Filistin Günlüğü V: Kudüs, Nablus ve Dönüş

Selma Şevkli tarafından Filistin Günlüğü ile işaretlenerek gönderildi (31 January 2007)

Not: Araya giriyorum, fakat belirtme ihtiyacı hissettim. Bu yazı Selma‘nın Filistin gezisinin son yazısı. Lütfen tümüne göz atmayı ihmal etmeyiniz (A. Murat Eren).

3 Ağustos 2006, Kudüs

Maalesef, İsrail’de internet Filistin’de olduğundan çok daha pahalı, bunun için çok sık yazamıyorum. Seyahatin sonuna yaklaştığım için param da iyice azaldı, ama her şey yolunda. Dün sabah uyanır uyanmaz, asıl rezervasyonu yaptırdığım hostele taşındım. Burası çok daha güzel, hem eski bir kaleye benziyor, hem de tam eski şehrin içinde. Finlandiya, Çek Cumhuriyeti, Kanada, Filistin, İsrail, İrlanda, Almanya, İtalya, Belçika, İngiltere ve Slovakya’dan insanlar var. Hepsiyle az çok sohbet ettik ve İsrailli dahil herkes Filistin yanlısı. Savaş ve politika her sohbetin içinde ister istemez.

Hepimizin Mescid-i Aksa olarak bildiği aslında Hz. Ömer Camii olan camiye girişte müslüman olduğunu kanıtlamak gerekiyor, gayr-ı müslimlere yasak. Önce Hz. Ömer Camii’ne gidiyorum, öğle namazı vakti, cami kalabalık, sonra aynı bahçe içindeki Mescid-i Aksa’ya geçiyorum ve inanılmaz birşey oluyor. Daha girer girmez, etrafıma göz bile atamadan ağlamaya başlıyorum, hüngür hüngür. Oturuyorum bir köşeye elimde mendil nerdeyse hıçkırarak ağlıyorum, kendime de şaşırıyorum, “nooluyo neden ağlıyosun”, diye sonra fark ediyorum buranın müthiş manevi atmosferinden kaynaklandığını. Yapı sade, etrafta görsel olarak insanı ağlatacak yoğunlukta bir şey yok ama havası ‘anlatılmaz yaşanır’ derler ya, öyle işte… Çıkmak istemiyorum bir türlü, uzun uzun oturuyorum içeride, sonra daha eski olan alt katı geziyorum ve sonunda büyülenmiş bir şekilde çıkıyorum. Yine eski şehrin sokaklarından geçerek Jaffa Gate’e yürüyorum ve Davut’un Kulesi (Tower of David) müzesini geziyorum. Birkaç bölümden oluşan kalede, yani müzenin içinde bir minare var, ama şimdi kullanımda değil, cami belki de yıkıldı, bilmiyorum. Müze, Kudüs’ün tarihini anlatıyor, her bölümde geçirdiği dönemler var, Osmanlı dönemi ise diğerlerine gore çok küçük ve yavan kalmış, 400 sene şehre egemen olmasına rağmen. Bu bölümde bir de interaktif film var. Başlangıç hüzünlü bir müzik ve Türk Bayrağı’nın inişi ve İngiliz Bayrağı’nın yükselişi, daha neşeli bir müzik ve 1948, İsrail Bayrağı’nın yükselişi, mutlu son! 400 senelik Osmanlı idaresine karşın 31 sene İngiliz Mandası daha olumlu anlatılıyor. Tüm ‘eski kent’ kısmının duvarları Kanuni Sultan Süleyman tarafından yapılmış, Filistinliler Türk olduğumu öğrenince hemen övünerek bundan bahsediyorlar, ama müze o kadar önem vermemiş.

Akşam bir hahamla buluşuyorum, gelmeden önce irtibata geçtiğim, ismi Jeremy Milgrom. 55-60 yaşlarında İsrailli liberal, muhalif bir haham. Buluştuğumuz sırada yine bir grup Yahudi, Ağlama Duvarı’na doğru yürüyor, ama bu kez protesto değil ibadet için, İsrail bayrakları yok. Yılın önemli ibadet günlerinden biri ve hepsi oruçlu, dün gün batımından bugün gün batımına kadar. Biz de peşlerine takılıp gidiyoruz ve Milgrom’ın İsrail’e, savaşa, tüm olanlara ilişkin görüşlerini dinliyorum hayretle. “İsrail’le Lübnan arasında yaşanan savaş değildir” diyor, “İsrail’in haksız saldırısıdır, baskın ve haksız işgalidir” diyor. Kendi çocuklarının şu an askerde bulunmasından duyduğu rahatsızlığı anlatıyor, sonuna kadar eleştiriyor tüm politikaları. Bu sırada siyah ceketli ve şapkalı ‘koyu’ bir Yahudi yardım için para istiyor ve Milgrom Arapça konuşmaya başlıyor, tepkisini görmek için, o da sadece şükran deyip geçiyor. ‘’Bu şehir gerçekten barış şehri olabilirdi, ama şimdi sadece güvenlik önlemleri altında bu şekilde yaşanabiliyor aslında grupların birbirleriyle iletişimi yok!“. Bu arada tüm ülke genelinde 3-4 okul varmış İsrailli ve Filistinli çocukların birlikte gidebildiği. Bu bile büyük bir adım gibi görünüyor bana.

Bugün Yahudilerin Mescid-i Aksa’ya girmeye çalışacaklarını öğreniyorum, Yahudi inancına göre burası Süleyman Mabedi’nin üzerine inşa edildiği Moria Tepesi’ne, yani Hz. İbrahim’in doğduğu yere denk geliyor. Devlet Yahudilerin girişine izin verdi, ama polisin ne yapacağı belirsiz. 20-45 yaş arası hiçbir Müslüman erkeğin bugün Mescid-i Aksa’ya giriş izni yok, en son bunu yaptıklarında, 2000’de Ariel Şaron da onlara katılmış, 2. İntifada gerçeklemiş. Büyük olaylar çıkabilir diyorlar.

Buradaki çarşıda Filistinlilerin İsrail süs eşyaları, anahtarlıkları, hatta ‘don’t worry be jewish’ yazan tişörtleri sattıklarını görünce çok garipsedim. Hostelde çalışan Fehmi’ye bunu sordum, “para gerekiyor ne yapsınlar” dedi, ben de “o zaman yenilgiyi kabullenmiş o demektir, artık Kudüs’ü geri alacağını söyleyemez” dedim, “lafta kalır.”

Türkiye’de savaş görmedim ama deprem gibi bir felaket olduğunda müthiş bir birlik oluşur, herkes para toplar, ülkenin diğer ucundakine gönderir yardım eder, burada böyle bir dayanışma yok. Kudüs’te kimse pek umursamıyor gibi olanları, İsrailliler’in savaş yanlısı gösterisine kimse karşı çıkmıyor, neden böyle diye sordum ve artık pes ettiklerini, ettirildiklerini söylüyorlar. Bir iş bulup kendini kurtardıktan sonra herkes kendi ailesini geçindirme derdine düşüyor ve bireysel olmaya başlıyor. Bir de gençken herkes daha aktif, daha bir inanıyor değişime ama sonra görüyorsun ne kadar güçlü olduklarını, karşı koymak imkansız, diyor ki bazen kendi arkadaşlarımın bile casus olduklarından şüpheleniyorum, herkesi tek tek satın alıyorlar… Dernek kurma girişimleri, bütünlük kurma girişimleri engelleniyor, burda bir liderleri yok, Kudüs’te yaşayanların vatandaşlıkları yok, ne İsrail’den ne Filistin’den, yurtdışına giderken özel bir seyahat belgesiyle gidiyorlar. Durum çok karışık, çok boyutlu ve üzücü. Bana da ümitsiz görünmeye başladı.

3 Ağustos, 2006 Kudüs

Polisler Yahudilerin Mescid-i Aksa’ya girişine izin vermedi ve olaylar önlendi. Sabah erkenden kalkıp Betlehem’e gittim. Şam Kapısı’ndan kalkan araçlarla 15 dakika sürüyor “duvar” a varış. Sonra inip havaalanını andıran büyük bir terminalde 3 kez pasaport gösterip iki kere aranıp, X- raylerden geçip, tekrar Batı Şeria’ya geçiş. Betlehem yarısı Müslüman, yarısı Hıristiyan 22.000 nüfuslu bir Filistin şehri. Church of Nativity, yani Hz. İsa’nın doğduğu yer hemen şehir merkezinde. Çok eski büyük bir kilise, fazla turist yok, olaylardan dolayı turizm durmuş halde. Başka bir Hz. Ömer Camii’ne gidip geziyorum ve burdaki görevlilerle sohbet edip görüşlerini alıyorum. Onlar da turizmin durmasından şikayetçi, aylardır maaşlarını alamayanlar var. Gazze ve Lübnan icin yardım toplayıp toplamadıklarını soruyorum, ama yok! Tüm sorumluluk ve yetkilerini Hamas’a devretmişler. Pekiyi diyorum ben bağış yapmak istiyorum ama Hamas’ın silah almayacağını nerden bileyim, ben yemek ve ilaç olarak kullanılmasını istiyorum, sadece güven diyorlar söz veriyorlar ama çok inandırıcı olmadığından az bir miktarla yetiniyorum.. Sokaklar dilenen insanlarla dolu, ve dondurma isteyen çocuklarla….

Daha sonra bir taksiyle Heroid Sarayı’na yolculuk, 10 km kadar uzakta Filistin içinde ama İsrail askeri bölgesi, şoför benimle birlikte geliyor, İsrailli görevliyle selamlaşıyor, bilet alıp sarayı, daha dogrusu kalıntıları gezip fotoğraf çekiyorum, ve aşağı geri döndüğümde gördüğüm manzara mutlu ediyor beni çünkü İsrailli görevli ve Filistinli şoförü sohbet ederken buluyorum. Sonra yine çileli sınırlardan Kudüs’e dönüş ve ‘duvar’da “artık yıkılsın”, “duvar gerçeği gizleyemez” vb. özgürlük barışı vurgulayan yazılar ve grafitilerin fotoğraflarını çekiyorum, bunları döndüğümde websitesine koyabileceğim, havaalanında el konulmazsa…

Kudüs’te otobüsün beni indirdiği yerde Garden of Tomb işaretini görüyorum ve içeri giriyorum. Burası Protestan inancına göre Hz. İsa’nın mezarının bulunduğu yer, bir açık hava kilisesini andırıyor. Katolik ve ortodokslar ise yarın görmeye çalışacağım Holy Sepulcher Kilisesi’nde olduğuna inanıyorlar.

İlk defa Kudüs’ün batı kısmına geçiyorum, küçük bir Avrupa şehrini andırıyor, mağazalarıyla, hayat gayet normal, modern ve tüketim yönelimli. Eski Şehir’den çok farklı, burada da her yer polis ve asker dolu, günde belki 500 polis- asker görüyorum. En küçük bir büfenin girişinde bile güvenlik görevlileri çantaları kontrol ediyorlar.

