Internet Tarihinin Unutulmaz Olayları mı Dediniz?

A. Murat Eren tarafından Türkiye, Internet ile işaretlenerek gönderildi (5 October 2007)

Yurt dışında yaşayan her insan -ve hatta yurt içinde yaşayan bazı insanlar- gibi Türkiye’deki gelişmeleri çok büyük oranda Internet’ten takip ediyorum. Bunun da diyeti günlük gazetelerin web sitelerini sık sık ziyaret etmek ve saçmalıklarından ziyadesiyle nasiplenmek oluyor.

Haber açlığımı gidermek için Hürriyet gibi köklü olduğunu savunan fakat aslında ırkçılığı körükleyen, gerginlik yaratma ve bundan rant elde etme çabası içerisinde olan, okuyucu kitlesinin salaklardan ibaret olduğunu varsayan (ve salak gibi düşünüp salaklar için haber yapan) gazetelerin Internet sayfalarına da dayanamayıp giriyorum. Bu gazetelerin başını Hürriyet ve Milliyet çekiyor da olsa yalnız değiller. Mainstream Türkçe Internet haberciliği rezalet bir durumda (”Internet dışındaki yayın organlarında da farklı bir durum söz konusu değil” diyeceksiniz, haklısınız).

Mesela bu gün Hürriyet saçma sapan konuları ele aldığı “salaklar için foto-analiz” kuşağına “İnternet Tarihinin Unutulmayan Olayları” adlı bir seri eklemiş. Bir yerlerden çaldığı* aşikar olan metinleri ve resimleri/fotoğrafları gelişi güzel bir araya getirdiği, büyük bir çoğunluğuna Internet ve tarih konusunda azıcık bilgisi olan herkesin bir tarafı ile güleceği bu “unutulmaz olaylar” arasında bir tanesi vardı ki küçük bir örnek de olsa bana bu yazıyı yazmaya itti (Akın Ömeroğlu’na haber verdiği için teşekkürler):

open source isimli yazılım..

“2001 yılında open source isimli yazılım piyasaya sürülmüş”müş. Open source’un ne olduğunu bilenler buradaki cehaleti gördüler. Kıymetli bilmeyenler ise “open source” ne demek öğrenmek istiyorlarsa ilgili vikipedi maddesine hızla bir göz atabilirler. O bağlantıda yazanları biraz okuyunca open source’un -yani açık kaynağın- piyasaya sürülebilecek bir yazılım değil bir yazılım geliştirme anlayışı olduğunu, hatta yazılım ile sınırlı tutmanın bile yanlış sayılabileceği bir felsefe olduğunu kolayca görebilirler (bu haberi hazırlayanlar bir tıklama uzakta olan bu bilgiye ulaşmaya ve saçmalamamaya gerek görmemişler mesela). Moleschino yazarlarından o anda şans eseri yanımda olan bir tanesi -isim vermeyeyim- resmi ve yanında yazanı görünce “Internet tarihinin en unutulmaz olaylarından birisi asıl bu yaptıkları olmuş bence” dedi. Bence de öyle…

Öte yandan bu kadar başarısız haberleri insanlara sunmakta sakınca görmeyen Hürriyet Gazetesi, aldığını iddia ettiği “Dünya’nın en çok haber görüntülenen sitesi” ünvanı ile övünmekten de geri durmuyor mesela. Kendilerini gördükleri nokta göz önünde bulundurulduğunda yaptıkları daha da acı bence.

Türkiye’de büyük kitlelere hitap eden medya organlarının kendilerini takip eden halkın aydınlık seviyesine katkıda bulunmak gibi bir gayesi olmadığını, dahası onların cahilliğinden rant elde eder şekilde kalitesiz, şişirilmiş haberleri karşılarına çekinmeden çıkardığını üzülerek görüyorum (okurlar hep bir ağızdan “yeni mi görüyorsun” diye sorarlar). Bu alışkanlığı da Amerika’daki medyacılık anlayışından miras aldıklarını düşünüyorum.

Lütfen girip Milliyet’in, Hürriyet’in web sayfalarındaki haberlere şöyle bir göz atın. Attıkları başlıklara, haberlerin içeriklerine, alt taraflardaki reklamlara, daha önemsiz gibi görünen haberlere bir bakın.

Tamam, her şey bir arz-talep dengesi içerisinde. Diyebilirsiniz ki “saçma sapanlığın bu kadar alıcısı olursa neden daha iyisi için çaba harcasın kâr amacı güdenler?”. Doğru, mevzu bu kadar basit aslında. Fakat ben bir birey olarak bu habercilik anlayışını vatan hainliği ile bir tutuyorum.

* Ben Hürriyet’e hırsız demekte bir mahzur görmüyorum. Zira kendileri bir hafta kadar önce başka bir saçma sapan foto-analizlerinde bana ait bir fotoğrafı izinsiz bir şekilde babalarının malı gibi kullanmakta sakınca görmemişlerdi. Elimde delilim hazır.

Mevzu ile ilgisiz not: Artık Facebook’ta bir Moleschino Severler grubu var, haberiniz ola (bir eksiğimiz bu kalmıştı).

Gerekirse Tüm Internet’i Ara, Bul ve Getir!

