Neden Afrikalı Kurbağa?

B. Duygu Özpolat tarafından Bilim, Tarih, Doğa ile işaretlenerek gönderildi (20 May 2007)
01-lab-1.jpg

Pek çoğumuz farenin bilimsel deneyler için kullanıldığını biliriz. Fakat manyak bilim adamlarının eline düşen tek hayvan sevimsiz fare değil malesef. Daha önce meyve sineğinin bilim alemindeki renkli kişiliğinden bahsetmiştim. En az fare ve meyve sineği kadar popüler diğer model organizmalar arasında sıçan, toprak solucanı, kurbağa, zebrabalığı, denizkestanesi, tavuk gibi hayvanlar var (bitkilere ve tek hücrelilere hiç girmiyorum bile).

Bazen makale okurken “peki ama kim akıl etmiş bu hayvanı kullanmayı” diye düşünürüm. Elbette pratikte pek çok sebepleri var, yukarıda saydığım herhangi bir organizmanın neden tercih sebebi olabileceğine ilişkin uzun uzun listeler yapılabilir. Kolay üremesi, yetiştirmenin ucuz olması, araştırma alanınıza göre uygulayacağınız teknikleri mümkün kılması,evrimsel açıdan insana daha yakın olması vs vs gibi. Ama beni şaşırtan şu: yani dünyada yüzbinlerce hayvan türü var kardeşim, neden zebrabalığı da, lepistes değil? Neden denizkestanesi de deniztavşanı değil?

Aslında buna kafayı takmama pek sayın “pençeli Afrika kurbağası” yani Latince ismiyle Xenopus laevis* sebep oldu. Şu an çalıştığım laboratuvarda model organizma olarak kullandığımız bu hayvan isminden de tahmin edebileceğiniz üzere, doğal ortamda sadece Afrika’da yaşıyor. Şimdi “Neden kurbağa?” sorusunu bir kenara atıp, “Neden Afrikalı kurbağa?”, “Afrikalı bir kurbağanın ABD’de, Avrupa’da işi ne?” diye düşünmez mi insan? Ne tip bir olaylar silsilesi gerçekleşti de bu hayvancağızı çimdiği sulardan aldınız buralara getirdiniz? Ben boş zamanlarımda düşünürüm böyle şeyleri.
Neyse ki yalnız değilim. Araştırdım, güzel makaleler buldum. Birileri merak etmekle kalmayıp didik didik etmiş bu işin tarihini, üşenmemiş makale bile yazmış. Ben de bilim tarihinin bu küçük öyküsünü Moleschino’mun yapraklarına kaydetmeye karar verdim:

X. laevis ilk kez 19. yüzyılın başında Fransız bir doğabilimcisi tarafından tanımlanmış. Tarih bilgim beni yamultuyorsa düzeltin, o dönemlerde Avrupalı’lar Afrika’yı sömürgeleştirmekteydiler. Kaynakların belirttiğine göre bilim insanları da bunu “farklı hayvan türlerini incelemek için” bir fırsat bilmiş, büyüteçlerini ve örnek kavanozlarını kuşanıp soluğu Afrika’da almışlar. Kibar bir Fransız’ın pençeli Afrika kurbağasıyla tanışması da böyle olmuş. 20. yüzyıla girerken Britanyalı bir zoolog laboratuvar ortamında ilk kez embriyo kültürü oluşturabildiğini rapor etmiş. O dönemler Avrupalı zoologlar Afrika’dan gelen bu türün daha çok doğa tarihini araştırmaya ve farklı anatomisini diğer ikiyaşamlılarla (amfibi) karşılaştırmaya ilgi göstermişler. İlerleyen yıllar, ne tipik bir kara kurbağası ne de su kurbağası olan bu hayvanın nasıl sınıflandırılacağı tartışmaları ile geçmiş. Bu süreçte X. laevis‘in kullanımı zoologlar dışında pek de yaygın değilmiş. Onu bir “bilim starı” yapan olaylar, kurbağanın Lancelot Hogben isimli Britanyalı bir fizyologun eline düşmesi ile patlak vermiş.

xenopusmating.jpg

Hogben ile gelişen olaylara geçmeden önce X. laevis‘le ilgili anlatmam gereken birkaç şey var. Kurbağalar dış döllenme ile çoğalıyorlar, yani yumurtanın sperm tarafından döllenmesi dişinin vücudunun dışında gerçekleşiyor. Üreme döneminde erkek kurbağa dişiye sırtından sarılıp yapışkan elleri ile dişinin karnını ovuşturuyor. Böylece dişi uyarılıyor ve yumurtlarını suya bırakıyor. O esnada erkek kurbağa da sperm salıyor ve şanslı yumurtalar dölleniyor. Laboratuvar ortamında biz yumurta elde etmek işini erkekle dişinin ruh haline bırakmıyoruz. Dişinin yumurtlaması için bir gün önceden ona HCG (human chorionic gonatropin – insan korionik gonadotropin) hormonu enjekte ediyoruz. Bu hormon sayesinde dişinin yumurtaları olgunlaşıyor. Ertesi gün erkek kurbağa görevini üstenip dişiyi elimize alıyoruz, karnına masaj yapıp sıkıştırarak yumurtaları bırakmasını sağlıyoruz. Bu işlem için HCG’nin kullanılması da Hogben’e kadar uzanıyor.

