Not: Araya giriyorum, fakat belirtme ihtiyacı hissettim. Bu yazı Selma‘nın Filistin gezisinin son yazısı. Lütfen tümüne göz atmayı ihmal etmeyiniz (A. Murat Eren).
3 Ağustos 2006, Kudüs
Maalesef, İsrail’de internet Filistin’de olduğundan çok daha pahalı, bunun için çok sık yazamıyorum. Seyahatin sonuna yaklaştığım için param da iyice azaldı, ama her şey yolunda. Dün sabah uyanır uyanmaz, asıl rezervasyonu yaptırdığım hostele taşındım. Burası çok daha güzel, hem eski bir kaleye benziyor, hem de tam eski şehrin içinde. Finlandiya, Çek Cumhuriyeti, Kanada, Filistin, İsrail, İrlanda, Almanya, İtalya, Belçika, İngiltere ve Slovakya’dan insanlar var. Hepsiyle az çok sohbet ettik ve İsrailli dahil herkes Filistin yanlısı. Savaş ve politika her sohbetin içinde ister istemez.
Hepimizin Mescid-i Aksa olarak bildiği aslında Hz. Ömer Camii olan camiye girişte müslüman olduğunu kanıtlamak gerekiyor, gayr-ı müslimlere yasak. Önce Hz. Ömer Camii’ne gidiyorum, öğle namazı vakti, cami kalabalık, sonra aynı bahçe içindeki Mescid-i Aksa’ya geçiyorum ve inanılmaz birşey oluyor. Daha girer girmez, etrafıma göz bile atamadan ağlamaya başlıyorum, hüngür hüngür. Oturuyorum bir köşeye elimde mendil nerdeyse hıçkırarak ağlıyorum, kendime de şaşırıyorum, “nooluyo neden ağlıyosun”, diye sonra fark ediyorum buranın müthiş manevi atmosferinden kaynaklandığını. Yapı sade, etrafta görsel olarak insanı ağlatacak yoğunlukta bir şey yok ama havası ‘anlatılmaz yaşanır’ derler ya, öyle işte… Çıkmak istemiyorum bir türlü, uzun uzun oturuyorum içeride, sonra daha eski olan alt katı geziyorum ve sonunda büyülenmiş bir şekilde çıkıyorum. Yine eski şehrin sokaklarından geçerek Jaffa Gate’e yürüyorum ve Davut’un Kulesi (Tower of David) müzesini geziyorum. Birkaç bölümden oluşan kalede, yani müzenin içinde bir minare var, ama şimdi kullanımda değil, cami belki de yıkıldı, bilmiyorum. Müze, Kudüs’ün tarihini anlatıyor, her bölümde geçirdiği dönemler var, Osmanlı dönemi ise diğerlerine gore çok küçük ve yavan kalmış, 400 sene şehre egemen olmasına rağmen. Bu bölümde bir de interaktif film var. Başlangıç hüzünlü bir müzik ve Türk Bayrağı’nın inişi ve İngiliz Bayrağı’nın yükselişi, daha neşeli bir müzik ve 1948, İsrail Bayrağı’nın yükselişi, mutlu son! 400 senelik Osmanlı idaresine karşın 31 sene İngiliz Mandası daha olumlu anlatılıyor. Tüm ‘eski kent’ kısmının duvarları Kanuni Sultan Süleyman tarafından yapılmış, Filistinliler Türk olduğumu öğrenince hemen övünerek bundan bahsediyorlar, ama müze o kadar önem vermemiş.
Akşam bir hahamla buluşuyorum, gelmeden önce irtibata geçtiğim, ismi Jeremy Milgrom. 55-60 yaşlarında İsrailli liberal, muhalif bir haham. Buluştuğumuz sırada yine bir grup Yahudi, Ağlama Duvarı’na doğru yürüyor, ama bu kez protesto değil ibadet için, İsrail bayrakları yok. Yılın önemli ibadet günlerinden biri ve hepsi oruçlu, dün gün batımından bugün gün batımına kadar. Biz de peşlerine takılıp gidiyoruz ve Milgrom’ın İsrail’e, savaşa, tüm olanlara ilişkin görüşlerini dinliyorum hayretle. “İsrail’le Lübnan arasında yaşanan savaş değildir” diyor, “İsrail’in haksız saldırısıdır, baskın ve haksız işgalidir” diyor. Kendi çocuklarının şu an askerde bulunmasından duyduğu rahatsızlığı anlatıyor, sonuna kadar eleştiriyor tüm politikaları. Bu sırada siyah ceketli ve şapkalı ‘koyu’ bir Yahudi yardım için para istiyor ve Milgrom Arapça konuşmaya başlıyor, tepkisini görmek için, o da sadece şükran deyip geçiyor. ‘’Bu şehir gerçekten barış şehri olabilirdi, ama şimdi sadece güvenlik önlemleri altında bu şekilde yaşanabiliyor aslında grupların birbirleriyle iletişimi yok!“. Bu arada tüm ülke genelinde 3-4 okul varmış İsrailli ve Filistinli çocukların birlikte gidebildiği. Bu bile büyük bir adım gibi görünüyor bana.
