Silah insan evladının en aptalca buluşudur!

Selim Yörük tarafından İnsan Hakları, Savaş ile işaretlenerek gönderildi (12 June 2006)

"İlkel" zamanlarda bir silaha sahip olmak yaşamın devamı için bir gereklilikti. Vahşi hayvanlara karşı kendilerini korumak için en ilkel silahlar "zorunlu olarak" üretilmiş oldu. Daha sonra, çağlar ilerledikçe insanoğlu elindeki silaha daha çok ısınmaya başladı. Onu kullanmada ustalaştı.

İnsanoğlu, silahın dışında yaptığı diğer buluşlarla kendine çok daha güvenli bir çevre yaratmasına rağmen elindeki öldürücü şeyi bırakamadı. Aksine, daha hızlı ve kesin çözüm sunan versiyonlarını geliştirdi. Hayvanlardan korunmak, kendi varlığını sürdürmek için ürettiği nesne kendisine hayvani özellikler kattı. Ama bundan memnun olmadıkları söylenemezdi. Silah "güç" demekti. Beyinlerinde olmayan gücü tamamlayan bir güç.

Gerçekten de, dünya savaş tarihine bakıldığında, insanoğlunun ne kadar vahşi olduğu ortaya çıkar. Bazıları savunma, bazıları dini yayma, bazıları da olası tehlikeleri önceden giderme amacı ile savaşmış olduklarını beyan ederler. Savaşan taraftarlardan hiçbiri haksız değillerdir kendilerine göre.

Hep bir "savaşın asıl nedeni" durumu vardır. Ve bunlar lise tarih sınavlarının demirbaş sorularının kilit noktalarıdır. Ne ironik… Tarihte yapılmış koca bir salaklık, öğrencilerin öğrenme yeteneklerini, zekalarını ölçmek için kullanılıyor…

Charles Darwin‘e göre aynı türden -belki de farklı ırktan- geldiğimiz "insan" atalarımız temelde hayvani içgüdüler ile savaş denen "öldürme oyunu"nu geliştirmişler. Daha sonra gelenler ise, onların bu oyunlarını uzun uzun inceleyip oyunda kullanılan taktikleri günyüzüne çıkarmışlar. Yetinmeyip, bu konu üzerine ballandıra ballandıra kitaplar yazmışlar, "tarihin gizemli köşeleri" havucu ile. Öyle saçmalayanlar olmuş ki aralarında, öldürmeyi sanat bellemişler.

Günümüz "öldürme sanatı"nın enstrumanları son teknoloji ile üretilmiş silahlar. Artık bu silahlar eskisi gibi verimsiz(!) değil. Bir kurşunla bir kişi öldürmek ne kadar da kötü bir şeymiş oysa fiyat/performans analizlerine göre. "Bomba" gibi bir buluş ile toplu kıyımlar yapılabilir hale gelmiş. Ne de güzel olmuş!

Toplu kıyımlar yapmak da yetmemiş. Atom bombası denen şey üretilmiş. "Silahın etkisi anlık olmasın. Devam etsin öldürmeye uzun zaman boyunca" şeklindeki dâhiyane (!) fikirden türemiş.

1945 yılının Ağustos ayının ilk günlerinde toplam 5 milyon civarında bildiri, havadan 33 farklı Japon kentine yağar. Bildiride şöyle der;

"Bu bildiriyi dikkatlice okuyun! Burada verilen bilgiler sayesinde kendinizin ve yakınlarınızın hayatını kurtarabilirsiniz. Birkaç gün içinde arka sayfada isimleri verilen şehirlerin bazıları ya da tümü Amerikan bombaları ile yok edilecektir. Bu şehirlerde saptadığımız askeri hedeflere yönelik olan bu saldırıda sizler (siviller) de zarar görebilirsiniz. Biliyorsunuz, bombaların gözleri yoktur.

Amerika’nın insan hakları politikası gereği, hava kuvvetlerimiz masum insanlara zarar gelsin istemez. Bu nedenle, bahsi geçen şehirleri boşaltmanız için size bu uyarıyı gönderiyoruz. "

Bildirinin devamında ise Amerika’nın atılacak olan, en son teknoloji ile üretilmiş olan bu atom bombalarıyla barışı hedeflediği belirtilmektedir. Yani, kısacası "Sizi barış için öldürüyoruz" diyorlar. Acaba bu cümle dünya tarihi boyunca kurulmuş en saçma cümlelerin ilk 5′inde kaçıncı sırayı alır?

NagazakiBildiride söz verildiği gibi ilerleyen günlerde Hiroshima ve Nagasaki adlı şehirlere son teknoloji ürünü bombalar atılıyor. Bu bombalar o anda ve sonrasında yüzbinlerce kişinin hayatına son veriyor ve bir o kadarının da geri kalan hayatını işkenceye çeviriyor. Sonuç olarak bir savaş enstrumanı ile barış sağlanmış oluyor. Bu nasıl bir mantıktır, bu nasıl bir çözüm yoludur anlamak, kavramak biz kıt beyinliler için biraz zor oluyor.

Sanırım şu an binlerce bilim adamı tüm bilgileri ve zekâları ile fiyat/performans oranı çok daha yüksek olan silahlar üretmek için kafa yoruyorlardır. Ne kadar da hoş! Teşekkür ederiz…

Stanley Kubrick bombalar ile ilgili endişelerimizin yersiz olduğunu, onları sevmeye çabalamamız gerektiğini anlatmış Dr. Strangelove ile. Benim gibi "öldürücü" derecede endişeye sahip arkadaşlar izlesin derim. Ben biraz sonra gidip tekrardan izleyeceğim (İpucu: Öğretici değil mizahi bir filmdir).

"Gentlemen! You can’t fight in here, this is the War Room!!"

Buyrun hanımefendi, ısmarladığınız bebek hazır.

B. Duygu Özpolat tarafından Bilim, İnsan Hakları ile işaretlenerek gönderildi (28 January 2006)


“Biyoteknoloji” 21. yüzyılın en popüler kelimelerinden biri haline geldi. Yediğimiz meyvelerden yeni geliştirilen tıbbi uygulamalara, hatta çevre kirliliğine alternatif çareler geliştirmeye kadar hayatımızın çeşitli alanlarına yayıldı. Fakat “biyoteknoloji” beraberinde başka bir kelimeyi de ister istemez sürükledi ve onun en az kendisi kadar popüler olmasına sebep oldu: ETİK. Yiyeceklerimizin genleriyle oynansın mı oynanmasın mı? İnsan kopyalansın mı kopyalanmasın mı? Embriyolardan elde edilen kök hücreler kullanılsın mı kullanılmasın mı? Özellikle geçtiğimiz yıllarda ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin gündeminden pek düşmeyen kök hücreler ve bu konu etrafında dönen tartışmalar ülkemizde de oldukça ilgi görüyor. Fakat son zamanlarda en az bu konu kadar çok tartışılan “ısmarlama bebekler” diğer bir adıyla “bebek tasarımı” yukarıda sıralanan -cevabını vermenin pek de kolay olmadığı- sorulara bir yenisini ekliyor: “Henüz doğmamış bir bebeğin özelliklerini belirleme, genlerini önceden seçme hakkına sahip miyiz, değil miyiz?”

