Ülkeler, Armaları ve Türkiye

A. Murat Eren tarafından Kültür, Türkiye, Dünya Ülkeleri, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (9 August 2007)

Söze başlamadan önce Türkiye’nin armasını koyayım şuraya da, yazının devamını okurken aklınızın bir kenarında hep bu arma dursun:

Ülke armaları her ülkenin sahip olduğu, bayrağından sonra ülkenin ikinci bir görsel materyali niteliğinde kullandığı amblemler aslında. Görsel materyal niteliğinde kullanıldığı noktalardan birisine örnek olarak pasaportlar verilebilir mesela, büyük çoğunlukla ülke armaları o ülkeye ait pasaportun ön kapağında yer alıyor (zaten bu arma mevzusunun kafama takılması Kanada’lı bir arkadaşımın pasaportunun talihsiz bir şekilde benimkinin yanında peydah olması ile başladı. Her neyse).

Wikipedia’ya göre armalar Avrupa geleneğinde bir kişiye ya da gruba ait olacak şekilde dizayn edilmiş ve çeşitli şekillerde kullanılan tanıtıcı materyallermiş. Avrupa’nın bu kadim geleneği artık Avrupa ile sınırlı olmadığı gibi sadece bireyler ve grupları tanımlamak için de kullanılmıyor. İş ciddiye binmiş, bir iki ülke dışında kalan her ülkenin bir arması var.

Avrupa ülkelerinin bazılarının armaları şöyle örneğin:

Bence hepsi birbirinden güzel, birbirinden afilli. Tamam, bu ülkeler Avrupa’da, bilim, sanat, estetik, rönesans, papa, filan falan. Dünya gezegeninin başka bir kıtasına gidelim, mesela Afrika’ya. Bakalım onların armaları nasılmış:

Her bir arma ülkeye dair öğelerle süslenmiş, insan neanderthal hislere bürünüp kıskanıyor. Asya tarafına doğru yollanalım, Türki cumhuriyetlere bakalım mesela, belki içimize su serpecek, bizimkine eşdeğer güzellikte bir arma o taraflardan çıkar:

Çıkmıyor. Bu böyle gidiyor (Amerika kıtasından ümitleniyorsanız diye söyleyeyim dedim. Hele Avusturalya’nın armasına bakmayı aklınızdan bile geçirmeyin). Türkiye’nin arması kadar baştan savma bir arma bulurum diyorsanız bütün ülke armaları burada, buyrun bakın.

Bu toprakların Osmanlı dedelerinin kabul ettiği armanın nasıl olduğunu bilmeyen var mıdır bilemiyorum ama şöyle şurada dursun o da her ihtimale karşı:

Türkiye arma konusuna hiç ehemmiyet göstermemiş demek doğru olmaz. 1925′te ülkenin armasının belirlenmesi için Milli Eğitim Bakanlığı, o zamanki adı ile Maarif Vekaleti, bir yarışma düzenlenmiş ve Namık İsmail Bey içerisinde bir Bozkurt figürüne yer verdiği aşağıdaki arma ile birinciliği kazanmış. Lakin bu arma hiç bir zaman resmi olarak onaylanmamış (isabet olmuş gibi görünse de şu ankine tercih edilebilir bence):

Şu anki arma da “resmi” bir arma olmamasına rağmen kamu kurumları ve resmi daireler tarafından kullanılıyor. Birisi de çıkıp “Word’de oval çizip içine de Türkiye Cumhuriyeti yazmakla arma mı olur yahu” demiyor.. Anlamak mümkün değil.

Hutu’lar ve Tutsi’ler

B. Duygu Özpolat tarafından Dünya Ülkeleri, Tarih, Politika, Savaş ile işaretlenerek gönderildi (20 November 2006)

Her Moleskine’in bir (ya da birkaç) yaprağına uzun uzun not düşülmesi gerektiğine inandığım bir olay bu: Ruanda Soykırımı. Bu yüzden aslında kendi blogum için yazmış olduğum bu yazıyı, Moleschino’da da yayınlamaya karar verdim.

null

Geçen gün Meren‘le “Hotel Rwanda”yı izledik. Birkaç hafta önce Meren tesadüfen Ruanda’da 1994 yılında gerçekleşen soykırım hakkında bir yazı okumuştu. Yazıda 2004 yılında, yani soykırımın 10. yılında, bütün dünyanın konuyu gündeme taşıdığı ve tartıştığından; 1994′te duyurmadıkları, sırtlarını döndükleri bu olayın insanlara duyurulmaya çalışıldığından bahsediliyordu. Biz Türkiye’de 2004 yılında böyle bir konudan bahsedildiğini pek hatırlayamadık. Türkiye medyasının git gide nasıl Amerikan medyasına benzediğini sürekli söylüyorum. Bu bence onun en güzel örneklerinden biri. Sizlere Ruanda’da 1994 yılında neler olduğunu anlattığım zaman ne demek istediğimi anlayacaksınız. Çünkü bu, Dünya üzerinde gerçekleşmiş, en az Nazi’lerin Yahudi’lere yaptıkları kadar korkunç bir olay. En az onun kadar konuşulması gereken, şimdilerde Sudan’da, Kongo’da, kim bilir bize duyurulmayan nerelerde hala gerçekleşen, “hiçbir şey yapamayacağımızı” düşünsek de, en azından bilmekle yükümlü olduğumuz bir olay.

null

Ruanda’da 94 yılında sadece 100 gün içinde 1 milyon kişi öldü (günde 10bin kişi ediyor). Bu insanlar atom bombası ile “topyekün imha” edilmediler. Taramalı tüfek ya da beyaz fosfor yüzünden ölmediler. Bu insanlar, kendi vatadandaşları tarafından (bazılarının Fransa’nın sattığına inandığı, filmde ise Çin’den satın alındığı söylenen) “pala”larla, kolları bacakları kesilerek öldürüldüler.

null

Peki ölenler kimdi? Öldürenler kimdi? Sebep neydi?

Duya duya hissizleştiğimiz bir lafır ama, bildiğiniz “kardeşi kardeşe kırdırmak” olmuş Ruanda’da olan. 15. yüzyıldan beri Ruanda’da Hutu, Tutsi ve Twa adı verilen üç farklı grup insan barış içinde, birbirlerini öldürmeden yaşamakta imişler. Krallıkla yönetilen ülke, 19. yüzyılda Alman sömürgesi olmuş. Almanlar ülkenin yönetim işlerine pek karışmamışlar. Fakat Almanya 1. Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğrayınca, sömürgeyi Belçika devralmış. Ya, biz yıllarca Belçika hakkında bir kötü laf işitmedikti, cahillik tabi, ben hep sandım bu kendi halinde bir ülke. (Velakin, “kendi halinde bir ülke” diye bir mefhum yok esasen, sadece insanın -benim- cahil, medyanın yalancı, tarih derslerinin eksik olması var, neyse konumuza döneyim.)

