Kuzey şehirlerine tek başıma yaptığım yolculuklar pek keyiflidir. Şundan ya da bundan değil, “kent pencereleri”nden… Anlaşılmadı, değil mi? Anlatmaya çalışayım.
Kuzeyde kışları günler geç başlayıp erken biter, yazları da güneş abidik bir uzaklıkta ortalığı uzatmadan dingilder durur. Geçerli renk gridir, kışları kurşuni, yazları buz grisi… Işık azdır. Bundandır ki gerçek güneş şöyle bir burnunu uzatsa herkes üzerlerindekileri fora edip en yakın parkta çimenlerin üzerine yayılır, bembeyaz tenlerini pespembe yakmaya çalışırlar. Kuzeyde ışık değerlidir, güneş değerlidir; ve hayatın çerçevesi de buna göre çizilir. Misal, evlerin geniş pencereleri vardır, olabildiğince fazla ışığı yakalayıp içeridekilere ulaştırabilsin diye.
Ama güneyde pencereler daralır, incelir. Burada güneş başa beladır genellikle, sıcaktır, sırılsıklam terdir, istenmez… Bu nedenle siesta yapar güney insanı, güneş tepedeyken sokakları boş bırakır, kedilere bile bırakmaz, kediler de siesta yapar. Toptan kaybolur herkes, herşey; hayat durur. Bu nedenle evlerin pencereleri yalnızca gerekli olan ışığı ve güneşi içeri almak, gerisini reddetmek için tasarlanmışlardır.
Kuzey demiştik. Kuzeyde evlerin pencereleri geniş geniş… Işık girsin diye perdeler de fora. Nüfus da yüksek, evler sıkışık düzen. Sonuç? Sonuç, kuzeyde şehrin sokaklarında turlarken gayrı ihtiyari gözünüz evlerin içlerine kayar; aslında gözünüz kaymaz, evlerin içi gözünüze takılırlar; o da değil evlerin içi gözünüzü çelerler… Özellikle akşamüstleri ve hatta akşamları sokaklarda sürterken koca bir “evlerin içi müzesi”nde dolaşır gibi hissedersiniz kendinizi. Şimdi hemen atlayıp “sapık bu adam, evleri röntgenliyor” çığlıkları atmayın! Gariptir, bu evlerin hemen hiçbirinde görünürde insan yoktur, yalnızca eşyalar. Buna karşın ışıklar yanıktır, sanki ev sahipleri biryerlere gitmiş; giderken de “bakın, evimize bakın, yaşamlarımıza bakın” diyerek ışıkları ve dahi perdeleri açık bırakmışlardır.
Güney ile bir tezat daha. Bu kez “güney” derken Kıbrıs’a, Girne’nin eski şehrinin arka sokaklarına uzanıyorum. Burada da sokakları arşınlarken evlerin içi ile içli dışlı olursunuz. Ama bu kez pencereden değil, kapıdan. Girneliler, yaşamlarını evlerinden avlularına ve oradan da açık kapılarından süzerek sokaklara yayarak yaşarlar. Ama bu kez insanlar ortalıktadır, hem de kalabalık ve hem de gürültülü, çoluk çocuk… Benzer hislere Madrid’de, Barcelona’da ya da Sicilya’da akşam geceye dönerken kepenkleri indirmiş ve fakat yalnızca mahalle halkının dahil olduğu partilere ev sahipliği yapan barların önünden geçerken de kapılırsınız; ama buralarda yalnızca sesler ulaşır size. Girne’de görüntüler de… Ve ne ev halkı, ne de siz rahatsız olursunuz bundan; kapının önünden geçerken bir ihtiyarcık nine ile gözgöze gelirsiniz ve gülümsersiniz, gülümsemeniz cevap bulur. Kovalamaca oynarken kapıdan taşan ufaklıklar üzerinize çıkarlar, gülerek yol açarsınız kendinize. Güneyde insanlar yaşamı ortalıkta yaşar, kuzeyde kendi kendilerine…
Evet, Berlin’de, Brüksel’de, Amsterdam’da turistlerden ve hayhuydan uzak sokaklarda dolaşırken evlerin hafif aydınlatılmış ve boş salonlarına misafir olursunuz. Benim en çok kitaplıklar ilgimi çeker. Ciltli ve eski kitaplar mı, kalın ve ağır “kahve sehpası” kitapları mı? Fotoğraf ve tasarım mı, felsefe ve tarih mi? Sıkış tepiş kitaplıklar mı, yoksa dingin ve minimalist bir raf sistemine sanki hesaplanmışçasına denge ve özenle serpiştirilmiş birkaç eser mi?
Bir de ışıklar… Eski bir rustik masa lambası mı? Yoksa yeni ve rustik havası verilmiş bişey mi? Doğrudan ve çiğ ışıklar mı, yoksa yansıtılmış ve neredeyse kaynağı kestirilemeyen mistik bir şua mı? Bir kitabın ancak zar-zor okunabileceği bir loşluk mu? Yoksa metal ve camı zalimce ortaya seren bir ışık hengamesi mi?
Başka neler var? Birkaç tablo? Modern mi, klasik mi? Fotoğraflar? Aynalar? Ne kadar büyük ya da küçük? Ev sahipleri kendilerini görmekten mutluluk mu yoksa keder mi duyuyorlar? Mobilyalar? Birkaç berjer, bir konsol…
Ah… hayatlar… yaşanmış ve iz bırakmış… iz bırakmaya devam eden… kimi zaman acıtan, eti kesen ve yaralayan… kimi zaman huzur veren, okşayan, seven… Ah… kent pencereleri…
Not: Biryerlerden fotoğraf çalmaya içim elvermedi, bende de buna uyacak bişi yok. İçinden gelen birkaç bişiler eklesin… Merencim?