Bu arada daha yeni fark ettim ki Ermeni mahallesinde kalıyormuşum, hemen yanında Müslüman bölümü, sonra Hıristiyan ve Yahudi bölümleri var. Bu mahalleler birbiriyle yan yana iç içe. Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında biraz olsun sosyal ilişki var ama Yahudiler tamamen içe kapalı. Bu şekilde bölgelere ayrılmış durumda Kanuni Sultan Süleyman’ın surlarıyla çevrili eski şehir…

5 Ağustos 2006, Nablus

Dün sabah erkenden kalkıp, hahamlar ve papazlardan oluşan, insan haklarını savunan bir grupla sohbet için Vatikan’a ait Notre Dame binasına gittim. Önce bir belgesel seyrettik, Kudüs’ün hemen dışında Bedeviler’in yaşadığı Filistin köyünün, İsrailliler tarafından yerle bir edilişini ve bu duruma halkın tepkisini anlatan bir belgesel. Zaten derme çatma evlerde yasayan halk fakir, sadece hayvancılıkla geçiniyor. Birkaç kez İsrail yerleşkesi kurulacağı gerekçesiyle köyü boşaltmaları isteniyor ve hiçbiri bunu kabul etmiyor, sonuna kadar direniyorlar. Bir sabah askerler gelip tüm evleri yıkıyor. Bunun üzerine bir kısmı mülteci kamplarına naklediliyor, bir kısmı ise o kurak, çorak dağbaşında çadır kurup yaşamaya devam ediyor.

Abu Muhammad, köyün ileri gelenlerinden, diyor ki: “Bizi buradan attıkları yetmiyormuş gibi, toprağımıza yapacakları evlerini de bize inşa ettiriyorlar, Kudüs duvarını bize ördürüyorlar, oraya her baktığımda gözlerim doluyor! Türkler burayı yönetti insana dokunmadı, ama bunlar sadece toprağı istemiyor, toprağı insansız istiyor. Ben de asla onların kölesi olarak çalışmayacağım!

Bu sırada İsrail yerleşkesinin evlerini yapan Filistinli isçiler konuşuyor, “ne yapalım” diyorlar, “aç mı oturalım, çocuklarımızı doyurmayalım mı, mecburuz!” Aradan birkaç yıl geçiyor, Abu Muhammad ve birkaç kişi daha arada bir askerler tarafından itilip kakılsalar da orada yaşamaya devam ediyorlar ve İsrail yerleşkesi faaliyete geçmiş, lüks villalar, alışveriş merkezleri, ve köpeklerini gezdiren zengin sakinleriyle. Dayanamayıp soruyorum gruba, “bu insanlar hiç mi 100 metre ileri bakıp ne yaptıklarını fak etmiyorlar, hiç mi vicdan azabı duymuyorlar?” Haham cevaplıyor, “evler yıkılırken çoğunun yüzü gülüyordu, yüzlerinden mutluluk okunuyordu, işte o zaman anlıyorum ki kalplerinde merhamet yok, acıma yok!”

Yine kafam karışmış bir şekilde çıkıp, Mescid-i Aksa‎’ya doğru yürümeye başlıyorum eski şehrin büyüleyici sokaklarında, bir yandan rahibeler geçiyor, diğer yandan uzun kıvırcık favorileri olan siyah şapkalı Yahudiler, Filistinli çocuklar koşturuyor onlara çarparak. Caminin bahçe kapısına geldiğimde bir tabur asker ve bir karakol dolusu polisin yine etrafı sardığını görüyorum. Cuma olduğu için her zamankinden daha fazla güvenlik önlemi var, kimlik soruyorlar gösteriyorum, geçiyorum tekrar başka bir asker, bir polis daha, 4 kez pasaport kontrol ediliyor, en sonunda, son giriş kapısında görevli pasaportu kabul etmiyor, nüfus kağıdımı istiyor, Türk olmam Müslüman olmamın kanıtı olmadığından. Ben de sıradan okuyorum bildiğim bütün duaları, sonra şaşkın şaşkın bakıyor görevli ‘afvan afvan’ diyor ve izin veriyor girmeme. Müthiş bir kalabalık var ama maalesef bayanların Mescid-i Aksa’ya girmesine izin vermiyorlar, sadece Hz. Ömer Camii…

Çıkışta hostele gidiyorum ve gördüğüm manzara karşısında ağzım açık kalıyor: Ultra Ortodoks yahudilerden biri gelmiş, lobide Filistinli görevliyle sohbet ediyor, ben de selam verip oturuyorum. Normalde o kadar soğuk ve umursamaz davranıyorlar ki çevrelerine karşı, şapkasını çıkarmış, herkes gibi sohbet ederken görünce ister istemez şaşırıyorum. Jonathan 22 yaşında, İlahiyat fakültesinde Tevrat üzerine çalışan bir öğrenci. Ara sıra hostele uğrayıp sohbet edermiş gelen yabancılarla. Maalesef İngilizcesi derin muhabbetlere girmeye yetmediğinden birçok soruma yanıt alamıyorum. Ama öğreniyorum ki savaş karşıtı ve Filistinli arkadaşları var, en son fotoğraf bile çekiliyoruz birlikte…

Saat 4’e doğru 3 haftadır Lübnan sınırında olan ve dün Kudüs’e gelen gazeteci- yazar Mete Çubukçu ile buluşuyoruz. Sınırdaki son durumdan ve Gazze’den bahsediyor. O da 13 yıldır buraya gidip gelmesine, tüm meselelerin içinde olmasına rağmen umudunu yitirmiş, “Nasıl çözülecek bilmiyorum, Gazze artık toparlanamaz” diyor, Lübnan sınırında karşılıklı 24 saat bombardıman. Füzelerin bazıları ormanlara düştüğünden bir sürü yangın, sokaklarda çöpler birikmiş, otorite boşluğu, herkeste korku. Sonu yok, yarın ne olacağı belli değil, hiçbir tahmin ya da stratejik öngörü işlemiyor burada. Bu sırada garson geliyor ve Şabad vaktinin geldiğini ve kapattıklarını söylüyor ve vedalaşıyoruz ben eski şehre dönüyorum, Mete Bey de Türkiye‎’ye dönüş için hazırlanmak üzere oteline.

Hedef Holy Sepulcher Kilisesi, yani Ortodoks ve Katolik inancına göre Hz. İsa’nın mezarının bulunduğu yer. Çok büyük ve çok eski bir kilise, dünyanın birçok yerinden papazlar var içeride: Asyalı, Afrikalı, Avrupalı. Buradan yine kapalıçarşıya geçiyorum ve Bir Zeit’de tanıştığım Amerikalı Amanda ve Romanyalı Marian’a rastlıyorum, birlikte yemek yiyip ağlama duvarına gidiyoruz, Şabad seremonisini izlemek için. Şabad’da, Cuma akşamından Cumartesi akşamına kadar elektrikli alet kullanılmıyor ama buna çare bulmuşlar, otomatik ayarlanmış butonlar var, evlerdeki ışıklar ve bazı elektrikli aletler saati geldiğinde kendiliğinden açılıyor, ama onlar düğmeye dokunmamış oluyor, böylece elektrik kullanmamış oluyorlar!

Ağlama duvarına artık 3. kez gittiğim için kısa kalıp Zeytin Dağı’na geçiyoruz, ve inanılmaz bir manzarayla karşılaşıyoruz. 2000 yıllık zeytin ağaçları özel muhafızlar tarafından korunuyor, etraf Musevi, Müslüman ve Hristiyan mezarlıklarıyla dolu. Ahiret gününde dirilmenin bu dağdan başlayacağına inanıldığı için bu mezarlıklar çok özel, yer bulmak zor ve pahalı. Mezarların içinden geçerek şehre doğru yürürken birkaç İsrailli askerle karşılaşıyoruz, Marian sohbete başlıyor, ben de fırsat bilip soruyorum savaş hakkında ne düşündüklerini:

- Savaştan nefret ediyoruz ama savaşı destekliyoruz?!!
- Nasıl yani?
- Kendimizi savunmak zorundayız.

18- 25 yas arası bu “asker’’lerle ilk defa sohbet ediyorum, aslında başta o kadar ön yargılıyım ki konuşmak istemiyorum ama sonra onların sıcak davrandığını görünce konuşuyorum ve çok da bilinçli olmadıklarını görüyorum. Hiçbiri sınıra gidip Arapları öldürme ateşiyle yanıp tutuşan kana susamış tipler değil, ama sonradan duyduğum hikayeleri düşününce belki de oraya gidenler biraz öylelerinden seçiliyor. Yanlarından ayrıldıktan 5 dakika sonra karnımda korkunç bir acı hissediyorum bıçak saplanmış gibi, yürüyemiyorum, ne olduğunu anlayamıyorum spazm da değil. Amanda gelip bakıyor, bir şey sokmuş, Allah’tan yanında ilaç varmış bundan sürüyoruz acısını alıyoruz. Yoksa bu İsrailli askerlerle sohbet etmenin cezası mı?

Şehrin her yeri tarihi ve kutsal binalarla dolu, inanılmaz bir atmosfer var, sokakta oynayan Filistinli çocuklarla konuşup fotoğraf çekerken birden Hz. Meryem’in mezarının olduğu kilisenin önünde olduğumuzu fark ediyorum. Her an yeni ilginç bir şey oluyor, yani birine şaşırmam bitmeden başka bir şey çıkıyor karşıma. Kesinlikle gelip burada birkaç ay yasamak istiyorum.

Amanda ve Marian’la aksam yemeği için küçük ve sade bir yere giriyoruz ve çok yüksek bir hesap geliyor. Filistinli sahiplere soruyoruz, burası Kudüs diyorlar, gidin batı tarafında herşey iki katı. Sonra sohbet edince biraz indirim yapıyorlar. Ben başlıyorum yine:

- Hep fakiriz, mağduruz diyorsunuz ama burada herkes turistleri kazıklıyor, su için bile pazarlık yapıyorum her seferinde Müslümanım diye söylüyorum ki normal fiyattan veriyorlar, neden böyle?
- İste biz mağduruz siz bize yardım etmeniz lazım Batılılar olarak.
- Biz size yardim edelim de, siz Gazze’ye Lübnan’a yardım ediyor musunuz???
- Dün yardım tırları gitmiş, İsrail sokmamış, Gazze’ye girmemiz yasak, hem burada çoluk çocuk.
- İsteyen bal gibi yardım eder, ama siz bunu yapmıyorsunuz, bahaneler bulup bir şeylerin arkasına gizleniyorsunuz, siz birbirinize sahip çıkmadan bunu Batı’dan nasıl bekleyebilirsiniz?
- …

Konuşmayı uzatmıyorum çünkü ben de içinden çıkamıyorum, derinlere inince onların da artık savaşı geride bırakmak istediklerini herkes gibi normal yaşamak istediklerini biliyorum ama yine de duyarsızlıkları beni çok üzüyor. Kudüs’teki Filistinliler Batı Şeria’dakilerden çok farklı. Para öyle bir güç ki, din, milliyet tanımıyor, herkesi esiri ediyor.

Amanda ve Marian bana uzun uzun Nablus’tan bahsedince sabah erkenden kalkıp yine Batı Şeria’ya geçip, savaşın izlerini taşıyan Nablus’a geliyorum. Şu an An Najah Üniversitesi’ndeyim, burada birçok gönüllü çalışan Avrupalı öğrenci var, ben de bu projelerle ilgili bilgi alıyorum ki uzun vadeli gelebileyim…

Şimdi şehir turu ve mülteci kampları için yola çıkıyoruz.

6 Ağustos 2006 Kudüs

Nablus, 7000 yıllık bir şehir, bu vesileyle önemli bir kültür mirasına sahip fakat şu anki durumu içler acısı. Birçok genç ellerinde tüfeklerle sokaklarda geziyor.Tamamen bir otorite boşluğu var, polis 6 aydır maaşını almadığı için çalışmıyor, kimse trafik kurallarına uymuyor. Şehirdeki arabaların yarısından fazlası çalıntı. 180 bin nüfuslu şehirde iki hafta önce bir İsrail saldırısı yasanmış. Yine birinin peşine düşmüşler, adı Ala Sanaqra, belediyeye ve hükümete ait binaların olduğu bir alanı tamamen bombalamışlar. Bu arada Osmanlı zamanından kalma eski bir bina da yıkılmış. Saldırılar 3 gün sürmüş ve hemen bitişikteki hapishanedeki 70 mahkumun dışarı çıkmasına izin verilmemiş, başka bir yere de transfer edilmemişler, insanlar yalvarmış ama kimse bir şey yapmamış. Bu arada Sanaqra civarda bir evde saklanmış ve bombardıman bitince “merak etmeyin ben iyiyim” diyerek millete el sallayıp gitmiş, olan şehre olmuş, yaralananlar ve maddi zarar da cabası.

