
Öykü bu ya, dünyayı kurtarmak isteyen kadın (Dükik) ve Göhramon, evrim kuramının onyıllardır dünyada ve Türkiye’de çeşitli beyin yıkama yöntemleri ile “çürütüldüğüne” halkın inandırılmaya çalışılmasından (ve dahi bunun ciddi bir başarıya ulaşmakta olmasından) sıkılmış, kendi üzerine düşeni yapmak için gönüllü olarak bir araya gelmiş bir grup bilimsel araştırmacıdan iki tanesidirler. İlk iş olarak evrim kuramını sade ve keyifli bir dille anlatan İngilizce bir websitesini Türkçe’ye çevirmeye karar vermişler, bu iş için haftasonlarını, boşvakitlerini ayırmakta, harıl harıl çalışmaktadırlar. Bu sırada bilimin hastalıklara çareler bulduğunu, bunu yaparken evrim kuramından faydalandığını, evrim kuramı olmadan yaşambilimde hiçbir şeyin anlam ifade etmediği durumunu görmezden gelenler, çalışmalarına harıl harıl devam etmektedirler. Okullarda bilimsel süsü verilmiş belgesellerin izletilmesi, yalanlarla dolu kitapların çocuklara bedava verilmesi durumları seneler önce olduğu gibi hala gerçekleşmektedir. Günlerden bir gün, yine benzeri bir etkinliğin, şehirlerden bir şehirde valilik izni ile gerçekleştiğini duyan Dükik, derin düşüncelere dalar. Karşı karşıya olunanın, üç beş akademisyenin bir araya gelip, dirsek çürütüp, kafa yorup, eğlenmek yerine çeviri yapmaları ile üstesinden gelinemeyecek bir güç olduğu ortadadır. Peki ama, akıntıya karşı kürek çekmek ise bu, neden kürek çekmeye devam etmektedir? Neden uğraşmaktadır, neden güneşli bir pazar öğleden sonrasını Mississippi kenarında çimlerde güneşlenip güzel bir roman okuyarak geçirmek yerine, odasına kapanıp sırtını kamburlatarak çeviri yapmakla geçirmektedir? Düşünceler kafasını çatlatıverecek gibi olunca, sevgili arkadaşı Göhramon’a bir mektup yazmaya karar verir.

Sevgili Göhramon,
Anladım ki, benim için bu sitenin çevirisini yapmak kazanılacak ya da kaybedilecek bir davaya katkı gibi hissettiğim bir şey değil. Bu diyarlarda daha radikal değişimler olursa da şaşırmayacağım (sanırım üzüleceğim sadece). Yani artık çok geç de olabilir. Ama bunun bir önemi yok. Düşündüm de, bu iş benim için biraz şöyle bir şey: mesela bir savaşın ortasında olsaydım, etrafa bombalar düşüyor herkes canını kurtarmak için koşuşup duruyor olsaydı, yıkılan bir duvarın altına sıkışmış birini görseydim, bacağı sıkışmış kurtaramıyor olsaydı, büyük ihtimalle ölecek olsaydı, durup yine de onu oradan çıkarmaya çalışırdım. Öyle sırtımı dönüp gidemezdim. Zaten az sonra ölecek birini kurtarmaya çalışmayı hiçbir zaman boşa harcanmış bir çaba olarak görmezdim.

Sevgili Dükik,
Mektubun için teşekkürler. Sonlu bir dünyada, sonlu bir hayat yaşarken neden ağaç dikeyim, neden yaşadığım toplum iyi olsun ya da en azından kötü olmasın, neden işimi iyi yapmaya çalışayım vs. gibi bir sürü soru sordum kendime. İyi ve kötü üzerine çok düşünüp, biraz da okudum. (belki tam tersini yapsam daha iyi olurdu; belki şimdi vardığım sonuca daha erken varırdım - peki bu sonucun mutlak doğru olduğunu nerden biliyorum ki!? neyse… dur şimdi.) Bu konuyu konuştuğum ve hem politik hem de bilimsel anlamda çok aktif olan bir arkadaşım “Dünyayı kurtarmaktan bahseden kim? Ben sadece varolmaktan bahsediyorum. Ben böyle varolmak ve yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum. Hepsi bu!” demişti. Sen de aynı şeyi söylüyorsun (yani bence). Çizdiğin savaş senaryosunda ölme ihtimali yüksek olan bir kişiyi (bunu bir çocuk yapmadığın için sana aşık oldum dersem beni yanlış anlamazsın di mi; çocuklu demogojiler canımı feci sıkıyor da!) kurtarmakla bunu söylüyor gibisin; “ortada bir dava olsun ya da olmasın, ben bu şekilde var olmak istiyorum ve varlığımla yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum”. Erdemli olmak gibi şeyler tamamen fasafiso. Ben de böyle düşünüyorum.