Belçika, o dönemde halkın %9-10′unu oluşturan, biraz daha açık deri rengine, biraz daha uzun yüz hatlarına vs sahip olan Tutsi’leri “üst sınıf” olarak belirleyip, yönetim işlerine onları getirmeye başlamış. Hutu’lar ise, alt sınıfın insanları olmuşlar, ve Belçika’nın Tutsi’ler aracılığıyla uyguladığı yüksek vergilere, kötü çalışma şartlarına zorlanmışlar. Hutu’lar elbette Tutsi’lerden nefret etmeye başlamışlar. Kimi kaynaklar, Belçikalı’ların bu sözde etnik ayrımı yaparken, “10 inekten fazlasına sahip olan Tutsi, azına sahip olan Hutu’dur” gibi kriterleri kullandığını belirtiyor.

Her neyse, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Ruanda, Birleşmiş Milletler’in vesayet altındaki bölgelerinden biri haline gelmiş. Belçika hala idari makam olarak ülkede bulunuyormuş. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan Hutu’lar zamanla güç kazanmışlar, ve 1962′de Ruanda’nın bağımsız olması ile yönetime geçmişler. Bu süreçte sosyal huzursuzluk devam ediyor, Ruanda halkının bir kısmı sürekli komşu ülkelere sığınıyormuş. 1990 yılında Uganda’da konuşlanmış olan ve genelini Tutsi’lerin oluşturduğu Rwandan Patriotic Front (RPF), Ruanda’ya girmiş. Aynı zamanda Ruanda’nın üst düzey devlet yöneticileri de gizlice Hutu’lardan oluşan silahlı bir çetenin eğitilmesini sağlamaktaymışlar (Interahamwe). 90-94 yılları arasında edinilen silahların Fransa, Belçika ve İngiltere’den sağlandığına ilişkin şurada bazı bilgiler var, ne kadar kesin doğrulukta olduklarını bilemiyorum. Ama bunu iddia eden tek kaynak Wikipedia değil.

6 Nisan 1994′te cumhurbaşkanı Habyarimana’yı taşıyan uçak düşürülmüş (bundan RPF’nin sorumlu olduğu iddia edilmiş). Bunun üzerine, zaten sallantıda olan Ruanda barışı (?) çökmüş. Nisan’dan Temmuz ortasına kadar, 100 gün içinde 1 milyon Tutsi ve onlara sempati duydukları düşünülen Hutu öldürülmüş. Soykırımın ilk hedefleri arasında Başbakan Agathe Uwilingiyimana ve Birleşmiş Milletler’in onu korumakta olan 10 Belçikalı askeri bulunuyormuş. Bu askerler, söylenene göre, silahlarını Ruanda askeri güçlerine teslim ettikten sonra öldürülmüşler. Askerlerin ölüm haberi üzerine korkan Belçika hükümeti, askerlerini Ruanda’dan çekmiş. Bunu diğer ülkeler de izlemiş, ve Ruanda’daki BM gücü 270 askerden ibaret kalmış!!!

Aynı zamanda ülkede bulunan beyazlar, kedileri köpekleri de dahil olmak üzere, olayların patlak verdiği ilk günlerde hızla ülkeden kaçırılmışlar.

null

Yani, bütün dünya, göz göre göre Ruanda’yı kendi haline bırakmış, soykırıma sırtını dönmüş. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, gençler, herkes… palalarla, binlerce yıl barış içinde birlikte yaşadıkları kardeşleri tarafından öldürülmüşler.

Bu olaydan daha bir sene önce (1993) dönemin ABD başkanı Bill Clinton Yahudi Soykırımı Müzesi’ni açarken, dünya üzerinde bir daha böyle bir soykırıma izin vermeyeceklerini söylüyormuş. Kendisine 1995′te Ruanda halkından özür dilerken rastlanmış.

10 yıl sonra, 94′te BM Barış Gücü operasyonları sorumlusu Kofi Annan o zamanki pasifliği yüzünden pişman olduğunu dile getirmiş. (Kofi Annan’ın, yüzbinlerce insanın ölümünün ağırlığı sırtında, hala nasıl yaşayabildiğine inanamıyorum.)

(İşte bu noktada içimdeki öğreten kadına hakim olamıyor ve şu aşağıdaki cümleleri yazmadan edemiyorum. Bunları heyecanlı ve üzgün bir gencin serzenişleri olarak görüp bana kızmazsanız ne güzel olur :) )

Bu arada, kaçımızın olan bitenden haberi vardı? Çoğumuz bu tip olaylar karşısında “elimizden ne gelir”in arkasına sığınarak insanların başına neler geldiğini, kimlerin (hangi ülkelerin) bu işlerde parmağı olduğunu, kimin “dur” demeden sırt döndüğünü, silahları kimin sattığını öğrenmeye “üşeniyoruz”. Bu yazdıklarımı okumaya başlayan kaç kişinin, yarısında “üzülüp, sıkılıp” bıraktığını ve televizyonda popstar/dizi izlemeye başladığını merak ediyorum mesela. Ya da kendi küçük ve anlamsız dertlerimize gömülmeyi bunları öğrenmeye tercih edişimiz beni tarifsiz üzüyor. (Ben yapıyorum bunu). Sanki çok matah hayatlar yaşıyoruz, sanki çok özeliz hepimiz. Yapmakta olduğumuz son derece faydalı işleri bir kenara atıp, Ruanda’da insanlar neden ölmüş, Irak’ta olanların aslı neymiş, İsrail Lübnan’a neden saldırmış, Türkiye’nin sosyal sorunları nelermiş, Güneydoğu’da insanlar nasıl yaşarmış, öğretmenleri var mıymış? Temiz su, elektrik var mıymış vesaireye vakit ayırsak, bunları öğrenmeye çalışsak, çok önemli işlerden geri kalacağız. Aman ha!

Bunları bilmekle yükümlüyüz bence. Öğrendiğimiz zaman, belki gidip oralarda olanlara son veremiyor olsak da, o “leziz ve pek anlamlı” hayatlarımızla ne yapacağımıza dair aklımızda bir ışık yanıyor çünkü.

Not: İkinci fotoğraf, önemli bir savaş fotoğrafçısı olan James Nachtwey‘e, dördüncü fotoğraf ise fotojurnalist Howard Davis‘e ait.

İran’ı sevmek için 41 neden daha

Ali Işıngör tarafından Kültür, Dünya Ülkeleri, Sanat, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (21 October 2006)

muzik-odasi.jpg
Bir önceki yazıda adı geçen müzik odasının tavanı

(…)

42) Hoseyniye Emini (Hüseyin’e emanet): İlk hikâyemiz bu metnin yazarı olan “fakir“in sülalesine dair. Bir varmışlı bir yokmuşlu zaman kiplerinde, yazarın dedesinin büyükdedesinin dedelerinden biri, İran’ın en zengin beylerbeylerinden biriymiş. İşte o zamanlardan birinde, İran şahı Tebriz’deki yazlık sarayından Rey kentine dönerken, yolu her yanı bakımlı, köylüleri zengin mi zengin bir köyden geçmiş. Yanındaki vezire sormuş:

“Bu kimin köyüdür böyle?”

Vezir, “Beylerinizden Ahmet Han’ındır” demiş.

Neyse, bir sonraki mola yerine doğru yola koyulmuşlar. Birkaç saat kadar gittikten sonra başka bir bol çeşmeli, zengin bir köyde durmuşlar. Şah yine soracak olmuş:

“Peki, bu köy kimindir?”

Vezir çekinerek yine aynı cevabı vermiş: “Beylerinizden Ahmet Han’ındır.”