Amjad Rfaie, New Asqar mülteci kampındaki rehabilitasyon merkezinin müdürü, “bu olaylar bizim için günlük yaşamın bir parçası” diyor, “artık şaşırmıyoruz bile.” New Asqar kampı 1964’te yani ülke genelinde kurulan mülteci kamplarından 6 sene sonra kurulmuş. 6000 kişilik nüfusa sahip olan kamptakilerin tamamına yakını işsiz. 1. İntifada’dan önce hepsi 35 km uzakta olan İsrail’de işçi olarak çalışıyorlarmış ama sonra hepsi çıkarılmışlar ve şimdi hepsi dışarıdan gelen yardımlarla yaşıyorlar. Okulları, hastaneleri yok, elektrikleri, suları, kaçak. Hamas iktidara gelmeden önce bir nebze daha iyiymiş durumları ama şimdi tüm yabancı kuruluşlar yardımları durdurmuş. Rfaie diyor ki: “ Ben de Hamas’ı sevmiyorum, Fetih i destekliyorum ama dünya bizden demokrasi istemedi mi? İşte biz de seçim yaptık, Hamas kazandı, şimdi saygı gösteriyoruz, ama dünyanın geri kalanı yardımları ve desteği kesmekle sadece Hamas’ı değil tüm halkı cezalandırmış oluyorlar.”

Kurdukları gençlik ve rehabilitasyon merkezinin hikayesi ise ilginç. Rfaie ve onun gibi daha pek çok erkek 1990’ların başında hapse giriyorlar. 7 sene boyunca çeşitli aralıklarla 5 yıl hapis yatıyor, “fark yok” diyor, “hapishanede hanım ve çocuklar yok sadece, burada onlar var ama çile ayni çile, açık bir cezaevinde yaşıyoruz biz!”

Hapishanedeyken toplanıp bir şeyler yapmaya karar veriyorlar, ne silahlı mücadele ne de tüm diğer politik yaklaşımlar karın doyurmuyor, onlar da böyle bir merkez kurarak çocuklara, en azından onlardan sonraki nesillere umut aşılamaya çalışıyorlar. 1992’de İsveç’ten bir dernek vasıtasıyla ilk kütüphanelerini oluşturmuşlar kampın ortasında açık havada, bir kulübeleri bile yokmuş, ama şimdi destek sağlayanlar çoğalmış ve 3 katlı bir binaları var. Yabancı kuruluşların destek verdiği birçok yardım projesi yürütüyorlar, çocuklar içinse fiziksel ve konuşma terapileri, müzik, dans, bilgisayar gibi birçok dersleri var. Yurtdışından 18 gönüllü burada çalışıyor, çoğu Amerikalı. Yöneticiler, geleceğin liderlerini yetiştirmeye çalıştıklarını söylüyorlar, 300 çocuk var, hepsi pırıl pırıl, hayatları çok zor ama bu merkez onlar için bir ümit…

Hükümetten bir destek alıp almadıklarını soruyorum, aksine Sosyal Hizmetler Bakanlığı yardım için gelenleri onlara yönlendiriyormuş, zaten memurlar aylık 100 dolar olan maaşlarını 6 aydır alamadıklarından kimse çalışmıyor.

Dönüşte merkezin çalışanlarından Uhud beni üniversiteye kadar götürebileceğini söylüyor, ama birkaç gün önce arabasının plakası çalındığı için karakola uğrayıp zabıt tutturması gerekiyormuş. Birlikte yola çıkıyoruz, ve sadece kampın değil civar semtlerin halinin de içler acısı olduğunu görüyoruz. Yollar bozuk, hava sıcak, insanlar o havada, o yollarda çoluk çocuk bir yerlere gitmeye çalışıyor. Bombalanmış, yıkılmış evler, barakalar… Karakola vardığımızda uyuyan bir memurla karşılaşıyoruz, odalar boş. Duvarlarda onlara göre ‘şehit’lerin, İsrail’e göre ‘terörist’lerin posterleri asılı. Ellerinde makineli tüfeklerle, arkalarında Mescid-i Aksa’nın bir fotoğrafı var. Bu posterlerden belki 50 tane asılı duvarlarda. Duvarları dökülen, odalarının yarısı boş karakolun içinde yürürken bir bayan memur bizi karşılıyor ve odaya alıyor. 6 aydır maaşını alamayan, o sıcakta o harap binanın içinde çalışmaya devam eden polis, her şey normalmiş gibi nezaketle sohbet ediyor ve hemen işlemi yapıyor. Sonrasında Uhud beni okula bırakıyor ve yeni iki mihmandarla tekrar şehre gidiyoruz. Sokaklarda göğüslerinde tüfeklerle yürüyen sivil gençleri görünce biraz ürküyorum. Öğrenciler “korkma burada çok normal” diyorlar “ama İsrailli askerler gelince bir tanesini göremezsin ortalıkta!” Dükkanlar kapanmış, evler yıkılmış, sokaklarda tüfeklerle gezen çocuk yaşta gençler ve ‘vatanları için ölen şehitler’in posterleri…. İşte Nablus… Ama tüm bunlardan daha çok şaşırdığım, bana eşlik eden öğrencilerin durumu çok normal kabul etmesi ve hayatlarına devam etmesi. Ne korku var, ne öfke… Onlar okullarına ve geleceklerine konsantre olmuşlar.

Şehirde gezerken saat kulesinin üzerindeki Osmanlı tuğrasını fark ediyorum. Öğreniyorum ki şehir mimarisi büyük ölçüde Osmanlı’ya aitmiş. Köşedeki evin 400 yıllık bir Osmanlı evi olduğunu öğrenince kapıyı çalıp giriyorum, 4 akraba aile aynı avluda bu büyük evde yaşıyorlar, soyadları Ağa, ama Filistinliler. Nablus aynı zamanda ‘Künefe’nin memleketi, ilk buradan çıkmış. Farklı çeşitleri var, kadayıflı ve hamurlu.

Dönüşte çok fazla kontrol noktası olduğu için erken ayrılıyorum. Taksi beni sınıra kadar götürüyor ve 1000’e yakın kişinin beklediği kuyrukla karşılaşıyorum. Askerler geçişe izin vermiyorlar, öylece bekletiyorlar insanları. Pasaportumu göstererek buradan geçiyorum, diğerleri kim bilir kaç saat bekleyecek. 2 kez daha kontrol noktalarında durduruluyoruz, araç taksi dolmuş, tek yabancı benim. En son Ramallah’a yaklaşırken yolun kapandığını görüyoruz, 2 tank gelmiş ve yolu kapamış, sebep ya da açıklama yok! 40 derece sıcakta, susuz 1 saate yakın bekliyoruz, sonra tekrar kontrol ve geçiyoruz, Kudüs’e geçiş de aynı şekilde saatler sürüyor yani 70 km yol 4.5 saat sürüyor. O yorgunlukla hiçbirşey yapamadan uyuyorum hostele gelince.

Bugün son günüm, biraz önce- Kudüs’te bile bunu yapıyorlar-, askerler yine yolları kesmiş, arabaların içine dikkatlice bakıp Filistinlileri kenara çekiyorlar ve hepsi didik didik aranıyor. Yarın havaalanında Batı Şeria’ya gittiğimi söylersem bana da aynı şeyi yapacaklar, ve belki de bir daha gelmeme izin vermeyecekler. Onun için tüm fotoğrafları bir CD’ye yükleyip Filistin resimlerini sildim, Filistin yazılı şeyleri sakladım, fişleri, biletleri attım, sanki kötü bir şey yapmışım gibi…

7 Ağustos, 2006 İstanbul

Dün çok zor bir gün oldu. Hem son gün olması sebebiyle, hem de çok kısa zamanda çok fazla şey görmek, daha birini anlamaya çalışırken başka ilginç bir gerçeklikle karşılaşmak zihinsel olarak çok yordu. Yok yere iki kere ağlarken buldum kendimi Kudüs sokaklarında.

Ramallah’ta çok isteyip de gidemediğim Filistin filmine dün akşam Filistin Milli Sineması’nda gittim. Lübnan- İsrail (Filistin) sınırında geçen, aralarında 100 metre birkaç İsrailli asker ve bir sürü mayın olan iki kardeş köyün hikayesiydi. Arapça’ydı ve altyazı yoktu ama yaşananlar insanların yüzüne yansıdığından anlamak çok zor olmadı.

Gece hostelin terasından son kez Mescid- i Aksa’yı seyredip, dikkatlice valizlerimi hazırladıktan sonra uyudum ve sabah havaalanına gittim. Ben Gurion havaalanının kapısında bizdeki sigara içilmez işaretine ek olarak kocaman silahla girilmez işaretleri de var. Sıraya girdim ve gergin bekleyiş başladı, Filistin’e gittiğimi söylememem gerekiyordu. Görevli yaklaştı ve yine tipik soruları başladı, nerdeydin niye geldin savaş var ne işin var burada neden yalnızsın Ürdün’de ne yaptın vs..Sonra eski vizelerime baktı Birleşik Arap Emirlikleri ve Pakistan’ı görünce yüzünün ifadesi değişti, Arapça’ya alerjisi varmış gibi…Oralara neden gittiğimi sordu, sonra pasaportu alıp gitti, ve müdürüyle geldi. Yani allı güllü ABD vizelerim ve yaldızlı Schengen vizelerim bile kar etmedi.

Tam aynı soruları müdür de üçer kez aynı soruları sormaya başlamıştı ki, arkadan biri yaklaştı ve Türkçe ’sorun mu var’ dedi, sonra görevliye dönüp çıkıştı: “Neden bekletiyorsunuz hem onu hem bizleri, belli ki gezmeye gelmiş, neden böyle muamele ediyorsunuz, gerekçeniz ne” diye…Görevli “siz kimsiniz beyefendi, sıfatınız nedir” deyince, bey “Albayım, Türkiye’nin askeri ataşesiyim” dedi. Adam resmen pıstı, “Yok biz sadece birkaç soru sormak istemiştik tamam geçebilirsiniz” deyip pasaportumu verdi, ama ultra detaylı araştırma için gerekli etiketleri bavullara yapıştırmayı ihmal etmedi. Çantalara yapıştırmak için 4 renk etiket var ve şüphelenme düzeylerine göre -mesela benimki eflatundu- yapıştırıyorlar. Bir sonraki aşamada da bu renge göre bavullar ‘üstünkörü’ ya da ‘didik didik’ arıyorlar. Çok şaşırdım, albaya teşekkür ettim, “böyledir bunlar” dedi, “Pakistan’ı görünce direk terörist muamelesi yaparlar, ama bizden çekinirler”. Valla ben Türk ordusunun İsrail üzerinde bu kadar caydırıcı tesiri olduğunu bilmiyordum. Sonra tek tek bavullar açıldı, tüm hediyelik eşyaların kutuları paketleri yırtıldı, sandaletlerimin bantlarının içlerine kadar yarım saat arandı. En sonunda THY kontuarına gittim, o sırada İsrailli görevli kaba bir şekilde ben kapadım yan tarafa diye işaret etti, albay yine devreye girdi “benimle birlikte” dedi. Yine aynı tepki, kız özür diledi, “bilmiyordum” dedi, “cam kenarı mı istersiniz koridor mu” diye sordu nazikçe ve tam business class’ın arkasında geniş bir yer verdi. Hızır gibi imdadıma yetişen albaya tekrar teşekkür edip çıkış yaptım ki tekrar bir kontrol, tüm kimliklerim, diplomalarım, diş macunlarının kapak içlerine kadar arandı. Sonunda uçağa bindim, özenle içime ters olarak giydiğim ‘Free Palestine’ ve Filistin bayrağı olan tişörtümle oturdum ve sanki büyük bir iş başarmış gibi ve özgür hissettim kendimi. Kalbimi Filistin’de bırakarak İstanbul’a geldim.