Ancak birlikte yaptığımız bu işte durum biraz daha farklı ama çok büyük bir farktan bahsetmiyorum burada. Bir kişiyi kurtarmak yerine 1000 kişiyi kurtarmaya çalışıyoruz. (Bir kişiyi kurtarmaya çalışsaydık o kişiyi bulur ve onu bilgilendirmekle uğraşırdık) Yaşama yapmak istediğimiz müdahale daha büyük olsun istiyoruz belli ki. E tabi bunun da bi’sebebi var. Müdahalemiz büyük olsun istiyoruz çünkü karşımızda durup kendi varoluş biçimlerini bize dayatmaya çalışanlar kalabalıklar ve müdahaleleri büyük. Ama müdahalemizi yapmakta ısrarlı olduğumuz zaman bu, başarılı olma kaygısına ve de bir davaya dönüşüveriyor. Başlangıç amacı böyle olmasa da…
Herneyse. Boş yere uğraştığını düşünmek kötü bi’şey. Özellikle güzel bi’iş yaparken böyle düşünmek daha da kötü. Ben de senin gibi düşünüyorum. Yaptığım iş ne kadar işe yaramayacaksa yaramasın, ben o işin doğru olduğuna inanıyorsam ve o işi yapmak istediğim için yapıyorsam bu bana yetiyor. Ama senden farklı olarak, ben, bu çeviri işinin, ve benzerlerinin yukarıda bahsettiğim şekilde bir davaya dönüşmüş bir müdahaleye katkı sağlayacağına inanıyorum. Ve bu hoşuma da gidiyor…

Sevgili Göhramon,
Mektubunda arkadaşının “Dünyayı kurtarmaktan bahseden kim? Ben sadece varolmaktan bahsediyorum. Ben böyle varolmak ve yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum. Hepsi bu!” dediğinden bahsetmişsin. Evet, bu cümleleri kurmayı becerememiştim, hislerime tercüman olmuş. Ezber edeceğim onun bu söylediklerini.
İster istemez bir dava hissi yaratıyor tabi insanın üzerinde, neticede bu iş (ya da bir başkası) için uğraşırken büyük resimde bütün bunların elle tutulur bir sonuç vermeyeceği ihtimalinin yüksek oluşunu an be an hatırına getirmiyor insan. Her an bunu hatırlasaydım zaten delirirdim sanırım.
Yıllardır bir şekilde bir şeyleri “düzeltmeye” çabalıyorum. Çevreyi koruyayım, hayvanlar tükenmesin, insanlar savaşlarda boş yere ölmesin filan… Ama ben de hep bunları neden yapıyorum, bir işe yarayacak mı diye soruyorum kendime. Mesela bir ara çevreyi korumakla ilgili şunu düşünmüştüm: insan da doğanın bir parçası ise, belki de bu yaptıklarını da doğal saymalıyız, ve insanoğluna müdahale etmeyip kendi haline bırakmalıyız. Sonra anladım ki, doğayı umursamayan, katleden insanlar varsa, bir de doğayı seven, katledilmesin isteyen insanlar var. Bir çeşit “iyi-kötü” dengesi gibi. Her ikisi de var, ve bu yadsınamaz bir gerçek. Ben taraf tutmayı, takım tutmayı sevmiyorum ama, madem ki doğayı seviyorum, doğanın katledilmemesi, insanların daha mütevazı yaşamlar sürmesi gerektiğine inanıyorum, o zaman dengenin diğer tarafa kaymasını engellemek için, kendimce bir şeyler yapmaya devam edeceğim. Yani denge benden yana kaymadıkça, yaptıklarımın bir sonucunu göremeyebilirim, ama belki daha kötüye gitmesine engel oluyorumdur.