Yol boyunca hangi zengin, müreffeh köyde duracak olsalar o köyün Ahmet Han’ın (İsmini hatırlayamadığım için uydurdum-A.I.) olduğunu, biraz canı sıkılarak ama çokca da kıskançlıkla öğrenmiş İran Şahı. En sonunda dayanamayıp, patlamış:

“Kimmiş bu Ahmet Han! Götürün bakalım beni onun evine!”

Şah’ı Kazvin kentinin içinde, muhteşem bir konağa götürmüşler. Köşkte tek bir cam olmamasına rağmen, içerde yüzlerce renkli gölge dolaşıyormuş. Pencereler, eşi görülmedik bir şekilde güneşte parıldıyor, içeriye seyredeni sarhoş eden çeşitli ışık oyunlarını bırakıyormuş. Meğerse Ahmet Han, tüm konağın vitraylarını cam yerine Karagöz-Hacivat figürlerinin de yapıldığı gergedan derisinden yarı şeffaf/renklendirilmiş süslemelerle kaplamış! Bütün bir konak, tavanını süsleyen aynalarla birlikte bir masal sandığını andırıyormuş…

Şah, kendi sarayından bile güzel olan bu konağı ve sahibini çok kıskanmış… Konağa “usulünce” el koymak için Ahmet Han’a herkesin duyacağı bir şekilde seslenmiş:

- Ahmet Han, çok güzel bir saray yapmışsın! Burası “şahlara layık” bir yer olmuş!

Ahmet Han’dan ses çıkmamış.

- Ahmet Han! Sana diyorum! Bir “şaheser” olmuş burası!

Ahmet Han yine duymamazlığa gelmiş. Şah hiddetlenmiş:

- Ahmet Han! “Şahane” bir konak olmuş burası. Çok güzel!

Ahmet Han başını yerden yavaşça kaldırmış, kimsenin beklemediği bir cevabı yapıştırmış:

- Sahibi daha da güzel!

İran şahı çok hiddetlenmiş kendisini küçümser gibi konuşulmasından. Korumalarının elleri Ahmet Han’ın boynunu oracıkta almak için kılınçlarının kabzalarına uzanırken, öfkeyle haykırmış şah:

- Demek öyle seni densiz! Kimmiş sahibi bakalım buranın!

- Hazreti Hüseyin‘dir efendim!

Konağını o dakika Hz. Hüseyin’e vakfeden Ahmet Han, böylelikle hem evini hem de boynunu kurtarmış… Bugün, halkın “Hoseyniye Emini” yani “Hüseyin’e emanet” dediği bu konak, İran’ın “ulusal hazine”lerinden biri ilan edilmiş durumda. Camlaşıncaya kadar inceltilen ve renklendirilen gergedan derisiyle kaplı bu konağın eşsiz vitrayları, insana dev bir Karagöz-Hacivat sahnesinin içinde olduğunu düşündürür…

43) Peygamberiyye: Yine Kazvin’deyiz. İranlılar için çok kutsal olan Peygamberiyye Türbesi, dua etmeye gelen insanlarla dolup taşar. Asıl ilginç olan, burada bir tarikat şeyhinin değil. dört Yahudi peygamberinin gömülü olmasıdır! İsimlerinin Kuran’da da geçtiği söylenen ve İranlıların dua etmek için gittiği peygamberlerin isimleri şöyle: Selam, Solum, Elkiya ve Suhuli.

44) Pilavın hasının yapıldığı yerdir İran. İran pilavının altında yufkadan bir tabaka (tedik), içinde zereşk gibi ekşi/tatlı kuş üzümleri ve İran fıstıkları, pilava rengini veren zerdeçal, üstündeyse enfes kokusunun sebeb-i hikmeti safran vardır. Pilav tüm bu zenginliğine rağmen “kuru kuru” yenmez İran’da. Yanına kesinlikle bir başka öğün daha eşlik eder! (Hatırlattığı için Atilla Aktuna‘ya teşekkürler)

45) İran halkının yaklaşık yüzde 95′i genel sağlık sigortasının kapsamındadır. Bu da yetmezmiş gibi, sağlık hizmetleri de son derece ucuzdur. Van, Hakkari ve Ağrı gibi sınır kentlerinde yaşayanlar bu nedenle diş çektirmeye bile İran’a gider!

46) Heft Sin: İranlıların her yıl baharın ilk günü kurduğu Nevruz sofrası, son derece ilginçtir. Sofraya S harfi ile başlayan ve herbiri muhteşem bir derinlik içeren yedi sembol konur. Bunlar Sib (Elma, güzelliğin ve sağlığın simgesi), Sirke (İhtiyarlık ve sabır), Sümbül (Baharın gelişi), Sebzi (Buğday-arpa ya da mercimek sürgünü, yeniden doğumun simgesi), Sumak (ilkbahar güneşinin rengi), Sir (Sarmısak, tıbbın simgesi) ve Semenu‘dan (bir çeşit tatlı, zenginliğin simgesi) oluşur. Bunların dışında ayna (güzellik), iki uzun mum (aydınlık), balık (21 Mart ile elveda edilen balık burcunun simgesi), su dolu gümüş kasenin içine konan portakal (uzayda gezen dünya) ve iki kutsal kitap (İncil, Kur’an ya da Avesta’dan birine Firdevsi’nin Şahnamesi ya da Hafız’ın divanı eşlik eder) da bu nevruz sofrasında yerini alır. Bu sofrada kadim bir medeniyetin bilime, tıbba, astronomiye ve şiire olan tutkusunu bulabilirsiniz! (Murat Ağalday’a selam)

47) İran’da Nevruz’un sizi şaşırtan alışkanlıklarından bir diğeri de “Hacı Piruz” adındaki teatral kişiliktir. Siyaha boyalı yüzü ve baştan ayağa kırmızı kostümü ile Hacı Piruz, orkestrası ile sokakları arşınlarken çocukların da sevgilisi olur. Bu geleneğin asıl ilginç yanı, kökenini Sümer/Babil tanrılarından Tammuz‘u anma törenlerinden almasıdır. Temmuz ayının adını nereden aldığını sanıyorsunuz? :)
nevruz-yumurtalari.jpg
48) İran’da Nevruz’un en güzel adetlerinden biri, mart ayında pazarda neredeyse tüm yumurtaların boyanarak satılmasıdır. Siz hiç yumurta seçerken zorlandınız mı?

49) İran’da 4.000 yıldır kutlanılan bir diğer bayram da kışın gelişinin kutlandığı (21 Aralık) Yelda‘dır. Kökenlerini güneş tanrısı Mithra’nın doğumundan alan bu bayram, Romalıların Saturnalia ve Sol Invicta şenliklerinden de izler taşır. Dünyada Babilliler, Persler ve Romalıların kutladığı ve hâlâ kutlanılan başka bir bayram daha gösterebilir misiniz?