Filistin Günlüğü (IV): Madalyonun Diğer Yüzü, İsrail

Selma Şevkli tarafından Filistin Günlüğü ile işaretlenerek gönderildi (8 October 2006)


1 Ağustos 2006, El Bireh

Faris Arouri, Bir Zeit Üniversitesi Ekonomi bölümünden mezun olduktan sonra 2005’te Youth&Peace Forum’da (Gençlik ve Barış Forumu) çalışmaya başlamış ve kısa zamanda başkan olmuş. Birçok gençlik değişim programı düzenleyen organizasyon, ‘çözüm’ü gençliğin getireceğine inanıyor. Faris’le Filistin üzerine bir sohbet yapıyoruz ve bilmediğim ne kadar çok şey olduğunu görüyorum.

Batı Şeria ve Gazze bölgeleri 1967- 1993 yılları arasında tamamen İsrail tarafından kontrol ediliyor. 1993’te Suriye, Lübnan, Filistin ve İsrail’in Washington D.C.’de yaptığı görüşmelerden istenen sonuç çıkmayınca, Filistin ve İsrail temsilcileri, baskının olmadığı serbest bir bölgede yani Oslo’da (Norveç) bir dizi müzakere yapıyor, bunların sonunda imzalanan anlaşmada dış işleri ve sınır kontrolü İsrail inisiyatifinde olmak koşuluyla Filistin’in iç işlerinde serbest olmasına karar veriliyor. Halkın büyük bölümü bu anlaşmayı bir ihanet olarak nitelendiriyor, çünkü çoğunluk direnişten yana.

Tabii yeni düzenleme tüm kamu işlerinde bürokrasinin uzamasına sebep oluyor. Daha önce sadece İsrail’in imzası gerekirken, bu anlaşmayla önce Filistin, sonra İsrail’in onayı gerekiyor. Böylece aslında İsrail, kendisini birçok sorunla birinci elden uğraşmaktan kurtarmış oluyor. Görünürde Filistin’e inisiyatif veriyor ama hala tüm onay ve son karar yetkileri kendisine ait. Ancak İsrail bu kararlara da sadık kalmıyor, sürekli baskınlar düzenliyor, anlaşmaya göre girmesi yasak olan bölgelere giriyor, Filistin polisinin silah taşıma hakkını engelliyor ve en sonunda 2000’de bölgeyi tekrar işgal ediyor.

Filistin toprakları 3 bölgeye ayrılıyor. Zone A, tamamen Filistin kontrolünde olan bölgelere verilen isim. İsrail’in bu bölgeye girmesi tamamen yasak. Filistin’in yüzde 8 i Zone A. Örneğin Ramallah da Zone A, fakat İsrail askerleri haftada iki kez şehri basıp havaya ateş açıyor, ve polis bir şey yap(a)mıyor. Zone B’de sivil yönetim Filistin’e, askeri yönetim ise İsrail’e ait. Yüzde 20 lik dilim bu statüde. Zone C ise tamamen İsrail kontrolünde, oran yüzde 72.

100 bin kişilik nüfusa sahip olan Hebron şehri sadece 200 İsrailli tarafından kontrol ediliyor. Dağılım ise net değil, Ramallah Zone A olmasına rağmen 2 km yakındaki gecen gün gittiğim Jalazone kampı Zone C, hemen yanımızdaki başka bir bölge Zone B, tam bir ayrım yapmak çok zor.

Filistin vatandaşlarının pasaportlarıyla yurt dışına çıkışta izlenen prosedürü soruyorum. Birçok ülke pasaportları tanıyor, ve Ramallah ve Kudüs’teki konsolosluklar vasıtasıyla vize veriyor. Şaşırtıcı olan ise Lübnan, Suriye, Irak ve Libya’nın Filistin devletini tanımamakla kalmayıp, Filistinlilerin de kendi topraklarına girmesine izin vermemesi. 1993 anlaşmasına karsı oldukları için böyle bir tutum içine giren bu ülkeler, ne Filistin pasaportuna ne de İsrail pasaportuna giriş izni vermiyor. Suudi Arabistan çok zor vize veriyor. Mısır transit geçişlerde dahi günlerce hücrelerde bekletiyor Filistinlileri. Gidişe en kolay izin verenler ise Avrupa ülkeleri.

Filistinliler dünyanın kendilerini nasıl algıladığını artık pek de umursamıyor. Ama halk ve devlet ayrımının farkındalar. Evet, dünyada çoğu insan Filistin’in özgürlüğünden yana ama düşünce bazında, bunu politikasına yansıtamıyor, eyleme dökemiyor. Pekiyi bu insanları hayal kırıklığına uğratıyor mu? Düşmanlığa sebebiyet veriyor mu? Hayır, başta unutulmuşluk, dışlanmışlık hissetmişler ama artık 50 yıl olmuş, dünyadan beklentilerini, umutlarını kesmişler, düşmanlık da yok, sadece biliyorlar ki onlara kendilerinden başkasının faydası yok. Arap dünyası 70′lerde çok destek vermiş davalarına, büyük boykotlar yapılmış ama o zamanlar çok geride kalmış, şimdi gözlerinin önünde çocuklar öldürülüyor ve kimse sesini çıkarmıyor.

İsrail gibi güçlü bir orduya, dünyayı arkasına almış bir devlete karşı direniş güçlerini nereden aldıklarını soruyorum. “Sadece özgürlük ve bağımsızlık güdüsü” cevabını alıyorum. Yönetimler değişebilir, alınan kararlar, izlenen politikalar değişebilir ama halkın özgürlüğe ve bağımsızlığa olan inancı hiç değişmiyor. Yani aslında liderler, politikacılar, hem kendi içlerindekiler hem de dünyanın geri kalanındakiler onların fikirlerini ve inançlarını etkileyemiyor. Burada çok güçlü, köklü bir kültür var, tarihin, insanlığın başladığı şehirler, peygamberlerin yaşadıkları topraklar var, bunların yanında 50 senelik esaretler, gelip geçici siyasetçilerin kar güden politikaları halkı kandırmak için çok zayıf kalıyor. Belki de bu yüzden Filistin’de diğer Arap ülkelerinin aksine, sokaklarda, ana caddelerde, liderlerin fotoğrafları yok. Halk sadece kendisine inanıyor.

Sünni- Şii ayrımı ise yok, çünkü burada Şii yok. Olsa da fark etmez diyorlar, çünkü din Filistin’de hiçbir zaman bir çatışma unsuru olmamış. Örneğin ‘Doktor’ lakabıyla tanınan George Habaş (Filistin’in Özgürlüğü İçin Halk Cephesi Genel Sekreteri) Hıristiyan olmasına rağmen Batı emperyalizmine ve siyonizme karşı duruşuyla, Arafat’ın 1993’te imzaladığı Oslo Anlaşması’nı Filistin Devrimi’ne ihanet olarak nitelemesiyle halktan büyük destek görmüş. Ayrıca burada yasayan Filistinli Museviler ve çok sayıda Hıristiyan da bir dışlanmaya maruz kalmamış, onların birleştiği çok önemli bir nokta var ve bu da yine bağımsızlık.

Ramallah’ta girdiğim her dükkanda, yurtta, okulda, internet kafelerde, kuaförlerde açık olan tüm televizyonlarda sürekli haberler seyrediliyor. Popüler kültür, televizyon şovları ve diziler onları esir almamış. Ama üzücü haberleri duyduklarında tepki vermiyorlar, günlük hayatın bir parçası olmuş tüm olanlar. Belki de içlerine atıyorlar, bilemiyorum.

Akşam yemeği için Filistinli bir yönetmen olan Mohanad Yaqubi, Sırp bir anne ve Filistinli bir babanın çocuğu olan eşi Rani ve yakınlarda ‘The Silent Minaret’ (Sessiz Minare) isimli kitabıyla Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü’nü almış olan Ishtiyaq Shukri ile buluşuyoruz.

Mohanad çok genç bir yönetmen, kısa filmler çekiyor. Şimdiye kadar Venezüella, Fransa ve Tunus’ta filmler çekmiş. Politikadan ve ülkesinin içinde bulunduğu durumdan bunalmış, bizim bir kültürümüz var diyor ve bu sadece İsrail- Filistin çatışmasından ibaret değil ve ben de ülkemin bu yönlerini yansıtmaya çalışıyorum.

Eşi Rani, Bir Zeit’de sosyoloji ve antropoloji okumuş aynı zamanda da müzisyen. Eski Yugoslavya’da doğan Rani’nin annesi 70′lerde Filistin yanlısı bir aktivistmiş, babası da bu dönemde Sırbistan’da bulunuyormuş, tanışıp evlenmişler. Rani 14 yaşındayken savaş çıkınca Filistin’e gelip yerleşmişler. Önceleri herkes önyargılı yaklaşmış Sırp olduğu için, halbuki diyor biz ülkemizin yaptıklarından utandığımız için, savaşın bir parçası olmak istemediğimiz için Filistin’e geldik. Önceleri özlemiş memleketini ama şimdi evim Filistin diyor. Mohanad’le evleneli henüz 17 gün olmuş, Mohanad’in ailesi biraz karşı çıkmış evliliğe ama sonra kabullenmişler.

Istihyaq Shukri, Güney Afrikalı Müslüman bir yazar. İlk kitabi Sessiz Minare’de mazlumun azınlıkların Afrika’da yaşadığı sıkıntılardan bahsediyor ve ülkesinin her geçen gün değişiminden, haksızlıklardan, kültürünü kaybedişinden duyduğu rahatsızlıktan. Belki de bu yüzden sık sık Filistin’e geliyor, “burada özlediğim kültürü buluyorum” diyor ve yeni kitabını Filistin üzerine yazacağının müjdesini veriyor.

 

camp-2006-239.jpg

 

Faris’in babası da bize katılıyor. Tayseer Arouri, Bir Zeit Üniversitesi’nde Fizik profesörü, aynı zamanda da eski bir politikacı. Sol görüşlü bir politikacı olarak İsrail tarafından nasıl algılandığını soruyorum ve aldığım cevap beni dehşete düşürüyor. 1970′lerde henüz evlenmeden önce bir gece yarısı evi basılıyor ve apar topar hapishaneye götürülüyor. Hiçbir iddia ve delil olmadan tam 45 ay hapis yatıyor. Her 6 ayda bir süresi uzuyor ve kendisine hiçbir açıklama yapılmıyor. " İlk iki sene daha kolaydı, içeride bol bol konuşuyor, tartışıyorduk. Kütüphaneyi kullanım hakkımız sınırlıydı, ayda bir kez sadece yarım saat iznimiz vardı. Üçüncü sene hapishane giderek kalabalıklaştı ve kişi başına 44cm2’nin düştüğü bir darlıkta yaşamaya başladık."