Politik/felsefi görüşlerim çok oturmuş değil, ama aklıma gelen bir iki şeyi daha paylaşayım istedim seninle (ileride amma saçmalamışım diyebilme ihtimalimin yüksekliği, beni şu anda bunları söylemekten alıkoymuyor;) : Mesela ben “yaradılış kuramı” “akıllı tasarım” gibi konuların okullarda okutulmasına tamamen karşı değilim. Daha doğrusu bu görüşler dünyadan tamamen silinsin gibi bir derdim yok. Bunları felsefe dersinde, ya da ne bileyim din kültürü dersinde okutacaklarsa okutsunlar. Ama evrim kuramını da fen bilgisi dersinde adam gibi okutsunlar. Belki biraz anarşik bir yapım olduğundandır bilemiyorum. (Ama kendime anarşist diyebilecek kadar bilmiyorum o konuyu, hemen belirteyim). Belki de sert görüntümün altında aslında Mevlana gibi kucaklayıcıyımdır :) Bilmiyorum. Sadece birileri birilerinin sesini bastırmasın da, herkes konuşabilsin, sonra herkes kendi doğrularını seçmekte özgür olsun. Demokrasi böyle bir şey olurdu herhalde, eğer olabilseydi. Bunu da söylüyorum ama kendi hayatımda uygulayabiliyor muyum? Büyük olasılıkla hayır.
Şimdi bu çeviri işi de bir anlamda, beyin yıkayıcı korkunç insanların* kendi taraflarına kaydırdığı dengeyi, inandığım şey tarafına kaydırma çabasının bir parçası olabilir. İnsanlara alternatif sunulmalı çabası galiba. Bu durumda da bir “dava” psikolojisi var tabi işin içinde belki evet. Ama bu “diğer tarafı yok etme” davası değil kesinlikle. Denge için, birlikte varolabilmek için gösterilen bir çaba.

Dipnotlar:
* “korkunç” kelimesini sadece çok küçük bir grup insan için kullanıyorum aslında. Mesela Evrim Aldatmacası kitabının yazarı gibi insanlar (ismini söylersem burada, bu blogu kapattırabilir, wordpress’in yasaklanması için dava açabilir, -Internet’i bile kapattırabilir bu adam bir gün-, ne kadar korkunç bir insan görüyor musunuz?), o kitapları okuyan, hatta o kitaplarda yazanlara inananlar değil! Herkes neye isterse ona inanır elbet, hatta isterse bir kitap okur, ona inanır ve dahasını araştırmaz. Fakat, sadece kendi inandığı şeye inanılsın diye, diğer seçenekleri sistematik bir şekilde yok etmeye çalışmak tek kelimeyle “KORKUNÇ”luktur, bence.
Not: Bu yazı kişisel blogumla eş zamanlı olarak Moleschino’da da yayınlanmaktadır.

Buraya da eklediğine çok sevindim Düygü.
Hala düşünüyor, düşünüyorum. Özellikle;
“insan da doğanın bir parçası ise, belki de bu yaptıklarını da doğal saymalıyız, ve insanoğluna müdahale etmeyip kendi haline bırakmalıyız”
Evet bu “insanın doğanın bir parçası olması ve yaptıklarının doğal algılanması” düşüncesi benim yıllar önce (sanırım 5-6 yıl filan önce) aklıma gelen bir şeydi. Uzun süre düşündüm üzerninde. Sonra bir cevap bulamadım, ve bir cevap bulana kadar doğru olduğuna inandığım, barışçıl olan şeyi yapmaya devam etmeye, yani doğayı korumayı seçmeye karar verdim.
Zamanla, okudukça, gezdikçe, öğrendikçe ve yaşadıkça, yukarıda bahsi geçen “denge” düşüncesi belirdi kafamda. Evet oynanan kocaman şirket ve politika oyunları arasında, yırtınsam da tek başıma ne yapabilirdim ki, Greenpeace duvarlara tırmansa ne yapabilirdi ki? Üstelik ABD’ye geldikten sonra, “kullan-at” manyaklığını görüp, küresel ısınmayı soğutmaya çalışırcasına çalıştırılan klimaları yaşayınca, Türkiye’de Kamil Koç’la seyahat ederken plastik bardak kullanmama (kendi fincanımı taşıma) çabalarım gözüme bir komik görünmüştü. Ama bunların hiçbirinin boşa olmadığına karar verdim işte. Dengenin iyice kaymasını engelleyen şey belki de otobüste yanında seyahat eden kişinin sana bakıp o gece kendisini sorgulamasına sebep olabilmendir (öte yandan, sana “manyak” deyip geçmesi daha büyük bir olasılıktır belki ama olsun).