50) Demavend, 5671 metrelik zirvesiyle (Ağrı Dağı 5137 metre) dağcılığa kıyısından köşesinden bulaşmış hemen herkesin bir gün çıkmayı hayal ettiği zorlu bir rakiptir. (Erdem Özsoysal‘ın İran’ı sevme nedeni)

51) Furuğ Ferruhzad, Modern İran Şiiri’nin hüzünlü, gizemli, baştan aşağı dişilik içeren sesidir. Nilgün Marmara gibi o da erken gidenlerden… (Murat K. Girgin‘e teşekkürler)

52) İran’da karikatüristler, ressamlar, yazarlar, geleneksel el sanatları ustaları için sanat çarşıları vardır. Bu çarşılarda dükkân açmak çok ucuz, küçük bir köşede tezgâh açmak ise bedavadır! Bu çarşıda sanatçılara yemek çıkar, elektrik su gibi giderlerse vakıflar tarafından karşılanır. (F. Günindi’nin önerisi)

53) Mevlana Celaleddin Rumi tüm eserlerini Farsça dilinde yazmıştır. Mevlana’yı anlamak için “çeviri olan” Türkçe’den değil, asıl dili olan Farsçasından okumak gerekir. Mevlana’yı okudukça Farsça’yı, Farsça’yı okudukça Mevlana’yı seversiniz. İran’da ortaokullarda dört yıl boyunca okutulur “Mesnevi”…

54) Ali Şeriati: İran İslam Devrimi’nin fikir babalarından birisidir. İslam devrimi Humeyni’nin ellerinde onun hayal ettiğinden çok farklı noktalara evrilmiş, sonunda Humeyni’nin kanlı ajanları tarafından öldürülmüştür. “Doğu’nun Karl Marx’ı” da denen Ali Şeriati, Das Capital’dakinin aksine, son derece anlaşılır ve yüreklere işleyen lirik bir dil kullanır. Öğrencilerine “Müslüman olamıyorsanız, en azından Marksist olun” diyecek kadar açık görüşlü bir düşünce adamı olan Ali Şeriati, Sartre’a “I have no religion, but if I were to choose one, it would be that of Shariati’s” dedirtecek türden bir filozoftur. Ali Şeriati’nin bence en güzel sözlerinden biri şudur: “Zenci Bilal’in kalbinin fethi; Endülüs kıyılarının fethiyle yanyana düşünülemeyecek kadar büyüktür…” (Manhem gönderdi)

55) Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı”da da bolca ve hayranlıkla bahsettiği Behzad’ı (1450-1535) unutmamamız gerek. O İran’ın gelmiş geçmiş en meşhur minyatür ustasıdır. (Bu madde Ertan Asan’dan)

56) Bir diğer minyatür ustası olan Reza Abbasi‘nin (1565-1635) adına kurulan müze, dünyanın en büyük minyatür ve hat koleksiyonunu barındırır. Tahran’a yolu düşen herkesin kesinlikle uğraması gereken bu müze, M. Ö. 2.000′lerden bugüne uzanan muazzam bir yerdir. Müzenin Azeri müstahdemleri Türk olduğunuzu duyduğunda size muhteşem bir ilgi gösterecektir :). Bütün müzeyi elinizde ince belli çay bardağıyla gezebilir, muhteşem minyatürlerin karşısında yere oturup, seyre dalarak keyifle çayınızı yudumlayabilirsiniz…

57) Çehelçerag (Kırk mum): İran’da sokakta yürüken karşınıza aynalardan ve küçük ampullerden oluşan küçük bir tak çıkarsa sakın şaşırmayın. O evde genç bir çocuk ya da delikanlı ölmüştür ve ailesi bu “erken ölüm” için yastadır. Rüzgârda salınan ayna ve lambalar, o gencin ışıltısını, cıvıl cıvıl neşesini sembolize eder.

58) Safevilerin Erdebil’den sonra ikinci başkenti olan Tebriz’in orta yerinde, karşılıklı duran iki çarşı vardır. Karşılıklı duran ama birbirine kavuş(a)mayan bu iki çarşıdan birinin adı Mevlana, diğerininkiyse “Şems-i Tebrizi”dir :)

59) İran’da eski pazarlarda esnaflar hâlâ abaküs (Çortke) kullanır. Üç haneli rakamların çarpma işleminin nasıl büyük bir hızla yapıldığını gördüğünüzde, şaşkınlıktan küçük dilinizi yutabilirsiniz.

60) İran “şiirin kutsal, şairin ise evliya” kabul edildiği yeryüzündeki “son edebiyat cenneti”dir. Şairler sadece günlük yaşamda değil, ölümden sonra da ayrıcalıklıdır. Mezarlıkları bile anıtsaldır! Tebriz’deki “Şairler Mezarlığı“nda ünlü şair Şahriyar’ın yanında 600 şair daha yatar! Dünyanın en duygusal, en “şairane” mezar taşları buradadır :)

61) 2004 yılı itibariyle İran’da 35 milyon kişi kütüphanelere gitti. Ülkede geçtiğimiz yıl satılan kitap sayısı ise 81 milyonu geçti.

62) Tek başına Sadık Hidayet için bile sevilir İran.

63) Dünyanın en zengin ve dokunulmamış sub-tropikal mercan resifleri Kızıldeniz’de değil, İran Körfezi’ndeki Kişm Adası’ndadır.

64) Dimdik bir yamaçta kurulmuş bir Doğu Karadeniz yaylası köyünü düşünün. Yamaç o kadar dik olsun ki, her evin bahçesi, aynı zamanda alt sıradaki evin tavanı olsun! Bu kentte sarhoşlar dengesini kaybedip düştüğünde tavandan içeri girsin ve buna kimsecikler şaşırmasın! Burası Masule’dir…

65) Hatemkâri, İran’ın el işi sanatlarının belki de en yaygın olanıdır. Ahşap üzerine metal, renkli taş ve fildişi kakma yöntemi ile üretilen hatemkâri, geometrik formların tekrarını içerir. (Nicomedian‘ın İran’ı sevme nedenlerinden biri)

66) İran’da medreselerin avlularında ve bazı eski çarşıların içinde, bakırcılarla kalaycıların arasında bir yerlerde Nogrekâriciler vardır. Nogrekâri, sabrın öğretilmesi için medrese talebelerine yaptırtılan ve küçük elli çırakların küçük bir tığ ve çekiçle bakırın üzerine noktalar atarak resim çizme ve bu resmi kalay, kömür karası, asit yedirme gibi tekniklerle renklendirme sanatına verilen isimdir. Bir büyük boy tepsinin Şahname’den ya da Gülistan’dan bir sahneyle betimlendirilmesi, bazen iki yılı bile alabilir…

ali-gapu.jpg
67) Mukarnas: Yukardaki resme bakın ve buradaki form içbükey mi yoksa dışbükey mi bulmaya çalışın :) İşte Mukarnas sanatı budur :)

68) Hayyam’dan 100, Mevlana’dan ise 250 yıl önce yaşayan Hemedanlı Baba Tahir Üryan, sokaklarda çıplak dolaştığı için ona bu isim uygun görülmüş. En kudretli sultanların bile saygı duyduğu bu dörtlük ustası, muhteşemdir: Dünyadan
yolcuyum-gidiş ta öteye; / Çin’den çok uzaktır-yöneliş ta öteye. / Bir bir sorarım rastladığım yolculara: / “Son geldi mi? Son yıldız için yol nereye?”

