şaşırtıcı bulacağım bir oryantalist bakışıyla anlatıyor hikayeyi. Evvelki yıl “Kingdom of Heaven” filminde Selahaddin ve adamlarının anlaşmalara uyan, saygıdeğer ve vatansever adamlar olarak tasavvur edildiklerini gördüğümde kendimi çimdiklemem gerekmiş, gözlerime inanamamıştım. Neyse ki bu defa kimse öyle bir sürpriz yapmadı. Biz, daha doğudakiler, yine kötü adamlardık.

Kendi şiddetini haklı göstermek isteyen her “taraf”ın yaptığı gibi bu hikayede de karşı “taraf”ın kötülüğünü tespit etmek gerekiyordu. Neredeyse evrensel değer yargısı kabul edilebilecek birkaç temel sıfat işi görmeye yetiyor. Çok da karmaşık değil yani.

Bu arada, doğru yazım ve telaffuz konularındaki takıntılarım nedeniyle Anglofil’lerin “Zörxis” ya da “Zörsiz” diye okudukları adın doğrusuna yer vemek istedim: “Hşayarşa”. Fonetik yazımı ise Xšayârša. Azerice “X” gibi (yaxşı) okunduğunu tahayyül edin. Arap yazısından haberdar olanlar için ise خشایارشا yeterli olacaktır.

Haklarını yememek lazım, “gelin, bizi özgürlüğümüze kavuşturun” diyerek Osmanlıları çağıran Moralıların aksine (ı)Spartalı kardeşlerimizin Xšayârša’dan böyle bir talepleri olmamış. Adamlar zaten “özgür”. Bu, toplamı altıyı bulan daha başka bir kaç erdem daha eklenerek sık sık vurgulanıyor. Eh, zayıfa, masuma, mazluma sempati duymamak elde değil. Öyle olunca da, kalbimizin güçlü ve zalim Parsi’ler karşısında bir lokmalık topraklarını savunan mazlum ve mağdur (ı)Spartalı hemşehrilerimize ısınamaması ne mümkün?

“Barbarları Beklerken” Kavafis’in ünlü şiirlerinden biri… Ne yazık ki bu defa konuya pek uymuyor. Pars kültürünün, medeniyetin beşiği olduklarını iddia etseler de Yunanlı kardeşlerimizinkinden geri kaldığını iddia edeceklerin alnını karışlarım. Tabii konu Yunan vs. olduğu için gayriihtiyari ben de onlara yüklendim. Oysa asıl mesele Amerikan duyarsızlığı.

Konuyla doğrudan alakası olmasa da bahsedesim geldi: Geçenlerde radyoda iki ayrı programda Irak’ta savaşan askerlerin kullandığı bir ifadeden haberim oldu: “Enemy territory, indian country”! Kovboy ruhlu kardeşlerimiz hala aynı gözlüklerle bakıyorlar dünyaya. Yine de genel olarak Avrupa kültürüne yapıştırmaktan sakınca duymayacağım bir yafta: etnosentrisizm. Hani, bizim Arapları hakir görmemiz gibi bir durum

Zalim “köle ordusu”na direnen (ı)Spartalılar “özgür” insanlar. Onların bağımsızlığı da insanlık için “özgürlük, adalet, mantık ve umut” timsali! Üstelik, daha filmin ilk iki dakikası içinde Pars elçisinin “Kadın erkeklerin yanında konuşmaz.” yorumuna “Onlar özgür Spartalı erkeklerin anneleri!” diyerek taşı gediğine oturtmaları da dikkatten kaçacak gibi değil. Peh peh! Özgürlükten dem vuran (ı)Spartalıların kölelerin sırtında yükselen, kadınların söz hakkının olmadığı bir toplum olduğunu kimse bilmiyor herhalde…

Zamanında “Yüzüklerin Efendisi”ni okuduğumda çok rahatsız olmuştum kötü ve iyi tarafın belli ırklarla alakalandırılmalarından. Bu defa da Frank Miller sağolsun gözüme gözüme soktu. Üstelik bu defaki çizgi roman olduğu için hayalgücüne de pek yer bırakmıyor.

Bin ulusun hükümdarı iken ordusunda siyahi komutanların, elçilerin olmasına itirazım yok. Lakin anlı şanlı Daryuş’un oğlu Xšayârša kaşı, burnu halkalı, yarı çıplak bir siyahi değildi! Sorun elbette siyahi olması, ve giyim anlayışı değil. Asıl mesele Frank Miller’ın “kötü adam”ı tasavvur ederken her türlü tarihi gerçeği yok sayıp ırkçılık yapmış olması. Üstelik, miğferine, mızrağına, kalkanına ve hatta saç örgüsüne gelene kadar Yunanlıları arkeolojik kalıntılarda görülen ayrıntılara sadık kalarak çizerken…

İran hükümdarının halkalı bir zenci olması da hızını kesememiş Miller’ın. Karşımızda abartı derecede uzun boylu, kaslı bedeni ve tok sesine rağmen boyalı dudak ve tırnakları, kadınsı kaşlarıyla oldukça efemine bir adam duruyordu. Çizgi romanda ya da filmde bir tane olsun yakışıklı doğulu yok demiş miydim? Neyse ki çadırdaki dansöz hatunlar güzeldi!

Hikayesi tarihi olaylardan esinlenen sanat eserlerinin hele hele de çizgi romanların tarihi gerçeklerle (ne demekse?) uyumlu ya da tarafsız olma zorunlulukları yok. Taraflı ya da tamamen hayal ürünü olmaları da sanatsal değerlerinden birşey eksiltmiyor. Öte yandan, biraz olsun daha inandırıcı, daha samimi bir öyküyü tercih ederdim.