Hapse girmekten çok yargısız infaz dokunmuş Arouri’ye. Hiçbir açıklama yapılmadı diyor ve son yıl gelen hapishane müdüründen bahsediyor. Musevi bir Türk olan müdürün arası mahkumlarla her zaman çok iyi olmuş. Hangi görüşten olursa olsun hepsine çok olumlu ve dostane yaklaşmış. Aoruri, bir gün odasına gitmiş ve rica etmiş, neden buradayım, sadece bunu öğrenmek istiyorum! Müdür bir hafta sonra kendisini çağırmış, ve MOSSAD’dan kendisine ulaşan kağıdı okumuş. "İsrail senin onlara zarar verebilecek düşüncelere sahip olabileceğini düşünüyor." Yani ortada hiçbir eylem ya da geçerli sebep yok! Sadece ‘düşünceler’ ve varsayımlar var.

Müdür, Arouri’nin avukatıyla görüşmüş, bazı yazışmalar yapmış ve 3 ay sonra Arouri serbest kalmış. “Tabii bununla kalmadı” diyor, 1983′te 18 gün, 1994′te 1 yıl tekrar hapis yattım. Çok mütevekkil ve soğukkanlı bir tavırla anlatıyor tüm bunları, hayatından çok olağan kesitler halinde. Simdi 60′ına yaklaşmış bir profesör ve politikayla eskisi kadar haşır neşir değil.

Konuştuğum herkes iki devletli çözüm konusunda hem fikir. Belki bu yine taviz vermek anlamına gelecek ama İsrail’in tek devlet çözümüne yanaşmayacağının farkındalar. Hangi görüşten ve inançtan olursa olsun, Kudüs’e gitmelerinin yasak olması, tüm Filistinlilerin zoruna gidiyor. Ve ben bugün onların gözbebekleri, ne olursa olsun başkentleri Kudüs’e gidiyorum, Ramallah’ı geride bırakarak. Ama hem onlara hem kendime söz veriyorum bir gün geri geleceğim

 

camp-2006-331.jpg

 

1 Ağustos 2006, Kudüs

Sabah tekrar Bir Zeit Üniversitesi’ne gittim, tanıştığım herkesle vedalaşmak için. Önce kamp koordinatörü Gadah’ı buldum, “daha evime bile gelemedin ki yemekler yapacaktım sana” dedi, ben de “seneye inşallah” diyebildim, ikimizin de gözleri doldu. “Sen İstanbul’a gel” dedim, okulun tişörtlerinden hediye etti bana. Ahmet ve Lauri’yi aradım, yine benim gibi iptal olduğu halde kamp için gelen iki kişiyi gezdiriyorlardı, biri Romanya’dan biri ABD’den. Amerikalı olana, Amanda’ya ailesinin buraya gelmesiyle ilgili ne düşündüğünü sordum ve bilmiyorlar ki cevabını aldım. Annesine Mısır’da olacağını söylemiş, babası ise Mısır’ı bile bilmiyormuş. Onlar da her şeye rağmen gelip görmek istemişler buraları. Hep birlikte yemek yiyip sohbet ettik.

Kuzeyde bir kasabada yasayan Musevi Filistinlilere geldi söz. Hepsi Hamas’a vermiş oylarını. Sonra PKK ve Hamas’ı karşılaştırmalar başladı. Ne yabancılar ne de Filistinliler PKK’yı bir terör örgütü olarak görmüyorlardı, Hamas neyse PKK da oydu onlar için.

Yurda gidip eşyalarımı toparlamam saatler sürdü, nedense ayaklarım geri gidiyordu, hedef Kudüs olsa bile Ramallah’tan ayrılmak istemiyordum. Yurttaki herkesle vedalaştım ve yola çıktım. Aslında yol 16 km olmasına rağmen kontrol noktalarındaki beklemelerle 1 saat sürdü. Yanımda oturan Namir’le sohbet ettik. 20 yaşında Kudüslü bir Bir Zeit Üniversitesi öğrencisi olan Namir, her gün Kudüs’ten Ramallah’a geliyor okula gidebilmek için. İki yıl önce annesini kaybetmiş ve 5 kardeşin en büyüğü ve abla olarak evdeki tüm sorumluluk ona ait. Bunları anlatırken İsrailli asker otobüsü durdurup içeri girdi ve kimlikleri kontrol etti ve Namir’in gözlerinin dolduğunu fark ettim, onu öyle görünce ben de dayanamadım. “Alışılmıyor mu” dedim, “hala bu kadar çok mu etkileniyorsun?” “Ne ben buna alışabileceğim” dedi “ne de bu durum değişecek, sorunun hiçbir zaman çözüleceğine inanmıyorum!” Bu sırada Kudüs’e girmiştik ve ben artık Filistin’de değil İsrail’de olduğumu hissediyordum. Ramallah’ta aldığım yerel telefon hattı da anında kesilmişti, şimdi ara sıra servis gelip gidiyor.

Şam kapısında otobüsten indim ve kalacağım oteli aramaya başladım, ama hem sırtımdaki hem elimdeki çantalar öyle ağırdı ki çok zor yürüyordum, bir taksiye bindim ama çok yakın olmasına rağmen benim istediğim yere gidemeyeceğini tüm yolların kapalı olduğunu söyledi şoför. Çaresiz indim, etrafa bakındım ve bir manav gördüm. Filistinli sahiplerine otelin yerini sordum yaklaşık 15 dakika yürüme mesafesinde olduğunu söylediler ama çantalarla imkansız göründü, para karşılığı belki çocuğu belki çırağı 10 yaşındaki Ahmet’in bana yardım etmesine izin verdiler ve yola koyulduk. O önde ben arkada, etrafta ultra Ortodoks Yahudiler, Filistinliler, papazlar, polisler, askerler eşliğinde yürüdük ve bir meydana vardık.

 

camp-2006-119.jpg

Yüzlerce, binlerce İsrailli ellerinde İsrail bayrakları çoluk çocuk aynı yöne doğru ilerliyorlardı. Yükümün ağırlığı, oteli bir türlü bulamayışımız, Ahmet’in İngilizce benim Arapça bilmemem gibi bir sürü sebep yüzünden bulduğum ilk pansiyona girdim, ve teşekkür ederek Ahmed’i gönderdim. Zaten rezervasyonum yarın başlıyordu diğer otelde, bu yüzden bir geceliğine burada kalıyorum. Hemen eşyaları bırakıp Yahudilerin arasına karışıp onların gittiği yöne doğru yürümeye başladım. Bu sırada öğrendim ki hepsi Ağlama Duvarı’na hem dua etmeye hem de savaşa destek vermek amacıyla gidiyorlarmış! Bugün aynı zamanda Gazze’den İsraillilerin çıkarılmasının yıldönümüymüş. Savaşa destek sözünü duyunca resmen kanım dondu. Binlerce İsrailli bu miting için kuzeyden, güneyden otobüsler kaldırıp genç yaşlı, çoluk çocuk Kudüs’e gelmişler. Gençlerin bazılarının başlarında turuncu bantlar, kimisi bir köşede durmuş elinde dua kitabı, ileri geri giderek ibadet ediyor, diğerleri koşturuyor, ben de şaşkın bir halde bir duruyor bir yürüyorum.

Kiliselerin yanından geçiyorum, camilerden ezan sesleri geliyor, Ermeni lokantaları yol boyunca dizili, tarifi çok güç bir ortam ve duygular. Sonunda ağlama duvarına geliyoruz. Girişte çok yoğun güvenlik önlemleri var, çantalara bakıyorlar.

Sanırım benden başka Müslüman yoktu aralarında, beni de onlardan sanıp arama gereği duymadılar ve alana girdim. Haham, yüksek sesle, bazen bağırarak, bazen ağlayarak, İbranice bir şeyler söylüyor, insanlar eşlik ediyor, dinliyor, içim bir tuhaf oldu. Nasıl oluyor da bu kadar insan, bu kadar ‘inançlı’ insan savaşa destek veriyor? Bir kaç poz fotoğraf çektim, biraz kameraya kaydettim sonra daha fazla dayanamayıp geri dönmek için yola çıktım.

Kapalı çarşıyı andıran üstü kapalı pasajların içinden geçerek yürüdüm eski kentte ve kayboldum. Gördüklerimden öyle etkilenmiştim ki pansiyonun adını da unuttum, ilk geldiğim meydanı arıyordum, ama her sokak sanki diğerinin aynısı. Taş binalar, taş yollar, küçük küçük yüzlerce sokak. Hava kararmıştı, tüm dükkanlar kepenklerini indiriyordu. Bir markete girdim meydanın adını öğrendim, tekrar yürümeye başladım. Yahudiler de gösterilerini bitirmiş geri dönüyorlardı, her yer kalabalık, Filistinli dükkan sahipleri hayret içinde etraflarını seyrediyorlardı. Evet burada herkes bir arada yaşıyor ama pek de dostça değil, birbirleri yokmuş gibi davranıyorlar. Zaten her an elleri tetikte olan İsrailli askerlerle dolu her yer. En sonunda kaldığım yeri buldum, bir şeyler yedim ve şimdi kafam karmakarışık tüm olanlardan sonra.

 

Devam edecek.. Öncekiler için, Filistin Günlüğü

Filistin Günlüğü (III): Genel İzlenimler

Selma Şevkli tarafından Filistin Günlüğü ile işaretlenerek gönderildi (17 September 2006)

29 Temmuz 2006, Ramallah, Genel İzlenimler..

Filistinliler inanılmaz derecede sıcak ve misafirperver insanlar…Burada 4 günde belki sadece 5 yabancı gördüm, yani fazla turist yok ama yine de çok sıcak davranıyorlar. Gelenler genelde Barış için çalışan sivil toplum örgütlerinin üyeleri olduğundan belki…Mülteci kampında gezerken herkes selam veriyordu, yüzler gülüyordu. Biraz sohbet edince ise hemen evlerine davet ediyorlardı. Henüz bir eve girmedim… Burada halkın söylediği erkeklerin yüzde sekseninin işinin olduğu, kadınların ise yüzde yirmisi çalışıyor. İs var ama maaşlar düzenli ödenmiyor. Halk şimdiki yönetimden çok memnun değil. Hatta barış için çalışan birçok kuruluş da Mahmud Abbas başbakan olduktan sonra Filistin’den ayrılmış. Fakat insanlar bunları şikayet etmek için değil sorulduğunda görüş bildirmek için aktarıyorlar. Çok mütevekkiller, çok sabırlılar.

Yaptıkları işlere gelince, daha çok ticaret ve Ramallah içinde esnaflık, bankalarda çalışma, ulaşım. Yani Ramallah gayet şehirleşmiş bir yer. Benzetme yapmak gerekirse Adapazarı’nı andırıyor. Mülteci kamplarındakiler de çalışmak için buraya gelip gidiyorlar. Kampların çoğu 50 senelik olduğu için artık insanlar düzenlerini oturtmuşlar, hemen herkes iyi kötü geçimini sağlıyor. Tabii Gazze’de durum farklıymış ama maalesef oraya istesem de gidemiyorum şu an. Özel izin gerekiyormuş. Nablus’a gitmek istiyorum ama oraya gitmek için de Haifa’dan geçmek gerekiyor, bu da tehlikeli diyorlar…

Ramallah merkezinde kozmopolit bir yapı var, kiliseler ve camiler yan yana. Yahudi az ama epey Hıristiyan var. Yabancı restoranlar var: İtalyan, Çin, Meksikalı. Güzel oteller var hatta barlar bile var. Marketlerde içki satılıyor. Bizim radikal tabir ettiğimiz uzun elbiseli uzun sakallı erkeklerden yok. Puşi takan az, neredeyse batılı bir görünüm sergiliyorlar. Kadınların % 80’i örtülü. Ama kimse örtünmeyenlere farklı bir gözle bakmıyor (Ürdün biraz böyleydi).

camp

Okuma yazma oranı yüzde 88. Herkes az çok İngilizce konuşuyor şehir içinde. Tabii kamplarda daha sınırlı.