A. Murat Eren tarafından Türkiye, Hayat, Internet ile işaretlenerek gönderildi (25 August 2006)

"Size kim Internet’in ne kadar mühim bir bilgi kaynağı olduğunu hemen anlayacaksınız dedi ki?

–Oscar Wilde

Arama motorlarının sadece Internet gurularının yolunu aydınlattığı günler pek eskilerde kaldı. Internet yaygınlaştı, yaygınlaştıkça bilgiye kolay, hızlı ve isabetli şekilde ulaşım için kullanılan altyapılar kıymetlendi, neredeyse herkesin hayatının bir parçası oldu (yazar, bu klişe cümlelerden ötürü okurlarının affını talep eder).

Bilgi arayanların yollarını aydınlatma gayesi ile yola çıkanlardan birisi de Google idi, kısa sürede bir çok kişiye en iyisi olduğunu gösterdi[1] ve çok güç bir şeyi başararak oksijen solunumu, üreme, beslenme, boşaltım gibi çok temel mevzular dışında hiç bir ortak özelliği barındırması beklenmeyecek insanlar için bir diğer ortak nokta olmayı başardı.

Bu gün Google tarafından yapılan aramalar ile Moleschino’ya gelen insanların neler arattıklarına göz atarken gördüm ki, Google’un web crawler’ı[2] geçenlerde Moleschino’ya yazdığım "Türkiye İnsanlarına Basit Sorular" isimli yazıyı gayet güzel indexlemiş, ardından da gereksiz kim varsa siteye göndermiş. Ben de yapılan aramalardan feyz alarak çeşitli aramalar yaptım hakikaten üst sıralarda yer aldığımızı üzülerek gördüm. Fakat diğer bir yandan da dürtülerinin peşinden gidenlere okkalı olmasa da miniğinden bir tokat atmayı başarıyor mudur söz konusu yazı, bilemiyorum.

Google Search

İnsanları Moleschino.org semalarına getiren arama kelimelerinden bazıları bu mevzunun biraz daha derinlemesine bir ilgiyi hak ettiğini gösteriyordu. Diğer bir kaç günlüğün istatistiklerinden insanların yüzmilyonlarca web sayfasını saliseler içerisinde arayan Google’ı nasıl aramalar için kullandıklarını incelemeye karar verdim. Karşılaştıklarım başta çok sinir bozucu idi, şaşkınlık verici idi. Daha fazla örnek gördükçe şaşkınlık vericilikleri baki kaldı, fakat sinirliliğimi yeterince uzun süre koruyamadım, onun yerine kısa bir süre sonra üzülmeye başlamıştım. Sizinle de paylaşayım dedim trajikomik olan aramalardan bazılarını. İşte size kesinlikle hiç müdahale edilmemiş bazı Google aramaları:

  • bilgisayarda işletim sistemi nerdedir
  • nerden baslanir fotoraf cekmeye
  • nefsime nasil hakim olabilirim
  • kitaba hoca bana bi koca lazım
  • ibrahim tatlises mahsun a neden susuyor
  • dünyanın en manyak bilgsayar oyunları (çeşit çeşit)
  • siz türkçe yazın karşıya inglizce gitsin
  • spikerlik için hangi okulu okumak gerekir
  • ney nerelerde satılır?
  • dünya’nın en güzel gitar çalan adamın adı ne?
  • what does yok yogun degilim mean?
  • nasıl birinin bana aşık olduğunu anlayabilirim
  • çekirdeksiz üzüm kaç para
  • elif safak’in babasi kim?
  • harry potter filmi hangi ülkenin filmi
  • insanda gaz nasil gider
  • internet programı silindi nasıl kurulur
  • güneşin doğuşu kaç dakika sürer
  • geçmişte yaşamış ejderhalar
  • şu ana kadar buluş bulan bilim adamı
  • kadınlar sevdim zaten hiç yokmuşlar
  • ne kıyafetler gördüm içinde insan yoktu
  • meger ne sairler görmüşüm zaten yokmuslar

Bu örneklerin tüm Google aramaları arasından cımbızla çekildiklerini sanıyorsanız, aldanıyorsunuz ne yazık ki, sayıları hayli fazla. Bu aramalar bence, insanların arama motoru denen, doğru kullanıldığında doğru bilgiye ulaşmanın en kısa yolu olan yazılımları gerektiği gibi kullanmaktan habersiz olduklarını gösteriyor, bunun için onlara kızabilir miyiz? Öte yandan bir noktaya gelmişiz sanki, örneğin hayatında İbrahim Tatlıses ve Mahsun Kırmızıgül’e yer vermekle kalmayıp, bu iki kişi arasındaki ilişkinin son durumunu merak edecek kadar gelişmelere vakıf bir kimse her türlü bilgi ihtiyacının Internet’ten karşılanabileceğini, giriş kapılarından birisinin de Google olduğunu biliyor. Fakat oradaki sihirli arama kutucuğunu "ibrahim tatlises mahsun a neden susuyor" sorusuna yanıt alabileceği bir yer sanıyor (belki de bu işin halledilmesi kolay kısmı, zor olan bilgisayar başına oturtmaktı). Bu ve benzeri yanlış aramaların bir başka alt kümesini de nazik bekârlar ve "bayan"cılar silsilesi oluşturuyor, onlardan da bir kaç örnek vermeliyim:

  • dost bir bayan
  • işte size bir bayan dost
  • sadece bir bayan ait foto albümü
  • keman çalan 4 güzel bayan
  • ukala bayanlar
  • antalya dan bayan ve güzel bir sevgili arıyorum
  • serdar ortaçın klibinde sevdiği yabancı dansçı bayan
  • depresif bayan
  • bayanlar hakkında ilginç şeyler
  • aslında matematikçi ünlü bayan
  • çocuğun üstüne çıkan bayan

Şu yukarıdaki anahtar kelimeleri gerçekten bir şey bulmak ümidi ile yazan insanlara, bence kızamayız. Daha müstehcen olanlarını yazıp Moleschino’ya gelenlere, hele de önemli bir işi yarım kalmış bir insanın gerginliği ile ateş püsküren ve hormonları normal seyrine dönmeden yorum yazmaya gayret edenlere kızabilir, içimizde bir yerlerde yaşayan neanderthal kadının/adamın mağarasından dışarı odunu ile çıkıp bu insanlara umarsızca hakaret etme arzusu ile cayır cayır yanışına şahit dahi olabiliriz. Son olarak şu anki kimi arama kelimelerine bakınca Moleschino’nun -Google ile yaptığı işbirliği sonucu- neredeyse birbirinin tamamen ters istikametinde iki farklı insan profilini buluşturduğunu düşünüyor, Google’da ‘eşşek porno’ ya da ‘eşimle porno izlerken’ yazıp Moleschino’ya yolu düşenlerin, ne yalan söyleyeyim, "hakikaten ne yapıyorum ben yahu?" diye sorgulama ihtimalinden ümitleniyorum.

Gerçekten bir soru sormak istiyorum: bu insanların genç olanları, neredeyse, geleceğin bu günden pek de farklı olmayacağının teminatı iken, kızılması gerekenlerin onlar olduğunu iddia edebilir miyiz?

"Dünün çocukları, bu günün gençlerine (hatta bu günün çocukları ve yarının gençlerine) hadesten taharet ve necasetten taharet gibi kalıcı ve kullanışlı bilgi bağlamında hiç bir değeri ve hiç bir anlamı olmayan mevzuları anlatmak için zorla Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi vermek yerine[3], mesela, Internet Nedir ve Nasıl Kullanılır, Bilgi Kavramı ve Bilgiye Ulaşım gibi bir ders versek daha iyi olmaz mıydı?" diye sormadan edemiyorum kendi kendime.

[1] Google’ın süper bir tehlike olduğunu söyleyen ve bundan rahatsız olan bir kitle de yok değil. Hatta ben de bir parça teorilere katılıyorum. Çok derin bir konu, bu yazı içerisinde ayrıntılandırmanın da anlamı yok zaten.

[2] Web crawler adı verilen yazılımlar en ilkel anlamda, web sayfalarındaki bağlantıları sürekli takip ederek karşılaştıkları sayfaların içeriklerini ve çeşitli meta bilgilerini indexlenmeleri ve aramalarda kolayca ulaşılabilmeleri için toparlayan, sürekli Internet başında surf yapan robotlar olarak düşünülebilirler.

[3] Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi önemli diyenler, buraya yazmadığım anahtar kelimeleri bir yazsam, hepsi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi eğitimi almış olan insanların ne din ile, ne kültür ile, ne de ahlak ile pek alakası olmadığını en geç ikinci anahtar kelimede anlardınız. Birisinin yazıp buraya geldiği kelimelerden birisi var ki unutamıyorum, paylaşmamak için kendimi zor tutuyorum.

Para Maymunu Adam Eder

Atilla Aktuna tarafından Bilim, Internet ile işaretlenerek gönderildi (18 July 2006)

mesaj_basi-795208.jpg

Paylaşmak adına,

———————————————————————————–

Keith Chen, Yale Üniversitesi’nin ekonomi bölümünde görev yapan bir profesör. Keith Chen’in araştırması, maymunlara, para kullanmayı öğretmek ve bunun sayesinde topladığı bilgileri, bizlerin yani insanların, para ile olan ilişkisini karsılaştırıp, çeşitli sonuçlar çıkarmak. Araştırma, Yale Üniversitesinin maymun laboratuvarında başlıyor. Bu laboratuvarda yedi adet Capuchin maymunu, bir ana ve birçok küçük deney kafesinde, para kullanmayı öğreniyor. Para olarak, gümüş renkli, somun kullanılıyor. Süreç gayet basit. Ana kafesten bir maymun alınıp, deney kafesine koyuluyor. Bu maymuna para adını verdikleri somun veriliyor. Maymun öncellikle bu somunu kokluyor, ağzına götürüyor. Bu aşamada bir tepsi içinde çeşitli yiyecekler getiriliyor: elma, üzüm ve jell-o. Amaç, bu yedi maymunun her birinin sevdiği yiyecek türünü bulmak ve bu yiyeceği elde etmek için parayı kullanmalarını sağlamak. Deney kafesindeki maymun elmayı seçiyor. Araştırmacılar, maymuna elmayı vermeden önce, elinden parayı alıp, maymuna yiyeceği veriyorlar. Bu süreç haftalarca sürüyor ve maymunlar birkaç hafta sonra, ellerindeki somunun yani paranın gücünü anlamaya başlıyorlar.