“Ismarlama bebek” olgusunu hayatımıza, yaygın ismiyle “tüp bebek” olarak bildiğimiz “In Vitro Fertlizasyon (IVF)” uygulaması kazandırdı. Doğal yollarla bebek sahibi olamayan çiftlerin sıkça başvurduğu bir uygulama olan IVF sırasında, anneden alınan yumurtalar, babadan alınan spermlerle laboratuvar ortamında dölleniyor ve embriyolar elde ediliyor. Bu embriyolar daha sonra anneye enjekte ediliyor. Eğer embriyolardan biri rahim duvarına tutunmayı başarırsa gebelik gerçekleşmiş oluyor. Buna transplantasyon deniyor. Fakat transplantasyon öncesinde, embriyolar 4-8 hücre halindeyken bu hücrelerden biri alındığında embriyo normal gelişimine devam edebilme özelliğine sahip. Bu sayede elde edilen her embriyo genetik açıdan incelenebilir, yani cinsiyeti saptanabilir, ciddi bir kalıtsal hastalığı olup olmadığı belirlenebilir… Kısacası genlerin etki ettiği bilinen tüm özellikler için bu hücrenin genetik materyali incelenebilir ve embriyo hakkında kesin bir fikre sahip olunabilir. Örneğin, insanın ne kadar zeki olacağını doğrudan etkilediğini bildiğimiz bir gen olsaydı, embriyoda bu genin olup olmadığına bakabilir ve gene sahip olan embriyoları seçebilirdik. Kimi ülkelerde yeterli parası olan aileler bu yöntemle sahip olacakları bebeğin cinsiyetini belirleyebiliyorlar. Bunun dışında yine aile geçmişinde hemofili, sistik fibroz gibi ciddi kalıtsal hastalıklar varsa anneye transfer edilecek embriyolarda bu hastalığın olmadığından emin olmak için aynı yöntem izleniyor.

Fakat, ya bu sadece bir başlangıçsa? Bugün kalıtsal bir hastalığa hangi genlerin sebep olduğunu biliyoruz. Peki, zamanla zekilik, hiperaktivite, eşcinsellik, utangaçlık gibi özellikleri de doğrudan etkileyen genler hakkında bilgi sahibi olduğumuzda ne olacak? Değil “doğmamış”, daha anne rahmine düşmemiş bir bebeğin “nasıl” özelliklere sahip olacağını belirlemek ne kadar etik? Acaba Freddie Mercury’nin ailesinin böyle bir seçme şansı olsaydı, onun birgün eşcinsel olacağından korkup daha “normal(?)” bir embriyoyu mu seçerlerdi? Şimdi psikiyatrinin “hiperaktif çocuk” diye teşhisi yapıştıracağı Tom Sawyer, büyük olasılıkla petri kabından dışarı çıkamayacaktı[1]. İyi de, Bülent Ortaçgil’in şarkıda dediği gibi: “Ooffff biri anlatsın hemen, nedir bu normal?”

Tarih, değişimin muhafazakârlığa karşı kazandığı zaferler ile dolu. İçinizden bir ses size de ne kadar ürkütücü duyulursa duyulsun insanın, geriye rastlantısal olan hiç bir şeyin kalmayacağı bir günün saplantılı hayaliyle ilerlediğini fısıldıyor mu bazen?


Her ne kadar biyoloji okumuş biri, daha da önemlisi çeşitliliğin her “çeşidinin” güzelliğine ve önemine inanan bir insan olarak, doğanın karmaşık düğümünün çözülüp rastlantının (bir petri kabında dahi) ortadan kaldırılmasının pek kolay bir lokma olmadığını düşünsem de, orada bir yerlerde bu işi kıvırabileceğine inanan pozitivist mühendisler de var, biliyorum. (Sanırım bir mühendisle biyologun, “hayatı” algılayışları arasındaki ince çizgi de tam orada çizilmiş bulunuyor. Fakat bu belki de başka bir yazının konusu.) Sonuç olarak, petri kaplarından “seçilecek” beklenmedik süprizlere hazırlanmaya başlasak iyi olur belki de.

[1] Bu harika benzetme, şimdi kaynağını dahi hatırlamadığım bir yazının sahibine ait. Hayat ne garip.

Yaban Hayatı Rehabilitasyon (3)

B. Duygu Özpolat tarafından Bilim, Dünya Ülkeleri, İnsan Hakları, Hayat ile işaretlenerek gönderildi (11 January 2006)

Daha önceki iki bölümde Yaban hayatı rehabilitasyonun ne olduğundan ve Yunanistan’ın Aegina adasındaki bir rehabilitasyon merkezi olan EKPAZ’da yapılan çalışmalardan bahsetmiştim. İşte sizlere üçüncü ve son bölüm:

EKPAZ’ın kuruluş öyküsü ve kasabanın delisi

Sabahın erken saatlerinde, Aegina’nın merkezindeki süpermarketin önünden geçecek olursanız, marketin hemen yanındaki kocaman çöplükte eşelenmekte olan, saçı sakalına karışmış, omzunda tüylerinin bir kısmı yolunmuş ve uçmaktan aciz beyaz bir papağan bulunan “evsiz” görünümlü bir adama rastlayabilirsiniz. Adanın yerlilerine sorarsanız onun çöpten beslenen, evinde çeşit çeşit hayvan bulunan bir deli olduğunu öğrenebilirsiniz. EKPAZ’a her sabah hayvanların yiyeceği erzağı, balık kokan külüstür bir arabayla getiren de bu adamdır. Hastanedeki hayvanların iştahla yedikleri o meyve ve sebzelerin, kutu sütlerin, dilimli ekmeklerin bir kısmının market çöplüğünden toplandığını EKPAZ’daki gönüllülerin çoğu bilmez. Onlar, meyvelerin çürümüş yerlerini atıp kalanını hayvanların yemek kaplarına dilimlerler ve haklı olarak meyvelerin bir yerlerden satın alındığını düşünürler. Yine, bu berduş kılıklı adamın aslında üniversite okumuş bir zoolog olduğunu, bir zamanlar babasından ona miras kalan bütün parayı yaralı yaban hayvanlarının iyileştirilmesi için EKPAZ’a yatırdığını ve onun EKPAZ’ın kurucularından biri olduğunu, bugün de hala eline geçen paranın neredeyse tamamını bu hayvanlar için harcayıp, yıllardır çöpten beslenmekte ve hatta “giyinmekte” olduğunu da çok az insan bilir. Yannis Poulopoulos, gerçek bir deli ve doğa aşığıdır.