squee.jpg eggss.jpg

Karşılaştımalı hormonbilim üzerinde çalışan Hogben, salgıladığı hormonlar arasında gonadotropinlerin de bulunduğu hipofiz bezinin kurbağaların deri rengi üzerindeki hormonal etkilerini araştırıyormuş. Hogben X. laevis‘e hamile kadınlardan alınan idrarı enjekte edince hayvanın yumurtladığını gözlemlemiş ve 1930 yılında bunu rapor etmiş. O zamanlar hamile kadınların idrarında HCG hormonu bulunduğu zaten biliniyormuş. Fakat hızlı sonuç veren kolay bir hamilelik testi henüz ortalarda yokmuş (yani hamile olup olmadığı bilinmeyen bir kadının idrarında HCG olduğunu hızlı ve kolay gösteren bir test bulunmamaktaymış). 1933 yılında ise Shapiro ve Zwarenstein isimli iki diğer bilim insanı, Hogben’den bağımsız bulduklarını iddia ederek X. laevis‘in hamilelik testi için kullanımına yönelik bir makaleyi Nature’da yayınlamışlar. (Bunun üzerine bu değerli bilim insanlarının çirkefleşip yıllar süren bir kavgaya gark olduklarına hiç girmiyorum. Sahalarda görmek istemediğimiz hareketler). Velhasılıkelam, sen Afrikalı kurbağa kalk taa oralardan, gel bu Avrupalılar hamile mi değil mi diye koştur.

İşte laboratuvar alemlerine girişi böyle olmuş X.laevis‘in. Artık her yerde rahatça bulunabildiği, nasıl yetiştirileceği, besleneceği konusunda bir bilgi birikimi oluştuğu için, işleri zaten saksıyı çalıştırmak olan bilim insanları “biz bu kurbağayı sadece hamilelik testi için kullanmayalım, deneyler için de kullanalım yahu” demişler. Bir ayda kendisinden binlerce yumurta elde edilebilen X.laevis sayesinde gelişim biyologları, her ilkbaharda doğadan hayvan örnekleri toplamak zorunda oldukları yıllık araştırma döngüsünü sonunda kırmayı başarmışlar. Gelişim biyolojisinin babalarından Spemann, 40 yıllık “baharda semender yavrusu toplama” ritüeline son verip o yıl ilkbaharın tadını çıkarmış.

usethe-mouse.gif

Kurbağanın Güney Afrika sularından Kuzey Amerika ve Avrupa’nın laboratuvar tezgahlarına yolculuğu böyle. Daha ayrıntılı bilgi için Gurdon ve Hopwood’un makalesine buradan ulaşabilirsiniz.

*Xenopus laevis “zenopus leğvis” şeklinde okunuyor.

Not: İlk fotoğraf A. Murat Eren‘e ait. Diğer fotoğraflar için Google’a teşekkür ederim :)

Dichloroacetate Üzerine Bir Sentetik Dünya Hikayesi

A. Murat Eren tarafından Kültür, Bilim, Hayat, Korteks ile işaretlenerek gönderildi (6 March 2007)

Size “kanserin kesin tedavisi bulundu, fakat ilaç şirketlerinin ticari kaygılarına takıldı, üzgünüm” desem ne derdiniz? Birisi bana gelip bunu deseydi ne derdim bilemiyorum. Zira New Scientist isimli popüler bilim dergisinin 20-26 Ocak 2007 tarihli sayısını okuduktan ve ardından yaptığım araştırmadan sonra ne diyeceğimi bilemedim.

Kanser, hepinizin bildiği gibi hücrelerin kontrolsüz bir şekilde bölünmesine dayanan insanlığın en eski ve en çaresiz hastalıklarından birisi; kemoterapi gibi çareler ise kimi durumlarda çaresizlikten daha acı. Herhalde herkesin ailesinde ya da yakınlarında göğüs, akciğer, karaciğer ya da başka bir kanser çeşidi yüzünden yaşama veda eden birileri olmuştur; hele çocuklar tarafından hiç bir zaman affedilmeyecek bir hastalıktır kanser.

Yıllar önce, 1930 yılında bir bilim adamı kanser hücrelerinin enerji üretim yöntemlerinin değiştiğini, bu bağlamda sağlıklı hücrelerden farklılaştıklarını bulmuştu. Kanserli hücreler normal hücreler gibi enerjilerini, hücrenin enerji ihtiyacının %95′ini karşılayan mitochondrion (mitokondri) yerine glycolysis (glikoliz) yoluyla elde ediyorlardı. Bu yöntem glikozun pirüvik asite kadar yakılması ile enerji elde edilmesine dayanan, oksijenin yetersiz olduğu durumlarda başvurulan verimsiz ve toksik bir yöntem olmasına rağmen kanserli hücreler ortamda yeterince oksijen olsa dahi enerji ihtiyaçlarını sadece bu yolla karşılıyorlar, mitokondrileri yokmuş gibi davranıyorlardı. Buluşun sahibi, Otto Warburg, şu anda Warburg etkisi olarak bilinen bu olayın kanserin ana tanımlayıcı nedenlerinden birisi olduğunu iddia ederken bu öneri, aynı dönemin bir diğer ünlü biyokimyageri olan Hans Krebs tarafından “kanserin nedeni değil, sadece semptomlarından birisi” olarak tanımlanacak ve Warburg etkisi kısa bir süre öncesine kadar bilim dünyası tarafından hak ettiği ilgiyi görmeyecekti.

Çok taze bir kaç çalışma sonucunda artık Warburg’un tamamen haklı olduğunu ve metabolizma içerisinde kanserin ana nedeninin mitokondri’nin hücre içerisindeki fonksiyonunu yitirmesi ve hücrenin bir şekilde ölmeyerek yaşamına glikoliz ile devam etmesi olduğunu biliyoruz. Peki mitokondrinin devre dışı kalması ve hücrenin enerjisini glikoliz ile sağlaması neden bu kadar büyük bir sorun? Bunun iki yanıtı var.

İlki ve ikincisine göre daha önemsiz olanı şu: Glikoliz sonucunda ortaya çıkan laktik asit, hücreleri bir arada tutan kollajen matrislerini parçalayarak tümöre neden olan kanserli hücrelerin kan dolaşımı ile vücudun başka yerlerine ulaşmasına neden oluyor. Bu yüzden bir akciğer kanseri vakası, hastanın vücudunun tamamen ilgisiz bir yerindeki kemik erimesi şikayeti ile teşhis edilebiliyor.