Bugün Yahudilerin Mescid-i Aksa’ya girmeye çalışacaklarını öğreniyorum, Yahudi inancına göre burası Süleyman Mabedi’nin üzerine inşa edildiği Moria Tepesi’ne, yani Hz. İbrahim’in doğduğu yere denk geliyor. Devlet Yahudilerin girişine izin verdi, ama polisin ne yapacağı belirsiz. 20-45 yaş arası hiçbir Müslüman erkeğin bugün Mescid-i Aksa’ya giriş izni yok, en son bunu yaptıklarında, 2000’de Ariel Şaron da onlara katılmış, 2. İntifada gerçeklemiş. Büyük olaylar çıkabilir diyorlar.
Buradaki çarşıda Filistinlilerin İsrail süs eşyaları, anahtarlıkları, hatta ‘don’t worry be jewish’ yazan tişörtleri sattıklarını görünce çok garipsedim. Hostelde çalışan Fehmi’ye bunu sordum, “para gerekiyor ne yapsınlar” dedi, ben de “o zaman yenilgiyi kabullenmiş o demektir, artık Kudüs’ü geri alacağını söyleyemez” dedim, “lafta kalır.”
Türkiye’de savaş görmedim ama deprem gibi bir felaket olduğunda müthiş bir birlik oluşur, herkes para toplar, ülkenin diğer ucundakine gönderir yardım eder, burada böyle bir dayanışma yok. Kudüs’te kimse pek umursamıyor gibi olanları, İsrailliler’in savaş yanlısı gösterisine kimse karşı çıkmıyor, neden böyle diye sordum ve artık pes ettiklerini, ettirildiklerini söylüyorlar. Bir iş bulup kendini kurtardıktan sonra herkes kendi ailesini geçindirme derdine düşüyor ve bireysel olmaya başlıyor. Bir de gençken herkes daha aktif, daha bir inanıyor değişime ama sonra görüyorsun ne kadar güçlü olduklarını, karşı koymak imkansız, diyor ki bazen kendi arkadaşlarımın bile casus olduklarından şüpheleniyorum, herkesi tek tek satın alıyorlar… Dernek kurma girişimleri, bütünlük kurma girişimleri engelleniyor, burda bir liderleri yok, Kudüs’te yaşayanların vatandaşlıkları yok, ne İsrail’den ne Filistin’den, yurtdışına giderken özel bir seyahat belgesiyle gidiyorlar. Durum çok karışık, çok boyutlu ve üzücü. Bana da ümitsiz görünmeye başladı.
3 Ağustos, 2006 Kudüs
Polisler Yahudilerin Mescid-i Aksa’ya girişine izin vermedi ve olaylar önlendi. Sabah erkenden kalkıp Betlehem’e gittim. Şam Kapısı’ndan kalkan araçlarla 15 dakika sürüyor “duvar” a varış. Sonra inip havaalanını andıran büyük bir terminalde 3 kez pasaport gösterip iki kere aranıp, X- raylerden geçip, tekrar Batı Şeria’ya geçiş. Betlehem yarısı Müslüman, yarısı Hıristiyan 22.000 nüfuslu bir Filistin şehri. Church of Nativity, yani Hz. İsa’nın doğduğu yer hemen şehir merkezinde. Çok eski büyük bir kilise, fazla turist yok, olaylardan dolayı turizm durmuş halde. Başka bir Hz. Ömer Camii’ne gidip geziyorum ve burdaki görevlilerle sohbet edip görüşlerini alıyorum. Onlar da turizmin durmasından şikayetçi, aylardır maaşlarını alamayanlar var. Gazze ve Lübnan icin yardım toplayıp toplamadıklarını soruyorum, ama yok! Tüm sorumluluk ve yetkilerini Hamas’a devretmişler. Pekiyi diyorum ben bağış yapmak istiyorum ama Hamas’ın silah almayacağını nerden bileyim, ben yemek ve ilaç olarak kullanılmasını istiyorum, sadece güven diyorlar söz veriyorlar ama çok inandırıcı olmadığından az bir miktarla yetiniyorum.. Sokaklar dilenen insanlarla dolu, ve dondurma isteyen çocuklarla….