Kim bilir bundan 5-6 sene sonra neler düşünüyor olacağım :)
“insan da doğanın bir parçası ise, belki de bu yaptıklarını da doğal saymalıyız, ve insanoğluna müdahale etmeyip kendi haline bırakmalıyız”
Slavoj Zizek de İstanbul’a geldiğinde yaptığı konuşmada (Bilgi Üniversitesi’nde) çok benzer bir şeyler demişti; “doğayı fazla doğallaştırma”nın bizim sonumuz olacağına dair bir şeyler söylediğini hatırlıyorum. Ama bana öyle geliyor ki insanoğlu şu yukarıdakini söyleyemeyeceğimiz kadar doğallığını -çoktan- yitirmiş, bilinç dediğimiz lütufla lanetlenmiş bir yaratık. Hem aslında, “müdahale etmemek” de bir müdahale biçimidir; kaderciliğin çok kötü bir çeşidi. Hayat zor, yılgınlığa düşmek doğal; sadece uzun vadede terazinin doğru tarafına ağırlık verebileceğimizi umabiliyoruz işte: ama o da mücadele etmeden olacak şey değil.
Yukarida tirnak içindeki malum cümleyi ben de oldum olasi düsünürüm..
Hatta bazen daha da ileriye gidip; dünyada olup biten hersey “oluyordur”.
Bu oluyorsa da “normaldir” , “olmasi gerektigi gibidir” tarzi cikarimlar da yaparim. Bu tabii ki olsa olsa saçma bir felsefe olur, ‘hersey’i dogal ve normal kabul edersek, hiç isimize gelmez!
Doga sürekli degisen bir ortam. Eskiden dogal afetlerle, meteorlarla yerle bir olurken sevgili yerküre, bu görevi gönderdigi sevgili insanogluna birakmis. Ama yavas yavas yapmasini tembihlemis heralde.. Bu görevi basariyla sürdürüyoruz bence.
Aslinda insanin doganin bir parçasi oldugundan bahsediyoruz, ben ondan da çok emin olamiyorum. Artik insanin dogayla bir alakasi yok. Insan ‘doga’dan kendini kopartmis kendi dogasini yaratmis bi yaratik. Hastanede dogup, evde iste ve arabada hayatini harcayan bir canlidan bahsediyoruz. O zaman yaptiklari “kendi dogasi’ için normal olur olsa olsa.. Dünya’nin dogasina uymaz.
Zaten sorun da bu, kimse dünyada yasadiginin farkinda degil. Siyasi harita öyle güzel ogretilmis ki bize, ya avrupa kitasinda yasiyoruz, ya Istanbul sehrinde ya da filan adasinda.
Dünyada yasadigimizi düsündügümüz anlar gökyüzüne bakarken yildiz kaymasini yakalayabildigimiz anlar gibi nadir ve gelip geçicidir sanirsam.
Tam da dün Kurt Vonnegut’un Cat’s Cradle’ında şöye bir pasaj okumuştum:
“(…)
And I remembered The Fourteenth Book of Bokonon, which I read in its entirety the night before. The Fourteenth Book is entitled, ‘What Can a Thoughtful Man Hope for Mankind on Earth, Given the Experience of the Past Million Years?’
It doesn’t take long to read The Fourteenth Book. It consists of one word and a period.
This is it:
‘Nothing.’
(…)”
:)
Çevremizi o kadar değiştirdik ki; şimdi bu yepyeni çevreye uyabilmek için kendimizi de değiştirmemiz gerekiyor. A. Camus
insanların doğal olan şeylerden bahsetmeyi çoktandır unutmuş olamasının doğal karşılanmasını son derece doğal buluyorum.:)
değişmeyen tek şey isimler, açılımları ise her geçen gün değişiyor.domates diye yediğimiz şeyin hala gerçekten domates olduğuna inan war mı ki?
sadece uzun vadede terazinin doğru tarafına ağırlık verebileceğimizi umabiliyoruz işte: ama o da mücadele etmeden olacak şey değil.
o mücadele değil!
Ben diyorum ki aslında, terazinin “doğru” tarafı diye bir şey yok belki de. Aslolan bir terazinin olması, terazinin kendisi ve dengede kalabilmesi. Herhangi bir tarafın ağırlığı ve diğerini domine etmesi değil.