Maymunlar paranın kullanımını; araştırmacılar, en çok tercih edilen yiyeceği öğrendikten sonra, yeni bir süreç başlıyor: fiyatlandırma. Bu yeni süreçteki amaç, maymunların biz insanlar gibi rasyonel kararlar verip vermediğini bulabilmek. Böylece araştırmacılar, birçok maymunun tercihi olan Jell-o’nun fiyatını iki somun, elmanın fiyatını yarım somun ve üzümün fiyatını ise bir somun yapıyorlar. Buldukları sonuç ise gerçekten ilginç. Maymunlar, deney sırasında, biz insanlar gibi para harcama konusunda çoğu zaman rasyonel davranıyorlar. Parasını, en çok yiyecek alabileceği şekilde harcamaya başlıyorlar. Maymunlar, 1 somun verip, 2 dilim elma almayı, fiyatı 2 somun olan bir adet jell-o’ya tercih etmeye başlıyor.

Buraya kadar her şey güzel! Günlerden bir gün, yine ana kafesten, deney kafesine alınan maymun, deney kafesindeki bir tepsi içinde bulunan 12 somunu görüp, aniden çılgına dönüyor. Paraların bulunduğu tepsiyi kapıp, ana kafese fırlatıyor ve kendisini de ana kafese atıyor. Ana kafesteki bütün maymunlar bir anda gökten para yağdığını görüp, yere düşen paraları kapışmaya başlıyorlar. Levitt, bunu yazısında maymun tarihinde gerçekleşen ilk "banka soygunu" (maymunun tepsiyi çalması) ve "hapishane kaçışı" (maymunun deney kafesinden, ana kafese kaçışı) olarak tanımlıyor.

Bütün bu kaos içinde araştırmacılar, ana kafesteki maymunlardan parayı geri almaya çalışıyor. Olay biraz yatıştığı bir anda Keith Chen, hiç görmemeyi tercih ettiğini söylediği bir olaya şahit oluyor: Erkek maymunlardan biri, dişi maymunlardan birine yaklaşıp, ona elinde bulunan somunlardan birini veriyor ve bunun karşılığında dişi maymun, erkek maymunun seks teklifini kabul ediyor! Işin ilginç yanı bu iki maymunun "işi" bittikten sonra, dişi maymun "kazandığı" parayı araştırmacıya getirip, bununla üzüm almaya çalışıyor. Chen, bu olayı maymun tarihindeki ilk " fuhuş" olarak tanımlıyor.

Üniversitenin araştırma etik bölümü, maymunlar üzerinde yapılan para araştırmasının, maymunların yaşam koşulunu, değerlerini ve gündelik yaşamlarını tamamen değiştirdiği ve zedelediği gerekçesiyle, araştırmayı iptal edip, maymunlara para verilmesini yasaklıyor.

Özgün makaleye buradan ulaşabilirsiniz…

Capuchin

Böyle bir yazıyı Moleschino yazarları ile paylaşmak, bir spam mesajın grubun posta kutusuna atılması demekti ki, mesajı gönderen kişi bunun farkındaydı. Ancak yine de kendini bunu yapmaktan alıkoyamadı[1]. Bu sayede de; Keith Chen’in maymunlar üzerinde yapmış olduğu araştırmanın sonuçlarının Newyork Times’ta haber olmasından sonra Türkçe’ye çevrilmesi ve e-posta haline gelip Atilla Aktuna’nın posta kutusuna düştükten sonra, Moleschino yazarları ile paylaşılması (forward edilmesi) sonucunda bu yazının tohumları da atılmış oldu. Dolayısıyla bu yazı ya Moleschino yazarları ile yapılmış bir röportaj şeklinde ya da Moleschino yazarlarının birlikte yazdıkları bir yazı olarak düşünülmeli ve öyle okunmalıdır. Yazarların isteği bu konuda Moleschino okuyucularının tartışmaya katılmaları ve fikirlerini ortaya koymaları yönündedir.

A. Murat Eren (kod adı:Meren) bir bilim insanı olarak deneyin bilim etiği yönünden iptalini “birinci sınıf bir gerizekalılık” olarak tanımlarken, “daha dün, öyle bilim dünyasını filan değiştirmek gibi bir hedefi olmayan mütevazı bir makalede bahsedilenlerin nasıl deneylendiğine dair anlatılan (bir) yöntemden” bahsediyordu:

“Deneyin öncesinde 20 adet yetişkin kediye -yaklaşık olarak- şunlar yapılıyor:
1. Narkoz verilmiş kedinin gözkapakları çıkartılıyor,
2. Gözleri, hareket ettiremesin diye gözlerinin arka tarafından göz yuvasına yapıştırılıyor,
3. Retina parçalanarak içine, retinadaki olayları takip edebilecek ve bu bilgiyi kayıt ortamına döndürebilecek bir düzenek takılıyor,
4. Gözlerin istenen yere focuslanmış olması için deneğe uygun bir contact lens takılıyor,
5. Bu bitince denek vecuronium bromide ile paralize ediliyor ve artık diyaframını bile kontrol edemeyeceği için mekanik solunum cihazına bağlanıyor. Narkozun etkisinin geçmesinin ardından hazırlık safhası bitiyor ve deney başlıyor. Muhtemelen bu kediler deney sonunda da uyutuluyorlar (bu konuda bir şey yazılmamış, fakat ortada sanırım).”