Daha sonra bir taksiyle Heroid Sarayı’na yolculuk, 10 km kadar uzakta Filistin içinde ama İsrail askeri bölgesi, şoför benimle birlikte geliyor, İsrailli görevliyle selamlaşıyor, bilet alıp sarayı, daha dogrusu kalıntıları gezip fotoğraf çekiyorum, ve aşağı geri döndüğümde gördüğüm manzara mutlu ediyor beni çünkü İsrailli görevli ve Filistinli şoförü sohbet ederken buluyorum. Sonra yine çileli sınırlardan Kudüs’e dönüş ve ‘duvar’da “artık yıkılsın”, “duvar gerçeği gizleyemez” vb. özgürlük barışı vurgulayan yazılar ve grafitilerin fotoğraflarını çekiyorum, bunları döndüğümde websitesine koyabileceğim, havaalanında el konulmazsa…
Kudüs’te otobüsün beni indirdiği yerde Garden of Tomb işaretini görüyorum ve içeri giriyorum. Burası Protestan inancına göre Hz. İsa’nın mezarının bulunduğu yer, bir açık hava kilisesini andırıyor. Katolik ve ortodokslar ise yarın görmeye çalışacağım Holy Sepulcher Kilisesi’nde olduğuna inanıyorlar.
İlk defa Kudüs’ün batı kısmına geçiyorum, küçük bir Avrupa şehrini andırıyor, mağazalarıyla, hayat gayet normal, modern ve tüketim yönelimli. Eski Şehir’den çok farklı, burada da her yer polis ve asker dolu, günde belki 500 polis- asker görüyorum. En küçük bir büfenin girişinde bile güvenlik görevlileri çantaları kontrol ediyorlar.
Bu arada daha yeni fark ettim ki Ermeni mahallesinde kalıyormuşum, hemen yanında Müslüman bölümü, sonra Hıristiyan ve Yahudi bölümleri var. Bu mahalleler birbiriyle yan yana iç içe. Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında biraz olsun sosyal ilişki var ama Yahudiler tamamen içe kapalı. Bu şekilde bölgelere ayrılmış durumda Kanuni Sultan Süleyman’ın surlarıyla çevrili eski şehir…
5 Ağustos 2006, Nablus
Dün sabah erkenden kalkıp, hahamlar ve papazlardan oluşan, insan haklarını savunan bir grupla sohbet için Vatikan’a ait Notre Dame binasına gittim. Önce bir belgesel seyrettik, Kudüs’ün hemen dışında Bedeviler’in yaşadığı Filistin köyünün, İsrailliler tarafından yerle bir edilişini ve bu duruma halkın tepkisini anlatan bir belgesel. Zaten derme çatma evlerde yasayan halk fakir, sadece hayvancılıkla geçiniyor. Birkaç kez İsrail yerleşkesi kurulacağı gerekçesiyle köyü boşaltmaları isteniyor ve hiçbiri bunu kabul etmiyor, sonuna kadar direniyorlar. Bir sabah askerler gelip tüm evleri yıkıyor. Bunun üzerine bir kısmı mülteci kamplarına naklediliyor, bir kısmı ise o kurak, çorak dağbaşında çadır kurup yaşamaya devam ediyor.
Abu Muhammad, köyün ileri gelenlerinden, diyor ki: “Bizi buradan attıkları yetmiyormuş gibi, toprağımıza yapacakları evlerini de bize inşa ettiriyorlar, Kudüs duvarını bize ördürüyorlar, oraya her baktığımda gözlerim doluyor! Türkler burayı yönetti insana dokunmadı, ama bunlar sadece toprağı istemiyor, toprağı insansız istiyor. Ben de asla onların kölesi olarak çalışmayacağım!”
Bu sırada İsrail yerleşkesinin evlerini yapan Filistinli isçiler konuşuyor, “ne yapalım” diyorlar, “aç mı oturalım, çocuklarımızı doyurmayalım mı, mecburuz!” Aradan birkaç yıl geçiyor, Abu Muhammad ve birkaç kişi daha arada bir askerler tarafından itilip kakılsalar da orada yaşamaya devam ediyorlar ve İsrail yerleşkesi faaliyete geçmiş, lüks villalar, alışveriş merkezleri, ve köpeklerini gezdiren zengin sakinleriyle. Dayanamayıp soruyorum gruba, “bu insanlar hiç mi 100 metre ileri bakıp ne yaptıklarını fak etmiyorlar, hiç mi vicdan azabı duymuyorlar?” Haham cevaplıyor, “evler yıkılırken çoğunun yüzü gülüyordu, yüzlerinden mutluluk okunuyordu, işte o zaman anlıyorum ki kalplerinde merhamet yok, acıma yok!”
