Gerçeküstü kısacık bir İran seyahatinin ardından 20 Ekim Pazartesi İran saatiyle 15.10, Türkiye saatiyle 14.40’da Farsça adıyla Serow, Türkçe adıyla Esendere sınır kapısındayız. Arada tarafsız bölge yok. Aynı binanın bir tarafı İran bir tarafı Türkiye. Humeyni portresinin önünde fotoğraf çektirip Türkiye tarafına geçiyoruz. Atatürk büstünün önünde de bir fotoğraf çekilip Van otobüsüne biniyoruz. Esendere- Yüksekova- Van yolunun kapalı olduğunu öğreniyoruz.
16:00- Yollarda can güvenliği olmadığı gerekçesiyle askerler yolu kapatmış, ne zaman açılacağı belli değil, sınırda bekleyen diğer insanlarla sohbet edip fotoğraf çekiyoruz.
17:00- Yoldan hala haber yok, karnımız aç. Babayiğit gümrük müdürü bize taze fasulye yediriyor.
18:00- Mesai bittiği için sınırdan çıkarılarak Esendere’den 40 kilometre uzaktaki Yüksekova sınırına gidiyoruz. 50 kadar tır ve Van’a gidecek 8 yolcu otobüsü var, hepsi sıraya dizilerek bekliyor. Askerler yanlarına yaklaştırmıyor, bilgi vermiyorlar. Uzaktan tüfeği doğrultup “geri gidin” diyorlar.
19:00 Otobüsteki yolcular ve şoförler Yüksekova’dan bilgi almaya çalışıyorlar. Olayların durulduğu söyleniyor ama yol hala kapalı. Yolun kenarındaki şantiyeye misafir olup çay içiyoruz.
21:00 – Hala haber yok. Şoför, iki yolcu ve ben 500 metre ilerideki kontrol noktasına gidiyoruz. Yolda mayınlar olduğu, yol kenarında PKK’nın konuşlandığı söyleniyor. Yol kapkaranlık ve sessiz, en ufak bir seste irkilerek ama bir cevap alma umuduyla askerlere yaklaşıyoruz. “Dur” emri geliyor. Biz duruyoruz, askerler feneri yüzümüze tutarak yaklaşıyorlar. 5 kişiler, yaşları 20-25 yaş arası, belki daha küçük. Panik halindeler, gerginler. “Yol kapalı, geçemezsiniz” diyorlar. İkinci bir emre kadar beklememiz söyleniyor. Otobüste 4 aylık bir bebek var, yemeğimiz yok, sabah uçağa yetişmemiz lazım desek de kar etmiyor. “Gece bu yol kapalı kalacak, sabah açılır mı belli değil, ne yapacağınız bizi ilgilendirmez” diyorlar. Çaresiz otobüse geri dönüyoruz. Sınır da kapalı, İran’a da giremiyoruz.
22:00 – Yolcular sakin ve sabırlı. Şoför 30 yıldır bu yolda gelip gittiğini daha önce hiç bu kadar uzun bir yol kapama görmediğini söylüyor. Sabah 10’dan beri bekliyorlarmış. Telefonla ulaştığımız kişiler haberlerde bu yolun kapalı olmasıyla ilgili bir şey olmadığını söylüyorlar. İstanbul’dan araba kundaklama haberleri, Doğubeyazıt, Van’dan eylem, yaralanma haberleri geliyor. Kafalar karışık.
23:00 – Hava iyice soğuyor. Otobüsün kaloriferleri çalışmıyor. Öndeki tırlardan birinden fena halde ayak kokan çuvaldan bozma battaniyeler geliyor. İki büklüm uyumaya çalışıyoruz. İçerisi havasız, bebek ara ara ağlıyor, horlayanlar çok, yarı uyur yarı uyanık sabahı ediyoruz.