Tohumları Yannis tarafından 1984 yılında atılan ve Philippos Dragoumis’in Yannis’e katılmasıyla git gide gelişen EKPAZ bugün Yunanistan’daki en büyük yaban hayatı rehabilitasyon oluşumlarından biri. İlk zamanlar Atina’da bir apartman dairesinde başlayan bu macera, Philippos’un ailesinin Aeigna’daki evi, Aegina’nın artık kullanılmayan hapisane binası derken EKPAZ’ın nihayet Aegina Şehir Konseyi tarafından bağışlanan arsa üzerine inşa edilen şimdiki merkeze yerleşmesiyle bir düzene girmiş.

EKPAZ’a her yıl onlarca insan, dünyanın dört bir yanından gönüllü çalışmak için geliyor. Bu sayede hastanede şimdiye kadar 30 000’in üzerinde hayvan tedavi edilmiş ve bunların yarısından fazlası doğaya geri bırakılmış.

EKPAZ’daki gönüllülerden biri olmak için veteriner hekim, biyolog ya da timsah avcısı Steve olmak gerekmiyor. Mesleğiniz ve yaşınız ne olursa olsun EKPAZ’da kendi belirlediğiniz bir süre boyunca gönüllü çalışabilirsiniz.

Türkiye’de Yaban Hayatı Rehabilitasyon

Yaban hayatı rehabilitasyondan bu kadar bahsetmişken, kısaca Türkiye’de neler yapıldığına değinmeden geçemeyeceğim. Belki bu yazıyı okumadan önce, “yaban hayatı rehabilitasyon” kavramını daha önce hiç duymamıştınız. Belki aynı sebeple ülkemizde bu konuyla ilgilenen kimse yok gibi görünüyor olabilir. Fakat gerçekte rehabilitasyon son yıllarda Türkiye’de de gelişmeye başlayan bir alan. İşte size Türkiye’de yaban hayatı rehabilitasyon konusunda çalışan bazı organizasyon ve kurumların küçük bir listesi (yani bu konuda birşeyler yapmak istiyorsanız taa Yunanistan’a gitmek zorunda değilsiniz):

  • Yırtıcı Kuşları Bilimsel Araştırma ve Rehabilitasyon Derneği (YARD): Kökleri 2000 yılına kadar uzanan ve 25 Aralık 2003 tarihinde Ankara Veteriner Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Ümit Kaya’nın başkanlığında kurulan dernek, bu süreçte 1. ve 2. Avrasya Yaban Hayatı Rehabilitasyon Kongre’lerini düzenledi. Bu kongrelerdeki eğitimleri genel olarak ABD Uluslararası Yaban Hayatı Rehabilitasyon Konseyi’nden (IWRC) rehabilitasyon uzmanları verdi. YARD, herkesin katılımına açık bir dernek.Doç. Dr. Ümit Kaya’nın iletişim bilgileri:
    E-posta: umit.kaya [at] veterinary.ankara.edu.tr.

    Tel: 0 312 3170315 / 402
  • AKYAKA ve GÖK-KUŞ-AĞI: Muğla Akyaka’da, Heike Thol-Schmitz (Bahar Suseven) ve eşi Thomas Schmitz’in yürüttükleri rehabilitasyon çalışmaları var. Çift 2002 yılında Ankara’da düzenlenen 2. Avrasya Yaban Hayatı Rehabilitasyon Sempozyumu’na da katılarak sertifika edinmiş. Gökova – Akyaka’yı Sevenler Derneği başkanı ve Gök- Kuş –Ağı’nın koordinatörü olan Heike Thol-Schmitz, Gökova ve Akyaka için küçük bir rehabilitasyon merkezi oluşturmak üzere, dernek olarak çalışmalar yürüttüklerini belirtiyor. Gökova – Akyaka’yı Sevenler Derneği ve Gök- Kuş –Ağı’yla ilgili daha ayrıntılı bilgiyi www.akyaka.org adresinden edinebilirsiniz.
  • Vahşi Yaşamı Araştırma ve Koruma Kulübü (VAŞAK): İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nde yaklaşık 4 senedir sürdürmekte olan kulübün başkanlığını Nilay Tezsay, danışmanlığını da A.B.D’den Prof. Dr. Serhat Özsoy yapıyor. Kulüp, açılışından Aralık 2005 tarihine kadar 300′ün üstünde yaban hayvanını misafir etmiş.Nilay Tezsay’ın iletişim bilgileri:
    E-posta: nilay_tezsay [at] yahoo.com
  • Türkiye Vahşi Hayat Rehabilitasyon Ağı: Türkiye’de yaban hayatı rehabilitasyonla ilgili yapılan çalışmaları haber alabileceğiniz, bu konuda aklınıza takılanları sorabileceğiniz, yaptığınız çalışmaları haber verebileceğiniz ya da yaralı bir hayvan bulduğunuzda danışabileceğiniz bir haberleşme ağı var. Buraya vh-rehab [at] yahoogroups.com adresinden üye olabilirsiniz.

Yaban hayatı rehabilitasyon sayesinde her yıl sayısı hiç azımsanamayacak kadar çok sayıda hayvan hayata ve doğal yaşam alanlarına döndürülüyor. Gün geçtikçe genişleyen şehirler, doğal yaşam alanlarının kirletilmesi ve yok edilmesi yüzünden hayat şartları git gide zorlaşan bu hayvanlara yardım eli uzatmak belki de hatalarımızı biraz olsun telafi etmemizi sağlayabilir.

Irak’a düşen bombalar, kalplerimize de düşecek…

Ahmet Aygün tarafından İnsan Hakları, Hayat, Politika, Savaş ile işaretlenerek gönderildi (2 January 2006)


Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun erkek, kadın, çocuk ve yaşlılarından selamlar. Bizim sözlerimiz, okyanusu aşabilmek için bulut oldu ki, sizlerin kalplerindeki dünyalara ulaşabilsin.

