Neden Afrikalı Kurbağa?

B. Duygu Özpolat tarafından Bilim, Tarih, Doğa ile işaretlenerek gönderildi (20 May 2007)
01-lab-1.jpg

Pek çoğumuz farenin bilimsel deneyler için kullanıldığını biliriz. Fakat manyak bilim adamlarının eline düşen tek hayvan sevimsiz fare değil malesef. Daha önce meyve sineğinin bilim alemindeki renkli kişiliğinden bahsetmiştim. En az fare ve meyve sineği kadar popüler diğer model organizmalar arasında sıçan, toprak solucanı, kurbağa, zebrabalığı, denizkestanesi, tavuk gibi hayvanlar var (bitkilere ve tek hücrelilere hiç girmiyorum bile).

Bazen makale okurken “peki ama kim akıl etmiş bu hayvanı kullanmayı” diye düşünürüm. Elbette pratikte pek çok sebepleri var, yukarıda saydığım herhangi bir organizmanın neden tercih sebebi olabileceğine ilişkin uzun uzun listeler yapılabilir. Kolay üremesi, yetiştirmenin ucuz olması, araştırma alanınıza göre uygulayacağınız teknikleri mümkün kılması,evrimsel açıdan insana daha yakın olması vs vs gibi. Ama beni şaşırtan şu: yani dünyada yüzbinlerce hayvan türü var kardeşim, neden zebrabalığı da, lepistes değil? Neden denizkestanesi de deniztavşanı değil?

Aslında buna kafayı takmama pek sayın “pençeli Afrika kurbağası” yani Latince ismiyle Xenopus laevis* sebep oldu. Şu an çalıştığım laboratuvarda model organizma olarak kullandığımız bu hayvan isminden de tahmin edebileceğiniz üzere, doğal ortamda sadece Afrika’da yaşıyor. Şimdi “Neden kurbağa?” sorusunu bir kenara atıp, “Neden Afrikalı kurbağa?”, “Afrikalı bir kurbağanın ABD’de, Avrupa’da işi ne?” diye düşünmez mi insan? Ne tip bir olaylar silsilesi gerçekleşti de bu hayvancağızı çimdiği sulardan aldınız buralara getirdiniz? Ben boş zamanlarımda düşünürüm böyle şeyleri.
Neyse ki yalnız değilim. Araştırdım, güzel makaleler buldum. Birileri merak etmekle kalmayıp didik didik etmiş bu işin tarihini, üşenmemiş makale bile yazmış. Ben de bilim tarihinin bu küçük öyküsünü Moleschino’mun yapraklarına kaydetmeye karar verdim:

X. laevis ilk kez 19. yüzyılın başında Fransız bir doğabilimcisi tarafından tanımlanmış. Tarih bilgim beni yamultuyorsa düzeltin, o dönemlerde Avrupalı’lar Afrika’yı sömürgeleştirmekteydiler. Kaynakların belirttiğine göre bilim insanları da bunu “farklı hayvan türlerini incelemek için” bir fırsat bilmiş, büyüteçlerini ve örnek kavanozlarını kuşanıp soluğu Afrika’da almışlar. Kibar bir Fransız’ın pençeli Afrika kurbağasıyla tanışması da böyle olmuş. 20. yüzyıla girerken Britanyalı bir zoolog laboratuvar ortamında ilk kez embriyo kültürü oluşturabildiğini rapor etmiş. O dönemler Avrupalı zoologlar Afrika’dan gelen bu türün daha çok doğa tarihini araştırmaya ve farklı anatomisini diğer ikiyaşamlılarla (amfibi) karşılaştırmaya ilgi göstermişler. İlerleyen yıllar, ne tipik bir kara kurbağası ne de su kurbağası olan bu hayvanın nasıl sınıflandırılacağı tartışmaları ile geçmiş. Bu süreçte X. laevis‘in kullanımı zoologlar dışında pek de yaygın değilmiş. Onu bir “bilim starı” yapan olaylar, kurbağanın Lancelot Hogben isimli Britanyalı bir fizyologun eline düşmesi ile patlak vermiş.