Yine kafam karışmış bir şekilde çıkıp, Mescid-i Aksa’ya doğru yürümeye başlıyorum eski şehrin büyüleyici sokaklarında, bir yandan rahibeler geçiyor, diğer yandan uzun kıvırcık favorileri olan siyah şapkalı Yahudiler, Filistinli çocuklar koşturuyor onlara çarparak. Caminin bahçe kapısına geldiğimde bir tabur asker ve bir karakol dolusu polisin yine etrafı sardığını görüyorum. Cuma olduğu için her zamankinden daha fazla güvenlik önlemi var, kimlik soruyorlar gösteriyorum, geçiyorum tekrar başka bir asker, bir polis daha, 4 kez pasaport kontrol ediliyor, en sonunda, son giriş kapısında görevli pasaportu kabul etmiyor, nüfus kağıdımı istiyor, Türk olmam Müslüman olmamın kanıtı olmadığından. Ben de sıradan okuyorum bildiğim bütün duaları, sonra şaşkın şaşkın bakıyor görevli ‘afvan afvan’ diyor ve izin veriyor girmeme. Müthiş bir kalabalık var ama maalesef bayanların Mescid-i Aksa’ya girmesine izin vermiyorlar, sadece Hz. Ömer Camii…

Çıkışta hostele gidiyorum ve gördüğüm manzara karşısında ağzım açık kalıyor: Ultra Ortodoks yahudilerden biri gelmiş, lobide Filistinli görevliyle sohbet ediyor, ben de selam verip oturuyorum. Normalde o kadar soğuk ve umursamaz davranıyorlar ki çevrelerine karşı, şapkasını çıkarmış, herkes gibi sohbet ederken görünce ister istemez şaşırıyorum. Jonathan 22 yaşında, İlahiyat fakültesinde Tevrat üzerine çalışan bir öğrenci. Ara sıra hostele uğrayıp sohbet edermiş gelen yabancılarla. Maalesef İngilizcesi derin muhabbetlere girmeye yetmediğinden birçok soruma yanıt alamıyorum. Ama öğreniyorum ki savaş karşıtı ve Filistinli arkadaşları var, en son fotoğraf bile çekiliyoruz birlikte…
Saat 4’e doğru 3 haftadır Lübnan sınırında olan ve dün Kudüs’e gelen gazeteci- yazar Mete Çubukçu ile buluşuyoruz. Sınırdaki son durumdan ve Gazze’den bahsediyor. O da 13 yıldır buraya gidip gelmesine, tüm meselelerin içinde olmasına rağmen umudunu yitirmiş, “Nasıl çözülecek bilmiyorum, Gazze artık toparlanamaz” diyor, Lübnan sınırında karşılıklı 24 saat bombardıman. Füzelerin bazıları ormanlara düştüğünden bir sürü yangın, sokaklarda çöpler birikmiş, otorite boşluğu, herkeste korku. Sonu yok, yarın ne olacağı belli değil, hiçbir tahmin ya da stratejik öngörü işlemiyor burada. Bu sırada garson geliyor ve Şabad vaktinin geldiğini ve kapattıklarını söylüyor ve vedalaşıyoruz ben eski şehre dönüyorum, Mete Bey de Türkiye’ye dönüş için hazırlanmak üzere oteline.
Hedef Holy Sepulcher Kilisesi, yani Ortodoks ve Katolik inancına göre Hz. İsa’nın mezarının bulunduğu yer. Çok büyük ve çok eski bir kilise, dünyanın birçok yerinden papazlar var içeride: Asyalı, Afrikalı, Avrupalı. Buradan yine kapalıçarşıya geçiyorum ve Bir Zeit’de tanıştığım Amerikalı Amanda ve Romanyalı Marian’a rastlıyorum, birlikte yemek yiyip ağlama duvarına gidiyoruz, Şabad seremonisini izlemek için. Şabad’da, Cuma akşamından Cumartesi akşamına kadar elektrikli alet kullanılmıyor ama buna çare bulmuşlar, otomatik ayarlanmış butonlar var, evlerdeki ışıklar ve bazı elektrikli aletler saati geldiğinde kendiliğinden açılıyor, ama onlar düğmeye dokunmamış oluyor, böylece elektrik kullanmamış oluyorlar!