Bugün tüm dünyada, Bush’un Iraklı insanlara karşı açacağı savaşa "Hayır" demek için protesto gösterileri düzenlendiğini biliyoruz.

Ve zaten tam da öyle denmesi gerekiyor; çünkü bu savaş, ne Kuzey Amerika halklarının savaşı, ne de Saddam Hüseyin’e karşı bir savaş.

Bu savaş, Bay Bush’un temsil ettiği paranın savaşı (ki bu, onun zekâ yoksunu olduğunun kanıtıdır). Bu savaş, insanlığa karşı bir savaş; insanlığın kaderi şu anda Irak topraklarında tehlike altında.

Bu, korkunun savaşı.

Savaşın amacı, Saddam Hüseyin’i Irak’ta yenmek değil. Savaşın amacı, El Kaide’yi ortadan kaldırmak da değil, Iraklıları özgürlüğe kavuşturmak da… Bu savaş adalet için yapılmıyor; demokrasi için de yapılmıyor… Bu terörün amacı özgürlük de değil. Amaç, korku.

Kendisine neyi, nasıl ve ne zaman yapması gerektiğini söyleyen bir polise, dünyanın boyun eğmeyeceği korkusu. İşte bu korkunun savaşı…

Dünyanın, yağmacılığı reddetmesinden duyulan bir korku.

İnsanlığın özünde olan bir isyanın korkusu.

Bütün dünyada bugün harekete geçen milyonlarca insanın barış çağrılarının daha da yükseleceği korkusu.

Irak topraklarına düşecek olan bombaların kurbanları sadece Iraklı siviller, çocuklar, kadınlar, erkekler ve yaşlılar olmayacak. Bu insanların ölümleri, Tanrı’yı ölüm ve yıkımda mazeret olarak göstermek isteyen Bush’un düşüncesizce ve rasgele ilerlediği bu yolda, birer "kaza" olarak adlandırılacak.

Bu aptallığı yöneten kişi olan Bay Bush, (ki aynı aptallık İtalya’da Berlusconi, İngiltere’de Blair ve İspanya’da Aznar tarafından destekleniyor) Irak halkının üstüne boşaltmaya çalıştığı gücü parayla satın aldı.

New York’taki ikiz kulelerin gölgelerinin ve 11 Eylül terör kurbanlarının bahane edildiği büyük bir hileyle, Bay Bush kendini dünya polisinin başı ilan etti. Bunu unutmamak lazım.

Ne Saddam Hüseyin, ne de Iraklılar ABD hükümetinin umurunda değil. ABD’nin umursadığı tek şey, cezalanmayacağından kesinlikle emin olup, dünyanın her yerinde, her an suç işleyebileceğini gösterebilmek.

Irak’a düşecek olan bombalar, dünyadaki tüm ülkelere de düşmek için uğraş verecek. Ayrıca kalplerimize de düşerek, içlerinde taşıdıkları o korkuyu evrenselleştirmiş olacaklar.

Bu savaş, tüm insanlığa karşı, bütün dürüst erkek ve kadınlara karşı olan bir savaş.

Bu savaş, korkunun ne olduğunu bilmemizi istiyor, parası ve ordusu olanın, hakkı da olduğuna inanmamızı istiyor.

İstiyorlar ki, bu savaşı umursamayalım, umutsuzluğu yeni bir din yapalım, susalım, boyun eğelim, vazgeçelim, pes edelim…. ve unutalım.

Cenova asilerinden Carlo Giuliani’yi unutalım.

Zapatistalar, rüyalarında ölülerini gören insanlardır. Bugün, ölülerimiz "HAYIR" diyen bir asiyi rüyalarında görüyorlar.

Bizim için tek bir şerefli kelime var ve bu savaşla yüzyüzeyken tek bir vicdanlı davranış var: "HAYIR" kelimesi ve isyan hareketi.

Bundan dolayı savaşa "HAYIR" demeliyiz.

Bahanesiz ve koşulsuz bir "HAYIR".

Ölçüsü olmayan bir "HAYIR".

Lekelenmemiş bir "HAYIR".

Dünyanın tüm renkleriyle boyanmış bir "HAYIR".

Net, kesin, bütün dünyada yankılanan, ve nihai bir "HAYIR".

Bu savaşta tehlikede olan şey, güçlü ve zayıf arasındaki ilişki. Güçlü, gücünü bizim zayıflığımızdan alıyor. Bizim emeklerimiz, bizim kanımızla yaşıyor. Bu nedenle biz zayıf düşerken, o semiriyor.

Güçlüler bu savaşta Tanrı’ya müracaat ettiler; onların gücünü, bizim de zayıflığımızı, kutsal bir planın parçaları olarak kabul etmemizi istedikleri için bunu yaptılar.

Bu savaşın arkasında para tanrısı dışında bir tanrı yok; ölüm ve yıkım arzusu dışında bir hak da yok.

Güçsüzlerin tek gücü onurlarıdır. Savaşarak güçlülere karşı koymak ve isyan etmek için onlara ilham veren de zaten budur.

Bugünkü "HAYIR", güçlüleri zayıflatacak ve zayıflara güç katacak.

Bazıları, dünya çapında birçok insanı bir araya getiren bu kelimenin savaşı engelleyip engelleyemeyeceğini, veya savaş başladığında, savaşı durdurup durduramayacağını soruyor olabilir.

Ama sorulması gereken soru, "Güçlülerin ölümcül yürüyüşünü durdurabilir miyiz?" olmamalı. Hayır. Sormamız gereken soru şu: Bu savaşı engellemek ve son vermek için elimizden gelen herşeyi yapmazsak, utancımızla yaşayabilir miyiz?

Böyle bir anda, hiçbir dürüst erkek veya kadın sessiz ve ilgisiz kalmamalı.

Hepimiz, kendi sesimizle, kendi yolumuzla, kendi dilimizle, kendi eylemimizle "HAYIR" demeliyiz.

Güçlüler eğer ölüm ve yıkımla korkuyu evrenselleştirmek istiyorlarsa, biz de "HAYIR"ı evrenselleştirmeliyiz.

Çünkü bu savaşa "HAYIR" demek, aynı zamanda, korkuya "HAYIR", pes etmeye "HAYIR", teslim olmaya "HAYIR", unutmaya "HAYIR" ve insanlığımızı reddetmeye "HAYIR" demek olacak.

Bu insanlık için ve neo-liberalizme karşı bir "HAYIR".