Deneyin içeriğinden bahsetmeyen A. Murat Eren, şu şekilde devam ediyordu:

“O zaman kedilerin gündelik yaşamları tamamen değiştiği için bu deneyler de durdurulsun? Kedileri maymunlardan ayıran bir şey mi var? Hangi kritere göre kimin gündelik yaşamının önemli olduğu, kiminkinin önemli olmadığı belirlenecek ve deneyler durdurulacak?

Bilim bence insanların etik, din ve duygusal anlayışlarına göre hareket edebilecek bir mecra değil. Geçen gün Duygu ile tartışıyorduk, benim fikrim şu: Lab ortamında üretilen insanlar da dahil olmak üzere lab canlılarının üzerinde yapılacak deneylerin, özünde dini ya da duygusal çekinceler olan ve etik adı altında toplanan sebepler ile engellenmesi bilim dışı ve saçmadır.

Yale gibi bir yer gerçekten böyle bir şey yapıyorsa ben bunu saçmalık olarak değerlendirirdim. Öte yandan zaten makaleyi baştan sona okuyunca bu konuda bir bilgi verilmediğini gördüm ve ek bilgiyi forward edenin hayal ettiğini ve eklediğini düşünüyorum.”

DezenformasyonBunun yanı sıra, yine A. Murat Eren “forward" mesaja "yaşam koşulunu, değerlerini ve gündelik yaşamlarını tamamen değiştirdiği ve zedelediği gerekçesiyle, araştırmanın iptal edilmesi" mevzuunun eklenme sebebinin ise bu maili gönderen kişinin insanlarda "bak para nelere kadir, bizim de değerlerimizi alt üst etti, bilimsel olarak da ispatlamış amerikalılar" etkisi yaratıp elden ele dolaşmasını sağlamak olduğuna inanıyorum.” sözleri ile forward mesajların aslında nasıl bir dezenformasyon aracı olabileceklerinin ve medyanın bunu nasıl kullanabileceğinin altını çiziyordu.

Bu noktada devreye giren Erkan Tekman, A. Murat Eren’in yazdıklarını “Ben de Meren gibi medyanın (bu durumda NY Times) olayı cilalamak için bir "Papa ‘NY’da umumhane var mı’ diye sordu?" haberi uydurduğu kanısındayım.” diye destekliyor ve “Seks ve para ödeme olaylarının zamanda ve mekanda birbiri ile ilişkisi, iki maymunun duygusal tarihçesi vb konuları irdelemeden ‘Maymunlar para için sevişiyorlar’ diye manşet atmak en kolayı. Aynı olgulardan son derece iç buran bir aşk hikayesi çıkarmak (’Fakir ve fakat onurlu maymun son kuruşunu sevdiği kız ile paylaştı’ gibi) da hayli olası. Olayın bilimsel makalede yer almamasının nedeni de olsa olsa yukarıda saydığım ve benzeri nedenlerle gözlemin bilimsel bir sistematiğe oturtulamamış olması olsa gerek diye düşünüyorum” diyerek Chen’in deneyiyle ilgili kuşkularını dile getirerek sözlerini tamamlıyordu.

Darwin"Forward" mesaj göndermenin suçluluğunu ziyadesiyle üzerinde taşısa da, yazılanlara kayıtsız kalamayan Atilla Aktuna yazıyı ilk okuduğunda inandığı iki şeyin “bilimsel olmaktan ziyade duygusal bir biçimde" doğrulandığını düşünüyordu: “1. Maymundan geliyoruz. 2. Para adamı bozar” ve Ali Işıngör ile bir sohbetlerinde şu çıkarımı da yaptıklarını ekliyordu: "3. Para maymunu adam eder ;)”

A. Murat Eren’in etik ile ilgili saptamalarına katılmadığını* da ifade eden Atilla Aktuna, katılmama nedenlerini şu şekilde açıklıyordu:

“Şöyle bir varsayımla yola çıksak örneğin: Doğum aşamamızda, geliştirilen bir teknoloji ile yumurta sperm tarafından döllendikten hemen sonra, embriyonun bir ya da birden fazla kopyasını anne rahmine yerleştirsek. Dokuz ay sonra da bizimle birlikte ikizimiz, üçüzümüz ya da n-izimiz doğsa (tek yumurta ikizi-üçüzü-n-izine benzer bir durum olarak kabul edelim yani) ve biz hariç n-1 adet kardeşimizi -teknik olarak kardeşimiz- "lab canlısı" olarak bir laboratuvarda deneylere tabi tutulmak üzere alıkoysalar. Daha da dramatize edelim durumu: Kardeşlerimizle belli bir yaşa kadar birlikte yaşasak ve sonra birileri bize biz kardeşlerini daha embriyo iken kopyalamıştık, şimdi de onlara lab canlısı olduklarından 20 adet kediye uyguladığımız deneyi uygulayacağız" dese nasıl tepki verirdik?