İkinci sorun ise mitokondrinin enerji üretimi dışında hücre içerisinde üstlendiği diğer görev: Mitokondri apoptosis ile hücrenin ölümüne karar verme yetkisine sahip bir organel. Mitokondrilerinden bağımsız yaşayan hücreler ölümsüz hale geliyor, bölünüyor, çoğalıyor, büyüyor, oksijen tüketiyor ve toksik maddeler ortaya çıkartıyorlar. Basitçe, ölmüyorlar.

Bu umutsuz ve üzüntü verici noktada devreye bir aktör giriyor: Dichloroacetate (DCA, dikloroasetat).

Kanserli dokular DCA’ya maruz bırakıldığında, kanserli hücrelerdeki mitokondrinin uyanmasını ve hücrenin kontrolünü ele geçirerek apoptosis ile hücreyi yok etmesine neden oluyor. Koskoca bir tümör kısa bir süre içerisinde parçalanıp vücuttan atılırken sağlıklı hücreler kemoterapiden alışkın olduğumuzun aksine olan bitenden hiç bir zarar görmüyor. Üstüne üstlük DCA çok ucuz, çok kolay elde edilen basit bir kimyasal madde. Yaptıkları deneylerle biyologlar kansere karşı yüzde yüze yakın etkide bir silaha sahip olduğumuzu düşünüyorlar. DCA bu bağlamda kanser tedavisinde bir mucize gibi görülüyor.

Peki neden sevinmiyoruz? Çünkü ilaç şirketleri DCA muhteviyatlı bir ilaç yapmaya yanaşmıyorlar. Neden? Çünkü DCA yaklaşık 60 yıldır insanların bildikleri bir madde. Yani? Yani patentlenebilir değil. Çünkü 20 yıldan daha yaşlı olan hiç bir buluşu patentleyemezsiniz.

Patentler ile ticari kaygılarını güvence altına almayan ilaç şirketleri hali hazırda kanserle savaş için kullanılan, -yüksek alım gücü olan insanların biraz daha fazla yaşamasına olanak sağlayan- kemoterapi çözümleri ve raflarda duran ilaçlar kadar para kazanamayacakları bu yeni ilaca yatırım yapmak istemiyorlar.

Sonuçta ilaç yapımı kolay olmayan ve ciddi yatırım gerektiren bir iş. Onca emeğin ardından bir üçüncü dünya ülkesi ya da bir başka ilaç şirketi tarafından aynı ilacın patentlenemediği için üretilmesi ve kanser hastalarının 400$-500$ yerine 4$-5$’a bu ilaca sahip olabilmesi ihtimali size de korkunç gelmiyor mu? Ya da bu ilaç yüzünden raflarda kalacak kanser çözümlerinin neden olacağı zarar?

Bu yazıda verdiğim bilgiler bilimsel dergi ve makalelerden derlenmiş, çok yeni ve hala üzerinde tartışılan bilgiler. Evet, kanser tedavisi için yepyeni bir kapı açıldı fakat ne yazık ki şans bir sonraki neslin kanser hastalarına gülümseyecek gibi görünüyor. Çünkü bu sentetik dünyanın dinamikleri böyle gerektiriyor. Onların yapmayacağını bildiğim için ben kanser hastalarından özür dilerim.

“Ben kendim de araştıracağım” diyenler için anahtar kelimeler: DCA, Dichloroacetate, Dr. Evangelos Michelakis, University of Alberta. Öte yandan “bunlar yetmedi, başka bir şeyler yok mu” diyenler için bu ve bu, “bunlar da kesmedi” diyenler için ise bu var.

İnsanların neredeyse hiç birisinin bu dünyanın nasıl bu hale geldiği ve sorumluluklarını hangi noktada yerine getirmedikleri ile ilgili bir fikrinin olmaması ise şu olaydan daha acı bir gerçek bence.

Bir hafta sonra gelen ek: Dr. Michelakis ve Kanada’da çalıştığı Alberta Üniversitesi DCA araştırma takımı (http://www.depmed.ualberta.ca/dca/) kamuoyundan aldıkları yoğun destek, sivil toplum kuruluşlarından ve Kanser Enstitülerinden aldıkları maddi yardımlar ile, yıllar sürecek bu araştırmalarını aylar içerisinde bitirmek üzere kolları sıvadıklarına dair bir bildiri yayınladılar; ayrıca maddi bağış da kabul ettiklerini belirtiyorlar. Patent sorunları yüzünden araştırma bütçesi ayırmaya yanaşmayan ilaç şirketlerine kamunun ve sivil toplum kuruluşlarının yanıt niteliğindeki desteği ile hızlanacak bu projenin en kısa sürede sonuçlanmasını dilerim.

Tek gözlü devler filden geliyor!

B. Duygu Özpolat tarafından Kültür, Bilim ile işaretlenerek gönderildi (11 September 2006)

cuce fil

Yunan Mitolojisi’nden pek anlayan bir insan değilim. Fakat yukarıdaki resimde gördüğünüz kafatasını bulan bir grup Eski Yunanlı’nın, bu kafatasının “tek gözlü bir dev”e ait olduğu yönünde hikayeler uydurmuş olmaları bana çok mantıklı geliyor. Hangimiz olsak (her taşın altından bir mitin, her olayın ardında yatan bir tanrının olduğu o dönemlerde) bu kafatasının sahibinin bir dev olduğuna, üstelik de alnının ortasında bir tek gözü olduğuna yeminler ederdik. Anlattığımız hikaye kulaktan kulağa yayılır, tek gözlü dev Kiklop (Tepegöz/Cyclops) da bu şekilde doğmuş olurdu.