Umuyoruz ki, bu "HAYIR" sınırları aşar, gümrük kapılarından süzülür, dil ve kültür farklılıklarının üstesinden gelir ve insanlığın dürüst ve asil kesimlerini birleştirir -unutmamak gerekir ki bu kesim aynı zamanda çoğunluğu oluşturuyor-.

Çünkü bu, birleştirici ve onurlandırıcı bir reddediştir.

Çünkü öyle reddedişler vardır ki, insan olmanın onurunu tasdik eder.

Bugün gökyüzü, savaş uçaklarıyla ve kontrolü altında oldukları kişilerin aptallığını saklamak için kendilerine "akıllı" diyen füzelerle (Berlusconi, Blair ve Aznar gibileri bu füzeleri savunuyor), hayatın nerede olduğunu ve ölümün nerede olacağını gösteren uydularla, bulanıklaşmış vaziyette.

Yeryüzü ise, dünyayı kana ve utanca boyayacak olan savaş makineleriyle lekelendi.

Fırtına yaklaşıyor.

Ama şafak, sınırları aşabilmek için bulut olan kelimelerin sımsıkı bir "HAYIR"a dönüşmesiyle sökecektir; ve dağılan karanlığın içinden bir "yarın" sıyrılıp gelebilir.

Asi ve onurlu İtalya’nın kardeşleri:

Lütfen biz Zapatistaların size gönderdiği bu "HAYIR"ı kabul edin.

Bizim "HAYIR"ımızın, sizinkiyle ve bugün tüm dünyada çoğalan "HAYIR"larla birleşmesine izin verin.

Yaşasın "HAYIR" diyen isyan!

Ölüme ölüm!

Güneydoğu Meksika dağlarından…

Subcomandante Marcos.

Fikri Mülkiyet Olarak “İlaç”

Ali Işıngör tarafından Bilim, İnsan Hakları ile işaretlenerek gönderildi (29 November 2005)
Bugün bir “misafir yazar”ımız var. Gazeteci/Yazar Şahin Artan’ın büyük bir nezaketle Moleschino’da yayınlanmasına izin verdiği bu ilginç dosya, “patent” tartışmalarının bir diğer yönünü ortaya koyuyor. Umarız sıkılmaz ve sonuna dek “dikkatle” okursunuz…


Fikri mülkiyet savaşlarında cephelerden birini de “ilaçlar” cephesi oluşturuyor. Yazılım ve bitkiler için olduğu gibi, ilaçlar için de kıran kırana bir patent çıkarma, “veri ayrıcalığı” kapma savaşı sürüyor.

2002′deki satışları 342.289.000.000 Amerikan Doları olan 118 ilaç şirketi içindeki 10 dev ulusötesi şirket(1), dünyadaki satışların yüzde 53′ünü gerçekleştiriyor. Bu 10 şirketin ortalama kâr marjı (net kazancın gelire oranı) ise 2002′de yüzde 29

Bugün ulusötesi ilaç devlerinin en büyük sorunlarının başında, patent sürelerinin sona erecek olması ile “eşdeğer” (ya da yaygın terimle “jenerik”) ilaçlardan kaynaklanan rekabet geliyor. 2008′de dünyada en çok kullanılan ilaçlardan 23′ünün patent süreleri sona eriyor ve ilaç devleri için bunun faturası 46 milyar doları bulabilir.

Devler için bir başka sıkıntı olan jenerik ilaç rekabeti ise gücünü, patent korumasında fiyatları daha da yükselen markalı ilaçlara ucuz alternatif oluşturmasından alıyor. Bu ucuz alternatife doğal olarak en fazla, bir yandan kaynaktan yoksunlukla, diğer yandan bulaşıcı hastalıklarla boğuşan(2) geri kalmış ülke insanları ihtiyaç duyuyor.

Jenerik ilaç rekabeti fiyatları düşürüyor. “Sınır Tanımayan Doktorlar”(3) örgütünün (MSF) verilerine göre, Brezilya hükümeti jenerik AIDS ilaçları üretmeye başladığında fiyatlar yüzde 82 oranında düşmüş. AIDS tedavisinde kritik önem taşıyan antiretroviral’ların (ARV) üçlü kombinasyonu(4) jenerik olarak üretildiğinde, fiyat bir yıl içinde 10.000 dolardan 300 dolara düşmüş! Ardından markalı ilaçların fiyatları da gerilemeye başlamış ve 700-1000 dolara kadar inmiş. MSF yetkilileri fiyatların 200 dolara kadar düşebileceğine inanıyor.

Hindistan, Meksika, Tayland, Brezilya, Kanada, Güney Kore, Arjantin, İspanya ve ABD’de büyük çapta kaliteli jenerik ilaç üretimi yapılıyor ve bu üreticilerin bazıları, Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya merkezli ilaç şirketleriyle sözleşmeli olarak ilaç üretiyor ve ihraç ediyorlar. Birçok jenerik ilaç üreticisinin geri kalmış ülkelerde, hem o ülkenin kurumlarından hem de yabancı ülkelerin kurumlarından onaylı tesisleri bulunuyor.

Belirli bir ülkede ilaç maliyetlerini düşürmenin bir yolu da “paralel ithalat”tan geçiyor. Bir markalı ilacın o ülkedekinden daha ucuza satıldığı bir ülke bulma ve oradan ithal etme imkânı hep olabiliyor. Örneğin 100 birimlik Bayer ciprofloxacin (500mg) Mozambik’te 740 dolara satılırken, aynı ilaç (Bayer) Hindistan’da 15 dolara satılıyor (jenerik rekabeti nedeniyle). İngiltere de dâhil pek çok ülke, paralel ithalat yaparak markalı ilaçları ucuza getirmenin yolunu buluyor.

Ama işte ne zamandır ilaç devleri jenerik rekabetinin gücünü kırmanın yolunu arıyorlar. Bu süreçte 1995 yılı ve “TRIPS Anlaşması” en keskin dönemeci temsil ediyor.

Dünya Ticaret Örgütü TRIPS Anlaşması’nın (”Trade-Related Aspects of Intellectual Property Rights”) üye ülkeler için yürürlüğe girdiği 1995′den bu yana, üye devletlerin markalı ilaçlar için belirli patentle koruma standartları oluşturması gerekiyor. Bu sürecin mühleti, ülkenin gelişmişlik düzeyine göre, bazı ülkeler için 2005 yılında, bazı daha az gelişmiş ülkeler için ise 2016′da doluyor. Yani en geç 2016 yılına kadar bütün ülkelerin patentle koruma standartlarını oluşturmuş olması gerek. Standartları verilen mühlet içinde oluşturmayan ülkelere çeşitli yaptırımlar uygulanması söz konusu.