Ağlama duvarına artık 3. kez gittiğim için kısa kalıp Zeytin Dağı’na geçiyoruz, ve inanılmaz bir manzarayla karşılaşıyoruz. 2000 yıllık zeytin ağaçları özel muhafızlar tarafından korunuyor, etraf Musevi, Müslüman ve Hristiyan mezarlıklarıyla dolu. Ahiret gününde dirilmenin bu dağdan başlayacağına inanıldığı için bu mezarlıklar çok özel, yer bulmak zor ve pahalı. Mezarların içinden geçerek şehre doğru yürürken birkaç İsrailli askerle karşılaşıyoruz, Marian sohbete başlıyor, ben de fırsat bilip soruyorum savaş hakkında ne düşündüklerini:
- Savaştan nefret ediyoruz ama savaşı destekliyoruz?!!
- Nasıl yani?
- Kendimizi savunmak zorundayız.
18- 25 yas arası bu “asker’’lerle ilk defa sohbet ediyorum, aslında başta o kadar ön yargılıyım ki konuşmak istemiyorum ama sonra onların sıcak davrandığını görünce konuşuyorum ve çok da bilinçli olmadıklarını görüyorum. Hiçbiri sınıra gidip Arapları öldürme ateşiyle yanıp tutuşan kana susamış tipler değil, ama sonradan duyduğum hikayeleri düşününce belki de oraya gidenler biraz öylelerinden seçiliyor. Yanlarından ayrıldıktan 5 dakika sonra karnımda korkunç bir acı hissediyorum bıçak saplanmış gibi, yürüyemiyorum, ne olduğunu anlayamıyorum spazm da değil. Amanda gelip bakıyor, bir şey sokmuş, Allah’tan yanında ilaç varmış bundan sürüyoruz acısını alıyoruz. Yoksa bu İsrailli askerlerle sohbet etmenin cezası mı?
Şehrin her yeri tarihi ve kutsal binalarla dolu, inanılmaz bir atmosfer var, sokakta oynayan Filistinli çocuklarla konuşup fotoğraf çekerken birden Hz. Meryem’in mezarının olduğu kilisenin önünde olduğumuzu fark ediyorum. Her an yeni ilginç bir şey oluyor, yani birine şaşırmam bitmeden başka bir şey çıkıyor karşıma. Kesinlikle gelip burada birkaç ay yasamak istiyorum.
Amanda ve Marian’la aksam yemeği için küçük ve sade bir yere giriyoruz ve çok yüksek bir hesap geliyor. Filistinli sahiplere soruyoruz, burası Kudüs diyorlar, gidin batı tarafında herşey iki katı. Sonra sohbet edince biraz indirim yapıyorlar. Ben başlıyorum yine:
- Hep fakiriz, mağduruz diyorsunuz ama burada herkes turistleri kazıklıyor, su için bile pazarlık yapıyorum her seferinde Müslümanım diye söylüyorum ki normal fiyattan veriyorlar, neden böyle?
- İste biz mağduruz siz bize yardım etmeniz lazım Batılılar olarak.
- Biz size yardim edelim de, siz Gazze’ye Lübnan’a yardım ediyor musunuz???
- Dün yardım tırları gitmiş, İsrail sokmamış, Gazze’ye girmemiz yasak, hem burada çoluk çocuk.
- İsteyen bal gibi yardım eder, ama siz bunu yapmıyorsunuz, bahaneler bulup bir şeylerin arkasına gizleniyorsunuz, siz birbirinize sahip çıkmadan bunu Batı’dan nasıl bekleyebilirsiniz?
- …
Konuşmayı uzatmıyorum çünkü ben de içinden çıkamıyorum, derinlere inince onların da artık savaşı geride bırakmak istediklerini herkes gibi normal yaşamak istediklerini biliyorum ama yine de duyarsızlıkları beni çok üzüyor. Kudüs’teki Filistinliler Batı Şeria’dakilerden çok farklı. Para öyle bir güç ki, din, milliyet tanımıyor, herkesi esiri ediyor.
Amanda ve Marian bana uzun uzun Nablus’tan bahsedince sabah erkenden kalkıp yine Batı Şeria’ya geçip, savaşın izlerini taşıyan Nablus’a geliyorum. Şu an An Najah Üniversitesi’ndeyim, burada birçok gönüllü çalışan Avrupalı öğrenci var, ben de bu projelerle ilgili bilgi alıyorum ki uzun vadeli gelebileyim…
Şimdi şehir turu ve mülteci kampları için yola çıkıyoruz.