Bilimde deneyin gerekliliği yadsınamaz elbette. Ama etik değerlerin her konuda olduğu gibi bilimde de varolduğu düşüncesindeyim ben.”

Kurbağa embriyosuTüm bu tartışmalar sırasında “ironik” bir biçimde araştırmalarını kurbağa embriyoları üzerinde devam ettiren Duygu tüm bilimsel ciddiyetiyle Atilla’nın “Maymundan geliyoruz” sözlerini haklı olarak "maymundan gelmiyoruz :) Maymun ile ortak atalara sahibiz” diye düzeltiyor ve devam ediyordu:

“Bence bu, olaylara, bir takım bulgulara ne kadar taraflı baktığımızı, algımızın ne kadar daracık olduğunu ve bir durum karşısında görmek istediğimizi gördüğümüzü anlatması bakımından çok güzel bir örnek. (Ayrıca çok da komikti, çok güldüm :).

Hayvanlar üzerinde yapılan davranış deneylerinin en ciddi sorunu burada: bilmediğimiz, göz önünde bulunduramadığımız o kadar çok şey var ki, ayrıca, o kadar önyargılıyız ki, deney sonuçlarını "yanlı" olmadan yorumlayabildiğimizi nereden biliyoruz?

Para karşılığı seks kısmını nasıl yorumlayacağımız bir kenara, deney beni şu anlamda o kadar da şaşırtmadı: eğer Afrika’nın derinliklerinde kendi kendilerine mesela değiş tokuşa dayalı bile olsa bir alım-satım sistemi yaratmış bir maymun topluluğu bulunsaydı, o zaman çok şaşırır, ve hatta ’siz de mi ulan’ derdim. Fakat maymunlar zeki, burada onlara biz ‘insanlar’ öğretiyoruz bu kavramı. Anlayabilmeleri ve hemen kullanmaya başlamaları kesinlikle ilginç, ama kendiliklerinden paraya benzer bir kavramı oluşturmamışlar ki.

Öte yandan evet, maymunların bu kavramı bu kadar çabuk anlayabilmeleri, zaten DNA’daki baz diziliminin açıklanmasıyla da emin olduğumuz bir şeyi, yani insan ve maymunun genetik olarak birbirlerine ne kadar benzedikleri gerçeğini bir kere daha (evet Atilla Aktuna’nın dediği gibi, bilimsel olmaktan ziyade duygusal bir biçimde) ortaya koyuyor. İnsan ve şempanze genomununun %99′unun aynı olduğunu biliyoruz. (burada yazıyor: http://www.genome.gov/15515096) Yeni bir şey değil.”

Duygu, bilim etiği konusunda ise düşüncelerinin hâlâ “duygusal” olduğu saptamasını yaparak şöyle devam ediyordu:

Sevimili fare yavruları“Ben ‘içeriden’ bir insan olarak, laboratuvarlarda yapılan pek çok şeyin, fare ya da kurbağa gibi ’sevimsiz’ canlılar üzerinde dahi olsa pek çok insanı aslında düşününce rahatsız edecek türden olduğunu söyleyebilirim. Ben kurbağa embriyoları kullanıyorum ama bizim labımızda fare de kullanılıyor ve işte size bir örnek: Bizimki çokkistli böbrek hastalığı adı verilen ve böbrek yetmezliğine sebep olan görece yaygın bir hastalık üzerinde çalışan bir laboratuvar. Bu hastalığa neyin sebep olduğunu araştırabilmek için böbreğin gelişimi sırasındaki olaylara bakıyoruz. Bu yüzden bize ne lazım? Gelişmekte olan bir canlı lazım. Bunun için, fareleri önce çiftleştiriyoruz, hamile dişinin hangi gün hamile kaldığını takip ediyoruz ve örneğin hamileliğin 7. gününde anneyi öldürüp yavrularını karnından alıyoruz. Ya da doğumun ilk gününde yavruları anneden ayırıp her birinin böbreklerine bakıyoruz. (Bunun için elbette hepsi öldürülüp böbrekleri çıkarılıyor.)

Rahatsız olmaya başlamadınızsa işi dramatize edeyim: pembe, sıcacık, minicik yavruları annelerinden ayırıp öldürüyoruz yahu… Süt falan emiyor oluyorlar, o beyaz önlüklü bilimci kafeslerinin kapağını açtığında.

Buradan itibaren soracağım soruların cevabını kendim de bilmediğim gibi, savunuyor ya da karşı değilim, halen sorgulamaktayım: Şimdi bu etik bir nedir? Fareye yapılsın ama maymuna yapılmasın mıdır? Bunun kararını kim vermektedir? ABD’de kök hücre araştırmaları çok büyük bir tartışma konusu örneğin. İnsan embriyosundan elde edilen hücreler kullanılmasın istiyor bir kısım Katolik. Eğer binlerce farenin bu şekilde kullanılmasından, her yıl bu kadar milyonlarca dolar para dökülmesinden daha hızlı, kesin, masrafsız, kansız bir alternatif ise neden olmasın?

