
(Not: bu yazının “Film bir aşamaya kadar…” diye başlayan paragrafı, Mulholland Dr. ile ilgili “filmde katil uşak - yani spoiler” bilgileri içermektedir. Eğer filmi izlemediyseniz, o paragrafı atlayarak da pekala bu yazıdan keyif alabilirsiniz. Öykü biraz kopuk kalabilir, ama David Lynch ile ilgili bir yazıda böyle bir durum olsa olsa “anlamlı” olur.)
Mulholland Drive filmini izlemeyi henüz bitirmiştik ve şöyle dedi:
“Bu dünyada üç tip David Lynch izleyicisi var: Birincisi David Lynch’i, ‘kafasına göre bir dizi anlamsız sahneyle filmlerini dolduran, sırf anlaşılmaz olsunlar diye filmler yapan sıkıcı bir adam’ olarak görenler. İkincisi David Lynch’in filmerinin anlaşılmazlığına aldırmayıp ona kızmayan, onu çok da anlamadıkları halde saygı ile “yönetmen böyle uygun görmüş” diyerek izleyen ve izlemeye devam edenler. Üçüncüsü de onun filmlerindeki bulmacayı çözmeye uğraşma cesaretini gösteren ve anlamaya emek harcayan, böylece de onun filmlerinden en büyük hazzı alanlardır.”
“Ben ikinci gruba giriyorum” dedim gülümseyerek. İkinci gruba girmek beni bozmuyordu, anlayamadığım bir dizi sahneler de olsalar, bende yarattıkları –genellikle garip, sıradışı- hisler için izlemiştim David Lynch’in filmlerini. Anlayabilirsem neler olup bittiğini, ne alaydı. Fakat anlayamadığımda ona kızmıyordum. Benim kafamdan daha büyük kafalı bir adamın söyledikleri, söylediklerini söyleyiş biçimi, benim küçük kafama büyüktü işte, bunu da dert etmiyordum.
Mulholland Drive’ı da anlayamayacaktım, ama neyse ki yanımda daha önceden bu filmi görmüş üçüncü gruba dahil bir David Lynch izleyicisi vardı.
“Bu filmi Barış’la (Metin) izleyip, sonra ileri geri alarak sahneleri tekrar tekrar izleyip neler olup bittiğini çözmüştük. Bir zaman çizelgesi yapmıştık, filmdeki anahtar noktaları yazmıştık.” dedi.
Film bir aşamaya kadar normal bir akış izliyor, bir takım şeyler niye oldu diye düşünüyorsunuz ama biraz da Pulp Fiction vari olduğunu sanıp ileride parçaların birleşeceğini umuyorsunuz. Sonra bir anda her şey kopuyor (mavi kutunun –Pandora’nın kutusu?- açıldığı andan itibaren), filmde daha önce geçen isimler, mekanlar, kişiler birbirine karışıyor. Mesela başlarda kahramanların bulmaya çalıştıkları Diane isimli biri var, bir anda sarışın kahramanımıza Diane diye hitap ediliyor (oysa ki onun ismi Betty’di), hatta daha önceki sahnelerde Diane denilen yabancının yatağı olarak gösterilen yatakta Betty’nin yattığını, uyuduğunu/uyandığını görüyoruz (ama bu imkansız çünkü o yatağı en son gördüğümüzde Diane orada günlerdir ölü olduğunu anlayacağımız bir şekilde yatıyordu???). Yani çok fena. Ben yalnız başıma izliyor olsaydım, ikinci tür efendi izleyici kimliğime bürünüp, bir süre “noluyo ya?” diyerek bakındıktan sonra “David abi böyle diyorsa böyledir” derdim. İki hafta sonra da filme dair hatırladığım tek şey esmer kadının ne kadar güzel olduğu filan olurdu. Ama mavi kutunun açıldığı noktadan sonra Meren bana filmin sırrını söyledi. Bu sayede daha sonrasında izlediğim her şey bana bir anlam ifade etti. Ve hem David Lynch’e hem de üşenmeyip filmin bulmacasını çözen Meren ve Barış’a saygı ile doldum.
Bu olayın ve filmin bana ne kadar çok şey düşündürdüğünü düşünüp şaşırıyorum şimdi.