xenopusmating.jpg

Hogben ile gelişen olaylara geçmeden önce X. laevis‘le ilgili anlatmam gereken birkaç şey var. Kurbağalar dış döllenme ile çoğalıyorlar, yani yumurtanın sperm tarafından döllenmesi dişinin vücudunun dışında gerçekleşiyor. Üreme döneminde erkek kurbağa dişiye sırtından sarılıp yapışkan elleri ile dişinin karnını ovuşturuyor. Böylece dişi uyarılıyor ve yumurtlarını suya bırakıyor. O esnada erkek kurbağa da sperm salıyor ve şanslı yumurtalar dölleniyor. Laboratuvar ortamında biz yumurta elde etmek işini erkekle dişinin ruh haline bırakmıyoruz. Dişinin yumurtlaması için bir gün önceden ona HCG (human chorionic gonatropin – insan korionik gonadotropin) hormonu enjekte ediyoruz. Bu hormon sayesinde dişinin yumurtaları olgunlaşıyor. Ertesi gün erkek kurbağa görevini üstenip dişiyi elimize alıyoruz, karnına masaj yapıp sıkıştırarak yumurtaları bırakmasını sağlıyoruz. Bu işlem için HCG’nin kullanılması da Hogben’e kadar uzanıyor.

squee.jpg eggss.jpg

Karşılaştımalı hormonbilim üzerinde çalışan Hogben, salgıladığı hormonlar arasında gonadotropinlerin de bulunduğu hipofiz bezinin kurbağaların deri rengi üzerindeki hormonal etkilerini araştırıyormuş. Hogben X. laevis‘e hamile kadınlardan alınan idrarı enjekte edince hayvanın yumurtladığını gözlemlemiş ve 1930 yılında bunu rapor etmiş. O zamanlar hamile kadınların idrarında HCG hormonu bulunduğu zaten biliniyormuş. Fakat hızlı sonuç veren kolay bir hamilelik testi henüz ortalarda yokmuş (yani hamile olup olmadığı bilinmeyen bir kadının idrarında HCG olduğunu hızlı ve kolay gösteren bir test bulunmamaktaymış). 1933 yılında ise Shapiro ve Zwarenstein isimli iki diğer bilim insanı, Hogben’den bağımsız bulduklarını iddia ederek X. laevis‘in hamilelik testi için kullanımına yönelik bir makaleyi Nature’da yayınlamışlar. (Bunun üzerine bu değerli bilim insanlarının çirkefleşip yıllar süren bir kavgaya gark olduklarına hiç girmiyorum. Sahalarda görmek istemediğimiz hareketler). Velhasılıkelam, sen Afrikalı kurbağa kalk taa oralardan, gel bu Avrupalılar hamile mi değil mi diye koştur.

İşte laboratuvar alemlerine girişi böyle olmuş X.laevis‘in. Artık her yerde rahatça bulunabildiği, nasıl yetiştirileceği, besleneceği konusunda bir bilgi birikimi oluştuğu için, işleri zaten saksıyı çalıştırmak olan bilim insanları “biz bu kurbağayı sadece hamilelik testi için kullanmayalım, deneyler için de kullanalım yahu” demişler. Bir ayda kendisinden binlerce yumurta elde edilebilen X.laevis sayesinde gelişim biyologları, her ilkbaharda doğadan hayvan örnekleri toplamak zorunda oldukları yıllık araştırma döngüsünü sonunda kırmayı başarmışlar. Gelişim biyolojisinin babalarından Spemann, 40 yıllık “baharda semender yavrusu toplama” ritüeline son verip o yıl ilkbaharın tadını çıkarmış.

usethe-mouse.gif

Kurbağanın Güney Afrika sularından Kuzey Amerika ve Avrupa’nın laboratuvar tezgahlarına yolculuğu böyle. Daha ayrıntılı bilgi için Gurdon ve Hopwood’un makalesine buradan ulaşabilirsiniz.

*Xenopus laevis “zenopus leğvis” şeklinde okunuyor.

Not: İlk fotoğraf A. Murat Eren‘e ait. Diğer fotoğraflar için Google’a teşekkür ederim :)

Yaban Hayatı Rehabilitasyon (2)

B. Duygu Özpolat tarafından Bilim, Dünya Ülkeleri, Hayat, Doğa ile işaretlenerek gönderildi (21 December 2005)

Kızıl akbabaların özgürlüğe yolculuğu


Hastanedeki üçüncü haftamda birgün, rehabilitasyonu tamamlanan 6 tane kızıl akbabanın (Gyps fulvus) doğaya geri bırakılacağını söylediler. Hepbirlikte işi gücü bırakıp hastanenin deneyimli personelinin akbabaları yakalamasını seyretmeye ve onlara yardımcı olmaya gittik. Akbabaların bulunduğu kafese girip, rehabilitasyonu tamamlananları ağla yakalıyor ve büyük kolilere koyuyorlar. Daha sonra bu hayvanlar, normalde yaşadıkları bölgelere götürülüp doğaya geri bırakılıyor.