06:00 – Hava aydınlanmış, hiç bitmeyecek gibi görünen gece sonunda bitmiş, sabah olmuş. Burnum donmuş, çok üşüyorum, karnım aç, yiyecek bir şey yok. Sabırlar tükeniyor, ne olacağını öğrenmek istiyor herkes. Otobüsler ve tırlar askerlerin yanına iyice yaklaşıyor.
07:00 – Atık yağlardan yapılma İran keklerinden yiyoruz. Asker karakoluna tuvalete gidiyorum. Duvarda makineli bir tüfek asılı. Asker sabahın köründe Yüksekova’da pembe ceketli Sydney haritalı çantalı bir hatun görünce şaşırıyor: “Türk müsün İranlı mı?” “Türk, ne zaman açılacak yol?” “Belli değil”. Askerlere malum ikinci emrin kimden geleceğini soruyorum, Yüksekova tugayından diyorlar. Ankara’nın 16 saattir bu yolun kapalı olduğundan ve yüzlerce insanın sefil vaziyette beklediğinden haberi var mı?
08:00 – Herkesin komutanım diye hitap ettiği uzman çavuş geliyor. Uçağa yetişmemiz gerektiğini söylüyorum ve ne zaman açılacağını soruyorum. “Yolda can güvenliği yok, biraz ileride tarayabilirler otobüsü, sizi koruyamayız” diyor. O zaman konvoya eskortluk edin önerimi duymazdan geliyor. Durum bu kadar ciddiyse neden sadece 6-7 asker var bu noktada? Soramıyorum. Uzman çavuş bir anda İstanbullu kızlara fors yapma gayretiyle burada vatanı nasıl koruduklarından, 23 yaşında olduğundan ve 3 yıldır terörle mücadele ettiğinden bahsetmeye başlıyor. Bu sırada kapatılan girişe bir ambulans yaklaşıyor. İçinde acil durumda bir hasta olduğu bilgisi geliyor. Bize kahramanlık gösterisi yapan asker “gebersin” diyor. Yanlış mı duydum acaba diye Esra’ya dönüyorum o da bana bakıyor boş boş. Yolcular “olur mu komutanım, insandır sonuçta geçsin” deyince “bizim askerlerimiz ölürken onlar yardım ediyor mu” deyiveriyor. Şaşkınlıktan dilim tutulmuş oturuyorum.
Uzman çavuş konuşmaya devam ediyor. Hakkari’nin iğrenç bir yer olduğunu, hepsinin soylarının kurutulması gerektiğini söylüyor. Bir yandan da PKK’dan “şu an yaptığımız her şeyi izliyorlar, sizi bırakırsak ileride kimlik kontrolü yapıp Türk olanları alırlar” diyor. Sadece 4 İranlı var, gerisi Türkiye vatandaşı ama benden başka kütüğü “batı”da olan yok.
O otobüsten inince yolcular dayanamayıp faşistliğine sövmeye başlıyorlar. O bu halktan nefret ederse, bu halk devleti nasıl sevsin diyorlar. Esendere, Hakkari/Van bölgesinin ticaret vasıtasıyla ekmek kapısı olduğundan, Yüksekovalılara gözdağı vermek için yolu kapattıklarını söylüyorlar.
09:00 – Uzman çavuş tekrar otobüse binip yanımıza geliyor. Sanki karar veren oymuş gibi bebek ve biz “bayan”ların hatırına geçişimize izin vereceğini söylüyor. Madem can güvenliği yok, şimdi nasıl bizi o yola gönderebiliyor? Akşam emir bekliyoruz derken yalan mı söylüyorlardı? Biz 18 saat, tam 18 saat neden bekledik, şimdi ne değişti?
09:15 – Sınıra benzeyen kontrol noktasından geçip sağa çekiyoruz. 18 saat boyunca bizi aramayan asker birden otobüsteki bütün eşyaları ve insanları boşaltıp aramaya başlıyor. Esra, ben ve bebeğin annesinden başka kadın yok. Kadınların üstü aranmıyor. Çantalarımıza bakılıyor. Askerlere bir koli kek veriliyor ve yola çıkılıyor.