Gençlerin bazıları, daha çok üniversiteye gitmeyenler politik oluşumlar içine giriyorlar. Bazıları bu girişimlerinin hemen başında hapse giriyorlar ve genelde davaları bile görülmeden yıllarca kalıyorlar içeride.

Dün kampta konuştuğum 18 yaşındaki Thaer’le olan konuşmamız şöyleydi:

- Filistin’in başkenti neresi?
- Kudüs.
- Pekiyi sen Kudüs’e gidebiliyor musun?
- Hayır çünkü yasak!
- İsrail’in başkenti neresi?
- İsrail yok!!!
- Nasıl?
- İsrail yok!!!

Önceki gün bizi gezdiren Ahmet de Kudüs’e gidemediği için çok üzülüyor. Geçtiğimiz Ramazan ayında artık 8 sene olmuş gitmeyeli ve dayanamayıp arka yollardan gizlenerek gitmiş ve askerler tarafından yakalanmış, neredeyse yalvarmış “lütfen bırakın yarım saat izin verin” diye, onlar da kimliğini alarak izin vermişler, o da sözünü tutup vaktinde gelmiş. Mescid-i Aksa’ya gitmiş ve annesini aramış, tarif edilemez bir mutluluktu benim için diyor.

Evet Filistinlilerin Kudüs’e gitmesi yasak, sadece ilk intifadadan beri orada yaşayanların özel bir Kudüs kimlik kartları var ve sadece onlar Kudüs’te bulunabilirler. Ve Kudüs Ramallah’tan sadece 16 km uzakta!!!

Yahudilere bakışlarıyla ilgili şaşırtıcı derecede olgunlar. Yahudilere zaten dinlerinden dolayı bir düşmanlıkları yok! Ama şunu da söylemek lazım ki Batı Şeria’dakilerin büyük çoğunluğu İsrailli askerler dışında hiçbir İsrailli ile bir iletişimde bulunmamış! Din ile politika ayrımını iyi yapıyorlar. Genel kültür düzeyi çok yüksek.

Mülteci kampında yaşlı bir teyze selam verince beni aktivistlerden zannedip seslenmişti, Yahudi askerler buraya gelmesin, tanklar gelmesin diye. Çok ilginç bir hikaye anlattılar, gerçi onlar için çok normaldi: Filistinli bir adamın çocuğu İsrailli askerler tarafından sokak ortasında vurulup öldürülmüş ve adam çocuğunun tüm organlarını İsrailli çocuklara bağışlamış. Adamla görüşmek istedik fakat şu an Gazze’deymiş. Bu çarpıcı olay İsrailliler’den çok fazla sempati toplamış.

Artık o kadar alışmışlar ki, o kadar bu sıkıntıların içinde büyümüşler ki, bir korku yok, hayatlarının bir parçası olmuş, hem onlara olabilecek olanlar, hem de her gün Gazze’de ve Lübnan’da yaşananlar. Kimse bu savaş bitsin artık da demiyor, çünkü biteceğine inançları yok, böyle gelmiş böyle gider diyor tavırları…Onlar yaşamaya devam ediyorlar, düğünlerini de yapıyorlar, Stars&Bucks (Starbucks değil) cafelerinde kahvelerini de içiyorlar, çünkü hayat devam ediyor, ve onlar da ayakta kalmaya çabalıyorlar…

 

30 Temmuz 2006, Bir Zeit..

Dün gece çok zor bir gece oldu, iki gündür devam eden soğuk algınlığım iyice arttı, boğazım ve kulaklarım çok ağrıdı, sabah uyandığımda çok halsizdim ama buradaki vaktimi de boşa geçirmek istemediğimden ilaç alarak yola çıktım. Allah’tan yanımda Bilgen vardı yine. Bu kez yolculuk 60 km uzaktaki Eriha (Jericho) şehriydi. 11 bin yıllık tarihi olduğu söylenen şehir, dünyanın en eski kenti olarak kabul ediliyor. Giderken önce Filistin’den çıkıp İsrail’e girdik, burada taksinin içinde epey bekledikten sonra İsrailli askerler geldi ve pasaportları kontrol ettiler, bu sırada tam yanımda duran asker tüfeğini bir araca doğrultarak elini tetiğe götürdü, hedef alıyormuş gibi yaptı. Bunu yaparken de diğer askerlerle gülüşüyorlardı, yani amaçları sadece gösteri yapmak ve insanları korkutmaktı. 10 km ileride yine bir kontrol noktası vardı. Sıra bizim araca geldiğinde asker, gel diye işaret etti ama şoför bunu devam et olarak algıladı ve gaza bastı, diğer askerle ikisi bağırmaya başladılar, ben de korktum “dur aman abi” falan gibi birşeyler söyledim. Geri döndük, kimliklerimizi aldılar, birkaç dakika bekletildik ve devam ettik.

Yola devam ettik, şoför korkutucu derece hızla alıyordu etrafı dağlarla kaplı virajları, İsrail topraklarından bir an önce çıkmak istercesine. Tekrar Filistin topraklarına girdik ve şehir merkezinde indik. Burası, dünyanın en çukur yeriymiş, rakımı deniz seviyesinin altında, yaklaşık -385 metre ve çok kurak, havası da oldukça bunaltıcı. Bitkin bir halde oturacak bir yer aradık ve şehrin kahvesine oturduk. İnsanların kıyafetleri daha yerel, erkekler daha çok entari giyip, puşi takıyor ve şaşırtıcı derecede çok siyahi var.

Yanımıza 60 yaşlarında bir adam gelip selam verdi ve turist rehberi kartını gösterip şehir turu önerdi, zaten fazla seçeneğimiz yoktu pazarlık yapıp kabul ettik. Yolda Arafat’ın saraylarından birini gördük, sonra Hişam Sarayı’nı gezdik, M.S. 740’ta inşa edilen saray o kadar çok deprem görmüş ki artık sadece kalıntılar var. Hıristiyan, Bizans ve İran geleneklerinden esinlenen yapı birçok devri de yansıtıyor. Buradan Alsa nehrine giderek, yüzen çocukların fotoğraflarını çektik ve şehir hakkında bilgi aldık.

1967’deki 6 gün savaşıyla İsrail kontrolüne giren Eriha, 1994’te tekrar Filistin kontrolüne geçmiş. İncil’e göre, Hz. İsa burada bulunan Ürdün nehrinde vaftiz edildikten sonra, peygamberliğinden hemen önce sınama için burada bulunan Ayartma (Temptation) Dağı’na gönderiliyor. 40 gün 40 gece burada inzivaya çekiliyor ve oruç tutuyor. Şu an onun kaldığı yer, Rum Ortodoks Kilisesi’ne bağlı bir manastır olarak kullanılıyor. Bu kilise dünyanın önemli inanç turizmi merkezlerinden biri haline gelmiş, teleferikle yukarı çıkarken heyecanlıyız. Aynı teleferikte bulunan yolcularla tanışınca Yunanistan’dan geldiklerini öğreniyoruz ve sohbet ediyoruz. Atina’da tur şirketleri olan çift, yılın büyük bölümünü getirdikleri gruplara rehberlik ederek burada geçiriyor. Türkiye’yi çok sevdiklerini söylerken, benim bu kadar gezip de Atina’ya gitmediğimi öğrenince üzülüyorlar.

Teleferikten inerek dağa tırmanmaya başlıyoruz. Yorgo Kistakis, kilisenin büyük olasılıkla kapalı olduğunu ama görevli papazın arkadaşı olduğunu ve içeri girmemizi sağlayabileceğini söylüyor. Kapı kilitli, Yorgo papaza telefon ediyor ve papaz kapıyı açıp içeri girmemize izin veriyor. Önce Hz. İsa’nın gelip dinlendiği bölümü geziyoruz, burada olmak gerçekten çok garip. Kilisenin içi birçok eski değerli tabloyla dolu. Sonra avluya geçiyoruz ve buradaki odalar dikkatimizi çekiyor, rahipler kalıyorlarmış fakat uzun zamandır sadece 3 kişi varmış. Bu dağbaşındaki manastır, İsrail- Filistin çatışmasından çok uzakta.

Peder Gerasemos 72 yaşında bir Rum. Tam 22 yıldır burada ve hiç ayrılmamış. Daha önce muhasebeci olarak Selanik’te sıradan bir hayat sürerken, bir ‘mana’ arayışına girmiş ve kendini burada bulmuş. Türkiye’yi ve Türkleri çok seviyor. Bize birşeyler anlatıyor ama bazen dalıp gidiyor sanki başka bir alemde gibi. Uzun uzun sohbet ediyoruz. Gidip bize bir karpuz getiriyor hep beraber yiyoruz sonra “gelin” diyor “sizi bir yere götüreceğim”. Hepimiz onu takip ederken, onu yıllardır tanıyan Yorgo bile şaşkın çünkü papaz kilisenin turistlere kapalı bir bölümüne götürüyor bizi. Kapılardan odalardan geçip dışarı çıkıyoruz ve burada bir mezar var, üzerindeki yazılar Yunanca, Yorgo hayretle tercüme ediyor bize, “Nefret sadece kötülük ve ölüm getirir, sevgi tüm iyiliklerin başıdır” gibi bir yazı ama ilginç olan bunun papazın kendi mezarı olması! Tüylerim diken diken oluyor. Doğum yılının yanında ölüm yılı olarak 20 yazıyor son iki hane boş bırakılmış. Ne diyeceğimi bilemiyorum, Papaz da birşey söylemiyor, öylece bakıyoruz birbirimize…”Yine gelin, hatta burada kalabilirsiniz” diyerek bize hediyeler vererek uğurluyor.

Peder

Yunanlı çiftle, yine karışık duygular içinde teleferikle aşağı iniyoruz, birlikte öğle yemeği yeme konusunda ısrar ediyorlar, bir lokantaya giriyoruz, samimi bir sohbet eşliğinde yemek yiyoruz, buradan başka bir manastıra gideceklerini ve istersek bizi de Lut Gölü’ne götürebileceklerini söylüyorlar, ama ben kendimi iyice halsiz hissetmeye başlayınca Ramallah’a dönmeye karar veriyoruz. Bu yüzden çok yakında bulunan Hz. Musa’nın mezarını da göremiyoruz. Kontrol noktalarındaki uzun bekleyişlerle geçen yorucu yolculuk sonrası şehir merkezine varıyor ve buradan da Bir Zeit’e kaldığımız yurda varıyoruz. Öğreniyoruz ki Lübnan’da bu sabah 60 kişi İsrail saldırıları sonucu ölmüş. İyice moralimiz bozuluyor… Elden birşey gelmiyor… Acaba oraya gitsek bir faydamız dokunur mu diye düşünüyorum ama İsraillilerin izin vermeyeceğini söylüyorlar. Hatta Nablus’a ve Nazareth’e bile gitmek çok zorlaştırılmış ve tehlikeliymiş. Dün buradan bir öğrenci Nablus’a giderken öndeki araçta bir adamın üzerinde kilolarca bomba yakalanmış ve orada herkesin gözü önünde imha edilmiş. Buradaki insanların çaresizliğini daha iyi anlıyorum şimdi…

Böyle bir zamanda turistik gezi yaptığım için de biraz suçlu hissediyorum kendimi. Bundan sonra daha çok insanlarla konuşmaya, duygu ve düşüncelerini öğrenmeye gayret edeceğim. Yarın inşallah iyileşirsem bir yetimhaneyi ziyarete gitmeyi ve mahkumlarla ilgili bir söyleşiye katılmayı planlıyorum…