Bir kere: Çok ünlü olmak her zaman yaptığı işte çok iyi olmak anlamına gelmese de, David Lynch gibi insanların dünya çapında ses getirmelerinin bir nedeni var. Filmlerini/eserlerini izleyip bu “neden”i anlayamıyorsak, anlamak için yeterince çaba harcamıyor olduğumuzdandır, sanatçı “aman anlaşılmaz olayım, böylesi daha karizmatik” dediği için değil.
(Ara not: Kimi zaman da sırf anlam uğruna değil insanda yarattığı bir his uğruna da ortaya konmuş olabiliyor bir eser. Ya da Marcel Duchamp’ın hazıryapımlarında –readymade- olduğu gibi, sanatın kendisini de sorgulamak olabilir amaç, ama buna girersek hiç çıkamayız şimdi).
İkincisi: Anlamak için çaba harcamak gerekiyor aslında sadece. Çok az rastlanılır derecede ileri bir zekaya sahip olmak filan gerekmiyor. “Anlamadım, bu ne ya?” diye sinirlenmeden önce, eline kağıt kalemi alıp tekrar tekrar izlemek gerekiyorsa onu yapmak, ama üzerinde bu kadar emek harcanmış böylesine dahiyane bir eseri bir kalemde çizip atmamak gerekiyor. (Ya da ikinci tür efendi izleyici olmak en azından).
Üçüncüsü: Bu film, sırrını bilmeyene (özellikle mavi kutunun açılışında sonra) gerçekten bir dizi karışık sahneler gibi görünecektir büyük olasılıkla. Eğer klasik Hollywood filmi akışı ile çekilmiş olsaydı çok rahat anlaşılabilecek bir senaryosu var aslında, işin tüm dehası, bu sahnelerin dağınık yapboz parçaları haline bize sunulması. David Lynch’in klasik Hollywood seyircisinin ne düşündüğünü ve hissettiğini önemsediğini pek sanmıyorum. Bastığı nadide akorların eşine az rastlanır bir iki kulak tarafından duyulabileceğinin bilincindeki bir caz gitaristi gibi…

Bu düşüncelerle ertesi gün öğle saatlerinde okuldaki (bağırsaklarda serotonin hormonunun rolü ve etkileri konulu) bir semineri dinlerken, aklımda aslında bilimsel bilmecelerin de David Lynch filmleri gibi olduğu düşüncesi belirdi. Önümüze sırası karışmış bir yığın bilgi konuyordu, hergün onlarca yeni makale yayınlanıyordu, okunması gereken ders kitapları ülkenin diğer ucundaki kütüphanelerden getirtiliyordu, seminerler izleniyordu, işleri biraz daha anlar gibi oluyorduk, neler olup bittiğine dair biraz daha fikrimiz oluyordu, bu da bize, ikinci grup “izleyici” olmamıza yetecek kadar keyif ve aynı zamanda işe yarar bir şey yaptığımız sanrısını sağlıyordu. Ama çok azımız, eline kağıdı kalemi alıp, oturup öykünün gerçekte neyi anlatmaya çalıştığını, parçaları yanyana koyunca “büyük resmin” ne olacağını anlamaya çalışıyordu. (Bu arada fareler, civcivler, kurbağalar heba oluyordu). Temel kavramlar, kavrayışlar eksikti. Küçük bilgi kırıntıları üzerinden bilim yapmaya çalışıyorduk ama resmin/öykünün tamamını hayal edebilmek için kafamızı yeterince yormuyorduk, insanın beyni acıyordu (en azından doktora öğrencilerinin ve doktora sonrası akademisyenlerin (postdoc) çoğunun bu psikoloji içinde olduğunu düşündüm).
Seminerden çıkarkan bir bardak kahve aldım, elimi yakmamaya çalışarak merdivenlerden inerken, filmleri ve bilimleri anlamak için daha çok çalışacağıma söz verdim kendi kendime.
Tulane’in tatlı yeşilliği ve ağaçları içinden laba doğru yürürken, insanların diğer insanlara, halkların diğer halklara, ırkların diğer ırklara, genel olarak insanların hayata bakarken malesef çoğunlukla birinci grup izleyici gözü ile baktıklarını düşündüm. İşte zaten bu yüzden David Lynch’i severek izleyenler, değerini bilenler bu kadar azken (anlamaya çalışanlar ya da kendiliklerinden anlayarak izleyenler ise parmakla sayılabilecek kadarken), Hollywood aksiyonlarının, romantik komedilerin gösterildiği salonların önünde kuyruklar oluşur bu gezegen üzerinde. Ve üstelik David Lynch, filmleri ile, çözmesi keyifli ve emekli bir başka bulmaca, ya da sürreal bir keyiften/sanattan daha fazlasını sunmakdır insanlığa belki de: bakınca hayatı nasıl “izlediğimizi” anlamamıza olanak veren bir ayna deneyimi. (Sonrasında nasıl izlemeye devam etmek istediğimiz kararı ise bize aittir elbette).