69) Kapı kulplarının cinsiyeti vardır Kazvin’in (Bkz: 42. madde) eski evlerinde… Tok sesli ve ağır olanlar erkekler içindir; kadınlarınki ise ince, narin bir ses çıkarır. Evdekiler böylelikle kapının sesinden gelenin cinsiyetini anlar, tatsız kazalar önlenirmiş!

70) Cennetin neye benzediğini merak ediyor musunuz? Yaşayan en büyük minyatür ustası Mahmud Farsciyan‘ın resimlerine bakın.

71) İran, Türkiye’den sonra dünya üzerinde en çok Türkçe konuşulan ülkedir. Ülke sınırları içinde yaşayan yaklaşık 10-12 milyon Azeri’nin dışında, çok sayıda Türkmen, Afşar, Kaşkay Türkü ve Özbek bulunur. (Mehmet’in önerisi)

72) İran’ın milli sporlarından Zurhane, devasa boyutlarda lobutların tavana kadar atılıp tutulduğu, vücudun esnekliğini ve dayanıklığını gösteren bir tür “tekke sporu”dur. Gazelhanları, dedesi, dervişleri, tefi ve nakkareleri ile bir spordan çok ibadeti çağrıştırır.

73) Dünyanın en güzel mavisine adını veren Firuze taşının (turkuvaz) en saf hali, Nişabur’un yakınındaki “Kan” köyünden çıkar. “Nişaburi” adı verilen bu taş, binde bir çıkar ve mavisinin derinliğinden ötürü insanın gözünü ayırmakta zorlandığı söylenir.

74) Başlangıçta göz yanması, sonraları miyopluk, katarakt ve hatta körlüğe dahi yol açan bir el sanatıdır Simkâri (Adında yanılmış olabilirim). Deliği gözle görülmeyecek kadar küçük bir iğnenin deliğinden geçirilen gümüş ipliklerle kelimenin tam anlamıyla “yorgan örülür”. Gümüş ipliğin parlaması işi daha da zorlaştırır. Bazı simkâri işlerinde bileziğin iki yanından biri daha fazla hatalıdır, muhtemelen o yorganı diken genç kız miyoplaşmaya/körleşmeye başlamıştır :(…

75) Ferideddin-i Attar: “Efsaneye göre, kuşlar, sultanları Simurg’u bulmak üzere toplanıp yola çıkarlar bir gün… / Yol uzun, yolculuk zorludur. / “Aşk Denizi”nden geçerler önce…” / “Ayrılık Vadisi”nden uçarlar. / “Hırs Ovası”nı aşıp, “Kıskançlık Gölü”ne saparlar…” / Kuşların kimi Aşk Denizi’ne dalar, kimi Ayrılık Vadisi’nde kopar sürüden… / Kimi hırslanıp düşer ovaya, kimi kıskanıp batar göle… / Yolculuk bittiğinde, Kaf Dağı’nın ardına sadece 30 kuş varabilmiştir. / Sultanları Simurg’u bulamazlar orada… / Sonunda sırrı, sözcükler çözer: / Farsça “si”, “otuz” demektir. / “murg” ise “kuş”… / “30 kuş”, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir. / Ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur…” (Metni Ekşisözlük’ten ödünç aldım)

76) Uçsuz bucaksız uzanan fıstık ağacı bahçelerinin ülkesidir İran.

77) Mescidi İmam: Şah Abbas zamanında yapılan camiinin çinileri akıllara zarardır. Renk meraklıları eskaza kendilerini kaptırırlarsa, kubbede ve cephede her an değişen ışık oyunlarıyla renkten renge çinileri, ortaya çıkıp kaybolan desenleri seyretmekten başka bir şey yapamazlar. Müptelası olup her saat, her dakika “acep şimdi mavinin hangi tonunda karar kalmıştır çiniler?” diye dert sahibi olurlar. (Bu da Özcan Yurdalan‘dan olsun)

78) 1001 Gece Masalları’nın anavatanı, doğal sahnesidir İran.

79) Yeni bir çocuk doğduğunda, İranlılar isim için ya Şahname’ye ya da 1001 Gece Masalları’na bakar.

80) İran üniversitelerin ülkesidir. Ülke içinde 54 devlet üniversitesi, 42 tıp fakültesi (bunlar üniversitelerden ayrıdır) ve 289 özel/vakıf üniversitesi faaliyet gösteriyor. Yüksek öğretimin kalitesinin yüksek ve “ücretsiz” olması, ülkenin boktan rejimiyle birleştiğinde çok acı bir sonuca yol açmış: Beyin göçü… Uluslararası Para Fonu’nun raporuna göre, İran dünyanın en çok beyin göçü veren ülkesidir. Bir başka deyişle, her yıl ülkeden kaçan 150.000 genç…

81) Türkiye gibi “çekiştirebildiği kadar batıda, istemediği kadar doğuda” bir ülke değildir İran… Doğuludur ve bunu kabul eder. Doğulu olmaktan utanmaz, kendini olmadığı bir şeymiş gibi göstermez. Yaşadığı coğrafyayla barışık bir ülkedir İran.

82) İran’ı en güzel anlatan deyimlerden biridir “Acem mübalağası”… Deyimdeki gibidir her şey, bir şey ya çok kötüdür ya da gerçek olamayacak kadar güzel… Bir bakarsınız masalsı bir diyardır, bir bakarsınız bombok bir memlekettir İran. Bu yanıyla da Türkiye’ye çok benzer. Ama çok daha uçlarda, çok daha aşırı yaşanır her şey…

Fotoğraflar: Flickr (Horizon)

İran’ı sevmek için 41 neden

Ali Işıngör tarafından Kültür, Dünya Ülkeleri, Tarih, Politika ile işaretlenerek gönderildi (24 August 2006)
hafizin_kabrinin_tavani.jpg

1- Dünyanın en devrimci balığının yaşadığı yerdir. Samed Behrengi‘nin doğduğu, 18 yaşında köy öğretmeni olduğu, "bir kaşık suda" boğulduğu, ama hâlâ köy çocuklarının kalplerinde yaşatıldığı ülkedir.

2- En güzel saraylarından biri "40 sütun" anlamına gelen "Çehel Sütun" adını taşır, ama gerçekte 20 sütunludur. Diğer 20 sütun için, sarayın hemen önünde uzanan dev havuza yansıyan aksine bakmanız gerekir!

3- "Çehel Sütun" sarayının hemen arkasında bir başka saray, "Heşt Beheşt" yani "Sekiz Cennet" Sarayı vardır. 400 yıllık bu botanik bahçesi, size yeryüzünde cennetin mümkün olduğunu düşündürür. Neden mi "Sekiz Cennet"? Çünkü tanrının sadece yedi cenneti vardır :)…

4- Basık suratlı ve uzun tüylü kedilerin anavatanıdır.