cucefil1.jpg      tekgoz.jpg

İnsan kafatasından yaklaşık iki kat büyük olan bu kafatası, tarihöncesi çağlarda yaşamış “cüce fil”e ait. Filin hortumu sebebiyle kafatasının ortasında büyük bir burun boşluğu bulunuyor. Buradan kan damarları ve sinir lifleri geçiyor. Bu boşluk, kafatasını bulan insanlar tarafından pekala bir tek göz çukuru olarak algılanmış olabilir. Asıl göz çukurları çok küçük ve insandakinin aksine filin kafatasının iki yanında bulunduğu için pek dikkat çekmemiş olsa gerek (1). Eh, neticede insan neyi görmek isterse onu görüyor. Akdeniz ve çevresinde (2) yaşayan cüce fil türlerinden Kıbrıs adasında ikamet edenlerinin M.Ö. 11 000 yılına kadar yaşadıkları düşünülüyor. Avrupa’da görülen son cüce fillerin soylarının tükenmesinin de M.Ö. 4000 yılından önce olduğu tahmin ediliyor. Eski Yunan’a ilişkin ilk bilgiler zaman çizelgesinin M.Ö. 1100-800 yıllarına rastlıyor. Bu yüzden, o dönemde mitolojiyi "yazmakla" meşgul olan arkadaşların, bazı kaynaklara göre canlı fil görmüş olma olasılıkları -o bölgede filler artık pek yaşamadığından- oldukça düşük, fakat bu kafataslarını bulma olasılıkları da -hayvanlar görece yakın bir zamanda o bölgelerde yaşamış olduklarından dolayı- oldukça yüksekmiş. İnsanlar böylece, özellikle mağaraların yakınlarında buldukları bu kafataslarının da bir hayvana değil, tek gözlü bir deve ait olduğu sonucuna -fena halde kaçınılmaz olarak- varmış, mitolojiye yeni tatlar katmışlar.

Bu afacan şahsiyetlerden biri, Homeros’a rakı masasında anlattığı yiğitlik öyküleri ile adamcağızı kandırmayı başararak tek gözlü dev hikayelerinin yüzyıllardır anlatılmasını sağlamış olan Odysseus’tur. Odysseus ve tayfası, o ünlü yolculukları sırasında Sisilya (3) adasına çıktıklarında, adanın tek gözlü devlerin diyarı olduğunu farketmeleri ile bu devlerden Polyphemus’un mağarasında kısılıp kalmaları bir olmuş. İnsan etini pek lezzetli bulan Polyphemus’tan yakayı kurtarmak için Odysseus’un ona bir oyun oynaması ve sonunda devin bir tanecik gözünü kör etmesi gerekmiş. Kahraman Odysseus! O gemisine atlayıp kaçarken, sinirli Polyphemus arkasından denize kayalar fırlatmış. (Ama Odysseus taşlardan da yakayı bir şekilde sıyırmış. Tabi ben de onun yalancısıyım.)

odpol.jpg      polyphemus.jpg

Mitolojiye göre Sisilya adasındaki tek gözlü devler ikinci nesil devlermiş. Yani ilk Kikloplar, Uranüs ve Gaia’nın demirci oğulları Brontes (gökgürültüsü), Steropes (şimşek) ve Arges (yıldırım) imiş. Yetenekli demirci ustaları olmalarına ilaveten, Zeus’a  (daha sonradan ona buna fırlatacağı) yıldırımını da Kiklopların verdiği söyleniyor.

tekgoz2.jpg

Anlaşılan, birileri bu dinlemesi pek keyifli öyküleri anlatmış, birileri de keyif ile dinlemiş ve yıllarca bunlara inanmış. Ve fakat kimse nedense cüce fillerden söz etmiyor. Cüce fillerin hakkını yiyorlar. Hala hayatta olup da bu satırları okuyan tek gözlü devler bana kızmasınlar ama, benim bu işten anladığım kadarıyla onlar birazcık "filden geliyorlar" galiba. (Aman tanrım! Bu sözlerim tek gözlü dev camiasında bizimkine benzer bir "maymundan gelme/evrim/din" tartışması yaratabilir!)

Dipnotlar:

1. Kiklop ile cüce fil arasındaki bağlantı fikri ilk kez Avusturyalı paleontolog Othenio Abel tarafından 1914 yılında ortaya atılmış.
2. Çeşitli cüce fil türlerinin fosillerine rastlanan adalardan sadece birkaçı: Malta, Girit, Sakız, Sisam, Rodos, Gökçeada, Kıbrıs, Sisilya.
3. Bir önceki dipnotta belirttiğim gibi, bu adada bolca cüce fil bulunuyormuş bir zamanlar.

 

Para Maymunu Adam Eder

Atilla Aktuna tarafından Bilim, Internet ile işaretlenerek gönderildi (18 July 2006)

mesaj_basi-795208.jpg

Paylaşmak adına,

———————————————————————————–

Keith Chen, Yale Üniversitesi’nin ekonomi bölümünde görev yapan bir profesör. Keith Chen’in araştırması, maymunlara, para kullanmayı öğretmek ve bunun sayesinde topladığı bilgileri, bizlerin yani insanların, para ile olan ilişkisini karsılaştırıp, çeşitli sonuçlar çıkarmak. Araştırma, Yale Üniversitesinin maymun laboratuvarında başlıyor. Bu laboratuvarda yedi adet Capuchin maymunu, bir ana ve birçok küçük deney kafesinde, para kullanmayı öğreniyor. Para olarak, gümüş renkli, somun kullanılıyor. Süreç gayet basit. Ana kafesten bir maymun alınıp, deney kafesine koyuluyor. Bu maymuna para adını verdikleri somun veriliyor. Maymun öncellikle bu somunu kokluyor, ağzına götürüyor. Bu aşamada bir tepsi içinde çeşitli yiyecekler getiriliyor: elma, üzüm ve jell-o. Amaç, bu yedi maymunun her birinin sevdiği yiyecek türünü bulmak ve bu yiyeceği elde etmek için parayı kullanmalarını sağlamak. Deney kafesindeki maymun elmayı seçiyor. Araştırmacılar, maymuna elmayı vermeden önce, elinden parayı alıp, maymuna yiyeceği veriyorlar. Bu süreç haftalarca sürüyor ve maymunlar birkaç hafta sonra, ellerindeki somunun yani paranın gücünü anlamaya başlıyorlar.