İki gram esnekliğe karşı
yüz milyonlarca dolarla lobi
TRIPS, patentli ilaçlar için 20 yıllık koruma öngörüyor. Ancak ilaca erişimin bu korumalar nedeniyle olanaksız hale geldiği durumlar için bazı esneklikler söz konusu. “Zorunlu lisans” uygulamasını da içine alan bu esnekliklerin azaltılması için ilaç devlerinin hükümetler üzerinde büyük bir baskısı, yoğun lobi faaliyetleri var. Tek bir örnek vermek gerekirse, İngiltere merkezli Oxfam’ın raporuna göre, ilaç şirketleri 1997-99 arasında ABD Kongresi ve Amerikan hükümetine yönelik lobi çalışmalarında 236.000.000 dolar harcamış bulunuyor.

Ulusötesi ilaç devlerine jenerik ilaç rekabeti karşısında en az 20 yıllık koruma sağlayacak, rekabet yüzünden yerlere düşen fiyatları tekrar ayağa kaldıracak ve bu rekabet ortamında bile rekor seviyelerde kâr elde eden şirketlerin kâr marjını daha da yükseltecek TRIPS Anlaşması’nın mümkün olduğunca az esneklikle uygulatılması için lobi yapılan yerler arasında Türkiye de var.

“İlaç” meselesi yeni yılın ilk günlerinde önce Radikal gazetesi, hemen ardından da Hürriyet gazetesindeki bazı köşe yazıları ve “haberler”le bizde de sıcak gündem haline getiriliyordu. Bu yazı ve haberlerdeki yaklaşımlara bakılırsa, konu tüm dünyanın gündemindeki en hayati konulardan biri olmaktan çok, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik sürecindeki kritik konulardan biriydi. 3 Ocak 2005 tarihli Radikal gazetesinde “AB’den ilaç notası” başlıklı makalede şu cümleler kullanılıyordu: “Yerli şirketlerin, yabancı firmaların ilaç içeriklerini ‘çalması’ baş ağrıtıyor. ABD, Ankara’yı uyardı, AB 17 Aralık sonrası ilk notasını bu konuda verdi.”

Gazetenin manşeti ise şöyleydi: “Korsan ilaç üretimi Ankara’yı sıkıntıya soktu.” Bir gün sonra da manşetle ilgili bir düzeltme yayınlanıyordu : “Radikal’in dünkü manşetinde yer alan ‘korsan ilaç üretimi’ ifadesi maksadı aşıyor. Tartışma konusu jenerik ilaçlar korsan değil, Türkiye’deki yasal uygulamanın bir sonucu. Düzeltir, özür dileriz.”

Önce Radikal yazarı Murat Yetkin ve sonrasında İsmet Berkan, ardından da Hürriyet’te Cüneyt Ülsever tarafından hep aynı kaynak(5) kullanılarak (”Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği”nden Engin Güner ve onun referans gösterdiği McKinsey ve Monitor Group araştırmaları) altı çizilen şuydu:

AB komisyonu, Türkiye’nin Mayıs 1997′de, 1996 Gümrük Birliği anlaşması uyarınca imzaladığı Ek Protokol’e dayanarak, ilaçlarla ilgili veri imtiyazlarının 1 Ocak 2001′den itibaren (bugünden geriye doğru dört yılı kapsayacak biçimde) geçerli olmasını istiyor, haklı olarak bastırıyordu.

İlaç devlerinin silmek istediği madde
Cüneyt Ülsever 6 Ocak 2005 tarihli makalesinde konuya “araştırma yapmadan kopya çekenler”e çatarak giriyordu:

“Araştırma yapmadan kopya çekerek ilaç üretimine (jenerik ilaç) engel olan ‘ilaçta veri koruma’nın ancak 01.01.2005 itibarıyla ve verilen sözlerin aksine geçmişi kapsamadan kabul edilmesini ‘Yerli sermaye elden gidiyor!’ diyerek neredeyse ihanet belgesi olarak ilan edenler;

Veri koruması hakkının; altında bizim de imzamız olan Dünya Ticaret Örgütü (WTO) TRIPS Anlaşması’nın 39/3 maddesi ve AB-Gümrük Birliği (2001/83 sayılı Avrupa Topluluğu Direktifi) gereği kabul ettiğimiz bir hak olduğunu bilmezler mi? WTO-TRIPS’e göre Ocak 2000′den, AB Gümrük Anlaşması’na göre de Ocak 2001′den itibaren biz de veri koruma hakkını tanımayacak mıydık?”

39/3 maddesine atıfta bulunduğu anlaşmanın 31. maddesi , TRIPS’in sağını solunu incelerken Ülsever’in gözünden kaçmış olmalıydı. “Hak sahibinin onayı olmadan kullanma”yla ilgili bu madde, ilaç devlerinin etkisizleştirmeye çalıştığı esneklikleri içeriyordu. 31. madde, “kullanıcının hak sahibinden mâkul ticari şartlarda onay alma konusunda mâkul bir süre içinde başarılı olamadığı durumlar”da, “acil durumlar”da ya da “ticari olmayan kamusal kullanım durumları”nda, hükümet ya da hükümetin yetkili kıldığı üçüncü şahıslar tarafından “hak sahibinden onay almadan kullanma”ya yeşil ışık yakıyordu.

Tabii bu tür esneklikler sadece TRIPS Anlaşması’nda değil, Arjantin, Avusturya, Danimarka, Fransa, Mozambik ve daha pek çok ülkenin kanunlarında olduğu gibi bizdeki “Patent Haklarının Korunması Hakkında 551 sayılı Kanun Hükmünde Kararname”de de var.(6)

“Kamu Yararı Nedeniyle Zorunlu Lisans”ı konu alan 103. madde, “patent başvurusu veya patent konusu buluşun kamuya yararlı olduğu gerekçesi ile kullanımının zorunlu lisans konusu yapılması”nın şartlarını içeriyor.

17 Eylül 2002 tarihinde WHO temsilcilerinin TRIPS Konseyi’ne yaptıkları açıklamada ise şunlar var:

“İhtiyaç duyulan bir ürünü içeride üretme kapasitesinden yoksun bir ülke halkı, üretme kapasitesine sahip ülkelerde yaşayan insanlara kıyasla, ne zorunlu lisans şartlarının korumasından (veya diğer TRIPS önlemleri) daha az yararlanabilmeli, ne de daha büyük prosedür engelleriyle karşılaşmalıdır.”