5- İsfahan… İranlılar’a göre burası "Nisf-ı Cihan"dır, bir başka deyişle bu kent o kadar güzeldir ki, evrenin yarısını görmüş gibi bir yumruk yersiniz. Siz siz olun, bir İranlıyla konuşurken "İsfahan nısf-ı cihan" demeyin, size "Ne, kulli cihan!" yani "Hayır, evrenin tamamı!" diyebilir…

6- Siesepol: İtalyan Rönesansı’nın en güzel köprülerini düşünün ve bu köprünün Toskana’dan 5.000 km uzakta, bir çölü bölen geniş bir nehrin üzerinde kurulduğunu düşünün. İranlılar bu köprüye "doğulu" dehşet bir özellik katmışlardır, köprünün 33 gözünün altındaki nehir yatağı teraslanmıştır, bu nedenle de dünyanın en güzel su sesini burada duyarsınız. Özellikle de uzaktaki karların eridiği Mayıs-Haziran aylarında…

7- Yüzünün tamamı gözden oluşan, ceylan yürüyüşlü güzel kızların diyarıdır İran. O güzel kızla saatlerce Hayyam’dan, Sadi’den, Italo Calvino’dan konuşabileceğiniz "gerçeküstü" bir memlekettir.

8- "Cennette huriler varmış kara gözlü, / içkinin de oradaymış en güzeli. / Desene biz tam cennetlik olmuşuz, / bak bir yanda şarap diğer yanda sevgili…" diyen adamın, Ömer Hayyam‘ın ülkesidir İran.

9- Geniş bahçelerin ve şehir ortasında içinde yapay göllerin bulunduğu devasa parkların ülkesidir İran. Parklarını filozoflarının, şairlerinin ve matematikçilerinin büst ve heykelleri süsler.

10- Unutmayın, McDonalds’ın işgal etmediği dünyadaki son yerlerden biridir İran!

11- En yakası açılmamış tanrıtanımaz fıkralar burada anlatılır. Mollalar bunun önüne ne yazık ki geçemedi :)…

12- İran’daki bazı devasa camileri aydınlatmak için tek bir mum yeter! İran süsleme sanatlarından Aynakâri, en büyüğü serçe parmağınızın tırnağı büyüklüğünde milyonlarca renkli aynanın tüm kubbeyi hatta mukarnas süslemeli duvarları kaplamasına
dayanır. İçeriyi aydınlatmak için tek bir mum yeter de artar, gözleriniz kamaşır…

13- Tavla‘nın doğduğu yerdir.

14- Ali Gapu: Bir oda düşünün, duvarlarında ve kubbesinde değişik müzik çalgılarının şeklinde oyulmuş yüzlerce oyuk olsun. Safevi Şahı Abbas odaya girmeden önce bir müzik heyeti bir saat kadar müzik çalarmış odada, şah geldiğindeyse sessizce dışarı çıkarmış. Odanın mükemmel akustiği, dakikalarca müziğin odada yankılanmasını ve devam etmesini sağlarmış…

15- Amerikan yasalarınca Microsoft ürünlerinin satışının yasaklandığı bir ülkedir burası. İranlılar ters mühendislik yoluyla Windows işletim sistemini kırıp, üzerine 3-5 yazılım ve adam gibi çalışan Farsça/Arapça desteği ekleyerek Windows Parsa adıyla piyasaya sürer. Windows Parsa, Körfez ülkelerinde de Microsoft’u silkeler! :)

16- İran İslami bir devlet olmasına karşın, parlamentosunda Ortodoks (Ermeni), Musevi ve Zerdüşt azınlıklara koltuk ayrılmıştır! Ermeni azınlığın alkollü içki (şarap) üretme ve bunu azınlık üyelerine satma imtiyazı var!

17- Dünyanın en çok satan mizah dergileri İran’da çıkar. Toplumsal muhalefetin sığındığı kalelerden biri olan mizah, İran’da muhteşem bir inceliğe ve kıvraklığa sahiptir. Bazı fıkralar sizi sandalyenizden düşürebilir. İranlı karikatüristlerin her yıl uluslararası karikatür ödüllerini toplaması boşuna değildir. :)

18- İran’da Hz. Muhammed‘in resmini yapmak serbesttir. Dini bayramlarda Hz. Muhammed’in dev resimleri şehrin geniş duvarlarını "Che Guevara" misali süsler… "Bizde günahtır" dediğinizde İranlılar şaşırır: "Peygamber bizim gibi bir insan. Onu neden putlaştıralım ki?"

19- Ünlü sinema yönetmeni Abbas Kiyarüstemi’nin ülkesidir İran. Bir diğer Abbas, Magnum’un ünlü fotoğrafçısı olan Abbas’tır. Onun fotoğraflarını tanımamak, en hafif tabiriyle "ayıptır".

20- Ortadoğu’nun İngilizler ve Fransızlar tarafından çizilmemiş tek sınırı, 1639′daki Kasr-ı Şirin Anlaşması’yla çizilen Türkiye-İran sınırıdır. O günden beri bu sınır değişmedi…

İran minyatür sanatı21- İranlıların Büyük İskender’e ülkelerini istila ettiği için değil ama Persepolis Kütüphanesi‘ni yaktırdığı için öfke duyması, sizi derin düşüncelere sevkeder. Bir daha saygı duyarsınız karşınızdaki medeniyete…

22- Dünyanın en uzun caddesi Veli Esr, 17 kilometre uzunluğundadır. Tahran şehrinin tüm diğer sokaklarında olduğu gibi, bu caddenin de her iki yanından kuzeydeki dağlardan gelen serin sular, gürül gürül akar. 17 kilometre boyunca caddenin her iki yanında ulu kavak ve çınar ağaçlarının gölgesindesinizdir ve burası şehrin tam ortasıdır!

23- Resmi istatistiklere göre İran’ın en zengin kişisi Hz. Hüseyin‘dir! İranlılar, vasiyetname ve miraslarında bir şeyleri hep Hz. Hüseyin’e "vakfederler". Hz. Hüseyin’in adına kurulan vakıflar, İran’da 1300 yıl boyunca bağışlanan sayısız gayrımülke ve gelir kaynaklarına sahiptir. Tapu kayıtlarında Hz. Hüseyin’in adı bolca geçer :)…

24- İran’ı sevmek, Sadi‘yi ve Gülistan’ı bilmektir. Sadi’nin Şiraz’daki kabri muhteşem bir anıttır ve bu anıtın altından bir berrak pınar geçer. Merdivenlerle pınarın yanına iner, Gülistan’dan mısralar okursunuz.

25- İran’da her yıl Türkiye’den çok daha fazla Batı dillerinden kitap çevrilir. Bu çeviriler, Türkiye’dekinden çok daha kalitelidir.

26- 65 kadar yerel dilin konuşulduğu, 40 kadar farklı etnik grubun (bizdeki gibi sadece ismi kalan gruplar değildir bunlar) barış içinde yaşadığı, tüm çabalara rağmen Yugoslavyalılaştırılamayan bir ülkedir İran…

27- İran, Ortadoğu’nun en güçlü devlet geleneğine sahip ülkesidir. Selçuklu hükümdarlarına hizmet eden İranlı devlet adamı Nizamülmülk (M.S. 1018-1092) Machiavelli’den yaklaşık 3 asır önce tarihin ilk modern siyaset bilimi kitabını, Siyasetname’yi yazdı. Modern devlet yapılarının temelini atan Nizamülmülk, o kadar çok devlet kurumu ve resmi bina yaptırdı ki, bugün bile asker kışlalarının, bakanlıkların ve cezaevlerinin giriş kapısı onun adıyla yani "Nizamiye" olarak çağrılıyor!