Akbaba, orada bulunduğum süreçte doğaya salınan tek hayvan türü değildi tabi ki. Aynı ay içinde yirmi beş şahin (Buteo buteo), üç puhu (Bubo bubo), onlarca güvercin, beş tane kukumav (Athene noctua), iki beyaz pelikan (Pelecanus onocrotalus), on kara kaplumbağası, pek çok kerkenez (Falco tinnunculus) ve martı da doğal yaşama kavuşanlar arasındaydı. (Tabi durmadan büyüyen şehirlerin arasında eğer bir doğal yaşam kaldıysa.)

Baykuşlar
Hastane’nin acil durum bölümü, mutfak, sıcak oda, ameliyathane, karantina, büyük kafesler gibi çeşitli bölümleri var. Acil durum odasındaki hayvanlar genellikle hastaneye yeni getirilmiş ve ilk müdahale yapıldıktan sonra iyileşme sürecine girmiş, sürekli kontrol altında tutulan hayvanlar oluyor. Çoğunluğu üstü ızgarayla kapatılmış büyük karton kolilerde bulunuyor çünkü hastanedeki hayvanların büyük bölümünü kuş türleri oluşturuyor. EKPAZ’a yeni gelen bir gönüllünün çalışmaya başlamadan önce yaptığı ilk iş genellikle çevrede dolaşıp hayvanlara bir göz atmak. İlk geldiğim gün bu bölümü gezerken (ve ertesi gün yıkayacağım bulaşıklardan habersiz, timsah avcısı Steve gibi olacağım sanırken) kutuların her birine yukarıdan bakmaya başladım. Leylekler, gagası kırık bir ördek, bir martı, başka bir leylek daha, şahin, gökdoğan… Yaklaşınca yırtıcı kuş türleri gözlerini dikip bana bakıyorlar. Bunlar, zeki ve cesur bir savaşçının, siz görüş alanında olduğunuz sürece üzerinize dikilmiş kalacak, kısık ve tehditkar gözleri. İnsanın yırtıcı kuşlara hayranlığı, onlardan büyülenişi bu zeki, pırıl pırıl gözlerle karşılaşınca, kaçınılmaz olarak başlıyor.

Kutulara bakarken, odanın sonunda duran bir kutuda öncekilerden çok farklı, kocaman açılmış yuvarlak, sarı gözler görüyorum ve irkiliyorum. Diğer gözlerden kat kat büyük olan bu gözlerin sahibi, beni gördüğü anda gagasıyla “tak tak tak” diye bir ses yapıp, insanın kanını donduran bir çeşit tıslama çıkarıyor. Sanki o gözler ve çıkardığı sesler yetmiyormuş gibi bir de kanatlarını ve tüylerini kabartarak olduğundan iki kat büyük görünüyor. Büyük bir baykuş türü olan puhu (Bubo bubo) ile ilk karşılaşmam bu.


Bu görkemli ve bir o kadar ürkütücü kuşla aramızda engeller(!) olmadan karşılaşmanın nasıl bir şey olacağını düşününce tüylerim, sanki karşımdaki kabarmış sinirli yaratığa meydan okumaya çalışırcasına diken diken oluyor ama nafile. Onu daha fazla rahatsız etmek istemediğim için kutudan uzaklaşmaya karar veriyorum. Tabi ki bu ilk karşılaşmadan bir-iki hafta sonra, İspanyol veteriner Lorea’nın aynı baykuşun ayağını tedavi etmesine yardımcı olmam için, onu bir beze sarmalayıp, benden puhunun bileklerini sıkıca kavramamı, ve onu zaptetmemi isteyeceğini, benim de bu işten bir şekilde alnımın akıyla çıkacağımı o anda bilmeme, hatta hayal etmeme imkan yok!