10:00 – Yol boş, Yüksekova normal görünüyor, yoldan ilk geçen araç biziz. Sakin sakin giderken birden yanımda koridorda duran termos havaya zıplayıp patlıyor. Kurşun mu geldi diye bakıyoruz ama değil. Herşeye hazırız, çok yorgunuz, sadece Van’dan 13:40’da kalkacak olan uçağa yetişip eve gitmek istiyorum.
10:30 – Yeniköprü’de ikinci kontrol noktası tekrar kimlikler çıkıyor, yolcular iniyor, valizlere bakılıyor. Askerler hallerinden bezmiş görünüyorlar, kimliklere bakarken sohbet ediyoruz, gencecikler, İstanbul’u soruyorlar, üniversitelerimizi soruyorlar. Bu kadar stratejik noktalarda bu kadar tecrübesiz çocukların işi ne?
11:30 – Mola vermeden ilerliyoruz uçağa yetişmek için. Uyukladığım bir anda Esra uyandırıyor beni. Yolun kenarında kalaşnikoflarıyla gövde gösterisi yapan PKK’lı ya da sempatizanı birkaç kişi var. Şoför, otobüse bir şey yapmasınlar diye destek anlamında korna çalıyor. Hemen ilerideki kontrol noktasında da askerler durdurunca “komutanım nasılsınız” diye başlıyor söze. Sonra açıklıyor: “Burada yaşıyorsan iki tarafla da geçinmek zorundasın” orada yaşayanlar ve en basit haliyle hayatını devam ettirmeye çalışanlar, durumu kabullenmiş, PKK azıtmasın, devlet de halkı hor görmesin diyorlar. Kendilerini de bizden ayrı görmüyorlar. PKK otobüsü durdursa, seni alsa biz durur muyuz diyorlar, hem ne demek sen Türk’sün ben Kürt’üm, kardeşiz, ikimiz de bu vatanın evladıyız diyorlar. Bu laflar İstanbul’da klişe bir konferansta değil, Yüksekova’da, Başkale’de silahlar arasında bir yolculuğu beraber yaparken söyleniyor.
12:30 – İki ya da üç kontrol noktasından daha geçiyoruz. Otobüs durur durmaz kimliğimi çıkarmaya alışmışım artık, otomatik olarak çantamı açıyorum, bekliyorum. Sonuncuyu da geçince bir mola verelim diyorlar. Sadece yarım saat yolumuz kalmış ve uçağa ucu ucuna yetişebileceğim ama yapacak bir şey yok duruyoruz. O 15 dakikayı orada kaybederken artık sinirler boşalıyor ve ağlamaya başlıyorum. Bu uçağı kaçırmak istemiyorum. Bir gün daha burada kalmak, işime geç kalmak, 200 ytl uçak parası vermek, 30 saat içinde bir şeriat, bir laik devlet, bir TSK bir PKK arasında gidip gelmek istemiyorum. Uyumak istiyorum, eve gitmek istiyorum…
13:05 – Yolculardan ikisi onları bekleyen arabaya bindirip yetiştiriyorlar bizi havaalanına. Esra’nın uçağı 14:30’da, bekliyor. Ben aceleyle geçiyorum güvenlik kontrollerinden
14:00 – Uçak kalkıyor. Çok açım, molada da yemedim, param da yok, ikram da yok bu uçakta. Ankara’da duracak, tekrar kalkacak 5’te anca varır İstanbul’a, dayanabilir miyim o kadar? Çantalarımı indirip bozuk para aramaya başlıyorum. Fotoğraf makinemin çantasından bozukluk çıkıyor biraz. 6 ytl toparlayıp bir sandviç alıyorum. Günlerdir değiştiremediğim ve muhtemelen kokan kıyafetlerimle, takati kalmamış halde yiyorum sandviçi.