6 Ağustos 2006 Kudüs
Nablus, 7000 yıllık bir şehir, bu vesileyle önemli bir kültür mirasına sahip fakat şu anki durumu içler acısı. Birçok genç ellerinde tüfeklerle sokaklarda geziyor.Tamamen bir otorite boşluğu var, polis 6 aydır maaşını almadığı için çalışmıyor, kimse trafik kurallarına uymuyor. Şehirdeki arabaların yarısından fazlası çalıntı. 180 bin nüfuslu şehirde iki hafta önce bir İsrail saldırısı yasanmış. Yine birinin peşine düşmüşler, adı Ala Sanaqra, belediyeye ve hükümete ait binaların olduğu bir alanı tamamen bombalamışlar. Bu arada Osmanlı zamanından kalma eski bir bina da yıkılmış. Saldırılar 3 gün sürmüş ve hemen bitişikteki hapishanedeki 70 mahkumun dışarı çıkmasına izin verilmemiş, başka bir yere de transfer edilmemişler, insanlar yalvarmış ama kimse bir şey yapmamış. Bu arada Sanaqra civarda bir evde saklanmış ve bombardıman bitince “merak etmeyin ben iyiyim” diyerek millete el sallayıp gitmiş, olan şehre olmuş, yaralananlar ve maddi zarar da cabası.
Amjad Rfaie, New Asqar mülteci kampındaki rehabilitasyon merkezinin müdürü, “bu olaylar bizim için günlük yaşamın bir parçası” diyor, “artık şaşırmıyoruz bile.” New Asqar kampı 1964’te yani ülke genelinde kurulan mülteci kamplarından 6 sene sonra kurulmuş. 6000 kişilik nüfusa sahip olan kamptakilerin tamamına yakını işsiz. 1. İntifada’dan önce hepsi 35 km uzakta olan İsrail’de işçi olarak çalışıyorlarmış ama sonra hepsi çıkarılmışlar ve şimdi hepsi dışarıdan gelen yardımlarla yaşıyorlar. Okulları, hastaneleri yok, elektrikleri, suları, kaçak. Hamas iktidara gelmeden önce bir nebze daha iyiymiş durumları ama şimdi tüm yabancı kuruluşlar yardımları durdurmuş. Rfaie diyor ki: “ Ben de Hamas’ı sevmiyorum, Fetih i destekliyorum ama dünya bizden demokrasi istemedi mi? İşte biz de seçim yaptık, Hamas kazandı, şimdi saygı gösteriyoruz, ama dünyanın geri kalanı yardımları ve desteği kesmekle sadece Hamas’ı değil tüm halkı cezalandırmış oluyorlar.”
Kurdukları gençlik ve rehabilitasyon merkezinin hikayesi ise ilginç. Rfaie ve onun gibi daha pek çok erkek 1990’ların başında hapse giriyorlar. 7 sene boyunca çeşitli aralıklarla 5 yıl hapis yatıyor, “fark yok” diyor, “hapishanede hanım ve çocuklar yok sadece, burada onlar var ama çile ayni çile, açık bir cezaevinde yaşıyoruz biz!”
Hapishanedeyken toplanıp bir şeyler yapmaya karar veriyorlar, ne silahlı mücadele ne de tüm diğer politik yaklaşımlar karın doyurmuyor, onlar da böyle bir merkez kurarak çocuklara, en azından onlardan sonraki nesillere umut aşılamaya çalışıyorlar. 1992’de İsveç’ten bir dernek vasıtasıyla ilk kütüphanelerini oluşturmuşlar kampın ortasında açık havada, bir kulübeleri bile yokmuş, ama şimdi destek sağlayanlar çoğalmış ve 3 katlı bir binaları var. Yabancı kuruluşların destek verdiği birçok yardım projesi yürütüyorlar, çocuklar içinse fiziksel ve konuşma terapileri, müzik, dans, bilgisayar gibi birçok dersleri var. Yurtdışından 18 gönüllü burada çalışıyor, çoğu Amerikalı. Yöneticiler, geleceğin liderlerini yetiştirmeye çalıştıklarını söylüyorlar, 300 çocuk var, hepsi pırıl pırıl, hayatları çok zor ama bu merkez onlar için bir ümit…
Hükümetten bir destek alıp almadıklarını soruyorum, aksine Sosyal Hizmetler Bakanlığı yardım için gelenleri onlara yönlendiriyormuş, zaten memurlar aylık 100 dolar olan maaşlarını 6 aydır alamadıklarından kimse çalışmıyor.