 

Devam edecek…

Filistin Günlüğü (II): Ramallah

Selma Şevkli tarafından Filistin Günlüğü ile işaretlenerek gönderildi (31 August 2006)

29 Temmuz 2006, Ramallah

 sokaktasilah.jpg

Ahmet ile birlikte Kültürel İncelemeler Bölümü’ne gidiyoruz ve bir derse girmek için izin alıyoruz. Konu: Çağdaş Arap Düşüncesi. Ders Arapça işleniyor ama daha çok genel ortamı merak ettiğimden benim için fark etmiyor. Kız öğrencilerin bazıları örtülü bazıları değil, erkek-kız karışık oturuyorlar. Hoca, bir konuyu tartışmaya açıyor ve herkes o konudaki fikrini söylüyor. İlgi ve katılım yüksek, ve yabancı olduğumuz aşikar olduğu halde kimse dönüp bakmıyor. Buna şaşırıyorum çünkü diğer Arap ülkelerinde durum çok farklı. Örneğin Ürdün’de ya da geçen yaz gittiğim Suriye’de sokakta bir bayan olarak tek başına yürümek çok zor, çünkü hem sözle, hem de bakışlarla sürekli rahatsız ediliyorsunuz erkekler tarafından. ‘Batılı’ kadınlara karşı kalıplaşmış bir bakış açısı var maalesef, benim gibi Müslüman olup Arapça bilemeyenleri, ‘Batılı’ görünenleri ise hiç anlamıyorlar. Batı Şeria’da ise turist yok. Oradaki tüm yabancılar okumak için ya da yardım için orada bulunuyorlar ve belki de bu yüzden yaklaşım çok farklı, saygılı ve samimi. Tabii Filistinlier’in eğitim ve kültür düzeylerinin fevkalade yüksek olmasının da payını unutmamak lazım.

Dersten sonra öğle yemeği için kafeteryaya gidiyoruz. Yemekler bizimkilere çok benziyor, ama daha çok sebze ağırlıklı. Sabahları bizim gibi simit ve tost yiyorlar, ama simitleri bizimkilerin dört katı büyüklüğünde. Simitin arasına kaşar ve mantar koyarak tost yapılıyor ve yanında Türk kahvesine çok benzeyen, aroması daha fazla olan kahve içiliyor.

Kasanın yanındaki içecekler çekiyor dikkatimi. Bizde İsrail’e yardım ettiği için protesto edilen, bazı gruplarca satın alınmayan Coca Cola ve Nestleler sıra sıra dizilmiş. Herkes de alıp içiyor. Ahmet’in durumla ilgili açıklaması şöyle: Biz doğrudan İsrail ürünlerini kullanmıyoruz sadece, Amerikan ürünlerine  kimsenin itirazı yok. Onlar mücadelelerini okuyarak ve düşünce yoluyla sürdürüyorlar, ama paranın döndürdüğü dünyada bu yol ne kadar işe yarıyor bilemiyorum. El Fetih, İslami Cihad ve Hamas gruplarının yoğun şekilde örgütlendiği bir okulda bu durum çok ilginç. Gruplar arasındaki iletişimi soruyorum, hiç çatışma yaşanmıyormuş. Peki ramazanda oruç tutmayanlar var mı? Evet var, kafeterya açık ve isteyen gelip burda yemeğini yiyor ve hiç kimseden sözlü ya da fiziksel bir tepkiyle karşılaşmıyor. “Tabii kampüs içinde pek hoş olmaz” diyor Ahmet, “Ben bunu inancıma saygısızlık kabul ederim, onun için onlar da içeride yerler.” İnanılmaz bir hoşgörü ortamı var. Kampüsü gezmeye devam ediyoruz. Filistin’de olduğumuza inanmak gerçekten zor, daha çok Bilkent’e benziyor burası, spor salonları ve modern amfileriyle.

 

PACE bölümüne gidiyoruz, yani Filistin ve Arap çalışmaları. Burada yabancı öğrenciler bir ya da iki dönem gelerek, sosyal bilimler, tarih, siyaset bölümü ve Arapça dersleri alıyorlar. Burada okumak kolay olsa da gelmek yürek istiyor. İsrail’den turist vizesi alarak geliniyor ve buraya geleceklerini söylediklerinde vize başvurusu genelde reddediliyor, 1 ay ve 3 ay gibi aralıklarla Ürdün’e giriş çıkış yapmaları gerekiyor, yine Filistin’e geleceklerini gizleyerek. Kadın Çalışmaları Bölümü’nde tanıştığımız Besne Hanım, özellikle kız öğrencilere çok zorluk çıkarıldığından yakınıyor. 5 km uzaktaki köyde kalan öğrencilerin kampüse geliş yolları zaman zaman İsrailli askerler tarafından kapatılıyor ve okula gelişleri 3 saati bulabiliyor. Buradan Halka İlişkiler bürosuna geçiyoruz ve Brezilyalı Laurie ile tanışıyoruz, 4 aydır burada çalışan Laurie hayatından ve Filistinlilerin misafirperverliğinden çok memnun. Bize öğrencilerin barışla ilgili yaptıkları çalışmalardan ve İsraillilerin engelleme girişimlerinden bahsediyor. Bu arada akşam Ramallah Kültür Sarayı’nda 700 kişinin katılacağı, çocukların sergileyeceği bir dans gösterisi olacağını öğreniyor ve hemen biletlerimizi ayırtarak yola çıkıyoruz.

Cemal Reşit Rey Konser Salonu tadında  olan merkeze geldiğimizde yine şaşkınlık içindeyiz. Tüm Filistin elit tabakası burada. Lüks arabalar kapıda park etmiş, hanımların saçları yapılmış, beyler takım elbiseler içinde ve birçok basın mensubu var. Hemen önde yerimizi alıp muhteşem gösteriyi izlemeye başlıyoruz. 15’i kız 15’i erkek 12- 17 yaş arasındaki gençlerden oluşan topluluk, yöresel kıyafetleriyle şarkılar söylüyor, folklor oynuyor dans ediyorlar. Gösterinin sonunda Milli Eğitim Bakanı çıkarak bir konuşma yapıyor, eğitimin ve sanatın kültürlerinin devamı için olan öneminden bahsediyor ve gösteriyi Lübnan ve Gazze’de hayatını kaybedenlere ithaf ediyor. Ateşkes çağrısı yapıyor, herkes alkışlıyor ama İsrail aleyhine hiçbir söz edilmiyor, olumsuzu karalamaktan çok olumluyu yüceltmek gibi medeni bir yol seçiyorlar.

Üniversite yurduna giriş saati en son 22.00 olduğu için hemen toparlanıp yola çıkıyoruz, koreograf ve organizatörleri tebrik ettikten sonra. Gösteri bizim ‘Anadolu Ateşi’ne öyle benziyor ki, bahsetmeden edemiyoruz ve aldığımız cevap karşısında şaşırıyoruz: “Onları davet ettik ama güvenli olmadığı gerekçesiyle gelmediler ve çok da sıcak davranmadılar.”

Yurda giderken dolmuşta Canago adından Japon bir kız oturuyor yanıma.  8 aydır buradaymış, siyaset bilimi ve Arapça üzerine çalışıyor ve tüm zorluklara rağmen burayı çok sevdiğini söylüyor. Ne gibi zorluklar deyince, her 3 ayda bir, bazen her ay Ürdün’e gidip tekrar vize alma çilesini, sınırdaki uzun bekleyişleri, şehirde yürürken birden İsrailli askerlerin gelip havaya ateş açışını anlatıyor. Bir kez de gece 3’te gelip evini aramışlar, “ama bir şey yapmadılar “diyor soğukkanlılıkla “sadece baktılar.”

Bu sırada telefonu çalıyor ve gayet akıcı bir şekilde Arapça konuşuyor. Canago’nun azmine, sabrına, gayretine hayran kalıyorum. Yurda varınca görevlilerle  biraz sohbet edip yatıyoruz, ertesi gün yaşayacaklarımızın heyecanıyla.

Ertesi gün Cuma, yani tatil. Şehre geldiğimizde ortalık süt liman, saat 1.30 da, Cuma namazından hemen sonra Hamas’ın önderliğinde bir gösteri yapılacağını öğrenince Al Manara meydanına gidip yerimizi alıyoruz. Ellerinde Hamas bayrakları olan 1000 kişiye yakın bir topluluk meydana geliyor ve İsrail aleyhine sloganlar sonrasında tekbirlerle yürüyorlar. Dörtte birini kadınların oluşturduğu grubu uzun uzun izliyorum, birkaç kişiyle konuşuyor ve bol bol resim çekiyorum. Güvenliği Filistinli polisler sağlıyor, Cuma günleri için olağan bu gösteride hiçbir olumsuz olay yaşanmıyor.

Gösteriden sonra  bir mülteci kampı görmek üzere El Jalazone kampına gidiyoruz. Ramallah’ın çok yakınındaki bu kamp, tipik bir Anadolu köyünü andırıyor. Merkezde bulunan Filistinli Çocuklar Kulübü’ne giderek hem kulübün çalışmalarıyla ilgili hem de kampın genel durumuyla ilgili bilgiler alıyoruz başkan Ayman Ramahi’den. 1957′de kurulan kamp Birleşmiş Milletler’in kontrolünde. Artık yerleşik bir hayat var, insanların çoğu Ramallah’ta iş bulmuş çalışıyor, çocuklar okula gidiyor ama yarın ne olacağı belirsiz. Yaşadıkları kamp kiralanmış bir bölge, her an kovulabilirler. Toprağı ekmeleri yasak. Ortalama haftada 2 defa İsrailli askerler tanklarıyla gelip "güvenliği" sağlıyorlar. Ramahi’ye göre tek yaptıkları halkı korkutmak. Çoğu zaman sebepsiz bir yere birilerini tutuklayıp götürüyorlar. Yetişkinlik sınırı 13 yaş olduğundan, hapishanelerin yüzde 65’i 18 yaş altı çocuklarla dolu. Bu arada kampta 13 bin kişi yaşıyor ve yarısı 18 yaş altı.

filistin2006-268.jpg

Kampta bir yürüyüşe çıkıyoruz, Türkiye’den çocuklar için getirdiğim tokaları yolda gördüğüm çocuklara veriyorum karşılaştıkça, utanarak alıyorlar. Onlardan duyanlar hemen gelip bana bakmaya başlıyor, ama hiçbirşey demiyorlar. Çıkarıp gelenlere veriyorum tokaları, bu sırada çocuklar bizimle birlikte geziyor. Belki 15 çocuk var yanımda yürüyen, hiç konuşmuyorlar, ama köylerine bir yabancının gelip onlara ilgi göstermesinden duydukları mutluluk gözlerinden okunuyor. Kampta bir hareketlilik var, berberler dolu, insanlar güzel güzel giyinmişler, sebebini sorduğumda akşam bir düğün olduğu cevabını alıyorum. Heyecanla gidip gidemeyeceğimi soruyorum, memnuniyetle cevabını alınca çok seviniyorum. Bu sırada damat ve akrabaları bir kamyonetin üstünde dans ediyorlar, önlerindeki araç müzik çalıyor ve kameraya çekiyor, bu şekilde tüm kampı turluyorlar, bütün çocuklar ve gençler oynuyor. Düğüne bir saat var ve biz turumuza devam ediyoruz, biraz kampın dışında belki de sadece 300 metre ileride bir İsrail yerleşkesi görüyoruz. Fotoğraf çekmemem ve durup uzun bakmamam konusunda uyarılıyorum. Etrafında geniş duvarlar örülü askerler tarafından 24 saat korunan yerleşke 2 katlı villalarla dolu. İki bölge  arasında hiçbir iletişim yok, ne sosyal ne ekonomik. Şaşkınlıkla yürüyerek düğün salonuna varıyoruz. Erkekler ve kadınlar için ayrılmış iki bölüm var, Ramahi’nin kızı Haditha beni bayanlar bölümüne götürüyor. Yaklaşık iki yüz kişi var ileride, hepsi en güzel kıyafetlerini giyip gelmişler. Bu sırada köyde tanıştığım kız çocuklarını görüyorum ve çoğunun verdiğim tokaları taktıklarını görünce çok seviniyorum. Önde yerimi alıyorum ve gelinle damat içeri geliyorlar. Gelin, beyaz bir gelinlik giymiş, bildiğimiz klasik batı düğün marşı çalıyor ama Arapça sözler eşliğinde. Sahneye çıkıp birbirlerine yüzüklerini takıyorlar, tekrar meydana inip ikisi dans ediyor. Herkes alkışlıyor, sonra sahneden çekilip yerlerine oturuyorlar, tüm kadınlar ve çocuklar oynamaya devam ediyor. Müzikler yine bizim müziklerimize çok benziyor. Ben de gelinle damadı tebrik edip mutluluklar diliyorum ve tabii ki para takmayı ihmal etmiyorum. Bu konudaki gelenekleri bizimkilerle neredeyse aynı. Saat ilerlediğinden fazla kalamıyorum ve yurda dönüyorum. Ne olursa olsun insanlar evleniyor, eğleniyor, okula gidiyor, yani yaşıyor. İşte böylece Filistin’in bilmediğim yönlerini tanımaya başlıyorum.