david linch hızlı tüketime karşı bir yönetmen, ona özel ilgi gösterilmesini istiyor filmlerinde setler sanki beynimizin içinde kuruluyor
özelikle inland empire hakkında tartışmalı yazılar okumak isterdim ama nereye yönlenmem gerekiyor bilmiyorum
eline sağlık bu yazı için
Sondan üçüncü paragraf Muhan Soysal ve Picasso resmi ile ilgili anlatılan (ki şehir efsanesi midir, gerçek midir bilemiyorum) anektodu çağrıştırdı :)
(Bilmeyenler okuyucular anektodu ve hikaye ile ilgili Emre Aköz’ün yorumunu şu sayfada bulabilirler: http://www.motivasyon.org/index.php?act=muhanhoca)
David Lynch konusunda sanırım ben de 2. gruptayım. Aslında biraz uğraşılarak ve biraz da kafa yorarak çözülebileceğini bildiği halde uğraşmaya üşenenler diye bir grup açılsa oraya da girebilirim sanırım.
aynasilgisi, evet, David Lynch’le yapılan bir röportajdan kısa bir bölüm var şurada:
http://www.youtube.com/watch?v=F4wh_mc8hRE&feature=related
şurada da Lynch’in telefonda film izleme üzerine düşündükleri var:
http://www.youtube.com/watch?v=wKiIroiCvZ0
YouTube’ün Türkiye’de yasak olduğu anlar için ben bu videolarda ne olduğunu açıklayayım. İlkinde filmlerin içinde ürün reklamı yapılması konusu David Lynch’e açıklanıyor röportajcı tarafından (yani kahraman Nike ayakkabı giyiyor mesela, ya da cocacola içiyor filmde vs). Sakin sakin dinleyen David Lynch’e ne düşündüğü soruluyor. O da sakince “Bullshit….-biraz sessizlik-… Fucking bullshit” diyor. :)
İkincisinde de David Lynch sakin sakin telefonunuzdan film izlerseniz o film deneyimini asla adam gibi yaşayamazsınız diye konuşuyor bir süre yine sakin sakin, sonra da yine sakince başladığı cümlesini şöyle bitiriyor “bu gerçekten çok üzücü, yani o FUCKING telefonunuzda bir film izlediğinizi sanmanız… GET REAL”
Bir süre önce izeyip çok gülmüştüm, bir o kadar da minnet duymuştum, bize neleri kaçırdığımızı hatırlatmak için yırtınan bu adama.
(Bu arada, Amerikalıların küfürden ne kadar rahatsız olduklarını hatırlatayım. Yani filmlerden edindiğimiz izlenimin aksine, “normal ve beyaz” Amerikalılar küfür edilince “aaaa çok ayıp” tepkisi gösteriyorlar, ve hakikaten pek küfretmiyorlar.)
David Lynch denen adamın bana tek faydası, Dune’u seyredip bu karmakarışık ve anlaşılmaz (etkileyici) görüntü silsilesinde ne anlatılmak istendiğini anlamayıp ama bi taraftan da karakterlerden ve konseptten çok etkilenip bari kitabını okıyım da şu spice neymiş anlıyım demem oldu. Zaten Dune 2 furyası vardı o zamanlar onun da etkisi oldu tabi. İnsan bu kadar mı karışık yapar düz bi hikayeyi yahu. Hatta bi yerde zamanında insanlar filmi anlayabilsin diye sinemalarda küçük bi kitapçık dağıtıldığını okumuştum aslı varmıdır bilmiyorum. Bence sadece bu bile (en azından bu film açısından) yönetmenin başarısızlığını gösterir.
Neyse denememe rağmen hiç bi filmini beğenemedim bu şahsın, hatta sonunu getiremediklerim oldu. Twin peaks’ı seyrederdik zamanında gerçi.