Obesite ilacı için AR-GE daha “verimli”
Murat Yetkin’ in ve İsmet Berkan’ ın makalelerinde bir de “880 milyon dolar AR-GE” konusu geçiyordu. İkisi de, kutsal bir rakamdan söz eder gibi bu “880″i tekrarlıyor, büyük ilaç şirketlerinin ilaç başına ortalama 880 milyon dolar AR-GE harcaması yaptıklarını yazıyorlardı. Bu rakam da Ergün Güner kaynaklıydı.

Oysa, örneğin Sınır Tanımayan Doktorlar örgütü, ilaç şirketlerinin AR-GE harcamalarını açıklamadığını, rakamların fazlasıyla tartışmaya açık olduğunu belirtiyordu. Sektör içi tahminlere göre yeni bir ilaç için yapılan AR-GE harcaması 350-500 milyon dolar arasında değişirken, bağımsız tahminlere göre harcama 30-160 milyon dolar arasındaydı.

Yetkin, Berkan ve Ülsever’in rakamı ödünç aldığı Engin Güner’in kaynağı McKinsey, örneğin, fazlasıyla “sektör içi” bir kuruluştu. İlaç şirketlerine pazarlama taktikleri veren bu kuruluş, ilaç şirketi reprezantanlarının doktorlar üzerindeki etkisi üzerine şöyle diyor:

“İlaç şirketleri, doktorlar üzerindeki odaklarını kaybettiler. Daha fazla satışın anahtarı bunun tekrar kazanılmasıdır… Bu makale, ilaç şirketlerinin satış çabalarında nasıl daha hassas davranabilecekleri üzerine iki yol önermektedir. Birinci yol, doktorlar ve reçete yazma alışkanlıkları üzerine yeniden odaklanmaktır; ikinci yol ise, satış ekiplerinin yönetim yapısının netleştirilmesidir. Böylece şirketler doktorlarla uzun vadeli ilişkiler kuracak ve tüm sektör açısından daha olumlu sonuçlar elde edeceklerdir.”

İlaç şirketi reprezantanlarından ve “doktorlar ile reçete yazma alışkanlıkları üzerine odaklanma”dan söz etmişken, aynı MSF belgesine göre şirketlerin pazarlama ve idari işlere AR-GE’den daha fazla kaynak ayırdığını da ekleyelim.

Bir de şu: Dünya Bankası’na göre, şu anda dünyadaki tüm AR-GE kaynağının yarısı tutarındaki 70-90 milyar dolar, kamu kaynakları tarafından sağlanıyor. Bugün şirketler tarafından pazarlanan ilaçların pek çoğu -AIDS ilaçları stavudine (d4T), zidovudine (AZT), didanosine (ddI), zalcitabine (ddC), abacavir ve ritonavir dahil- kamu destekli araştırmalarda elde edilmiş ilaçlar.

Ve Oxfam raporuna göre bir de şu: Bugün dünya çapındaki hastalıkların yüzde 90′ıyla ilişkili AR-GE çalışmaları, toplam AR-GE çalışmalarının sadece yüzde 10′u. Burada sorun, hastalıkların büyük ölçüde kaynağını oluşturan geri kalmış ülkelerin iyi ilaç pazarları olmamasından kaynaklanıyor. Zengin ülke pazarlarına yönelik obesite ya da yüksek kolestrol ilaçları çok daha büyük kârlar getiriyor.

Aslında bu son nokta, “jenerik ilaçların rekabeti karşısında kârları düşen ilaç devlerinin daha az AR-GE yapabileceği” iddiası açısından da önemli. 2002 yılında 406 milyar dolarlık dünya pazarının yüzde 77’si, Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya’yı kapsıyor. Tüm Afrika’nın bu pazardaki payı yüzde 1.

Clinton, Chirac, Mandela
ve diğer “korsanlar”
Radikal yazarlarının terimleriyle “korsan”, “merdiven altı” çalışan (Berkan’ın 5 Ocak 2005 tarihli makalesi) ve “çalan” jenerik üreticileri kimler ve onları kimler destekliyor? Yazarların açısına sıkışıp “bizim yerli üreticiler” deyip işin içinden çıkmazsak, dünyanın tamamına bakacak olursak?

CNN’in 16 Temmuz 2004 tarihinde verdiği habere göre, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve İngiltere Uluslararası Gelişme Bakanı Gareth Thomas, ABD’ye “markalı ve yüksek fiyatlı ilaçlar yerine jenerik ilaçlara destek verme” çağrısı yapmış, “merdiven altıcı”ların safında yer almışlar.

Guardian’ın 7 Nisan 2004 tarihli haberi ise şöyle başlıyor:

“Eski ABD başkanı Bill Clinton dün Bush yönetiminin Amerikan ilaç devleriyle yakın ilişkisine çattı ve fakir ülkelerin Amerikan şirketlerinin pahalı ürünleri yerine AIDS tedavisi için ucuz jenerik ilaç ve test gereçleri almasını sağlayacak bir anlaşmayı duyurdu.”

Güney Afrika hükümetinin uluslararası patent kurallarına karşın üreticilerin pahalı ilaçları kopyalamasına izin verme kararını destekleyen Güney Afrika Devlet Başkanı Nelson Mandela, zaten “merdiven altıcılar”ın, “korsanlar”ın, “çalanlar”ın önde gideni!

Bugün dünyanın ister fakir, ister zengin bir ülkesinde, “sivil toplum” terimini Norquist devletinin en gaddar müesseselerinden biri için maske olarak kuşanmayanlar, uluslararası anlaşmaların esnekliklerinden gözlerini kaçıracaklarına gözlerini her zamankinden daha da fazla o esnekliklere çeviriyorlar. Hatta Norquist devleti ülküsüne gönül verenler arasında bile böyle “sapkınlar” var.

“İlaç” tekeli -ya da izolasyonizmi- konusunda mevzuattaki esnekliklere odaklanmak yerine, kendileri sadece dünya üzerindeki bir erkek ya da kadın değil de bir devlet zat’ıymış gibi, önce eski devlet deneyimlerini eleştirip sonra “yeni dünya”lık akıl verenler, artık Matthew Rothschild’in 2004 yılının son günü Progressive’ de söz ettiği bir mektubu çağrıştıracak.

Mektup piyasa köktencilerinin en azgını, “Norquist devleti”nin en candan destekçisi Ayn Rand Enstitüsü‘nden geliyor: “ABD Tsunami kurbanlarına yardım etmemelidir.”

Gerekçe şu: “Tsunami kurbanlarına devlet para yardımı yapmamalıdır, çünkü dış yardım olarak verilecek her dolar, bir Amerikalı’dan vergi olarak alınmış olacaktır.”