Baykuşların, buraya gelen herkesin kalbinde zamanla farklı bir yere sahip olduğu bir gerçek. Hastanede puhu, peçeli baykuş (Tyto alba), kukumav (Athene noctua) gibi farklı baykuş türleri var. Çoğunlukla bir baykuşta ilk farkedilen, insanı delip geçen, zeki bakışlar ve inanılmaz yumuşaklıktaki tüyler. Tüylerin yapısı sayesinde onların uçarken neredeyse hiç ses çıkarmadığını hayranlıkla izliyorsunuz. Baykuşun en önemli adaptasyonlarından biri çok sessiz uçabilmek. Diğer kuşların, uçarken ses çıkaran sert tüyleri var. Fakat baykuşun tüyleri yumuşak kenarlara sahip. Daha da önemlisi kenar kısımlarda tüyün yapısı taraksı bir hal alıyor. Bu yapı normal bir kuş uçarken oluşan türbülansı (hava çalkantısını) engelliyor. Baykuş tüyündeki bu taraksı yapının “diş”leri arasından geçen hava, mikrotürbülanslara bölünüyor. Bu da baykuşun sessiz uçabilmesine olanak tanıyor.


Sessiz uçmak baykuşun avını gizlice yakalamasını hatta uçarken bir avın yerini belirlemesine yarayacak sesleri duyabilmesini sağlıyor. Avını “duymak” baykuşlar için önemli çünkü baykuşlar gece avlanan hayvanlar.

Baykuş’un Yunanistan için de ayrı bir yeri var. Atina’nın amblemi bir zamanlar baykuşmuş çünkü burada eskiden pek çok baykuş yaşıyormuş. “Atina’ya baykuş gönderme” şeklindeki eski bir deyiş, anlamsız bir çabayı betimlemek için kullanılırmış. Aynı zamanda baykuş figürü, antik çağlarda Atina’da basılan bozuk paralarda da kullanılmış. Şimdiyse baykuşlar, beton binalarla kaplı bu metropole genelde kanatları kırılmış halde ve karton bir kutunun içinde uğruyorlar.
Bir zamanlar öğrenmenin ve felsefenin merkezi olan Atina’da özgürce uçan, zekayı temsil eden ve Yunan bilgelik tanrıçası Athena’nın sembolü olan bu muhteşem hayvanları böyle çaresiz ve hırpalanmış görmek, insanı doğaya yaptıkları hakkında fena halde düşündürüyor.

(Gelecek bölüm: EKPAZ’ın kuruluş öyküsü ve kasabanın delisi)

Yaban Hayatı Rehabilitasyon (1)

B. Duygu Özpolat tarafından Bilim, Dünya Ülkeleri, Hayat, Doğa ile işaretlenerek gönderildi (10 December 2005)

Birinci Bölüm - Bir kartalın hayatını kurtarmak
Uykutulumumu kaldırıma serdim. Birazdan hayatımda ilk kez sokakta uyuyor olacağım. Selanik’te tren istasyonunun önündeki kaldırımdayım. Neyse ki yalnız değilim. Avrupa’nın dört bir yanından İstanbul’a gitmiş şimdi de evlerine dönmeye çabalayan 10-15 “interrailcı” var yanımda. Onlarla İstanbul’dan kalkan Yunanistan treninde tanıştım. Hepbirlikte, Selanik’ten Atina’ya giden, gece 12 trenini kaçırdık. Sabahı beklemek zorundayız. İstasyonu da kapattıkları için çareyi kaldırıma kamp kurmakta bulduk.

Yunanistan’daki ilk günüm için maceralı bir başlangıç” diye düşünüyorum. Benim amacım diğerleri gibi Avrupa’yı trenle gezmek değil. Atina’ya feribotla yaklaşık bir buçuk saat uzaklıkta bir ada olan Aegina’ya gitmeye uğraşıyorum. Orada “Hellenic Wildlife Rehabilitation Hospital – Hellenik Yaban Hayatı Rehabilitasyon Hastanesi”, Yunanca ismiyle EKPAZ’da, gönüllü olarak çalışacağım.

İstanbul’dan Aegina’ya varışım bu sokak gecelemeleri ve çoğunlukla tren yolculuğuyla 30 saati aşıyor. Sırtımdaki kocaman çantadan kurtulmanın ve duş almanın hayallerini kurarak Aegina’ya ayak bastığımda “sanırım önce beni rehabilite etmeleri gerekecek” diye düşünüyorum. Gerçekten birilerinin beni doyurması, temizlemesi ve bana şefkat göstermesi lazım…

Aegina
Aegina tahmin ettiğimden daha büyük, 11 000 nüfuslu, irili ufaklı pek çok köy ve kasabadan oluşan bir ada. Ada’nın tarihi M.Ö 3500 yıllarına uzanıyor. Bu da aklıma burada gezip görecek pek çok antik yer olma olasılığını getiriyor ve heyecanlanıyorum. Fakat beni bundan çok daha fazla heyecanlandıran bir düşünce var: gitmekte olduğum hastane ve hayvanlar…