Paşa Bellek*

B. Duygu Özpolat tarafından Kültür, Kitap ile işaretlenerek gönderildi (9 July 2006)
Tutunamayanlar

Herhalde kitaplarını ödünç alıp getirmeyenlere lanetler yazacak, ya da kitapları için “ex libris”ler tasarlayacak kadar kitaplara düşkün her insanın, kitap ayraçlarıyla da arasında farklı bir sevgi bağı bulunmaktadır. Kimileri sırf keyiften kullanır ayraçları, kimileri sayfaların kıvrılmasından, iz olmasından takıntı derecesinde hazzetmez. Aslında ayraçların ilk ortaya çıkışları da bu sebeple olmuştur sanırım. Yani, eski zamanlarda, üç beş kopyası bulunan elyazması kitapları okuyanların, kaldıkları yeri hatırlayabilmek için sayfa kenarı kıvırma tekniğini kullandıklarını hayal dahi edemiyorum. İşte bu yüzden matbaadan önce kitap ayracını “icad etmiş” insanoğlu.

Ayraçlar

Bir kitapkurdu olan bendeniz, kitap satın almak için kasada sıra beklediğim anları, oraya buraya serpiştirilmiş çeşit çeşit kitap ayraçlarından alarak değerlendirmeyi çok severim. İçinde kendine özel ayracıyla gelen kitapların ise ayrıca hastasıyımdır. Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter gibi çok satan kitapların genelde içlerinde bu tip ayraçlar bulunuyor. Fakat benim gönlümü, Ferit Edgü’nün Abidin Dino’yu anlatan “Abidin” isimli kitabının arasından çıkan ve üzerinde Dino’nun çizimi olan harika bir ayraç çalmıştır. (Hatta kendisini yukarıdaki fotoğrafta sağ üst köşede görebilirsiniz.)Türkiye’deki öğrencilik yıllarımda, cebimdeki üç beş kuruşu bir araya getirip yurtdışına çıkmayı başardığımda gittiğim yerlerden taşınması kolay, işe yarar ve hem memur çocuğu hem de öğrenci olmam sebebiyle ucuz bir “şey” edinme fikriyle birlikte aklıma ilk gelen elbette “kitap ayracı” olmuştu. Kitap ayraçlarını (en azından Avrupa’da) her yerde bulabiliyordunuz: müzeler, turistik eşya satan dükkanlar, elbette kitapçılar, ve hatta barlar ve kafeler… Böylece gittiğim her yerden ayraçlar toplamaya başladım. Topladıklarım zamanla bir koleksiyona dönüştüler. Kendimi bu harika fikri, yani kitap ayracı koleksiyonculuğunu düşünen yegane insan sanıyordum, fakat yaptığım ufak bir araştırma sonucu, kendisini benim gibi “nadide” sanan başka koleksiyoncular olduğunu gördüm. (Hatta bu koleksiyonculardan biri de Atilla Aktuna imiş. Hiç şaşırmadığınıza eminim :)

benimyaptiklarim-732599.jpg

Ayraçları toplarken tasarımlarının güzel ya da çirkin olmasına bakmıyorum, ücretsiz ve reklam amaçlı olanların her birinden mutlaka bir örnek alıyorum. (Nedense ileride tarihi değer sahibi olacaklarına dair içimde bir his var:) Son zamanlarda büyük kitabevlerinde satılmaya başlanan fiyakalı ayraçlardan da çok sevdiğim ve koleksiyona dahil etmek isteyeceğim bir şey çıkarsa, ve fiyatı birkaç fakiri doyuracak saçmalıkta değilse alıyorum. Bununla birlikte gittiğiniz yerlerden toplamak kadar, kitap ayracını yapmanın da çok keyifli bir iş olduğunu söylemeliyim. Üstelik çevrenizdeki kitapseverlere verebileceğiniz harika bir hediye olabilir. Yukarıda gördükleriniz de benim renkli kartonlarla ve dergilerden kesip çıkardığım resimlerle yaptığım ayraçlar.

Eski ayraçlardan...

Günümüzde çeşitli renk, boy ve şekillerde karşımıza çıkan kitap ayraçları ilk başlarda birkaç santim uzunluğunda ipek kurdeleler imişler. Zaman içinde bildiğimiz kağıt ayraçlar halini almışlar. İnsan doğal olarak, ayraçların üzerine “reklam alma” olgusunun üstün pazarlama teknikleriyle tüketim toplumu haline getirildiğimiz son birkaç onyılda ortaya çıkmış olabileceğini düşünüyor. Oysa ki ilginç bir şekilde, reklam amaçlı ayraçlar ilk kez 19. yüzyıl sonlarında ortaya çıkmışlar. O zamanlar bir ayraç üzerine birkaç reklam alınırmış (yukarıdaki resim). Ayraçları bunun dışında, onları kullanan entellektüel kesime bir takım mesajlar verme kaygısı ile tasarlayanlar da olmuş. Tarihin henüz tozlanmamış sayfalarında, aşağıdaki örnekte gördüğünüz gibi, bir entellektüele hakaret gibi gelebilecek mesajlar içeren ayraçlara da rastlanmış. (Koleksiyonumun en nadide parçalarından biri.)

Hafıza

Not: Fotoğraflar (sondan ikincisi hariç) A. Murat Eren

*”Paşa Bellek” bizim ailede çok sevimli bir hikayesi olan, ve Melike Ablam tarafından yapılmış bir bellektir. Ne yazık ki buradan anlatsam aynı tadı vermeyeceğini biliyorum. Ama ayraçlardan bahsedip onu anmamak olmazdı. Sanırım ismi yazının başlığına çok yakıştı ;)

Sonraki sayfa »