Devam edecek… 

Filistin Günlüğü (I): Bir Zeit

Selma Şevkli tarafından Filistin Günlüğü ile işaretlenerek gönderildi (28 August 2006)

27 Temmuz 2006

Sabah saat 07.15. İki gün önce Amman’da bir resepsiyonda tanıştığım ve uzun uzun sohbet ettiğim Prens Hasan Bin Talal’ın şahsıma tahsis ettiği özel muhafızlı araçla Ürdün-İsrail sınırına doğru yol alıyorum. Heyecan, endişe ve mutluluğun iç içe geçtiği karmakarışık duygular içindeyim. Tarih 26 Temmuz 2006. İsrail’in Lübnan saldırıları başlayalı henüz 2 hafta olmuş, Gazze yine ateş altında ve ben herşeye rağmen Filistin’e gidiyorum.

Bir Zeit Üniversitesi’nin her yaz düzenlediği uluslararası yaz kampı programına kabul edilişimin sevincini yaşayamadan kamp güvenlik ve yetersiz katılım gerekçesiyle iptal ediliyor. Program koordinatörünü arıyor, ve yine de Ramallah’a gitmek istersem bana kalacak bir yer ayarlayıp ayarlamayacaklarını soruyorum, ‘memnuniyetle’ cevabını alınca hazırlıklar başlıyor. 2 hafta önce Abant Ortadoğu Toplantısı’nda tanıştığım Büyükelçi Hasan Abu Nimah’ın davetiyle önce Amman’a (Ürdün) gidiyor, 6 gün evlerinde misafir oluyorum.

Amman, Filistin için bir ön hazırlık görünümünde, tanıştığım insanların yüzde yetmişi Filistinli, şehir mülteci kamplarıyla dolu. Abu Nimah ve çalışma arkadaşlarıyla Filistin üzerine yapılan sohbetler ve çevre gezileriyle dolu geçen 6 günden sonra Ramallah’a doğru yola çıkıyorum. Sabah 8’de 45 dakikalık kısa bir yolculuktan sonra Kral Hüseyin (Allenby) köprüsüne varıyoruz. İlk pasaport kontrolünden sonra köprüyü geçip İsrail tarafına varıyoruz. Ortalık ana baba günü. Küçük bir otobüs terminali görünümündeki sınırda 200’e yakın Filistinli, ve sayıları onu geçmeyen yabancı kuyrukta. Bir Arap görevli pasaportları toplayıp İsrailli görevlilere teslim ediyor ve bavulları alıyor. Sonra uzun bir bekleyiş başlıyor. Sıra bana geldiğinde ise görevli Türk olduğumu fark edince İsrailli olana sesleniyor ve beni direkt içeri alıyorlar. İki X ray cihazından sonra prizma seklindeki bir alete giriyorum ve üzerime bir çeşit sprey sıkılarak “dezenfekte” ediliyorum. Sonra beni yanına çağıran görevli sorgulamaya başlıyor: ‘Nereye gidiyorsun, böyle bir zamanda neden İsrail’e geldin? Neden durum kötüleşince planlarını iptal etmedin? Ramallah’ta ne işin var? Orada akraban var mı? Neden İsrail üniversitelerinden birine değil de Bir Zeit’e gidiyorsun? Onlarla nasıl irtibata geçtin? Orada neler yapacaksın? Neden tarihi yerleri görmek istiyorsun? Müslüman mısın? O zaman neden kiliseleri görmek istiyorsun? Kaç gün kalacaksın? Kudüs’te kimlerle görüşeceksin? Otel rezervasyonlarını göster, dönüş biletini göster, Türkiye’de ne iş yapıyorsun? Üniversitede ne okudun? ABD’de ne yaptın? Daha önce Pakistan’ a gitmişsin, Arap Emirlikleri’ne gitmişsin, neden? Oralarda ne kadar kaldın? Kimlere görüştün?’

Buna benzer onlarca sorunun ardından görevli ‘ikna’ olup beni ikinci sorguya gönderiyor. Sıraya girip 40 dakika kadar bekliyorum. 5 gişe var ve hepsinde 20-25 yaşlarında bayan askerler. Kuyrukta ise ağlayan çocuklar, beklemekten yorulup bir köşede uyuyanlar, korku ve endişe dolu bakışlarla bekleyen Filistinliler var. Sıra bana geldiğinde görevli pasaportumu alıyor, ve “sen yabancısın, yan tarafa” diyor, burası Filistinliler için. Hayal kırıklığıyla yan gişeye geçip burada beklemeye başlıyorum ve arkamdaki 3 kişinin Türkçe konuştuğunu fark ediyorum. Pasaportumu gişeye bırakıp yanlarına gidiyorum, eski dönem 2 milletvekili ve bir doktor, Kudüs’ü ziyarete gidiyorlar. Sohbet ederken görevli çağırıyor. Bir önceki sorgudakilere benzer soruların ardından o adamlarla ne konuşuyordun, nereden tanıyorsun diye soruyor ve orada tanıştığımıza inandırmakta epey zorlanıyorum. Bazı soruları dönüp dönüp tekrar soruyor, öyle bir baskı var ki kendimi suçlu gibi hissediyorum. Soğukkanlılığımı koruyarak sakince hepsine cevap verdikten sonra giriş ve 3 aylık kalış iznini alıyorum. Sonradan öğreniyorum ki Batı Şeria’ya gideceğini söylemek bile çoğu zaman reddedilmek için yeterli bir sebepmiş, bu yüzden oradaki yabancılar hep gizliyorlar. Didik didik edilen bavullarımı almak için yeni bir kuyruğa giriyorum. Bu sırada önümde duran 20’li yaşlardaki bir gence işlemin geri kalanının ne kadar süreceğini soruyorum. İki haftada bir bu sınırdan geçtiğini söyleyerek bunun son aşama olduğunu söylüyor. Faris, Bir Zeit mezunu şu an Youth & Peace Forum (Gençlik ve Barış Forumu) isimli bir sivil toplum kuruluşunun başkanı. Bir Zeit Üniversitesi ekonomi bölümünü bitirdikten sonra bu dernekte çalışmaya başlamış ve kısa sürede başkan olmuş. Çeşitli ülkelerin yetkilileriyle görüşerek Filistin gençliğini anlatıyor, gençlik değişim programlarını organize ediyor. Ramallah’a gideceğimi söyleyince, ortak bir taksi tutmamızı öneriyor, böylece Kudüs üzerinden giderek 4 otobüs değiştirmekten kurtuluyorum, ve bir yolcu daha bulup 45 dakikada Ramallah’a ulaşıyoruz. Buradan bir taksiyle Bir Zeit kız yurduna geliyorum. Beni olağanüstü bir misafirperverlikle karşılayıp konforlu bir daireyi aratmayacak, içinde banyosu, mutfağı, oturma odası olan daireyi veriyorlar. Bu sırada kampa gelmeye karar verdikten sonra onun da geleceğini öğrendiğim ve İstanbul’da bir kez görüştüğümüz Marmara Üniversitesi öğrencisi olan Bilgen de çıkageliyor. O Tel Aviv’den geldiği için nispeten daha kolay olmuş geçişi. Sevinçle boynuna sarılıyorum sonunda sınırı geçerek büyük bir iş başarmış olduğumuzu sanmanın sevinciyle. Hemen eşyalarımızı yerleştirip, okulun bizimle ilgilenmekle görevlendirdiği üç öğrenciyle, Jamal, Maic ve Sawsam’la Ramallah merkeze gidiyoruz.

Şehri görünce ikimiz de büyük bir şaşkınlık yaşıyoruz. Hayat çok normal görünüyor. Etraf, dolmuşlar, işportacılar, korsan CD’ciler, lokantalar, dev billboardlarda Amerikan ürünlerinin reklamları ile dolu. Birşeyler yemek için girdiğimiz lokanta tertemiz, içerde insanlar yemek yiyor, çocuklar etrafta koşturuyor, dışarıdan korna sesleri geliyor. Allah Allah doğru yerde miyiz? İsrailli askerler, çadırlar, olağanüstü hal falan bekliyorduk biz? Çıkıp bir şehir turu yapıyoruz. Etraf villalarla dolu, yollar geniş ve temiz. Sonradan öğreniyoruz ki bugün, 5 aydır maaşlarını alamayan memurlar ilk defa maaşlarını almışlar, ondan çarsılar pazarlar kalabalık. Yeni yapılan tüm evler ise, birkaç yıl önce Amerika’dan dönen Filistinler tarafından inşa edilmiş. Etrafta bizden başka turist olmamasına rağmen ne rahatsız edici bakışlar var üstümüzde, ne de olumsuz sözler. Uzun uzun dolaşıp biraz alışveriş yaptıktan sonra yurda geliyoruz. Tam bir şoktayız, her şeyin bu kadar rahat olması, şartların, hayat kalitesinin bu kadar yüksek olması gerçeğine bir türlü inanamıyoruz. Belli ki çok yakınımızda yapılan bir düğünden gelen müziğin sesiyle uykuya dalıyoruz.

Sabah erkenden kalkıp Bir Zeit Üniversitesi kampüsüne gidiyoruz. Koordinatörümüz Gadah Hanım bizi karşılıyor, gelişimizden duyduğu memnuniyeti anlatıyor, planlarımızdan konuşuyoruz, mümkün mertebe bize yardımcı olacağını söyleyerek bize yeni bir mihmandar tahsis ediyor: Ahmet. Bize tüm kampüsü gezdiren, öğrencilerle ve hocalarla tanışmamıza yardım eden Ahmet, 20 yaşında Filistinli bir öğrenci. Aynı zamanda Halkla İlişkiler Bürosu’nda çalıştığı için burslu okuyor. Filistinli Mahkum Hakları Derneği’nde çalışan ağabeyi ve yine aynı üniversitede okuyan kardeşiyle birlikte bir evde yaşıyor. Ailesi Hebron civarında bir köyde oturuyor. Onun hikayesini ve dünyaya umutla bakan gözlerini görmek beni de umutlandırıyor.

Devam edecek…