EKPAZ
EKPAZ adanın merkezine 8 km uzakta, tepelerin ardında ve herhangi bir toplu taşıma aracının gitmediği bir yerde. Bu yüzden adaya vardığımda beni almaları için telefon açıyorum. Külüstür ve balık kokan bir arabayla hiç İngilizce konuşmayan bir adam gelip beni alıyor. Sadece adının Yorgos olduğunu söylüyor. Yol git git bitmiyor ve yavaş yavaş gitmekte olduğumuz yerin her şeyden ne kadar uzak ve izole olduğunu farkediyorum. Buradan Aegina’nın merkezi yerlerine yürümek imkansız görünüyor. Yolda ufak tefek köylerden geçiyoruz. Sanki hepsi terkedilmiş gibi, etrafta kimseler görünmüyor. Sonraları, özellikle öğleden sonra saat 3-5 arası, ada halkının sieasta zamanı olduğunu ve genellikle tüm dükkanların bu saatlerde kapandığını, kimsenin dışarı çıkmadığını öğreniyorum.

EKPAZ’a vardığımızda da ortada kimseler yok. Yorgos beni gönüllülerin kaldığı binaya götürüyor. Burası tek katlı bir bina ve girer girmez sevimli bir oturma odasına açılıyor. Bunun dışında 8’er kişilik iki oda ve iki banyo – tuvalet var. Ben içeri girdiğimde play-station oynamakta olan ve tüm dilbilgisi kurallarını hiçe sayarak İngilizce konuşan, dağınık saçlı bir adam (Xristos) bana odalardan birinde bir yatak gösteriyor, nevresim ve yastık veriyor. Eşyalarımı yerleştirip bir duş aldıktan sonra etrafa bir göz atmak için dışarı çıkıyorum. İleride leylekler, flamingolar, martılar… Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen yolculuğun sonunda işte EKPAZ’dayım.

Yaban hayatı rehabilitasyon nedir?
Kendi ellerinizle iyileştirdiğiniz yaralı bir kuşu özgürlüğüne kavuştursanız nasıl hissederdiniz? Onu gökyüzüne doğru bırakıp, yeniden uçtuğunu görseniz…

Yaban hayatı rehabilitasyon, yaralı, hasta veya öksüz kalmış yaban hayvanlarının (vahşi hayvanların) tedavi edilip doğal yaşam alanlarına geri bırakılmasına deniyor. Rehabilitasyon merkezine getirilen hayvanlar burada muayene ediliyor, teşhis konulduktan sonra gereken tedavi uygulanıyor ve hayvan doğaya geri bırakılmak üzere “rehabilite” ediliyor. Böylece, özellikle avlanma, elektrik telleri, otoyollarda arabaların çarpması gibi insan kökenli sebeplerle yararlanan bu hayvanlara yaşamak için ikinci bir şans verilmiş oluyor. Bunun dışında rehabilitasyon merkezleri o bölgedeki hayvan popülasyonları hakkında bilgi sahibi olunmasını, sürekli kayıt tutulmasını sağlıyor. Kuşlar halkalanıyor. Bölgedeki yaban hayat sürekli gözetim altında tutuluyor. Bu sayede hayvanların yaralanmalarına genel olarak neyin sebep olduğu tespit edilip buna göre önlem alınması mümkün oluyor.

Benim bu işe nasıl bulaştığımı merak ederseniz, o bambaşka bir hikaye. Ama EKPAZ’ın benim gibi, hayvanlara, doğaya düşkün, aynı zamanda yeni yerler görüp farklı ülkelerden insanlarla tanışmayı seven bir insan için bir “cennet” olduğunu söylemeliyim. Tabi eğer, duşları iki günde bir bozulan, yatakları gıcırdayan, kel bir arazinin ortasında, play-station dışında her türlü teknılojiden uzakta, hayvanların kafeslerini temizleyip, yerleri paspaslayıp, günün sonunda üzerinizdeki kıyafetlere nelerin bulaşmış olduğunu düşünmek bile istemediğiniz bir cennet varsa.

Hastane’de ilk çalışma günü
İlk gün beni acil durum bölümüne aldılar. Yapmamı istedikleri ilk şeyi duyunca ne biyolog olmamın, ne rehabilitasyonla ilgili katılmış olduğum sempozyumun, ne de bana verdikleri sertifikanın pek bir anlamı olmadığını kavradım: bulaşıkları yıka! Büyük olasılıkla okul yemekhanelerinde bulunabilecek türden, kocaman bir lavaboya doldurulmuş onlarca kap kacak, ama sorun çok olmaları değil, ne durumda oldukları. Su kuşlarının önceki günden kalan balıklı kapları ve daha neler… İlk birkaç günün sonunda, hastanede yemek ve su kapları hergün değiştirildiği halde bu balık kokusunu engellemenin bir yolu olmadığını anlamış olacaktım.