16:00 – Uçak Ankara’da durup yolcu alıyor, binenlerin yarısının üzerinde Fenerbahçe formaları var. Chelsea maçına gidiyorlarmış. Hey gidi dünya.
17:00 - Uçak Sabiha Gökçen havaalanına iniyor. Esra’nınki direk olduğu için benden önce gelmiş, otobüsle Kadıköy’e gidip yemek yiyoruz, şaşkınlık ve yorgunluğa sonunda İstanbul’a varmış olmanın sevinci ekleniyor.
20:30 Sonunda eve varıyorum. Tahran-İstanbul arası direk bilet alacak paramız olmadığından araba+uçak+araba+araba+otobüs+araba+uçak+otobüs+deniz otobüsü+araba denklemiyle tam 34 saat sürüyor. Biraz zahmetli de olsa “Hakkari gerisi yok gari”nin ne demek olduğunu bu 34 saatte öğreniyorum. Ve o uzman çavuşa katılmıyorum, bence buralar iğrenç değil. 18 saat bizi aç susuz gerekçesiz bekleten askerin sözlerine değil, bana tadı kötü de olsa bir kek veren, ayak da koksa bir battaniye getiren, o yolda, o otobüste kendimi güvende hissettiren insanların (ve evet onlar Kürt) insanlığına inanıyorum… İsimleri kısaltmalardan oluşan resmi gayrı resmi örgütlerin asla barış getiremeyeceğini görmemiz için, o kaderine terk edilmiş 18lik askerlerden kaçının daha ölmesi, o halka daha ne kadar insan değilmiş gibi davranılması gerekiyor, bilmiyorum…

Çok ilginç bir deneyim. Çok geçmiş olsun…
hiçbir meslektaşım anlatıldıgı gibi davranmaz istedigi kadar faşist olsun askerlerinin ve sivillerin yanında bunu yapmaz XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX. bu hikaye de gecen o ambulans olayı ve uzmanın soyledikleri kesinlikle yalandır aklı selim olan insan azcık mantıgı olan insan bunlara kesinlikle inanmaz. tam tersine o noktadaki görevliler ona okadar iyi davranmıslardır ki tahmin edebiliyorum.
Askeri kötülemekle bölücü örgütün propogandasına alet oluyorsunuz. Niye Hakkari’de yaşamıyorsunuz ? Madem çok sevdiniz o insanları sizi tutan mı var? Sayenizde ilk kez bir kek karşılığı değer yargısı geliştiren birine ras geldim, teşekkür ederim.
Kutsallara dokununca böyle tepkilerle karşılaşmak çok normal. Hakaret ve küfür beni rahatsız etmez. Üniformalı bir anonim sanal asker, adını ve kimliğini tamamen ortaya koyan bir sivili, hiçbir argümana başvurmadan yalancılıkla itham ediyor. Neden yalancı: Çünkü meslektaşlarından hiçbiri ne kadar faşist olursa olsun böyle davranmaz. Çürük argüman.
Faruk, ah Faruk, sen sen ol da kimselerin propogandalarına alet olma. Benim burada aldığım pozisyon ikisinden birinin tarafını tutmak değil, yaşadığım deneyim yoluyla daha edilgen konumdaki örgütlerden bağımsız sivilleri ve onların insani yönlerini öne çıkarmak. Üst - ideolojik- ezber söylemlerin dışına çıkıp bir gerçekliği aktarmak.
Niye Hakkari’de yaşamıyorum? Belki yaşarım bir gün, kim bilir?