Maymunlar paranın kullanımını; araştırmacılar, en çok tercih edilen yiyeceği öğrendikten sonra, yeni bir süreç başlıyor: fiyatlandırma. Bu yeni süreçteki amaç, maymunların biz insanlar gibi rasyonel kararlar verip vermediğini bulabilmek. Böylece araştırmacılar, birçok maymunun tercihi olan Jell-o’nun fiyatını iki somun, elmanın fiyatını yarım somun ve üzümün fiyatını ise bir somun yapıyorlar. Buldukları sonuç ise gerçekten ilginç. Maymunlar, deney sırasında, biz insanlar gibi para harcama konusunda çoğu zaman rasyonel davranıyorlar. Parasını, en çok yiyecek alabileceği şekilde harcamaya başlıyorlar. Maymunlar, 1 somun verip, 2 dilim elma almayı, fiyatı 2 somun olan bir adet jell-o’ya tercih etmeye başlıyor.

Buraya kadar her şey güzel! Günlerden bir gün, yine ana kafesten, deney kafesine alınan maymun, deney kafesindeki bir tepsi içinde bulunan 12 somunu görüp, aniden çılgına dönüyor. Paraların bulunduğu tepsiyi kapıp, ana kafese fırlatıyor ve kendisini de ana kafese atıyor. Ana kafesteki bütün maymunlar bir anda gökten para yağdığını görüp, yere düşen paraları kapışmaya başlıyorlar. Levitt, bunu yazısında maymun tarihinde gerçekleşen ilk "banka soygunu" (maymunun tepsiyi çalması) ve "hapishane kaçışı" (maymunun deney kafesinden, ana kafese kaçışı) olarak tanımlıyor.

Bütün bu kaos içinde araştırmacılar, ana kafesteki maymunlardan parayı geri almaya çalışıyor. Olay biraz yatıştığı bir anda Keith Chen, hiç görmemeyi tercih ettiğini söylediği bir olaya şahit oluyor: Erkek maymunlardan biri, dişi maymunlardan birine yaklaşıp, ona elinde bulunan somunlardan birini veriyor ve bunun karşılığında dişi maymun, erkek maymunun seks teklifini kabul ediyor! Işin ilginç yanı bu iki maymunun "işi" bittikten sonra, dişi maymun "kazandığı" parayı araştırmacıya getirip, bununla üzüm almaya çalışıyor. Chen, bu olayı maymun tarihindeki ilk " fuhuş" olarak tanımlıyor.

Üniversitenin araştırma etik bölümü, maymunlar üzerinde yapılan para araştırmasının, maymunların yaşam koşulunu, değerlerini ve gündelik yaşamlarını tamamen değiştirdiği ve zedelediği gerekçesiyle, araştırmayı iptal edip, maymunlara para verilmesini yasaklıyor.

Özgün makaleye buradan ulaşabilirsiniz…

Capuchin

Böyle bir yazıyı Moleschino yazarları ile paylaşmak, bir spam mesajın grubun posta kutusuna atılması demekti ki, mesajı gönderen kişi bunun farkındaydı. Ancak yine de kendini bunu yapmaktan alıkoyamadı[1]. Bu sayede de; Keith Chen’in maymunlar üzerinde yapmış olduğu araştırmanın sonuçlarının Newyork Times’ta haber olmasından sonra Türkçe’ye çevrilmesi ve e-posta haline gelip Atilla Aktuna’nın posta kutusuna düştükten sonra, Moleschino yazarları ile paylaşılması (forward edilmesi) sonucunda bu yazının tohumları da atılmış oldu. Dolayısıyla bu yazı ya Moleschino yazarları ile yapılmış bir röportaj şeklinde ya da Moleschino yazarlarının birlikte yazdıkları bir yazı olarak düşünülmeli ve öyle okunmalıdır. Yazarların isteği bu konuda Moleschino okuyucularının tartışmaya katılmaları ve fikirlerini ortaya koymaları yönündedir.

A. Murat Eren (kod adı:Meren) bir bilim insanı olarak deneyin bilim etiği yönünden iptalini “birinci sınıf bir gerizekalılık” olarak tanımlarken, “daha dün, öyle bilim dünyasını filan değiştirmek gibi bir hedefi olmayan mütevazı bir makalede bahsedilenlerin nasıl deneylendiğine dair anlatılan (bir) yöntemden” bahsediyordu:

“Deneyin öncesinde 20 adet yetişkin kediye -yaklaşık olarak- şunlar yapılıyor:
1. Narkoz verilmiş kedinin gözkapakları çıkartılıyor,
2. Gözleri, hareket ettiremesin diye gözlerinin arka tarafından göz yuvasına yapıştırılıyor,
3. Retina parçalanarak içine, retinadaki olayları takip edebilecek ve bu bilgiyi kayıt ortamına döndürebilecek bir düzenek takılıyor,
4. Gözlerin istenen yere focuslanmış olması için deneğe uygun bir contact lens takılıyor,
5. Bu bitince denek vecuronium bromide ile paralize ediliyor ve artık diyaframını bile kontrol edemeyeceği için mekanik solunum cihazına bağlanıyor. Narkozun etkisinin geçmesinin ardından hazırlık safhası bitiyor ve deney başlıyor. Muhtemelen bu kediler deney sonunda da uyutuluyorlar (bu konuda bir şey yazılmamış, fakat ortada sanırım).”