Hayır kısa film falan olsa anlıycam seyredersin 15-20 dakika bişey içindeki sırrı çözmeye çalışırsın, ya da sanat filmi işte nolucak dersin geçersin. Ama 2 saat heleki sinemada bişey seyrediyosam birsürü para verip en azından neler olduğunu anlayabilmek benim de hakkım. Ben de biraz sinematografi bilgim olsa o anda kafamdan her geçeni çekip sırasını karıştırıp abuk bişeyler yapıp adına film diyebilirmişim gibi geliyo ama bu kadar insan aylıya vaylıya bu adamın filmlerini seyredebiliyosa benim kafam basmıyo herhalde bazı şeyleri…
Neyse, ben iyisimi gidip bi Uwe Boll filmi seyrediyim. :)
Yaşasın vurdulu kırdılı Holivud sineması!
Yaşasın halkların kardeşliği…
Dune’u ben de sonuna kadar izleyemedim, üstelik kitapları önceden okumuş olduğum halde. “David Lynch’in her filmi bir şaheserdir, herkes eline kağıdı kalemi alsın izlesin, çözsün” demek gibi bir kaygım da yok tam olarak. (Yani bir takım tutma ruhu içinde David Lynch’i tutuyor değilim kesinlikle). Üstelik daha geçen hafta Iron Man’e gittim, hastası oldum (yani Holivud da güzel). Ama işte zaten konu da bu: ikisinin de değerini bilmeyi öğrenmek. Zira ne insanlar tanıdım, anlaması zor filmlere gösterdikleri tahammülsüzlüğü, uzak oldukları kültürlere de gösterdiler.
Bir de üzüldüm şimdi. Yukarıda yazdıklarım ile kendimce “eleştirdiğim” söylemin/bakış açısının bir örneği olmuş yorumunuz. Elbette “yönetmenin hatası” deyip geçebilmek de mümkün, yani belki de ben anlatamadım. Öte yandan size tutulan bu David Lynch aynasına bakıp kendi adınıza -kendinizle ilgili- bir şeyler çıkarmak da size kalmış dediğim gibi.
“Ama 2 saat heleki sinemada bişey seyrediyosam birsürü para verip en azından neler olduğunu anlayabilmek benim de hakkım.”
Bir Pablo Picasso, bir Salvador Dali resmine bakıp bir şey anlamayınca sesini çıkartmayanların bir sinema eserinden bir şey anlamadıklarında “parasını verdim, anlamıyorsam bu yönetmenin başarsızlığını gösterir” diyecek cürete sahip olmaları enteresan (Enteresan filan değil aslında, resim de bu kadar geniş bir kitleyi söğüşlemek için uygun bir medya olsaydı o da kısa sürede bu hale gelmiş olurdu, fakat tamamen pratik sebeplerle poposunu parası ile eğlence satın alanlardan düz adamlardan kurtarmış durumda).
Hollywood para babalarının önlerine attıkları ile beslenip özgün ve bağımsız sinemadan bir şey anlamayan kitle, pop müzik hıyarlarının kıçlarından uydurduklarını matah bulup jazz çalanlara burun kıvırmakta da sakınca görmez, bu liste uzar gider (mesela aynı kitlenin çok büyük bir kısmı muhtemelen Kurtlar Vadisi’ni kaçırmaz, hastası filan olur, “dizi dediğin film dediğin böyle olur” der). Fakat böyle kızgın filan değilim. Mesela Murat E. sokaktaki adam, ne yapsın, öyle görmüş, bozuluyor filmi anlamadığında filan, bunu bir hak olarak filan görüyor… Kızmıyorum. Zira Murat E.’ye kızacak olsam şu aşağıda alıntıladığım sözleri söyleyecek kadar kazma olup Türkiye’de bir üniversitede Sinema bölümünde ders veren bu adama ne yapmam uygun olur bilemiyorum (zerre düzenleme yok, adamın bir dergide yayınlanan ropörtajından aldım aynen yazdım):
“Çok para, çok daha iyi film demektir. Bu kesin.
Nuri Bilge‘nin filmlerini seyredemem ben. Beş dakika sonra sıkılır çıkarım.
Ben amerikan filmi severim, çocukluğumdan beri taptığım sinema odur. Onlarla büyüdüm, onlarla besleniyorum. Hep gişe filmlerine giderim. Bir ara festivale giderdim. Filmlerin yarısında kalkıp çıkıyordum yani. Sinema adına birtakım filmler yapılıyor. Beş para etmez film çoğu yani.