Sadece kek değil battaniye de var
oldukca gercek bı hıkaye oldugana ınanıyorum cunku bıtlıste gecırdıgım 9 ay boyunca ben de orda bambaska bır hayatın oldugunu görmustum..
arada kalanlar ve bır taraf olanlar
ve ustelık ben yasalar geregı bedenen bır taraf olmustum
Oncelikle ilgiyle okudum yazinizi elinize saglik ve gecmis olsun. Sizi bu yolculuga yonlendirenin de ne oldugunu merak ediyorum acikcasi. (Sanirim yazida bahsi gecmiyor? )
Ayrica yukaridaki yorumlari da saskinlikla okudum, yazidaki bahsi gecen burokratik zincirin Turkiye’de ne kadar da istismara ugradigina dair ( Uzun sure bekletilmesi, surecle ilgili herhangi bir bilgilendirmede bulunmamasi..vs.) mesajlari sanki Turk Silahli Kuvvetleri’ne yonelik bir saldiri gibi algilamislar. Lakin o kurumda herhangi mevkide bulunan biri hakkinda yorumda bulunmak, elestirmek demek, o kuruma saldirmak demek degildir. Ki insanlarin sahip oldugu bu kurum elestirelemez, su kuruma su denilemez tarzindaki yaklasimlari da, demokrasi ile insa edilen cumhuriyetimize yakistiramiyorum.
Insan olmak ve etnik yapi farkli kavramlardir. Insan; Turk, Rus, Alman ya da Musluman, Yahudi, Ateist gibi etiketlerle etiketlenebilir ama cumlenin basina basladigimiz gibi insan insandir. Dolayisiyla yazinin sonunda bahsi gecen kek ve battaniye ile ilgili olan tecrubenin insan olmaya isaret etmesiyle ilgili bir mesaj yine yorumlarda bolucu orgutun propagandasini yapiyorsunuz diye elestirilmis. Bolucu orgut mensuplarini insan diye siniflandirmadigimi, cunku insan canina kiyan herhangi birini insan diye nitelendirmenin onu yaratana ya da diger milyonlarca insana haksizlik oldugunu dusunuyorum.
Bir bolgenin guzelligi ya da o bolgedeki insanlarin(altini cizerek soyluyorum) iyiligi hakkinda konusmak nasil oluyor da “git orada yasa bakalim, peh” seklinde bir yoruma maruz kaliyor onu da algilamakta zorluk cekiyorum. Benim insanlik ve iyilik cercevemde iyi ki bu tur bir bakis acisina yer yok..
Bu tur haksiz yonde yapilan yorumlara cevapsiz kalamadigim icin, genelde adetim olmadigi bir bicimde yorum yazdim. Surc-i lisan ettiysem affola.
100/100 gercek bir yazı hocam ellerınıze saglık gayet güzel tesbitlerde bulunmuşsunuz… Hakkari/y.ova da yaşayan biri olarak bunu söylüyorum… malesef bazı askerler keyfi muamele yapıyorlar. Yol aramalarını sorarsanız zaten 30 km bır arama nokrası… Yaşadıklarınızda dolayı sıze gecmıs olsun dıleklerımı yolluyorum…Hakkari yaşamak için guzeldır ama rahat verildigi zaman..
Yapılan yorumların çoğu aslında bu sorunun neden bitmediğini de kanıtlıyor diye düşünüyorum. Kimi aklınca yazarı karalamaya çalışıyor, kimi de yazılanların doğru olduğunu bildiği halde sorunun çözülmemesinin en büyük nedeni olan kurumu aklamaya, yüceltmeye çalışıyor, kimi daha da ileri gidip kime insan deneceğinin kime denmeyeceğinin tarifini veriyor. Yazar kendi durduğu nokta üzerinde gayet insancıl bir çizgideki kişisel gözlemlerini paylaşmış, böylesine dahi tahammül edemeyenler bu sorunu çözemezler maalesef. Vatandaşlar mı çözecek sorunu? Evet, onlar çözecek…
Selma Hanım;
Yazınızı zevkle okudum ve eminimki daha da fazlası vardır. Özellikle şu anda İran kısmını çok merak ettim. Geri dönüş yolunda başınıza bazı ters olaylar gelmiş ve huzurunuzun kaçtığı belli. Ardından yazınızı paylaşımınızın ardından kişiler tarafından yazılanları okuyup yorumlarıda haksız buldum. Gerçi herkezin değerlendirme kriterleri farklıdır buna da saygı duyarım. Ancak kendilerine verilecek benimde birkaç cevabım var.