Deneyin içeriğinden bahsetmeyen A. Murat Eren, şu şekilde devam ediyordu:

“O zaman kedilerin gündelik yaşamları tamamen değiştiği için bu deneyler de durdurulsun? Kedileri maymunlardan ayıran bir şey mi var? Hangi kritere göre kimin gündelik yaşamının önemli olduğu, kiminkinin önemli olmadığı belirlenecek ve deneyler durdurulacak?

Bilim bence insanların etik, din ve duygusal anlayışlarına göre hareket edebilecek bir mecra değil. Geçen gün Duygu ile tartışıyorduk, benim fikrim şu: Lab ortamında üretilen insanlar da dahil olmak üzere lab canlılarının üzerinde yapılacak deneylerin, özünde dini ya da duygusal çekinceler olan ve etik adı altında toplanan sebepler ile engellenmesi bilim dışı ve saçmadır.

Yale gibi bir yer gerçekten böyle bir şey yapıyorsa ben bunu saçmalık olarak değerlendirirdim. Öte yandan zaten makaleyi baştan sona okuyunca bu konuda bir bilgi verilmediğini gördüm ve ek bilgiyi forward edenin hayal ettiğini ve eklediğini düşünüyorum.”

DezenformasyonBunun yanı sıra, yine A. Murat Eren “forward" mesaja "yaşam koşulunu, değerlerini ve gündelik yaşamlarını tamamen değiştirdiği ve zedelediği gerekçesiyle, araştırmanın iptal edilmesi" mevzuunun eklenme sebebinin ise bu maili gönderen kişinin insanlarda "bak para nelere kadir, bizim de değerlerimizi alt üst etti, bilimsel olarak da ispatlamış amerikalılar" etkisi yaratıp elden ele dolaşmasını sağlamak olduğuna inanıyorum.” sözleri ile forward mesajların aslında nasıl bir dezenformasyon aracı olabileceklerinin ve medyanın bunu nasıl kullanabileceğinin altını çiziyordu.

Bu noktada devreye giren Erkan Tekman, A. Murat Eren’in yazdıklarını “Ben de Meren gibi medyanın (bu durumda NY Times) olayı cilalamak için bir "Papa ‘NY’da umumhane var mı’ diye sordu?" haberi uydurduğu kanısındayım.” diye destekliyor ve “Seks ve para ödeme olaylarının zamanda ve mekanda birbiri ile ilişkisi, iki maymunun duygusal tarihçesi vb konuları irdelemeden ‘Maymunlar para için sevişiyorlar’ diye manşet atmak en kolayı. Aynı olgulardan son derece iç buran bir aşk hikayesi çıkarmak (’Fakir ve fakat onurlu maymun son kuruşunu sevdiği kız ile paylaştı’ gibi) da hayli olası. Olayın bilimsel makalede yer almamasının nedeni de olsa olsa yukarıda saydığım ve benzeri nedenlerle gözlemin bilimsel bir sistematiğe oturtulamamış olması olsa gerek diye düşünüyorum” diyerek Chen’in deneyiyle ilgili kuşkularını dile getirerek sözlerini tamamlıyordu.

Darwin"Forward" mesaj göndermenin suçluluğunu ziyadesiyle üzerinde taşısa da, yazılanlara kayıtsız kalamayan Atilla Aktuna yazıyı ilk okuduğunda inandığı iki şeyin “bilimsel olmaktan ziyade duygusal bir biçimde" doğrulandığını düşünüyordu: “1. Maymundan geliyoruz. 2. Para adamı bozar” ve Ali Işıngör ile bir sohbetlerinde şu çıkarımı da yaptıklarını ekliyordu: "3. Para maymunu adam eder ;)”

A. Murat Eren’in etik ile ilgili saptamalarına katılmadığını* da ifade eden Atilla Aktuna, katılmama nedenlerini şu şekilde açıklıyordu:

“Şöyle bir varsayımla yola çıksak örneğin: Doğum aşamamızda, geliştirilen bir teknoloji ile yumurta sperm tarafından döllendikten hemen sonra, embriyonun bir ya da birden fazla kopyasını anne rahmine yerleştirsek. Dokuz ay sonra da bizimle birlikte ikizimiz, üçüzümüz ya da n-izimiz doğsa (tek yumurta ikizi-üçüzü-n-izine benzer bir durum olarak kabul edelim yani) ve biz hariç n-1 adet kardeşimizi -teknik olarak kardeşimiz- "lab canlısı" olarak bir laboratuvarda deneylere tabi tutulmak üzere alıkoysalar. Daha da dramatize edelim durumu: Kardeşlerimizle belli bir yaşa kadar birlikte yaşasak ve sonra birileri bize biz kardeşlerini daha embriyo iken kopyalamıştık, şimdi de onlara lab canlısı olduklarından 20 adet kediye uyguladığımız deneyi uygulayacağız" dese nasıl tepki verirdik?

Bilimde deneyin gerekliliği yadsınamaz elbette. Ama etik değerlerin her konuda olduğu gibi bilimde de varolduğu düşüncesindeyim ben.”

Kurbağa embriyosuTüm bu tartışmalar sırasında “ironik” bir biçimde araştırmalarını kurbağa embriyoları üzerinde devam ettiren Duygu tüm bilimsel ciddiyetiyle Atilla’nın “Maymundan geliyoruz” sözlerini haklı olarak "maymundan gelmiyoruz :) Maymun ile ortak atalara sahibiz” diye düzeltiyor ve devam ediyordu:

“Bence bu, olaylara, bir takım bulgulara ne kadar taraflı baktığımızı, algımızın ne kadar daracık olduğunu ve bir durum karşısında görmek istediğimizi gördüğümüzü anlatması bakımından çok güzel bir örnek. (Ayrıca çok da komikti, çok güldüm :).