Gün boyunca bütün hayvanların beslenmesi, gereken tedavinin yapılması ve kafeslerin, kutuların temizlenmesi gerekiyor. Herhangi bir sebeple kendi başına yemek yemeyen bazı hayvanlar ise daha özel bir bakım gerektiriyor. Bu durum stresten, ağır yaralanmalardan, ya da çok genç yavrular için kendisini besleyecek anne babanın olmamasından kaynaklanabiliyor. Böyle hayvanları “zorla beslemek” gerekiyor. Örneğin bir kartalı kucağınıza alıp, kanatlarını ve pençelerini zaptedip, bir elinizle ağzını açıp diğer elinizle ağzına yiyeceği koymak ve yutmasını sağlamak zorundasınız. Kendi başına beslenmeyen bir hayvanın sonu, eğer siz onu beslemezseniz tabi ki ölüm. Rehabilitasyon bu sonuca göz göre göre gidilmesini önlüyor. Sonuçta yapılan bunca fiziksel ve zor işten, harcanan bu gönüllü çabadan ve zamandan sonra, bir hayvanın iyileşip doğaya geri bırakıldığını görmek tarifi olmayan bir mutluluk.

(Gelecek bölüm: İyileşen akbabaların eve dönüş macerası ve baykuşlar)

Kırmızı paraşütlü kedi!

Ali Işıngör tarafından Kültür, Bilim, Tarih, Doğa ile işaretlenerek gönderildi (16 November 2005)

 biz-de-mi-parasut-bulsak-ne.jpg
"Neden" yazısı sonrası, sevgili A. Murat Eren ile sitenin yorum bölümünde aramızda geçen muhabbet, bana İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin (RAF) tarihindeki en büyük hava indirme harekâtını anımsattı.

Hemen anlatayım. Ama önce filmi biraz geri sarıp, 1940′ların sonuna dönmemiz gerekiyor…

O yıllarda, Borneo Adası’nda yaşayan Dayak kabilesi, sıtma salgınından muzdaripdir. Sıtmaya neden olan sineğin ne olduğunu sanırım artık herkes biliyordur, ama işin biraz daha ayrıntısına girmek gerekirse, Anofel türü sineklerin tükrük bezlerindeki Plasmodium adlı prootozan parazitten geçer bu hastalık.

Dünya Sağlık Örgütü, çözüm olarak Borneo ormanlarının üzerine DDT sıkmayı teklif eder! Amaç, ormandaki sinekleri yok ederek bu hastalıktan kurtulmaktır. Açıkçası, koşullar da buna uygundur. İkinci Dünya Savaşı henüz yeni bitmiştir ve bölgede İngiliz ve Hava Kuvvetleri’nin elinde artık işe yaramayan yüzlerce bombardıman uçağı ve askerlerini bitten korumak için üretilen on binlerce ton DDTkalmıştır.

Öneri, başlangıçta işe yaramışa benzemektedir… Borneo Adası’ndaki sıtma kökenli ölümler durmuştur. Öyle ki, 1948 yılında tıp alanındaki Nobel ödülü, DDT’nin böcekleri imhasında kullanılmasını öneren Paul Hermann Müller‘e verilir!

Bir süre sonra DDT’nin yan etkileri görülmeye başlar. İlk olarak, Dayak kabilesinin yaşadığı çamurdan evlerin çatısını örtmekte kullandığı saz kamışlar yok olur. Anofellerin yok edilmesi, bu sazları yiyen tırtılların popülasyonun hızla artmasına yol açmıştı, çünkü bu tırtılları yiyen yaban arıları da ilaçlama yüzünden ölmüştü!

Neyse, İngiliz Ordusu hemen sazdan çatıların üstünü, yerli halka sac paneller dağıtarak kapatılmasını sağlar. Sorun çözülmüş gibidir. Ta ki, tropik yağmurların başladığı güne kadar… Sac levhalara vuran yağmurun gürültüsü o kadar fazladır ki, yerliler artık kulübelerinde uyumayı başaramazlar!