Sanatçı ahlakı; bunlar fasa fiso, bunlar büyücülük saçmalığı, bunlar hep sanatçılık saçmalığı. Tarkovski, Tarantino, ne olacak yani, adamın biri insanları büyülüyor, çok matrak bir şey değil. Faşizan bir şey. Büyük sanatçı, büyüleyici film faşizan bir şey benim için. Benim gözümde Tarkovski‘nin Hitler‘den farkı yoktur.
Leonardo da Vinci sanatçı olmuşta ne olmuş? Bu büyü olayına en güzel örnek Leonardo da Vinci‘nin Mona Lisa’sıdır yani. Paris’te Louvre‘a Mona Lisa Mona Lisa diye beklentiyle gidersin, sonra bir bakarsınız bir pınar gölünün içinde. Bir 3 saniye 5 saniye bakarsın, gidersin.
Şu da bir gerçek. Bana hiçbir şey katmadı okuduklarım..
Tarkovski sineması mide bulandırıcı mesela.
Ben film çözümlerim. İstanbul üniversitesinde yönetmen olmayı, film yapımını öğretiyorum. Filmin çözümlenmesi, alt okuma.“, Oğuzhan Tercan, İstanbul Üniversitesi.
Sayın A. Murat Eren,
Öncelikle bazı söylediklerim yanlış anlaşılmış onları düzeltip sizin söylediklerinize bazı cevaplar vermek arzusundayım.
Buyrun başlıyorum…
1) Ben David Lynch başarısız bi yönetmendir demedim, zaten buna karar vermek bana düşmez, ben kim oluyorum ki…Ama haklısınız “en azından”ı yanlış kullanmışım öyle bi anlam çıkıyor. Spesifik olarak Dune için, görsel olarak çok etkileyici olmasına rağmen bir uyarlama filmi olarak, repliklerin çoğunun kitaptan değiştirilmeden alındığını düşünürsek, kitabın temasını anlatamamasından dolayı “bence” başarısız demek istedim. Ve bunu sadece ben demiyorum film hakkındaki hemen hemen bütün yorumlar bu şekilde. Birinin de çıkıp şurda şu burda bu vardı siz anlamamışsınız dediğini duymadım görmedim.. Bu da Writer/Director olarak “yine bence” David Lynch’in suçudur. Tam tersi örnek olarak LOTR’yi alırsak, kitapda olan filmde olmayan, filmde olan kitapda olmayan birçok şey olmasına ve çok daha karmaşık bir konusu olmasına rağmen film her açıdan çok başarılıdır (bu da bence). Kitabın havasını/temasını da süper verir. Bu iki örnek karşılaştırılırsa LOTR çok başarılıdır Dune çok kötüdür. Bu yorumum David Lynch’in diğer hiçbir filmi için geçerli diildir. Bildiğim kadarıyla şahsın başka bir sci-fi kitabından uyarlama filmi yok varsa da ben bilmiyorum. Burda belki en fazla DL tarz olarak zaten bu tür filmlere uygun diil denebilir, ben de o zaman yapmasaydı böyle bi film diyebilirim ve tarzı diğer filmlerinde de hoşuma gitmeyebilir. Bu da sanırım kimseyi fazla üzmez.
2) David Lynch ve Picasso, Dali karşılaştırması yapmadan önce sinemanın nasıl bir sanat olduğu konusundaki şu görüşümü paylaşmak istiyorum izninizle.
Resim, fotoğraf, heykel, şiir, muzik, etc. nın sermayesinin çok büyük bir kısmı fikirdir. Tarih boyunca da sponsorlar sanatçılara pahalı malzeme gerektiren durumlarda yardım ederek bir şekilde bu eserlerin yaratılmasını sağlamışlardır. Genelde amaç eserin kendisidir. (Sanat olanlarından bahsediyorum, pop müzik tabiki bu klasmana girmiyor, mesela Bach’ın kilise için yazdığı cantat’lar gibi şeylerden, ya da bağışlarla yaşayan aşıkların, bardların yaptığı müziklerden bahsediyorum. Hatta krallar, papalar falan için sergilenen operaları, tiyatroları da bu statüye sokabiliriz biraz zorlayarak.)