28- İran’da sokakta elinde teberzinleriyle gezen dervişlerle karşılaşabilirsiniz. Dervişlerle oturup tanrının varlığı hakkında saatlerce konuşabilirsiniz. Derviş "tanrı yoktur" derse sakın şaşırmayın, sûfi inancı "böyle bir şey"dir, sizi her an şaşırtır ve tanrıya daha da yaklaştırır…

29- İran adı üstünde bir "İslam Cumhuriyeti"dir ama namaz vaktinde bangır bangır bağıran ezan sesi duyamazsınız. Ezan sesini duymak için radyoyu açarsınız. İran’da cami sayısı da çok azdır. Yüksek bir yerde baktığınızda, şehir bizdeki gibi "çivili tahta"ya benzemez.

30- Yahya Kemal’in "Hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış; / yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle. / Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış, / Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle." dediği yer gerçekten de vardır. Şiraz’da sabah 4′te kalkın, minibüsle 20 kilometre yol yaptıktan sonra Hâfız’ın kabrine varacaksınız. Eğer şanslıysanız, artık bir gül bahçesi olan Hâfız’ın kabrine günbatımına doğru bülbüllerin gelişini izler ve şafak vaktine dek şarkılarını dinlersiniz…

31- Tahran’da 1990′ların başından bu yana, tüm apartmanlarda "daire sayısı+1" araçlık garaj yeri ve daire sayısı kadar sığınağın yapımı zorunludur. Kişi başına düşen araç sayısı İstanbul’dan çok daha fazla olan Tahran’da park sorunu ile karşılaşmazsınız.

32- Kadınların üniversite mezunu olma ve kamu kurumlarında çalıştırılma oranları Türkiye’den daha yüksektir. Evet, şaka değil bu!

33- Hz. Zerdüşt’ün ve 1500 yıldır sönmeyen ateşin ülkesidir İran.

34- Emevilerle İspanya’ya kadar giden muhteşem su uygarlığının doğduğu yer İran’dır. Derin su kanallarının, su dağıtım şebekelerinin ve ganat sisteminin anavatanıdır İran.

35- İranlılar 2500 yıl önce çöl ortasında buz üretmenin yolunu bulmuştu. Bir mühendislik ve mimari harikası olan Yahçal‘lar ve Ab Anbar‘lar bugün bile kullanılıyor.

Nakşı Cihan Meydanı

36- İsfahan’daki Nakşı Cihan Meydanı, tarihi İpek Yolu’nun sergi ve fuar alanı olarak binlerce yıl kullanıldı. Bugün dünyanın en büyük ikinci meydanı olan bu alanı görmeden İran’ı anlayamazsınız!

37- İbni Sina ya da Batılıların ona verdiği isimle Avicenna, modern tıp biliminin babası kabul edilir. Paris Üniversitesi’nin Tıp Fakültesi’nin girişinde kimin dev bir portresi vardır, bir tahmin edin bakalım?

38- İran, Robocup 2006′ya altı tanesi tamamen bayanlardan oluşan 50 takımla katıldı. Öğrencileri özendirmek için, bu yarışmaya girenler üniversiteye giriş sınavından muaf tutulup diledikleri bölüme kafadan girme hakkına kavuşurken, uluslararası bilimsel yarışmalarda başarı gösterip madalya getiren öğrenciler zorunlu askerlik hizmetinden muaf tutulmaktadır. (Gürer Özen‘e teşekkürler)

39- İran’da dilencilik yasaktır, vakıflar ve aşevleri çok etkin bir şekilde çalışır. Dilerseniz sokaktaki yardım kutularına para atabilirsiniz. Kimsenin aklına bu kutuları parçalamak gelmez…

40-  Şii imamlarının sekizincisi olan Hz. İmam Rıza’nın Meşhed’deki kutsal türbesi, tüm görkeminin yanında bir de "iyinin eninde sonunda kötüyü yeneceğine" dair bir doğu masalını içinde taşır. Rivayet bu ya, Hz. Ali’nin soyuna olmayacak kötülükler yapan Abbasi halifesi Harun Reşid’in cenazesi yıllar boyunca toprak tarafından kabul edilmez, kusulur. Ta ki, yıllar sonra İmam Rıza’nın ayak ucuna gömülünceye kadar… 1001 Gece Masalları’nın görkemli halifesi Harun Reşid’in küçük sandukası gerçekten de İmam Rıza’nın ayak ucundadır. :)

 

41- Doğunun onurudur İran… Muaviye karşısında Hz. Ali, Yezit karşısında Hz. Hasan ve Hüseyin, Abbasi halifesi Harun Reşid karşısında İmam Rıza, petrol tröstlerinin karşısında Musaddık, Şah’ın karşısında Behrengi, Molla’nın karşısında Şirin Ebadi, Teksaslı George Bush’un karşısında ise 7.000 yıllık bir kültürdür…

“Ya settar ya gaffar “

Ali Işıngör tarafından Kültür, Dünya Ülkeleri, Fotoğraf ile işaretlenerek gönderildi (2 July 2006)

Omer Ustafile-725240.jpg

“Eskiden, çok eskiden, uzun kış gecelerinde, kısık lambaların puslu camlarda titrek ışıltılarla kıpraştığı köy kahvelerine gece masalcıları, dengbejler, aşıklar gelirlermiş… Dışarıda dondurucu bir fırtına ortalığı kasıp kavurur, şiddetli bir tipi dünyanın bütün kış kahvelerini tehdit ederken, onlar, üzerlerindeki karları silkeleyip, kalın abalarını ocağın kenarında kurutup, kendilerine sunulan kahveden ve tütünden kısmetlerini alıp; eskilerde kalmış, geçmiş zamanların güzelleştirdiği masalların yırtık, sökük yerlerini onararak; belleklerine gömülmüş imgeleri bulup çıkararak, üzerlerindeki çöl tozunu silkeleyip, parlatıp, canlı kılarak yeniden anlatırlarmış. Zamanın küllerinin savurduğu insanları, öyküleri, destanları, masalları, kahramanları, sevdaları camları puslu kış kahvelerinde, ölü mangal ateşinin ışıyan gözlerine baka baka yeniden anlatmak, yeniden dinletmek kolay değildir. Hiçbir yeniden kolay değildir.”
(Murathan Mungan- Cenk Hikâyeleri)

“Ya settar ya gaffar”ı hayatımda ilk defa Meşhed’de[1], Şiilerin 12 imamından sekizincisi İmam Ali Rıza’nın kutsal türbesi yani “Haremi Emam Reza”nın bulunduğu yere çok yakın bir eski handa duydum.

Aslında bu eski, unutulmuş hana ucuza “Hacı malzemeleri” satan bir dükkanı ararken girmiştim. Ammamelerin [2], Mohr’ların [3], okunmuş Çaador’ların dua kokulu dükkânlarında dolaşırken ansızın kendimi solgun ışıklı, ürkek bakışların havada uçuştuğu, nargile ve isfend [4] kokulu bu mekânda bulmuştum. İyi ama burası neresiydi? Zamandan ve her türlü sıkıntılı düşünceden azade bu mekânda, kendinizi yıllardır hayalini kurduğunuz huzuru çağrıştıran bir âlemin kapı eşiğinde hissediyorsunuz.

