Türk İnsanının Benliğine Kazınmış Şehit Haberleri

A. Murat Eren tarafından Türkiye, Tarih, Politika, Savaş, Korteks ile işaretlenerek gönderildi (5 October 2008)

Yine bir karakol baskını, yeni şehit haberleri. “Şemdinli’de karakola saldırı: 15 şehit“. Her yerde protestolar, teröre lanet insancıkları. Neyse ki Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelen açıklama yüreklerimize su serpiyor: “PKK başarısız oldu“.

İnsan otomatik olarak “15 gencecik insan ölmüş, nasıl bir başarıdan, nasıl bir başarısızlıktan bahsediyoruz tam olarak?” diye soruveriyor bir şaşkınlıkla. Unutmuşuz tabi geçmişi.

Dün oturdum, önce medya arşivlerinde araştırdım, kaç şehit haberi duymuşuz geçtiğimiz yıllarda diye. Herkes şehit sayılarını işine geldiği gibi vermiş, hiç bir 2 kaynak yok ki birbirini tutan bilgiler vermiş olsun. Gözü çıkasıca siyaset.

Anladım ki Türkiye’nin medyasından hayır yok, oturdum ben bir program yazdım. Dedim ki kendisine, “git Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü‘nün sitesinin altını üstüne getir, bana arşivlerden son 20 yılda doğrudan PKK terörü yüzünden hayatını kaybetmiş olanlara dair haberleri bul getir”. Dönen sonuç karşısında şok oldum. “PKK ses getiren bir operasyon yapmak istedi ama başaramadılar” deniyor son Şemdinli baskını için, sonuçlara bakınca anladım burada ne dendiğini, elbette başarısızdı, 15 kişi öldürmeyle ses mi getirilirdi..

Bana işte bu haberleri buldu yazdığım küçük program. Oturdum tek tek saydım hayatını kaybedenleri, haberleri de tek tek okudum haliyle, nasıl bir yabancılaşma yaşıyor insan, o kutsal kelimeler anlamlarını nasıl yitiriyor, o ismi bile anılmayan 10 tane, 5 tane, 7 tane, 33 tane gençler şimdi yaşıyor olsalardı ne yapıyor olurlardı soruları nasıl bir ağırlık yaratıyor, … anlatmaya çalışmayı denemeye bile değmeyecek şeyler. Bir resim bin söze bedel diyerek bir plot hazırladım gidişat görmek daha kolay olsun diye:


2008 yılı daha bitmedi. Siz bu grafiğe bakın ve içinizden tahmin edin seneye kaç şehit haberi duyacağız. Hiç bir siyasi bakış açısının fanatiği olmayan bir doktora öğrencisi olan ben’in bir takım retorik soruları var, saçmalıyorsam bağışlayın:

  • Neden bu kadar uzun süredir bu kadar düzenli şekilde askerlerimiz ölmekte, gerçekten yok mu bunun bir çözümü, yoksa çözüm var da verilen canlar çözüme kıyasla daha mı ucuz?
  • Ne zaman bu işin sınır ötesi operasyonlar ile çözülmeyeceği anlaşılacak, ne zaman “Apo’yu yakaladığımızda bu iş çözülecek” çözümlerinin aslında çözüm olmadığı görülecek?
  • Ne zaman Doğuya samimi bir şefkat gösterilecek ki terörün beynini yıkayabileceği kadar çaresiz olan genç nüfus azalacak?
  • Ne zaman mitinglerde Türk bayrakları ile dolanıp haykırmanın bir işe yaramadığı anlaşılacak ve ne zaman oy veren halkım siyasetçilere “Bu sorunu çözmek için planın nedir ve diğerlerinden farkı nedir?” diye soracak kadar cehaletinden sıyrılıp gözlerini açacak?
  • Ülkemin sidikli faşistleri ne zaman Türk halkını ve ülkelerini faturayı Kürt halkına kesmeyi bırakıp hatayı biraz da kendilerinde aramaya başlayacak kadar sevmeye başlayacaklar?
  • Ne zaman bir lider çıkıp “sırf şehit kelimesine yüklenen anlam bu kadar canın yitip gitmesini meşru kılmıyor” diyerek samimiyetle bu işi çözmeye soyunacak?
  • Ne zaman bu ülkede birileri çıkıp “Terörün istediği de bu zaten” diyerek çözüme sırt çevirmekte beis görmeyen göz pınarları kurumuşların suratına tükürecek?

Yoksa bu ülke daha çok 20 yıllarını bu haberler eşliğinde geçirecek. Her şehit haberinin ardından ortalığı velveleye veren ve iki gün sonra hiç bir şey olmamış gibi magazine dönen Türk medyasından da “PKK terörü bitmek üzere” masallarından sıkıldım ben açıkçası. Sayılar ortada; teröre verilen kurbanların sayısı artış trendinde. Görünürde yapılan tek şey ise nefret ticareti. Ne kaçırıyorum?