Dönüşte merkezin çalışanlarından Uhud beni üniversiteye kadar götürebileceğini söylüyor, ama birkaç gün önce arabasının plakası çalındığı için karakola uğrayıp zabıt tutturması gerekiyormuş. Birlikte yola çıkıyoruz, ve sadece kampın değil civar semtlerin halinin de içler acısı olduğunu görüyoruz. Yollar bozuk, hava sıcak, insanlar o havada, o yollarda çoluk çocuk bir yerlere gitmeye çalışıyor. Bombalanmış, yıkılmış evler, barakalar… Karakola vardığımızda uyuyan bir memurla karşılaşıyoruz, odalar boş. Duvarlarda onlara göre ‘şehit’lerin, İsrail’e göre ‘terörist’lerin posterleri asılı. Ellerinde makineli tüfeklerle, arkalarında Mescid-i Aksa’nın bir fotoğrafı var. Bu posterlerden belki 50 tane asılı duvarlarda. Duvarları dökülen, odalarının yarısı boş karakolun içinde yürürken bir bayan memur bizi karşılıyor ve odaya alıyor. 6 aydır maaşını alamayan, o sıcakta o harap binanın içinde çalışmaya devam eden polis, her şey normalmiş gibi nezaketle sohbet ediyor ve hemen işlemi yapıyor. Sonrasında Uhud beni okula bırakıyor ve yeni iki mihmandarla tekrar şehre gidiyoruz. Sokaklarda göğüslerinde tüfeklerle yürüyen sivil gençleri görünce biraz ürküyorum. Öğrenciler “korkma burada çok normal” diyorlar “ama İsrailli askerler gelince bir tanesini göremezsin ortalıkta!” Dükkanlar kapanmış, evler yıkılmış, sokaklarda tüfeklerle gezen çocuk yaşta gençler ve ‘vatanları için ölen şehitler’in posterleri…. İşte Nablus… Ama tüm bunlardan daha çok şaşırdığım, bana eşlik eden öğrencilerin durumu çok normal kabul etmesi ve hayatlarına devam etmesi. Ne korku var, ne öfke… Onlar okullarına ve geleceklerine konsantre olmuşlar.

Şehirde gezerken saat kulesinin üzerindeki Osmanlı tuğrasını fark ediyorum. Öğreniyorum ki şehir mimarisi büyük ölçüde Osmanlı’ya aitmiş. Köşedeki evin 400 yıllık bir Osmanlı evi olduğunu öğrenince kapıyı çalıp giriyorum, 4 akraba aile aynı avluda bu büyük evde yaşıyorlar, soyadları Ağa, ama Filistinliler. Nablus aynı zamanda ‘Künefe’nin memleketi, ilk buradan çıkmış. Farklı çeşitleri var, kadayıflı ve hamurlu.
Dönüşte çok fazla kontrol noktası olduğu için erken ayrılıyorum. Taksi beni sınıra kadar götürüyor ve 1000’e yakın kişinin beklediği kuyrukla karşılaşıyorum. Askerler geçişe izin vermiyorlar, öylece bekletiyorlar insanları. Pasaportumu göstererek buradan geçiyorum, diğerleri kim bilir kaç saat bekleyecek. 2 kez daha kontrol noktalarında durduruluyoruz, araç taksi dolmuş, tek yabancı benim. En son Ramallah’a yaklaşırken yolun kapandığını görüyoruz, 2 tank gelmiş ve yolu kapamış, sebep ya da açıklama yok! 40 derece sıcakta, susuz 1 saate yakın bekliyoruz, sonra tekrar kontrol ve geçiyoruz, Kudüs’e geçiş de aynı şekilde saatler sürüyor yani 70 km yol 4.5 saat sürüyor. O yorgunlukla hiçbirşey yapamadan uyuyorum hostele gelince.
Bugün son günüm, biraz önce- Kudüs’te bile bunu yapıyorlar-, askerler yine yolları kesmiş, arabaların içine dikkatlice bakıp Filistinlileri kenara çekiyorlar ve hepsi didik didik aranıyor. Yarın havaalanında Batı Şeria’ya gittiğimi söylersem bana da aynı şeyi yapacaklar, ve belki de bir daha gelmeme izin vermeyecekler. Onun için tüm fotoğrafları bir CD’ye yükleyip Filistin resimlerini sildim, Filistin yazılı şeyleri sakladım, fişleri, biletleri attım, sanki kötü bir şey yapmışım gibi…
7 Ağustos, 2006 İstanbul
Dün çok zor bir gün oldu. Hem son gün olması sebebiyle, hem de çok kısa zamanda çok fazla şey görmek, daha birini anlamaya çalışırken başka ilginç bir gerçeklikle karşılaşmak zihinsel olarak çok yordu. Yok yere iki kere ağlarken buldum kendimi Kudüs sokaklarında.