Hayvanlar üzerinde yapılan davranış deneylerinin en ciddi sorunu burada: bilmediğimiz, göz önünde bulunduramadığımız o kadar çok şey var ki, ayrıca, o kadar önyargılıyız ki, deney sonuçlarını "yanlı" olmadan yorumlayabildiğimizi nereden biliyoruz?

Para karşılığı seks kısmını nasıl yorumlayacağımız bir kenara, deney beni şu anlamda o kadar da şaşırtmadı: eğer Afrika’nın derinliklerinde kendi kendilerine mesela değiş tokuşa dayalı bile olsa bir alım-satım sistemi yaratmış bir maymun topluluğu bulunsaydı, o zaman çok şaşırır, ve hatta ’siz de mi ulan’ derdim. Fakat maymunlar zeki, burada onlara biz ‘insanlar’ öğretiyoruz bu kavramı. Anlayabilmeleri ve hemen kullanmaya başlamaları kesinlikle ilginç, ama kendiliklerinden paraya benzer bir kavramı oluşturmamışlar ki.

Öte yandan evet, maymunların bu kavramı bu kadar çabuk anlayabilmeleri, zaten DNA’daki baz diziliminin açıklanmasıyla da emin olduğumuz bir şeyi, yani insan ve maymunun genetik olarak birbirlerine ne kadar benzedikleri gerçeğini bir kere daha (evet Atilla Aktuna’nın dediği gibi, bilimsel olmaktan ziyade duygusal bir biçimde) ortaya koyuyor. İnsan ve şempanze genomununun %99′unun aynı olduğunu biliyoruz. (burada yazıyor: http://www.genome.gov/15515096) Yeni bir şey değil.”

Duygu, bilim etiği konusunda ise düşüncelerinin hâlâ “duygusal” olduğu saptamasını yaparak şöyle devam ediyordu:

Sevimili fare yavruları“Ben ‘içeriden’ bir insan olarak, laboratuvarlarda yapılan pek çok şeyin, fare ya da kurbağa gibi ’sevimsiz’ canlılar üzerinde dahi olsa pek çok insanı aslında düşününce rahatsız edecek türden olduğunu söyleyebilirim. Ben kurbağa embriyoları kullanıyorum ama bizim labımızda fare de kullanılıyor ve işte size bir örnek: Bizimki çokkistli böbrek hastalığı adı verilen ve böbrek yetmezliğine sebep olan görece yaygın bir hastalık üzerinde çalışan bir laboratuvar. Bu hastalığa neyin sebep olduğunu araştırabilmek için böbreğin gelişimi sırasındaki olaylara bakıyoruz. Bu yüzden bize ne lazım? Gelişmekte olan bir canlı lazım. Bunun için, fareleri önce çiftleştiriyoruz, hamile dişinin hangi gün hamile kaldığını takip ediyoruz ve örneğin hamileliğin 7. gününde anneyi öldürüp yavrularını karnından alıyoruz. Ya da doğumun ilk gününde yavruları anneden ayırıp her birinin böbreklerine bakıyoruz. (Bunun için elbette hepsi öldürülüp böbrekleri çıkarılıyor.)

Rahatsız olmaya başlamadınızsa işi dramatize edeyim: pembe, sıcacık, minicik yavruları annelerinden ayırıp öldürüyoruz yahu… Süt falan emiyor oluyorlar, o beyaz önlüklü bilimci kafeslerinin kapağını açtığında.

Buradan itibaren soracağım soruların cevabını kendim de bilmediğim gibi, savunuyor ya da karşı değilim, halen sorgulamaktayım: Şimdi bu etik bir nedir? Fareye yapılsın ama maymuna yapılmasın mıdır? Bunun kararını kim vermektedir? ABD’de kök hücre araştırmaları çok büyük bir tartışma konusu örneğin. İnsan embriyosundan elde edilen hücreler kullanılmasın istiyor bir kısım Katolik. Eğer binlerce farenin bu şekilde kullanılmasından, her yıl bu kadar milyonlarca dolar para dökülmesinden daha hızlı, kesin, masrafsız, kansız bir alternatif ise neden olmasın?

Atilla’nın verdiği örnekte şöyle bir sorun var yalnız. ‘Deney kardeşleri’ bizimle birlikte büyüyor, bizim gibi duyguları, ‘hakları’ olan bireyler oluyorlar. Elbette ‘hadi bakalım sizi deney alıyoruz’demek çok abartılı bir örnek :) Ama fareler, maymunlar gibi laboratuvarda doğup büyümüş ‘lab insanları’ olsaydı, onları kullanmamak için tek gerekçemiz ‘çünkü onlar insan’ mı olurdu. (Bu kısımlar Meren’in düşünceleriydi biz tartışırken – ve hatırlayabildiğim şekliyle). ‘İnsan denek’ işini savunuyor değilim, sadece sorguluyorum :)”

Bir forward mesajın Moleschino yazarları arasında yarattığı kısa süreli “sarsıntı” bu şekilde noktalandı. Ama bilim etiği ve dezenformasyon üzerine yapılmış bu tartışma sanırım yorumlar kısmını sarsmaya devam edecek.

[1] Zaten çok nadir forward mesaj gönderen Atilla Aktuna bundan sonra kimseye bu tarz mesajlar göndermeyeceği konusunda kararlıdır ;)

** "Everything you know is wrong" fotoğrafı www.disinfo.com adresinden, diğerleri wikipedia.org adresinden temin edildi.

Bir bedende iki insan: sağ beynin sol beyne isyanı

B. Duygu Özpolat tarafından Bilim ile işaretlenerek gönderildi (12 June 2006)

“Trevor Samsa, bunaltıcı rüyalardan uyandığı bir sabah, sol elinin sağ eline isyan edip “kendi kafasına” göre takılmaya karar verdiğini farketti. Doktorlar, tedavi için birkaç gün önce geçirdiği “callostomy” ameliyatının “yabancı el sendromu*”na yol açabileceği konusunda onu uyarmışlardı. Ameliyat öncesi ağır epilepsi hastası olan Trevor doğrusu, sol elinin kendisini boğmaya çalışacak kadar yabancılaşağını düşünmemişti. Evet, bunaltıcı rüyalar sandığı şey aslında gerçekti: gece sol eli, kendi sol eli, Trevor’u boğmaya yeltenmişti!”