Sinemada ise durum çok daha farklıdır, amaç %99 para kazanmaktır. Ilk sinema filmleri de bu şekilde para kazanmak için yapılmıştır şu anda yapılan filmlerin hemen hemen tamamı da bu amaçla yapılmaktadır. Bu indie filmlerde de böyledir 120M dolara mal olan filmlerde de böyledir. Çünkü bir filmi yaratmak çok daha maliyetlidir ve film için para harcıyan insanın endişesi tamamlandığında filmi seyretmek ya da sahip olmak değil, film için harcadığı parayı fazlasıyla geri kazanmaktır. Bu dediklerim günümüzde tiyatro, bale, opera, etc. için aynı şekilde geçerli, ama sinema çok daha pahalı ve çok daha geniş bir kitleye hitab ediyor tabiki. Tabi demiyorum ki para harcamadan güzel film yapılmaz, yapılabilir hatta yapılıyordur, mesela Blair Witch Project süper bi filmdi bence ya da kırmızı balon mu ne öyle bi kısa film vardır bi çocuk kırmızı bi balonun peşinden Paris sokaklarında koşturur durur, Süper etkiliyici bi filmdir çocukluğumda seyrettiğim filmler arasında en net hatırladığım o herhalde. Böyle basit bir şekilde de süper filmler yapmak mümkün. Şahsen ben DL’nin filmlerinin özellikle son dönem filmlerinin bu statüye girdiğini düşünmüyorum. Şimdi wikipedia’dan baktım Mulholland dr.’ın sadece reshootları için StudioCanal’dan 7M$ alınmış. Bu kadar büyük paralarla ticari başarı düşünmeden film yapıyorum diyen şahsa ben bi tarafımla gülerim.
Benim bildiğim bi tek Uwe Boll ticari başarı düşünmeden film yapıyordu, o da batırdığı her rezalet filmin parasını Almanyadan sinema sanatına destek pirimi adı altında aldığı için, kanun değişikliğine neden oldu.
Bu yüzden bence Picasso/Dali ve DL karşılaştırılmamalıdır. Bi resme bakmak için para verilmez, müzeye gidilir ve orada resimler vardır anlaşılır anlaşılmaz çok da önemli değildir, ressam o resmi zaten gören herkezin parasını almak için yapmamıştır oldu olucak satacağı insanın parasını almak için yapmıştır. Sinemada durumun bu nedenle farklı olduğunu düşünüyorum. Bi film bana hiçbişey vermiyorsa, anlamıyorsam, film bana anlamaya çalışmak için herhangi bir motivasyon vermiyorsa, eğlenmiyorsam, beğenmiyorsam verdiğim paranın karşılığını almadığımı düşünürüm. Bu tabiki filmi kötü, yönetmeni başarısız yapmaz. Ama ben bi yönetmenin 5-6 filmini seyredip hiçbirini beğenmediysem aynı yönetmenin 7. 8. filmini beğenmeme ihtimaline karşı ben bu yönetmeni sevmiyorum millet ne anlıyo onu da anlayabilmiş diilim diyebilmeliyim.
Bu yüzden de sinema, tiyatro, opera, bale, müzikal etc doğası gereği sanat olduğu kadar da bir eğlence aracıdır. Para veren müşterinin parasının karşılığını almayı beklemek kadar doğal bir hakkı yoktur. Almadığını düşünüyorsa beğenmeme hakkını kullanmalıdır. Bence…
3. Kurtlar vadisinin hastası olduğumu nereden biliyorsunuz? David Lynch ya da mesela Darren Aronofsky filmlerini beğenmeyen biri sokaktaki adammıdır? David Lynch’i anlasa da anlamasa da seven birini sokaktaki adamdan üstün kılan özelliği nedir? Bir insan David Lynch sevmeyip Darren Aronofsky sevemez mi? Chopin’e tapıp Bach’ı çok monoton bulamaz mı? Dali’nin nerede olursa olsun bir sergisiyle karşılaşınca kaçırmıyorsa Picasso’nun resimlerinin neden bu kadar büyütüldüğünü anlamak zorunda mıdır? Bir sade vatandaş sanat eleştirmeni değilse sanatın her dalında genel kabul görerek beğenilen kimseye laf edemez mi? Beğenmiyosa bile susup oturmak zorunda mıdır çünkü onun kafası basmaz mıdır?
4. Oğuzhan amca işi sinema olan bir öğretim görevlisi olarak biraz saçmalamış.
“Kurtlar vadisinin hastası olduğumu nereden biliyorsunuz?”
