“Bir grup kendini bilmez…”

Erkan Tekman tarafından Türkiye, Hayat ile işaretlenerek gönderildi (21 April 2008)

Maçta birisi sahaya atlar, rakip oyunculara ya da hakeme saldırır; takım ceza alır, seyircisiz maç oynar…

… bir grup kendini bilmez yapmıştır.

Genel eğilimin aksine ve kimi zaman sert şeyler söyleyen ve yazan, bu nedenle de sürekli tehdit edilen gazeteci güpegündüz şehrin göbeğinde öldürülür; tüm dünya şaşırır, “orada ne oluyor?” diye sorar…

… bir grup kendini bilmezin işidir.

Her inananın en temel hakkı olan inancını tanıtma ve yayma işini yapan, bu nedenle de “misyoner” olarak anılan insanlar insanlık dışı bir şekilde kesilir-boğazlanırlar; illa “medeniyet”ler çatışacak mı soruları dolanır ortalıkta…

… bir grup kendini bilmez vardır işin içinde.

Üniversite kampüsüne elini kolunu sallayarak giren ve amacı fena halde belli bir takım zevat hedef gözeterek etrafa ateş açarlar; basınımız önce “karı-kız davası” der, sonra “12 Eylül öncesi” magazini haline getirir…

… zaten ateş edenler de bir grup kendini bilmezdir.

Barış için Avrupa’nın bir ucundan yola çıkıp, daha on-onbeş yıl önce savaşın tüm acı yüzünü görmüş ve bu nedenle daha gaddar ve vahşi olması beklenen coğrafyadan elini kolunu sallayarak geçen kadına Anadolu topraklarına geçtikten sonra 100 km bile gidemeden tecavüz edilir ve öldürülür; herkes lanet okur, web sitesi haberle değil de yarı çıplak kadınlarla dolu gazetelerimiz kadının dilinde ağıtlar yakarlar…

… çünkü parmaklar bir kendini bilmezi gösterir.

Yahu başka hangi alemde bu denli “kendini bilmez” var, gündemde bu kadar sıklıkla bu “kendini bilmezler”in icraatları dolanıyor? Yoksa biz toptan “kendini bilmez” miyiz? Yalnızca yakalananları deşifre edip “kendini bilmez” yaftasıyla işaretliyor, buna karşın umursamaz ve kaygusuz kendi “kendini bilmezliğimiz”le yuvarlanıp gidiyor muyuz?

Sanmayın ki yalnızca yukarıda sayılan icraatları esnasında ya da sonrasında cürm-ü meşut halinde yakalanan bu zavallılara laflarım. Tam tersine kendimize, kendime… o zavallılara ve onları doğran topluma tepeden bakan biz “beyaz”lara… Toplumsal ve dinsel baskılar içerisinde hapis kalmış o zavallıların icraatları ne kadar midemi bulandırıyorsa, bu “beyaz” kişilerin maço, homofobik ve hatta giderek milliyetçi, anti-semitik, faşizan tavırlarına da o derece memnuniyetsizlikle bakıyorum.

Salman Rushdie

A. Murat Eren tarafından Korteks, Din ile işaretlenerek gönderildi (11 April 2008)

Geçen günlerden birisinde Salman Rushdie‘nin bir konuşması vardı burada. Gittim dinledim, pek de iyi etmişim. Anlattığı zihin açıcı hikayelerin yanında, kendisini “İslam karşıtı bir özgürlük savaşçısı” sanarak yüzlerinde garip bir tatmin ile dinlemeye gelmiş dindar Amerikalıları pek fena şok edecek şeyler de söylemekten geri kalmadı: önce ateist olduğunu, sonra da gerici Müslümanlar ile gerici Hristiyanları aynı kefeye koyup Amerika’nın gerici Hristiyanlığın beşiği olduğunu söyledi dinleyicilerine. Bunun sonucunda belki de ilk kez karşılaştığım bir şey oldu ve bir konuşmacı seminerinden çıkarken, girerken topladığından daha az alkış topladı. Halbuki dinleyiciler kendisini biraz tanısalardı İslamın Hristiyanlıktan çok daha sofistike ve derin bir din olduğunu düşündüğünü bilirler, kutsal savaşlarının yılmaz bir neferini dinleyecekleri ümidi ile gelip sonra da hayal kırıklığına uğramazlardı… Her neyse.

Rushdie konuşmasının sonlarına doğru Nobel ödüllü Saul Bellow‘un ‘The Dean’s December’ isimli romanından bir alıntı yapıyordu:

“(…) Romandaki kahramanımız bir yerlerde çılgınca ve hiç susmayacakmış gibi havlayan bir köpeğin sesini duyar. Köpeğin, ısrarla havlarken aslında ‘kopek algısının’ acizliğini üzüntü ile protesto etmekte olduğunu ve ısrarlı havlamasının şu anlama geldiğini hayal eder: ‘Tanrı aşkına şu evreni azıcık daha açın! (For God’s sake, open the universe a little more!)’ (…)”

Yazdığı bir kitap yüzünden yıllardır Ayetullah Hümeyni’nin ölüm fetvasının gölgesi altında yaşayan Salman Rushdie, bu alıntı ile özetliyordu kendisi gibi evreni biraz daha açmak için çaba harcayan insanlar ile evreni bin yıldan daha uzun süre önce yaşamış insanların ve kitaplarının vizyonlarına daraltmaya çalışanlar arasında süregelen çekişmeyi. Daha sonra düşününce bilimin ve düşüncenin özgürlüğü için havlayan mutsuz köpekleri susturmak için kumaş pantolonlu tombik ağabeyleri bir araya getirmiş hoca efendiler canlandı gözümde.

Konuşmasının sonunda söz alıp dinlerin elbiseler gibi, bir nevi insanın kendine yakışanı giymesine imkan veren alternatifler olduğu, tamamen rastlantı eseri sahip olunan ırkların tek tatlı tarafının miras bıraktığı kültürel çeşitlilik olduğu bir dünya ihtimalini ne zaman kaybettiğimizi, bu trenin ne zaman kaçtığını soracaktım. Sonra vazgeçtim, sonuçta bilsek ne işe yarardı.