Biliyorum bir bilimkurgu kitabından alınmış gibi duruyor bu anlatılanlar. Fakat yukarıdaki paragrafta uydurma olan tek şey malesef “Trevor Samsa” (evet, onu ben uydurdum). Bununla birlikte isimleri Trevor Samsa olmasa da, yabancı el sendromuna yakalanan insanlar gerçekten var. Bir bedende iki farklı kişilik, birbirinden bağımsız işleyen iki beyin, iki zihin sahibi olmak, evet mümkün ve hatta Dünya adlı bu acayip gezegende çok kereler vuku bulmuş. Hatta hatta Roger Wolcott Sperry adındaki bir bilim adamına Nobel ödülü kazandırmış ve Sperry’nin Nobel ödülünü almasından 25 yıl sonra, New Orleans’ta ikamet etmekte olan bir hatun kişinin kendisi ile ilgili makaleler okuyup, çevirip, Moleskin’inin sayfalarına notlar almasına sebep olarak, akranlarının partilerde göbek atmakta olduğu bir haftasonunu alıp götürmüş. O kadar da ilginç.

Her şey, bazı ağır epilepsi hastalarının tedavisi için, beynin iki yarımküresinin birbiri ile iletişimini kesme fikriyle başladı. Bunun için cerrahi yollarla beynin sağ ve sol yarımküreleri, corpus callosum adı verilen ve yarımküreleri birbirine bağlayan büyük sinir bandı kesilmek suretiyle birbirininden ayrılıyordu. Sonuçta hastalar epilepsiden tamamen kurtulmuş oluyorlardı. Üstelik görünürde davranışsal hiçbir değişiklik göstermiyorlardı. Görünürde…

corpuscal-759096.jpg

Sperry ve öğrencileri, iki taraf arasındaki bilgi iletimi bu şekilde sona erdirildiğinde, aynı bireyde, işlevsel olarak birbirinden bağımsız iki ayrı “zihnin” varlığının söz konusu olduğunu gösterdiler. Hastaların operasyon sonrası çoğunlukla normal görünmelerinin olası açıklaması ise, iki yarımkürenin her ne kadar birbirlerinden ayrılmış olsalar da, genel olarak ortak bir karar içinde olmaları, ya da birinin diğerine baskın gelmesi ve bu sayede de açık seçik bir anlaşmazlığın ortaya çıkmamasıydı. Fakat her hasta o kadar şanslı olmayabiliyordu.

keyring-732087.gifvi-722848.jpg

Sperry epilepsi sebebiyle callostomy uygulanmış hastalarla çalıştı. Deneylerden birinde, hastaya sadece sol görüş bölgesine düşecek bir resim ya da yazı -örneğin anahtar- gösterildiğinde, hasta gördüğü şeyin ismini söyleyemiyordu (ya da okuyamıyordu). Çünkü okuma, dil ve konuşma gibi etkinlikler çoğu insanda beynin sol tarafından kontrol edilir fakat sol görüş alanına düşen bir resim sadece sağ beyin tarafından görülür (sağdaki resmi inceleyin).** Bununla birlikte bu hasta önüne konmuş pek çok nesne arasından sol eliyle “anahtar”ı seçebiliyordu. (Çünkü sol el, beynin sağ yarımküresi tarafından kontrol ediliyor.) Normal bir insana bir resim ya da yazı gösterildiğinde, bilgi önce sağ beyine iletilir, daha sonra da corpus callosum aracığıyla sol beyine aktarılır. Bu sayede bir aletin ismini söylemekte ve onu kullanmakta zorluk çekmeyiz. Fakat aradaki bu bağlantı olmadığında, bilgi beynin bir tarafında takılıp kalır.

Bu ve benzeri pek çok deney, beynin her iki yarımküresinin farklı işler üstlendiğini gösterdi. Aradaki bağlantı kopunca neler olabileceğiyle ilgili ise, Sperry’nin deneylerine ek olarak literatüre günümüze dek geçmiş pek çok ilginç olay var:

- “Bölünmüş beyin” sahibi bir adam, bilinci yerinde olarak sigara içmek istemiş. Fakat ne zaman sigara yaksa, -sağ beyni tarafından kontrol edilen- sol eli sigarayı alıp atıyormuş.

- Başka bir kadın hasta bir sabah birinin kendisini tokatlamasıyla uyanmış. O sırada çalmakta olan saati susmuş ve kadın birden uyuyakalmış olduğunu ve önemli bir toplantıya geciktiğini farketmiş. Meğer onu tokatlayarak uyandıran kendi sol eliymiş. Sol beyni uykudayken sağ beyni uyanmış ve onu toplantıyı kaçırmaktan kurtarmış.

- Aynı dertten muzdarip görünen şu zavallı köpeğe de bir göz atın derim :)

* Yabancı el sendromunun tek sebebi, burada bahsedilen ve epilepsi hastalarına uygulanan callostomy değil. Başka bazı beyin ameliyatları, inme veya kimi enfeksiyonlar gibi farklı durumlar da bu sendroma yol açabiliyor.
** Bu zıtlığın sebebi, vücudun sol tarafının sağ beyin, sağ tarafının da sol beyin tarafından kontrol ediliyor olması.
Not: Bu arada bölünmüş beyin araştırmaları konusunda Roger W. Sperry (1913-1994) 1981 Nobel Tıp ve Fizyoloji Ödülü’nü David Hubel ve Torstein Wiesel ile paylaştı.

Sonraki sayfa »