Aslında bu şekilde düşündüğümü düşünmenize neden olan paragrafta sizin isminizin temsili şekilde geçtiği yerden öncesinde yazdığım genellemenin sizinle bir ilgisi yoktu. Bu geçiş belli olmadığından üzerinize alınmışsınız :) Benim hatam olmuş bu. Bununla beraber son yorumunuzla ne demek istediğinizi daha iyi anladım, yazdıklarınızın bir kısmına da katılıyorum. 2. maddede şiddetle katılmadığım yerler var halâ, fakat belki daha sonra yanıt yazacağım.
Yine de yanlış anlaşılmaya müsait kalacak şekilde gönderdiğiniz ilk yorumunuzdan yola çıkarak sizi sokaktaki adamların aramızdaki bir temsilcisi olarak konu mankeni yapışıma kızmayın (bu sokaktaki adam konusu biraz elitist koksa da aslında ortada genel geçer bir “sokaktaki adamlar ve biz” durumu yok, herhangi bir konuda sokaktaki adam olmayan bir kişi, bir diğer konu tartışılırken sokaktaki adam sıfatına vakıf olabilir :) öyle gocunulacak bir şey olarak kullanmıyorum bunu).
“Bir sade vatandaş sanat eleştirmeni değilse sanatın her dalında genel kabul görerek beğenilen kimseye laf edemez mi? Beğenmiyosa bile susup oturmak zorunda mıdır çünkü onun kafası basmaz mıdır?”
Elbette laf edebilir, elbette susup oturmak zorunda değildir. Sokaktaki adam istediğini söyleme özgürlüğüne sahiptir. Sokaktaki adam Picasso’nun sümsük, Serdar Ortaç’ın en büyük sanatçı, Orhan Pamuk’un orospu çocuğu olduğunu düşünebilir, söyleyebilir. Kafası basıyor ya da basmıyor olması onu susturamaz ve zaten kesinlikle susturmamalıdır. Herhangi bir konuda “sokaktaki adam” olmuş olanın söylediği şeylere kızmak anlamsız olur bence. Çünkü sokaktaki adamların düşünceleri ile, onların bu konu ile ilgili standartlarını yükseltmekle yükümlü olan insanların başarıları arasında bir ilişki vardır bence.
Bu durumda ben kızsam kızsam, mesela, sinema konusunda, Türkiye’nin Oğuzhan Tercan’larına kızarım. Biri çıkar da “onlara kızılacak bir şey yok” derse eğer “ben de sokaktaki adamım” der suçu üzerimden atarım.
mulholland drive’ı bir kere izleme şansım oldu ki lynch filmleri sardırıp sardırıp izlenmesi gereken, bir kerede anca kokusunu alabileceğiniz türden filmler kategorisine giriyor sanırım yalnız sözkonusu filmde sonlardaki yemek sahnesinde filmin başından kutunun açıldığı ana kadar olan olayların şimdi anımsayamadım o sahnelerdeki ismi betty miydi diane miydi işte o sarışının kafasının içinde sabukladığı çarptılmış gerçeklerden muhtelif görüntüler olduğu kanısı uyanmıştı bende sonra lynch’in bir ropörtajında m.d için ‘yaptığım en anlaşılmaz filmdi’ merkezindeki açıklamasını okuyunca ‘lan ben anladım ya! noluyooa!’ olmuştum. hâlâ bir defa daha seyredemedim ve hâlâ anladığımı zannediyorum. fekat lost highway’i tekmil anlamadım. moebious halkası, paralel evrenler bağlantılarıyla anlaşılır gibi oluyo ancak uzak doğunun bununla ne alakası var diyorum, laurent kimdi yada neydi vs…ben asllında bunu neden yazıyorum, size m.d. hakkında yanınızdaki üçüncü türden dostlarınızın size ne tüyo verip de filmi daha bi anlamanızı sağladığını merak ettim. uykulu gözlerle okudum yazıyı gerçi var mı yok mu bu bilgi bilmeden giriştim yoruma …neyse, her şeyi anlayacak olsak anlamın ne anlamı kalırdı.
ama on ay çok uzun :) neyse bunu onaylamayın, silin! imha edin! şakaydı. - her şey şakaydı , david lynch :)
Sayın victor,
Siz anlamışsınız. :) Bizim üçüncü türden dostlar “hepsi bir rüyaydı” diye çözümlemişler, ama rüya olmasına da gerek yok tabi. sanrılar, şizofrence hayaller de olabilir.
saol duygu