Bu bakımdan “denge ne tarafa kayarsa, diğer taraf için mücadele edilmelidir” demiş oluyorum, farkındayım. Uç noktaları hayal edersek ve yazıdaki örnekten gidersek: her şeyin “din” etrafında döndüğü “din”dominant bir dünyada yaşamak ne kadar zorsa (halihazırda deneyimlerimiz var, sabit), her şeyin sadece “bilim” odaklı olduğu bir dünya da çok zor olurdu (kendi adıma; her ne kadar ben dünyaya bilim perspektifi ile baksam da, böyle bir baskınlık istemezdim gibi geliyor).
“Kültür vasıtası ile ulaşmak ve çeşitliliği kutlamak”
Aslında çok daha kişisel ölçekte geçerli bir şeydi dediğim: Karmaşık, bir taraf seçmenin sık sık çok zorlayıcı olduğu kavgalar ve sorularla dolu bir şey yaşam ve tek umabileceğimiz uzun vadede daha çok doğru kavgaları vermiş olabilmek… Buna “ama tek doğru yok ki” diye cevap verebiliriz elbet (ki kişisel blogunuza yazdığım yorumlarda bunun örneğini bol bol sergiledim herhalde) ama bu ancak kuşbakışı görünümde böyledir; iş gerçekten somut durumlara gelince hayat bizi öyle ya da böyle bir seçim yapmaya zorlar, haksız mıyım? Yoksa asla “herkesin haklı olduğu taraflar var, böyle kabullenelim ve tartışmayalım” demiyorum –tam aksine, “yaşamın anlamı” bu ‘kavga’larda, ikna faaliyetlerindedir gibime gelmiştir hep. O yüzden yaptığınız (çeviri) çok doğru ve güzel bir iş bence. Ama belki ben fazla modernistimdir :)
“Denge” konusundaysa, “olmayacak duaya amin denmez” diyesim geliyor. Siyasal alanda da, sosyal alanda da, diğer herhangi bir alanda da her daim daha baskın olan bir fikrî külliyat, bir kolektif kanı olacaktır. Mühim olan azınlıkta kalanların da nefes alabileceği, ne kadar marjinal olursa olsun kendi meşrebince yaşayıp konuşabileceği, başkalarını da kendi yanına gelmeye ikna etmeye çalışabileceği vs vs vs bir ortam yaratmak.
______________’in “o mücadele değil” yorumunaysa anlamadığım için bir şey diyemiyorum.
İnsan doğası (?) ya da insanın yapısı yüzünden, azınlıkta kalanların rahat nefes alabildikleri ya da “çoğunluk olmaya çalışmadıkları” bir senaryoyu düşlemekte zorlanıyorum.
Bir de, büyük veya küçük ölçekte, genel geçer bir doğruyu tanımlamak ne kadar zor. Belki de bu kelimeyi ağzımıza bile almamamız lazım. :)
Üniversite ikinci sınıftayken, nereden duyduğumu hatırlamadığım bir tanım, ergenlik zamanlarımdan beri bir türlü adını koyamadığım hissiyatı cuk diye dilimize tercüme etmişti: Çevreyi dönüştürmek.
Küçük bir ilçenin asi ergeni olarak, normalde gazete kağıdına sarılıp siyah poşete konan Orkid paketini çırılçıplak vaziyette şeffaf bir poşette, özellikle dışarıdan görünecek biçimde taşımamı; kızlar için erkek arkadaş denen şeyin sadece kaçamak bir bakış ve gizlice görüşülen telefondaki ses olduğu bir ortamda erkek arkadaşımla özellikle öğretmenevine en yakın kafede buluşmamı; ’selam’ demenin bile dejenerasyon olduğunu söyleyen ’selamünaleyküm’ din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenimize asla cevaplayamayacağı soruları özellikle sınıfın ortasında sormamı; velhasıl, o zamanlar küçük bir şehirde yaşadığım için var olduğunu düşündüğüm ama sonradan insanın olduğu her yerde mutlaka bulunduğunu gördüğüm ‘tabu’ meselelerin üzerine bu kadar çok -hatta o yaşın verdiği tutarsız agresiflikle- neden gittiğimi anlattı bana bu tanım. Okudukça, tecrübelendikçe, uyudukça- büyüdükçe üzerine gittiğim meseleler ve üzerine gitme biçimim değişti elbette. Ama, her ne kadar hep “pasif direniş” boyutunda kalmış da olsa -ki bu durum için kendimi çoğu zaman korkaklıkla suçlamışımdır- bu “çevreyi dönüştürme” telaşı içimde her zaman varlığını korudu.