Baş ağrısı ve uykusuzluk mu? Bu, DDT’nin değil ama İngiliz Ordusu’nun yerlilere dağıttığı sac panellerin "yan etkisi" olabilir ancak… DDT’nin yan etkileri çok daha korkunçtur! DDT’den zehirlenerek ölen milyarlarca böcek kertenkeleler tarafından afiyetle yenir. Hayatlarında görmedikleri kadar böceği yemekten ağırlaşan kertenkelelerse sıçanlar için muhteşem bir ziyafet olur. Semirmiş sıçanlar ise kedilerin yemek mönüsündeki baş yerini alır…

Sonuç mu? Zehirli böcekleri yedikçe semiren, semirdikçe de üremesi hızlanan sıçanlar adayı istila ettiler! Sıçanlara kıyasla çok daha zayıf bir bağışıklık sistemine sahip olan kedilerse öteki dünyaya gitmişti bile… Sıçanların artması, Dayak kabilesi yerlilerinin sıtma oldukları zamandan çok daha hızlı ölmelerine neden oldu. Artık ortalıkta yiyecek böcek kalmadığı için en kolay hedef olan ekinleri talan eden sıçanlar, yerlileri açlığın ve tifo gibi sayısız bulaşıcı hastalığın şevkatli kollarına itmiştir…

 Tabloya gel tabloya

Tek bulunan çözüm, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin bugün hatırlamak bile istemeyeceği türden bir "hava indirme harekâtı"dır. "Operation Cat Drop" adı verilen bu harekât ile Borneo ormanlarına 14.000 kedi paraşütle atılır!

Normandiya çıkartmasına katılan İngiliz paraşütçüsü sayısı 8.000 kişiden biraz fazlaydı, "Operation Cat Drop"ta ise paraşütle adanın üzerine bırakılan 14.000 kedi, Borneo’yu özgürlüğüne kavuşturacaktı…

 

Not: Ünlü İtalyan komedyen Beppe Grillo’dan geçmişte bahsetmiştim. Aslında bildiğim bu hikâyeyi, tam da bu muhabbet üzerine yazıp, anımsamama neden olmuştur kendileri…

Bir yanardağ patlaması nelere yol açabilir?

Ali Işıngör tarafından Tarih, Doğa ile işaretlenerek gönderildi (14 November 2005)


Milattan sonra 535 yılındayız. 5.000 yıllık yazılı insanlık tarihinin en korkunç volkan patlamasının yaşandığı yıl… O yıl, Endonezya’da Krakatoa Yanardağı patlamıştı.

Peki, bu “en büyük patlama” neleri değiştirdi? Liste, eminim sizi de şaşırtacak…

Krakatoa’nın 1883′deki son büyük patlamasının ardından atmosfere püskürttüğü milyonlarca tonluk mikroskobik kükürt tozu, tüm dünyada son 200 yılın en sert kışının yaşanmasına neden olmuştu. Kuzey Kutup Dairesi’ne yakın bölgelerde yaşayanlar, yıllarca günbatımını daha bir “kızıl renkte” yaşadılar. Belki sizleri şaşırtacak ama, patlamadan 10 yıl sonra, 1893′te, Norveçli ressam Edvard Munch‘un yaptığı ünlü tablosu “Çığlık” da Krakatoa’nın marifeti!

Krakatoa’nın tüm etkileri bu kadar “romantik” olmadı elbette… M.S. 535 yılındaki büyük patlama, insanlık tarihini değiştirecek kadar korkunçtu. İzlandalı ünlü jeokimyacı Haraldur Sigurdsson‘un araştırmalarına göre, 535 yılındaki büyük patlamada kelimenin tam anlamıyla “havaya uçan” yanardağ konisinin büyüklüğü 48 x 50 kilometre büyüklüğündeydi! Sumatra’nın Java Adası’ndan kopmasına neden olan bu büyük patlamanın bilgisayar simülasyonları, bize patlama ile meydana gelen püskürmenin tam 50 kilometre yüksekliğinde bir gaz ve toz bulutunun oluşturduğunu gösteriyor. Atmosferde 50 kilometrenin ne demek olduğunu bilmeyenlere hemen söyleyelim, yeryüzünün en yüksek noktası Everest tam 8.844 metre yüksekliğinde. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nagazaki’ye atılan bombanın oluşturduğu radyoaktif mantarın yüksekliği ise 18 kilometreden fazla değildi! Bir başka deyişle, Krakatoa’nın 535 yılındaki püskürmesi sırasında oluşan gaz ve tozdan oluşan “mantar”, atmosferdeki Stratosfer tabakasını bile aşarak Mezosfer‘e ulaşmıştı…

Biraz daha rakam vermeye devam edelim mi? Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Los Alamos Laboratuvarı’nın ölçümlerine göre, dünyada 20 yıl boyunca geçici bir “Buzul Çağı”nın başlamasına neden olan bu patlama sırasında, atmosfere karışan okyanus suyunun miktarı 100 kilometreküp kadardı!