Yorumlardan birinde orada yaşamayla ilgili bir yazı okudum. Van\’da 3 yıldır bulunuyorum. Bulunduğum sürede çok şey öğrendim ve hergün öğrenmeye devam ediyorum. Ayrıca burada çok mutluyum ve çokta seviyorum. Batıda hiçkimseden görmediğim kadar sıcaklığı, candanlığı, saflığı ve insanlığı burada görüyorum. Kötüsüde yokmu elbette var heryerde olduğu gibi. Hatta burada dahada az. Ben bunu özellikle belirtiyorum; gece yarısı Taksim\’de Nevizade\’nin arka sokağında acaba önümü kim kesecek, kim ne yapacak diye düşünüp tedirgin olurken Van\’da gece\’nin 2-3\’ünde rahatlıkla dolaşabiliyorum. Hangi bayan büyükşehirlerde çantasını parmaklarının ucunda tutarak sallaya sallaya dolaşabiliyor? Burada çok rahat dolaşabiliyorlar ve kimseyede birşey olmuyor. Öyle televizyonlardaki propagandalardaki gibi değil burada hayat. Heryerde olduğu gibi burada da sorunlar var ve bu sorunlarında çeşitli kaynakları var, eğri oturup doğru konuşmak lazım. Bölge siyasi ve coğrafik durumundan kaynaklanan birçok sorunun yanında yatırım sorunlarıda var ama genellikle sorumluluklarını yerine getirmeyen kişilerden kaynaklanıyor.
Öğretmeni, doktoru, veterineri, polisi ve diğer memurları Devletimiz hizmet etmesi için atıyor buralara ama gelen öğretmen gelene kadar elli tane senaryoyla nasıl buradan kaçarım diye kaçış yollarına bakıyor. Hizmet edeyim, aldığım parayı hakedeyim gibi bir düşüncesi yok, idealleri yok ya da daha önceden olduğunu söyleyenler bu sözlerini çok çabuk unutu veriyorlar. Paralı/anlaşmalı evlilikler yapmalarmı dersiniz başka yöntemlermi herneyse asıl tarafa döneyim. Sen bu adamı bazı haklarından mahrum bırakıyorsun, eğitim hakkından yararlandıramıyorsun, sonra bu adam göç ediyor ya da kendince başka işlerle hayatta kalmaya çalışıyor. Kimi kaçakçılık, hızsızlık, kapkaççılık yapıyor yada mafya oluyor veyahutta aklınıza gelen başka işler. Bunların sorumlusu şimdi sadece o insanmı yoksa dolaylı yollardan bizlermiyiz? Sen görevini dört dörtlük yapıyormusunki eleştiriyorsun. O insanlar çokmu mutlular tüm bu olanlardan? Günün koşullarında yaşam mücadelesi veriyorlar. Yaptıklarını kesinlikle tasvip etmiyorum ama bunların olma sebeplerinden birkaçı yukarıda yazılı.
Bölgede görev yapan birisinin söylemiş olduğu söz aktarmış Selma Hanım (ambulans ve hasta ile ilgili). Sözü söyleyen kişi bireysel düşüncesinde yorumda bulunmuş ancak bu düşünceyi çevresine duyurarak sorumsuzluk yapmış bu besbelli ortada. Tabiki bu zatın yapmış olduğu yorum kendisinin bağlı olduğu kurum/kuruluşu bağlamaz ancak o kişinin daha sorumlu ve dikkatli davranması gerekir. Çok üzüldüm okuyunca. Bazı insanlara bazı görevler ve yükümlülükler verilirken çok dikkatli olunması gerektiği kesindir, seçimi çok zordur. İnsan bu sonuçta, mükemmel olamayacak ama bu probleminde arkasınada sığınılamaz. Kendisinin yorumu psikolojik baskının etkisinden kaynaklandığını düşünüyorum ben ve asıl sorunumuzunda bu olduğunu düşünüyorum. Kendisinin zor şartlarda görevlerini icra etmeleri hiçte kolay birşey değil ama bu görevde bulunuyorsa en iyi olmaya çalışmak zorunda olduğu aşikardır.