Ramallah’ta çok isteyip de gidemediğim Filistin filmine dün akşam Filistin Milli Sineması’nda gittim. Lübnan- İsrail (Filistin) sınırında geçen, aralarında 100 metre birkaç İsrailli asker ve bir sürü mayın olan iki kardeş köyün hikayesiydi. Arapça’ydı ve altyazı yoktu ama yaşananlar insanların yüzüne yansıdığından anlamak çok zor olmadı.
Gece hostelin terasından son kez Mescid- i Aksa’yı seyredip, dikkatlice valizlerimi hazırladıktan sonra uyudum ve sabah havaalanına gittim. Ben Gurion havaalanının kapısında bizdeki sigara içilmez işaretine ek olarak kocaman silahla girilmez işaretleri de var. Sıraya girdim ve gergin bekleyiş başladı, Filistin’e gittiğimi söylememem gerekiyordu. Görevli yaklaştı ve yine tipik soruları başladı, nerdeydin niye geldin savaş var ne işin var burada neden yalnızsın Ürdün’de ne yaptın vs..Sonra eski vizelerime baktı Birleşik Arap Emirlikleri ve Pakistan’ı görünce yüzünün ifadesi değişti, Arapça’ya alerjisi varmış gibi…Oralara neden gittiğimi sordu, sonra pasaportu alıp gitti, ve müdürüyle geldi. Yani allı güllü ABD vizelerim ve yaldızlı Schengen vizelerim bile kar etmedi.
Tam aynı soruları müdür de üçer kez aynı soruları sormaya başlamıştı ki, arkadan biri yaklaştı ve Türkçe ’sorun mu var’ dedi, sonra görevliye dönüp çıkıştı: “Neden bekletiyorsunuz hem onu hem bizleri, belli ki gezmeye gelmiş, neden böyle muamele ediyorsunuz, gerekçeniz ne” diye…Görevli “siz kimsiniz beyefendi, sıfatınız nedir” deyince, bey “Albayım, Türkiye’nin askeri ataşesiyim” dedi. Adam resmen pıstı, “Yok biz sadece birkaç soru sormak istemiştik tamam geçebilirsiniz” deyip pasaportumu verdi, ama ultra detaylı araştırma için gerekli etiketleri bavullara yapıştırmayı ihmal etmedi. Çantalara yapıştırmak için 4 renk etiket var ve şüphelenme düzeylerine göre -mesela benimki eflatundu- yapıştırıyorlar. Bir sonraki aşamada da bu renge göre bavullar ‘üstünkörü’ ya da ‘didik didik’ arıyorlar. Çok şaşırdım, albaya teşekkür ettim, “böyledir bunlar” dedi, “Pakistan’ı görünce direk terörist muamelesi yaparlar, ama bizden çekinirler”. Valla ben Türk ordusunun İsrail üzerinde bu kadar caydırıcı tesiri olduğunu bilmiyordum. Sonra tek tek bavullar açıldı, tüm hediyelik eşyaların kutuları paketleri yırtıldı, sandaletlerimin bantlarının içlerine kadar yarım saat arandı. En sonunda THY kontuarına gittim, o sırada İsrailli görevli kaba bir şekilde ben kapadım yan tarafa diye işaret etti, albay yine devreye girdi “benimle birlikte” dedi. Yine aynı tepki, kız özür diledi, “bilmiyordum” dedi, “cam kenarı mı istersiniz koridor mu” diye sordu nazikçe ve tam business class’ın arkasında geniş bir yer verdi. Hızır gibi imdadıma yetişen albaya tekrar teşekkür edip çıkış yaptım ki tekrar bir kontrol, tüm kimliklerim, diplomalarım, diş macunlarının kapak içlerine kadar arandı. Sonunda uçağa bindim, özenle içime ters olarak giydiğim ‘Free Palestine’ ve Filistin bayrağı olan tişörtümle oturdum ve sanki büyük bir iş başarmış gibi ve özgür hissettim kendimi. Kalbimi Filistin’de bırakarak İstanbul’a geldim.