Yine aynı laboratuvarın bilgisayar simülasyonlarına göre, insanlığın yüzde 85′inden fazlası bu püskürmeden etkilenerek, günler hatta bazı yerlerde haftalar boyunca, güneşi koyu bir sisin arkasından görebilmişti. Buzul karotlarından alınan verilerle birleştirilen bilgisayar simülasyonu, atmosferin Mezosfer tabakasını kapatan kükürt gazı ve toz bulutunun yeryüzünü nasıl etkilediğini gösteriyor.

(…)

Peki, insanlık bu patlamadan nasıl etkilendi? Bu yazının asıl ilginç kısmı da burada başlıyor.

Patlama, Bizans İmparatorluğu’nun başkenti Constantinopolis’ten Japonya’daki Osaka’ya kadar pek çok şehirde gökyüzünün gündüz vakti kararmasına yol açmıştı. 536 yılında Constantinopolis’te bulunan ünlü tarihçi “Filistinli” Procopius (M.S. 500-565), günlüğünde “Mısır’dan gelen tahılın kesintiye uğradığını, havanın ansızın karardığını ve sanki bir güneş tutulmasına uğrarcasına ışığın ve ısının yeryüzünü terkettiğini” anlatır bizlere…

Bizans imparatoru “Büyük” Iustinianus’un (M.S. 527-565) Praefectus Praetorio’su (İmparatorun özel muhafız birliğinin komutanı) Lydus’un notlarında ise daha ayrıntılı bilgiler var: “…Ve güneş karardı. Neredeyse bir yıl kadar sürdü bu karanlık. Tüm meyve ağaçları öldü.”

Ünlü Ortaçağ vakanüvisti Suriyeli Mikhael’in anlatımları da Lydus’u doğruluyor: “Gökyüzü tam 11 ay boyunca karardı. Günde sadece dört saat gözüken güneş, zayıf bir gölge gibiydi. Üzüm bağları ham kalmıştı ve o yıl şarapları tatlandırmak için Satürn tuzu kullanmak zorunda kaldık…”

Asya kıtasında hava sıcaklığının 5 ila 10 derece düştüğü bu dönem, sebep olduğu kuraklık yüzünden sadece Bizans’ı değil, Türkleri de etkilemişti elbet. 535 yılından sonra hızlanan yeni kavimler göçü, Avar ve Hazar Türkleri’nin Avrupa’nın içlerine kadar ilerlemesine yol açtı.

Sadece bu kadar mı? Değil elbet… Düşen hava sıcaklığı, M.S. 540-542 yılları arasında “Kara Veba” salgınının dünya çapında tekrar hortlamasına neden olmuştu. Afrika göller bölgesinde hava sıcaklığının 30 derecenin altına düşmesi, bu ısının altında varlığını koruyabilen virüsün Avrupa nüfusunun yüzde 10′unu öldürmesine yol açtı. Bu virüsün Avrupa’ya göçmen kuşlar ve Mısır’dan Constantinopolis’e gelen tahıl yoluyla yayıldığı sanılıyor. Nitekim Procopius da bu salgının ilk olarak Nil Deltası’nda ortaya çıktığını doğruluyor.

Not 1: Iustinianus ve Procopius gibi özel isimler, olabildiğince kullanıldıkları dönem ve coğrafyanın imla kurallarına göre yazılmıştır. M.S. 680′lere kadar Bizans İmparatorluğu sınırları içinde hâkim dilin Latince olması nedeniyle, isimler Yunan sistemine göre yani Prokopios ya da Konstantinopolis şeklinde yazılmamıştır.

Not 2: Satürn tuzu. Ortaçağ’da tatlandırıcı olarak kullanılan ama aslında ağır toksik özellikler taşıyan bir madde. Kurşun asetat.

Not 3: Procopius’un “Savaşlar Tarihi” adlı eseri 6. yüzyıl Constantinopolis’inin ve Küçük Asya’sının bu felaketi nasıl atlattığına dair muazzam bilgiler sunuyor.

Sonraki sayfa »