Vergilerden oluşan fonlarla desteklenen araştırmaların ürünü ilaçlar özel şirketlerin mülkiyetine girebilir, ama o ilaçlar kopyalanıp -üstelik de tamamen ve gerçek anlamda piyasa köktenci bir rekabet ortamında- ucuza satıldığında kurallar çiğnenmiş olacaktır.

Bir bakıma hayatın bütün özeti de elbette bunlarda: Gücü gücüne yetene… Elbette sivil toplumun gözünü önce “esneklikler”e, sonra da başka şeylere, “ilaç”a nominal bir değişim değeri atayan bütün bir “hukuki ve politik sisteme” çevirmesi gerek…

Dipnotlar————–
(1) İlaç sektöründeki 10 ulusötesi şirketin sırasıyla 2002 yılı gelirleri (milyon dolar), pazar payları ve kâr marjları:
……………………………………Gelir (milyon dolar)……Pazar payı…………..Kâr marjı
1. Pfizer/Pharmacia *……………$42,281……………….12%……………….46% (sadece Pfizer)
2. GlaxoSmithKline………………$26,979………………..8%………………..29%
3. Merck & Co……………………..$21,631………………..6%………………..47%
4. AstraZeneca……………………$17,841…………………5%……………….22%
5. Johnson & Johnson…………..$17,151………………..5%………………..34%
6. Aventis…………………………..$15,705………………..5%……………….19%
7. Bristol-Myers Squibb………..$14,705………………….4%……………….16%
8. Novartis…………………………$13,497………………..4%………………..29%
9. F Hoffman-La Roche…………$12,630………………..4%………………..19%
10. Wyeth…………………………..$12,387……………….4%………………..28%
* Pfizer ve Pharmacia resmen Nisan 2003′de birleşti.
(Kaynak: Action Group on Erosion, Technology and Concentration)

(2) Dünya Sağlık Örgütü Raporu’na göre (WHO World Health Report 2000), 2000 yılında dünyada tüberkülozdan 1,7 milyon; HIV/AIDS’den 2,6 milyon; sıtmadan 1,1 milyon; ishalden (diare) 2,2 milyon; zatürreeden 3,9 milyon insan öldü. Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünün verilerine göre 2003′de tüberkülozdan ölenlerin sayısı 2 milyon; HIV/AIDS’den ölenlerin sayısı 3 milyon; sıtmadan ölenlerse 2 milyon kişi.

(3) 1971′den beri dünyanın çeşitli yerlerinde etkinlik gösteren “Sınır Tanımayan Doktorlar” (Medecins Sans Frontieres) halen 80′in üzerinde ülkede çalışmalar yürütüyor ve hastalıklar karşısında tehlike altında bulunan insanlara acil tıbbi yardım sağlıyor. Sağlık hizmetlerinin olmadığı ya da yetersiz olduğu birçok ülkede sağlık bakanlıklarıyla işbirliği de yapan örgüt, hastane ve dispanserlerin etkinleştirilmesi, aşı programları, su projeleri, koruyucu hekimlik ve personel eğitimi gibi alanlarda çalışmalar gerçekleştiriyor, sağlıkla ilgili hayati konularda araştırmalar yapıyor, raporlar yayınlıyor.

(4) Son altı yılda ARV tedavisi Avrupa ve ABD’de AIDS’den ölümleri yüzde 70 azaltmış durumda. Brezilya’da ARV tedavisi ise 1996-99 arasında AIDS’den ölümleri yüzde 51 azaltmış. Eylül 2000′den beri ARV piyasasında jenerik ilaç rekabeti ilaç fiyatlarında büyük bir düşüşe neden olmuş. (Kaynak: MSF)

(5) Makale ve haberlerin peş peşe çıkmasından beş ay kadar önce Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD) Genel Sekreteri Engin Güner, McKinsey ve Monitor Group araştırmalarına dayanarak şunları söylüyordu: “Uygulamaya geçeceğimizi uluslararası anlaşmalarla belirlemişiz. Yerli sanayi biter, kamu sektörüne maliyeti yüksek olacak deniyor ama bilimsel araştırmalar öyle demiyor. McKinsey’in araştırmasına göre veri korumanın sosyal güvenlik kurumlarına 6 yıllık süre zarfında getireceği ek maliyet 14 milyon dolar olacak. Bilimsel Kurul’a göre bu rakam 20 milyon, Monitör Group’un araştırmasına göre de 27 milyon dolardır. Kopya üreticilerin kaybı McKinsey’e göre 115 milyon dolar, Bilimsel Kurul’a göre 117 milyon dolar, Monitör Group’u göre ise 104 milyon dolar. Araştırmacı ilaç üreticilerinin muhtemel satış kazancı ise McKinsey’e göre 135 milyon dolar, Bilimsel Kurul’a göre 135 milyon dolar, Monitör Group’u göre ise 128 milyon dolardır. Yani iddia edildiği gibi yüzmilyonlarca kayıp veya kazanç söz konusu değildir.”

Bu kaynaklara Yetkin, Berkan ve Ülsever’in Ocak 2005 makalelerinde tekrar tekrar atıfta bulunulacak, aynı rakamlar tekrar tekrar kullanılacak, başka kaynaklardan yararlanmaya gerek görülmeyecekti.

(6) “Kamu Yararı Nedeniyle Zorunlu Lisans”
Madde 103 - Patent başvurusu veya patent konusu buluşun kamuya yararlı olduğu gerekçesi ile kullanımının zorunlu lisans konusu yapılmasına Bakanlar Kurulu karar verebilir.

Kamu sağlığı veya milli savunma nedenleriyle buluşun kullanılmaya başlanılması, kullanımın artırılması veya genel olarak yaygınlaştırılması veya yararlı bir kullanım için ıslah edilmesi büyük önem taşıyorsa, kamu yararının bulunduğu kabul edilir.

Patent konusu buluşun kullanılmamasının veya nitelik veya miktar bakımından yetersiz kullanılmasının ülkenin ekonomik veya teknik gelişmesi bakımından ciddi zararlara sebep olacağı hallerde de kamu yararının bulunduğu kabul edilir.

Bakanlar Kurulu tarafından zorunlu lisansın verilmesine ilişkin kararnamenin çıkarılmasını ilgili bakanlık teklif eder. Patent konusu buluşun kullanımının milli savunma veya halk sağlığı bakımından önemli olması halinde teklif, ilgili bakanlık ile Milli Savunma veya Sağlık Bakanlıkları tarafından birlikte hazırlanır.”