Belki başka yerlerde, çok başka bir içerikle kullanılmış olabilir bu tanım. Ama ben, kendi doldurduğum içerikle bunu kullanmayı seviyorum: Kimsenin ses çıkarmadığı -belki mırıl mırıl şikayet ettiği belki de farkında bile olmadığı- durumları, kendi doğru bildiğim biçime adım adım getirme çabası.
Bunu kendim için mi yapıyorum, yoksa hakikaten bir şeyleri değiştirebileceğimi düşündüğüm için mi yapıyorum bilmiyorum. Tüm bildiğim, gözüme gözüme giren yanlışlara -kendi yöntemimle de olsa- müdahale etmediğimde, oldukça huzursuz olduğum. Anneme ve babama uzaktan ve daha soğukkanlı gözlerle bakmaya başladığım ilk günden beri vardığım sonuç ise şöyle: Bir insanın yetiştirilme biçimi, onun “bananeci” mi yoksa “çabalayıcı” mı olacağını belirliyor. Hiçbir şey yapmasa /yapamasa bile, yanlışları gördükçe huzuru kaçan insanlara bu “arıza” çok küçükken aşılanıyor diye düşünüyorum. Çevreyi dönüştürme telaşı, bir karakter özelliği olarak, yaşlandıkça azalsa da, insanın ömrünün sonuna kadar beraber yaşayacağı bir şey.
Şimdi bana “sizce daha iyi bir topluma nasıl gidilir?” diye sorsalar, vereceğim uzun cevabın ilk cümlesi “sadece kendi doğrusunu doğru zannetmeyecek kadar bilinçli, yanlışlıklara karşı en azından ‘huzursuz’ olan çocuklar yetiştirerek” olurdu.
Şimdi ara sıra, ergenliğimi geçirdiğim o küçük şehre gittiğimde, Orkid’in hala siyah poşete konduğunu ama en azından artık gazeteye sarılmadığını; çiftlerin rahatça el ele dolaşıp kafelerde takıldıklarını görüyorum. (Din hocalarının pek değiştiğini zannetmiyorum.) Bu durumdan ne kadar sorumluyum, bireysel pasif direnişimin kime ne katkısı oldu, asla bilemeyeceğim. Aslında, şimdi biraz da salakça gelen bu hareketlerimin o küçük şehrin insanlarında sadece “asi gençlik” intibaası uyandırmaktan öte gitmediğini, sadece ilerideki kendim için bir “atış talimi” olduğunu düşünüyorum. Yine de içimdeki bu huzursuzluğu,pasif de olsa, çevreyi dönüştürme telaşını seviyorum.
Yani, Göhramon’un arkadaşının dediğine varıyoruz yine; “Dünyayı kurtarmaktan bahseden kim? Ben sadece varolmaktan bahsediyorum. Ben böyle varolmak ve yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum. Hepsi bu!”
Sizin kadar düşünemedikleri için kendinizi doğanın efendisi zannetmekten vazgeçmezseniz,kendinizi efendisi sanacağınız birşey kalmayacak yakında.Unutmayın….Sadece kendinizi yokedersiniz…Yok olmak….Bu dünya benim,benden sonrakiler umrumda değil diyenlerdenseniz…..devam edin yorum yok..var olmak,yaşanamın ve dünyayı kurtarmanın en iyi yoludur..ne ölçüde var olduğunuza bağlıdır….istesenizde doğaya müdahale edemezsiniz….teknoloji ilemi müdahale edersiniz…hayır….müdahale ettiğiniz tek şey kendi hayatınız olacaktır…karıncayı öldürmek için makineli tüfek kullanmaktan ne farkı var?…farklar…farklar…görecelik…bilimsellik…sadece hayatı yaşamak bencillik olmazmı?….(vv)
sonuçta atıl kalan bir gönüllü çeviri enerjisi varsa evrene zarar vermeden benim siteyi çevirebilirsiniz
Açıkçası hayatla , doğayla ve inandığım yaratıcıyla kavgalı biriyim. Varlığa dair anlamadığım çok şey var ama sonlu - rastgele bir hayatın varlığını düşünerek kabul etmem mümkün değil. Bilimsel olarak mümkün değil zaten. Ayrıca siyaset-bilim-din üçgeninde hiç bir şey görüldüğü gibi değil. Yapacak bir şey varmı? Bence kendin için bir yol çizmek en iyisi.. Birileri seni takip edebilir, başkası için çaba sarfetmeye gerek yok.