Değerlendirme yaparken şunları neden düşünmüyorsunuz? Burası benim ülkemin toprağı, zamanında buralar için binlerce insan donarak ve çarpışarak canlarını verip şehit olmuş. Ülkeyi biz kurmuşuz, biz oy verip yönetimi seçiyoruz ve yöneteceğiz. Ama kimi beyefendiler var, bölge uzakmış soğukmuş oymuş buymuş vs. gibi bahanelerle görevlerini yapmayacaklar. Mırın kırın edip muhalefet olacaklar. Yapmayacaksan çık git kardeşim kimsenin sana bu halinle ihtiyacı yok. Yapmayacaksan yapacak kişinin yerini neden işgal ediyorsun? Kim sana bu hakkı veriyor ve vijdanın nasıl el veriyor?
Hepimiz biriz ve aynı haklara sahibiz. Benim cebimdeki nüfus kağıdıyla ondankinin farkı ne ya da sendekiyle benimkinin farkı? Irkçılığın kimseye faydası yok ve bizim bizdende başka dostu yok.
Bu insanları suçlamak yerine yapıcı birşeylerin yapılması gerektiğinin farkına varmalısınız ve varamazsak zor günler dahada devam edecek. Onlara neyin doğru neyin yanlış olduğunu göstermezsek onlar kendi doğrularını yaratacaklardır ve yaşayacaklardır. Ne o insanı ne de geleceğimizi kaybedemek gibi bir lüksümüz yok. Sevgi ve saygının eksikliğinin olduğu heryerde huzursuzluk vardır. Ayrıca suçlamaları yapmadan önce çevremize bakıp seçim zamanı öncesinde reyini 1 teneke yağ, 2şer paket pirinç ve makarnaya satanları düşünmenizi istiyorum.
Hepimizin sorumluluklarının olduğunu hatırlatıp vijdanlarıyla başbaşa bırakıyorum. Sevgi saygı hiçbir zaman eksik olmaması dileğiyle…
Yazımda bir eksik kalan noktayı arkadaşım hatırlattı onuda eklemek istiyorum. Bölge hakkında bilgi sahibi olmadan, gezmemiş-görmemiş kişilerin bulundukları yerlerden ahkam kesmesi hiç doğru değil. Sorunların başında da bu geliyor zaten. Birbirimizi tanımıyoruz.
Selma Hanım yazınızı baştan sona nefes almadan okudum.Toplam 18 saatlik bir mahsuriyetten ötürü kızgınlığın acısıyla bu cümleleri kurduğunuzu düşünüyorum.Bu ülkede daha gencecik yaşımızda dağ karakolunda 12 saat göz kırpmamacasına nöbet tutuyorsak emin olun ki bir bildiğimiz var.Sizi o yoldan geçirmiyorlarsa emin olun ki bir bildikleri var.Size bir koli kek verildiğini söylüyorsunuz.Bekli inanmayacaksınız ama TSK’da bir adet merminin dahi hesabı yapılır nöbete gidip gelirken tartarak alınıp tartarak verilir.Uzmanımın sizlere gönüllü olarak kek yedirmediğinden buna can atmadığından emin olunuz.An itibariyle -35 te anneleri haricindeki tüm dünyanın umursamadığı o güzel canlar askerlerimiz tanrının boşverdiği ıssızda telakkuzdalar.Onlara gönülden selam olsun.Saygılar sevgiler efendim.