Mahmutpaşa’dan Kapalıçarşı’ya çıkarken o uzun yokuşun genelde sağ tarafındaki dar sokaklara girdiğinizde ansızın karşınıza çıkan eski hanlar vardır ya hani? Burası da öyle bir yer, tek farkı, burasının daha sessiz, daha serin ve dokunulmamış olması. Hanın avlusunda küçük şadırvanda şakırdayan su ve ulu bir çınar. Sanki eliyor dört bir yana sakin bir günü. Bir rüyadan arta kalmanın hüznü [5]…

Çınarın altında sessizce tahtınerd[6] ve dama oynayan yaşlılar. İçimden bir ses, “At sen de buraya bir sedir, unutalım medar-ı maişet motorunu döndürme kaygısını, hayat gailesini ve tüm tasayı…” diyor.

Hanın yukarı katından gelen bir küçük gürültü beni kendime getiriyor. Zamanın durduğu yerde bir makine sesi! Yukarı kata çıkıyorum.

Küçük, karanlık bir atölyede, sonradan adını Ali Rıza olduğunu öğrendiğim (ya da artık öyle hatırlıyorum) sessiz ve sedasız bir firuze ustası ile tanışıyorum. Firuze ya da bizdeki söylenişiyle turkuvaz, dünyanın en güzel taşlarından biridir. Rengi ne yeşildir ne de mavi, ama yeşili yeşilin en güzeli, mavisi mavilerin en gökyüzü olanı!

Bugün “Nişaburi” dediğimiz, koyu mavi tonda ve yüzde 99 saflıktaki firuze ise artık dünyada tek bir yerden, Meşhed’e yakın “Kan” kasabasının altındaki tek bir maden ocağından çıkıyor. 1.000 tane firuze taşı içinden sadece biri “Nişaburi”. Ali Rıza, taş topakları içinde sıkışmış ve artık çok nadir bulunan Nişaburileri çok özenli bir şekilde temizleyerek çıkartan son ustalardan biri. Sadece “usta” değil tükenen, taşlar da tükenmiş çünkü…

Ali Rıza Usta, eline bir taş alıyor ve “Ya settar ya gaffar” diyor. Farsça ve Arapça deyişleri çok sevdiğimden (Bkz: La feta illa Ali, La seyfe illa Zülfikâr) bu sözü orada aklıma kazıyorum. Yıllar sonra bir vesileyle bu cümlenin “ey ayıpları örten ve affeden..” olduğunu öğreniyorum. Ali Rıza Usta belli ki, belki de bir ömür boyu yaptığı büyük bir maharetle yaptığı bu işe her başladığında, bir hata yapmaktan, zanaatına ve kendisine karşı mahçup olmaktan korkuyor. Bu nedenle tanrıyı “ayıpları örten” ve “affeden” isimleriyle çağırıyor yardıma…

Başkasına değil, kendine ve sanatına karşı “mahçup olma” korkusu… İyi insanlara has, işine aşkla sarılan eski insanların dünyasına ait bir histir bu. Ali Rıza Usta elindeki firuzeyi temizlemeye koyulurken, onun fotoğraflarını çekmeye başlıyorum. Bir ya da iki makara film çektikten sonra, hâlâ aynı taşla uğraştığının farkına varıyorum.

Sadece “Ya sabır” cümlesi dökülüyor dudaklarımdan.

(…)

Yazının başında iki kare var. Soldaki, Çanakkale’de Yalıhanı’nda çekilmiş. Değerli taşlar üzerine mühür kazıma (gliptik) sanatının son ustalarından biri olan Ömer Usta var bu karede. Sağdaki ise, Çanakkale’den yaklaşık 5.000 kilometre uzakta yaşayan bir başka ustaya, Ali Rıza Usta’ya ait. Aralarındaki mesafe 5.000 kilometre olsa da, ışık aynı ışık, ifade aynı ifade, hatta yüzlerine yerleşen kırışıklıklar bile aynı…

Meren’in Çanakkale’de çektiği ve bir süre önce hikâyesini Moleschino’da anlattığı kareye baktığımda, yıllar önce Meşhed’de karelediğim Ali Rıza Usta’yı anımsadım. Fotoğraflarda bir yanlışlık vardı…

Hayır, hayır kompozisyonda bir yanlışlık yoktu! Kadraj düzgün, ışıklandırma çok doğru ama… Ama bir yerde bir yanlışlık vardı. Ve bu beni son derece rahatsız ediyordu.

Aylar sonra çözdüm bu sırrı… Ömer Usta ya da Ali Rıza Usta değildi yanlış olan, yanlışlık fotoğrafın içinde ve dışında var olan, var olmaya da devam eden zamanın kendisindeydi. Ya onlar yanlış zamandaydı ya da biz objektiflerimizle onların zamanına fütursuzca girmiştik. Bir üçüncü ihtimal daha var elbette; yanlış zamanda olanlar, elinde fotoğraf makinesiyle zamanı dondurmaya çalışan “zavallı bizler” de olabiliriz…

Ne dersiniz, sizce hangisi?

Dipnotlar:
[1] Meşhed, İran’ın kuzeydoğusunda, Afganistan sınırına yaklaşık 150 kilometre mesafede bir kent. Şii imamlarının sekizincisi olan İmam Ali Rıza’nın mezarı buradadır ve bu kent her yıl yaklaşık 20 milyon Şii bu kente hacı olmak için gelir. Evet, doğru duydunuz yılda 20 milyon turist! Bir karşılaştırma yapmak için Türk turizminin gözbebeği Antalya’ya 2005 yılında gelen turist sayısını söyleyelim: 7,2 milyon…

[2] Ammame: İran’da mollaların giydiği sarıklara verilen ad. Sarılma biçimleri ve renkleri, molla ve medrese öğrencilerinin rütbelerini gösterir.

[3] Mohr: İran’da namaz kılarken seccadenin üzerine konan pişmiş killi toprak tabletler. Üzerinde çeşitli dualar yazılı olan bu tabletlerin harcına Mekke’den gelen toprak katılır ve namaz sırasında secdeye eğilen baş bu toprağın üzerine konur. İranlıların secdeye varan alnın toprağa değmesi gerekliliği inancı, toprağın ve ateşin temizliğini öngören Zerdüştlüğün (İran’ın eski dini) bir mirası olabilir mi, güzel bir soru olmakla beraber, inanın ben de bilmiyorum…

[4] Anneannelerinize sorun belki onlar bilir, “isfend” geçmişte nazara karşı evlerimizde yakılan bir tütsüdür. özellikle Rumeli’de nazarotu, üzerlik, mahmur çiçeği, sarı sarmısak gibi isimlerle de çağrılan bu otun tohumları bir zincirli sini içinde yakılır, etrafa yayılan tütsünün ve yanma sesinin nazara karşı iyi geldiğine inanılırdı. Şehirleşmeyle ortadan kalkan bu inanç, İran’da hâlâ yaşıyor.

[5] Ahmet Hamdi Tanpınar’a selam.

[6] Tahtınerd, İran tavlasıdır. Bizdeki tavla oyununun aksine, daha az şansa daha çok beceriye dayanır. Bu arada bizdeki tavla oyununun oradaki adı “Kız tavlası”dır :)

[Son not] En kısa zamanda İran hakkında yeni bir yazı yazacağım. Başlığını şimdiden söyleyeyim: “İran’ı sevmek için 1001 neden”

Sonraki sayfa »