
Geçen günlerden birisinde Salman Rushdie‘nin bir konuşması vardı burada. Gittim dinledim, pek de iyi etmişim. Anlattığı zihin açıcı hikayelerin yanında, kendisini “İslam karşıtı bir özgürlük savaşçısı” sanarak yüzlerinde garip bir tatmin ile dinlemeye gelmiş dindar Amerikalıları pek fena şok edecek şeyler de söylemekten geri kalmadı: önce ateist olduğunu, sonra da gerici Müslümanlar ile gerici Hristiyanları aynı kefeye koyup Amerika’nın gerici Hristiyanlığın beşiği olduğunu söyledi dinleyicilerine. Bunun sonucunda belki de ilk kez karşılaştığım bir şey oldu ve bir konuşmacı seminerinden çıkarken, girerken topladığından daha az alkış topladı. Halbuki dinleyiciler kendisini biraz tanısalardı İslamın Hristiyanlıktan çok daha sofistike ve derin bir din olduğunu düşündüğünü bilirler, kutsal savaşlarının yılmaz bir neferini dinleyecekleri ümidi ile gelip sonra da hayal kırıklığına uğramazlardı… Her neyse.
Rushdie konuşmasının sonlarına doğru Nobel ödüllü Saul Bellow‘un ‘The Dean’s December’ isimli romanından bir alıntı yapıyordu:
“(…) Romandaki kahramanımız bir yerlerde çılgınca ve hiç susmayacakmış gibi havlayan bir köpeğin sesini duyar. Köpeğin, ısrarla havlarken aslında ‘kopek algısının’ acizliğini üzüntü ile protesto etmekte olduğunu ve ısrarlı havlamasının şu anlama geldiğini hayal eder: ‘Tanrı aşkına şu evreni azıcık daha açın! (For God’s sake, open the universe a little more!)’ (…)”
Yazdığı bir kitap yüzünden yıllardır Ayetullah Hümeyni’nin ölüm fetvasının gölgesi altında yaşayan Salman Rushdie, bu alıntı ile özetliyordu kendisi gibi evreni biraz daha açmak için çaba harcayan insanlar ile evreni bin yıldan daha uzun süre önce yaşamış insanların ve kitaplarının vizyonlarına daraltmaya çalışanlar arasında süregelen çekişmeyi. Daha sonra düşününce bilimin ve düşüncenin özgürlüğü için havlayan mutsuz köpekleri susturmak için kumaş pantolonlu tombik ağabeyleri bir araya getirmiş hoca efendiler canlandı gözümde.
Konuşmasının sonunda söz alıp dinlerin elbiseler gibi, bir nevi insanın kendine yakışanı giymesine imkan veren alternatifler olduğu, tamamen rastlantı eseri sahip olunan ırkların tek tatlı tarafının miras bıraktığı kültürel çeşitlilik olduğu bir dünya ihtimalini ne zaman kaybettiğimizi, bu trenin ne zaman kaçtığını soracaktım. Sonra vazgeçtim, sonuçta bilsek ne işe yarardı.

” Konuşmasının sonunda söz alıp dinlerin elbiseler gibi, bir nevi insanın kendine yakışanı giymesine imkan veren alternatifler olduğu, tamamen rastlantı eseri sahip olunan ırkların tek tatlı tarafının miras bıraktığı kültürel çeşitlilik olduğu bir dünya ihtimalini ne zaman kaybettiğimizi, bu trenin ne zaman kaçtığını soracaktım. Sonra vazgeçtim, sonuçta bilsek ne işe yarardı. ”
- Belki bir sonraki trenin ne zaman geleceğini en azından tahmin ederdik .
keşke sorsaydın treni yakalamaya çalışan bir yazardan bunun bir reçetesini öğrenebilirdik belkide…buarada birisi burayı hatırladı ve yazdı ya çok mutlu oldum…eline sağlık murat eren darısı diğer yazarlarımıza…
Aslında insanda benzer bir soruyu sorma isteği yaratan Noam Chomsky amcamız, kitaplarından birinde “kurtuluş”un halk eğitiminde olduğunu söylüyor. Hatta kendisi ile yapılan bir söyleşiden bir bölüm şudur:
Bir şahıs: Sizi dinleyince karşı konulmaz ve alt edilmez bir döngüye mahkum olduğumuz hissine kapılıyoruz…
Noam Chomsky: Öncelikle insanlar bilgilenmelidirler. Bu yüzden ben medyaya, okula, egemen entellektüel kültüre değil halk eğitimine inanıyorum. Sonra da insan haklarını ya da kadın-erkek eşitliğini insanlara kabul ettiren türden bir seferberlik yaratmak gerekiyor. (…) Halk baskı yaparsa bir şeyler olabilir.
Bu konuda bir yazı yazmak hayali içerisindeyim. Ve bunun yakın bir zamanda gerçekleşeceğini umuyorum :)