Atilla’nın verdiği örnekte şöyle bir sorun var yalnız. ‘Deney kardeşleri’ bizimle birlikte büyüyor, bizim gibi duyguları, ‘hakları’ olan bireyler oluyorlar. Elbette ‘hadi bakalım sizi deney alıyoruz’demek çok abartılı bir örnek :) Ama fareler, maymunlar gibi laboratuvarda doğup büyümüş ‘lab insanları’ olsaydı, onları kullanmamak için tek gerekçemiz ‘çünkü onlar insan’ mı olurdu. (Bu kısımlar Meren’in düşünceleriydi biz tartışırken – ve hatırlayabildiğim şekliyle). ‘İnsan denek’ işini savunuyor değilim, sadece sorguluyorum :)”

Bir forward mesajın Moleschino yazarları arasında yarattığı kısa süreli “sarsıntı” bu şekilde noktalandı. Ama bilim etiği ve dezenformasyon üzerine yapılmış bu tartışma sanırım yorumlar kısmını sarsmaya devam edecek.

[1] Zaten çok nadir forward mesaj gönderen Atilla Aktuna bundan sonra kimseye bu tarz mesajlar göndermeyeceği konusunda kararlıdır ;)

** "Everything you know is wrong" fotoğrafı www.disinfo.com adresinden, diğerleri wikipedia.org adresinden temin edildi.

Türkiye İnsanlarına Basit Sorular

A. Murat Eren tarafından Kültür, Türkiye, Internet ile işaretlenerek gönderildi (17 July 2006)

Türkiye’yi adam edecek sosyologlar, toplum bilimciler, siyasetçiler, akademisyenler, televizyon yapımcıları, analar, babalar ne zaman yetişecekler? Yetişecekler mi?

Yoksa her şey yolunda ve üzülünecek bir şey yok mu? Bütün bunlar şanlı, şerefli, zeki ve çalışkan Türkiye’yi çekemeyen Google’ın uydurması ve koca bir yanlış anlama mı?

Siber İtaatsizler İçin El Kitabı

Ali Işıngör tarafından Politika, Internet ile işaretlenerek gönderildi (7 December 2005)


Mehmet ismi lazım değil, hükümetin en önemli bakanlarından birine çok yakın çalışan bir devlet memuru… Bakan, medyada ve kamuoyunun gözünde çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile sivrilen bir politikacı. Ancak Mehmet, Bakan Bey’in ihalelere fesat karıştırıp yüklü rüşvetler aldığını biliyor. Mehmet’in gönlünden geçen, bu soyguna bir son vermektir. Ama nasıl?

Mehmet, çoğu insanın yaptığını yaparak, ülkenin en büyük gazetesinin ünlü yazarlarından birinin yanında soluğu alır. Ünlü gazetecinin eli kolu bağlıdır: "Rüşvet verenler arasında gazetemin sahibi de var! Bunu nasıl yazabilirim ki?"

Mehmet şansını küçük ve yerel bir gazetede denemeye karar verir. Yerel gazeteci, Mehmet’in anlattıklarına inandığını ama hikâyede eksik olan parçaları bulması gerektiğini söyler.

Peki, ama nasıl? "Reporters Sans Frontiéres" yani Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, geleneksel medyanın sınırlarının bittiği yerde "blogların başladığını" ilan etti geçenlerde… Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün tüm dünyada dağıtılmak üzere yayınladığı son kitap, engellerle karşılaşan tüm okur ve gazetecilere nasıl blog sitesi açılacağını öğretiyor. Hem de tüm hile ve incelikleriyle…

Bu kitapçıkta neler mi var? 98 sayfalık bu kitapçıkta, mücadelelerini dünyanın dört bir yanında, İran’da, Nepal’de, Küba’da, Çin’de, ABD’de baskı altındaki "sanal gazeteci"lerin, bloglar üzerinden yürüttüğü mücadelenin parmak ısırtan hikâyeleri var. Bu blog sahiplerinin kimliklerini gizli tutmayı nasıl başardığı, ülkedeki tüm internet trafiğini kontrol altında tutan izleme sistemlerini nasıl atlattıkları anlatılıyor. Ve bu yöntemler herkese öğretiliyor.

Yukardaki örnekteki Mehmet’in bir blog sitesinde bildiklerini yazabilmesi için kimliğini "gizli tutması" şart… Aksi takdirde işinden olabileceği gibi, çeşitli baskılarla da karşılaşabilir. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün "Siber İtaatsizler ve Bloggerlar İçin El Kitabı" adını verdiği bu e-kitaba göre, Ahmet’in şunları yapması gerekiyor:

  1. İlk kural, Mehmet’in kimliğini açığa vermeyecek, mümkünse de yabancı bir dilde bir "nick name" yani takma ad bulması. Bu nickname ile Gmail, Yahoo gibi bir uluslararası servis sağlayıcıdan bir mail adresi almalı Mehmet. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, Hushmail gibi sunucularında özgür yazılım ürünlerini kullanan ve mesajlarda kriptolamaya (2048 bit OpenPGP) izin veren servis sağlayıcıları tavsiye ediyor.
  2. İkinci kural, yayıncılığın kamuya açık bilgisayarlar aracılığıyla yapılması yönünde. Mehmet, kalabalık internet café, kütüphane ve üniversite bilgisayarlarını kullanmalı. Ve bunu yaparken de aynı mekânı iki-üç kereden fazla ziyaret etmemeye dikkat etmeli.
  3. Yüksek derecede anonimlik içeren proxy sunucuları ve Anonymizer gibi sistemlerin kullanımı "siber itaatsiz"lerin kimliklerini korumada yardımcı olabilir. Anonymizer gibi sistemlere erişim birçok hükümet tarafından engelleniyor. SSL destekleyen ve yüksek anonimlik sağlayan proxy sunucuların saat başı yenilenen listesine Samair gibi dizinler üzerinden erişebilirsiniz.
  4. Proxy sunucular kimi zaman güvenilmez olabilir. Bunun yerine dünyanın dört bir yanındaki insan hakları savunucularının kurdukları basit bir sistemi kullanmak çok daha güvenilir olabilir. Bu sistemin adı: "Circumventor". Bu sistem, güvenilirliği siber haklar savunucuları tarafından doğrulanan kişilerin bilgisayarlarının birer proxy sunucusu işlevini görmesine dayanıyor. Şöyle bir örnek verelim: Ülkeniz (Çin) internet üzerinde "özgürlük, demokrasi" gibi kelimeleri sık kullanan sitelere erişimi yasaklıyor olsun. Bilgisayarınız, başka bir ülkede yaşayan ve bilgisayarını "Circumventor" olarak kullanan bir diğer kullanıcı aracılığıyla tüm yasaklı sitelere erişebilir! İki bilgisayar arasındaki iletişim şifreli olduğundan, tamamen güvendesinizdir. "İnternetteki Çin Seddi" bu yöntemle aşıldı… Circumventor kullanmayı buradan öğrenebilirsiniz.
  5. Circumventor sisteminin zayıf yönü, yasaklı sitelere erişimi sağlayan bilgisayarın kapandığı anda yeni bir IP numarasına ihtiyaç duyması. Bu nedenle Circumventor’lara erişim kimi zaman zor olabiliyor. Circumventor’a benzeyen ama daha güvenli bir başka yöntem daha var. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü buna "Soğan Halkaları Yöntemi" diyor. Bu yöntemde bilgisayarınıza kuracağınız Tor yazılımları sizin, içeriğini görmek istediğiniz siteye 20 kadar farklı proxy sunucusundan geçerek ulaşmanızı sağlıyor. Basit bir şekilde şöyle anlatabiliriz. A noktası olduğunuz ve B noktasındaki intenete sitesine erişmek istediğinizi varsayalım. Tor sistemi sizin bu talebinizi C sunucusuna iletiyor. Aynı talep, tamamen raslantısal bir sırayla D, E, F, G, H… derken 20 kadar sunucudan geçerek varış noktasına yani B sitesine ulaşıyor. Ve aynı yolu izleyerek şifrelenmiş bir şekilde size geri dönüyor. Tıpkı bir soğanın halkaları gibi, her proxy sunucu sizin için ayrı bir güvenlik kuşağı, izinizi sürmek isteyenler içinse bir engele dönüşüyor. "Soğan Halkaları Yöntemi" internet hızınızı yavaşlatan ama bilgiye kesinlikle anonim bir şekilde ulaşmanızı sağlayan bir yöntem.
  6. Dünya çapında bloglar aracılığıyla "insan hakları mücadelesi"nin ve "yurttaş gazeteciliği"nin yaygınlaşması, yeni bir mecranın ortaya çıkmasına neden oldu: Invisiblog’lar… Invisiblog’lar yani bloggerların görünmediği blog sistemi, Mixmaster mail sistemi ve GPG (GNU PGP) şifreleme algoritmaları ile birlikte çalışıyor. Invisiblog’larda bloggerlar, yazılarını anonim bir şekilde bağlandıkları Mixmaster mail sistemi ile sitelerine geçiyorlar. Tıpkı Tor sisteminde olduğu gibi, şifrelenmiş bir şekilde 20 kadar mail sunucusundan geçen bu yazılar, iki saat ile iki gün arasında değişen bir "geciktirme" süreci sonrasında siteye giriyor. Bu gecikme, blog editörlerinin takibinin engellenmesini sağlıyor. Avustralya merkezli Invisiblog ve bir açık kaynak kodlu proje olan Mixmaster mail sistemi, bu yöntemin kalbini oluşturuyor.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, buna benzer pek çok yöntemin anlatıldığı son yayınında, sansüre karşı blogları salık veriyor. Eğer siz de bir "Siber İtaatsiz"seniz ve ifade özgürlüğünüzün üzerinde "sınırlar" olduğunu düşünüyorsanız hemen bir blog sitesi açın. Ve sansürden değil, yazamadıklarınızdan korkun…

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün blogger’lar için hazırladığı ve çok ilginç tavsiyeler veren el kitabını buradan indirebilirsiniz.

Not (10 Aralık): Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün e-kitabını indirebileceğiniz FTP adresi düzeltildi.