ANDRONİKOS, RASKOLNİKOV, SELİM! GELİYORUM. BEKLEYİN BENİ…*

Atilla Aktuna tarafından Edebiyat, Kültür, Kitap, Hayat, Ustalara Saygı ile işaretlenerek gönderildi (15 September 2008)

Kendimi bildim bileli okurum demek gibi bir iddialı bir başlangıç yapmak istemesem de, kendimi bildim bileli okuduğum bir gerçek. Evimizde babamın ve amcamın politik görüşlerine uygun olarak bir sürü kitap vardı –ne şans? Kitapların yanında ansiklopediler, dergiler… Bunlar vitrinde dururdu. Okunan kitabın herhangi bir özel yeri olmadığı için annem ortada bırakılmış olan kitabı gelişigüzel kaldırırdı. (Lisenin ilk yıllarında evdeki tüm kitapları sınıflandırdığımı ve sırtlarına etiketler yapıştırdığımı hatırlıyorum.) Babam okurdu, kardeşim okurdu, annem okumazdı, amcam Almanya’dan Türkiye’ye tatil için gelirdi ve bizim onu sıkboğaz etmediğimiz zamanlarda okurdu –sabah uyandığımda yatakta kitap okurken bulurdum onu çoğu kez. Kitap okunan bir aileydi benimki.

Resimli Bilgi Ansiklopedisi tabii ki bu değil!

Babamın ileri görüşlülüğü olsa gerek, daha ben 4 ya da 5 yaşındayken eve getirdiği Resimli Bilgi Ansiklopedisi’ni (7 cilt) ve adını anımsayamadığım (6 cilt) çocuk ansiklopedisini (ilk dört cildinde resimler, sonraki iki cildinde fotoğraflar vardı!) hatırlıyorum. Bu on üç cildi bir çok defa hatmetmişimdir. Ansiklopedi okumak ciddi bir iştir: Daha sonra bir yerlerde kullanacağınızı bilmezsiniz a, bilmeden giriştiğiniz ve bilmemenizle ters orantılı bir açlığı doyurur. (Çocukken örneğin, farklı bitki örtüleri içinde en çok savanları hayal ederdim, göz alabildiğine bir açıklık, boşluk ve güneş.) Bir sayfasında Troya, diğer sayfasında atmosferin katmanları, bulutlar, başka bir sayfasında çift çenekliler ve daha nice madde. Konudan konuya geçişlerdeki düzensizlik, belirli bir tematik yapının olmaması, Resimli Bilgi Ansiklopedisi’nin bir kaynaktan çok, bir kitap gibi okunması için hazırlandığı izlenimini uyandırıyor şimdi -tabii ki indeksi vardı, ama o indeksi kullandığımı hiç hatırlamıyorum. (Babam yıllar sonra yaptığımız bir sohbette, evde hala bulunan o ansiklopedileri kardeşimin ve benim parça parça etmemizden duyduğu mutluluğu anlatmıştı –çok gençtim, anlamamıştım. Şimdilerde, belki de en çok aynı duyguyu hissetmek için oğluma satın alabileceğim ansiklopedilere bakıyorum ara sıra.)

Diderot'ya saygılarımızla...

Ansiklopedilerin yanında sadece bir dakikada tüm sayfalarına göz gezdirdiğim DİSK dergileri olurdu. Bu kadar sevimsiz, küçük yazılı, kötü kağıda basılmış ve ellerinizi boyayan bir dergiyi daha sonra hiç görmedim. Babam da hani, harıl harıl o dergiyi okumazdı. Ama belli ki önemliydi. Kapaklarında sağ ya da sol ellerini yumruk yapıp havaya kaldırmış çizimler dikkatimi çekerdi, hiç gülmezdi bu adamlar/kadınlar. (DİSK dergisinin kötü baskılarından söz etmişken amcamı bir kez daha anmadan edemeyeceğim: 1994 yazında 2 haftalığına Almanya’ya amcamın yanına gittim. Sigara içmeye yeni başlamıştım ve havaalanındaki marketlerin birinden … sigarası almıştım. Amcam iyi (!) bir tiryakiydi -52 yaşında kalp krizinden öldü- ve benim sigaramdan bir tane yaktıktan sonra beğenmeyip, bu sigara değil, demişti. Kendisi Marlboro içiyordu. Onu ince bir şekilde “light” solculukla eleştirdiğimi hatırlıyorum. O ise gülerek, “her şeyin iyisini hakeden, bu arada sigaranın da, solcular olmalı” demişti.)

Disk dergisi

Sonra klasikler: Italo Calvino “Klasikleri Niçin Okumalı?” adlı makalesinde 14 tane tanım yapar. Buraya uygun olanı şu: “Senin” klasiğin, kayıtsız kalamayacağın ve onunla bağlantılı olarak, hatta onunla karşıtlık içinde kendini tanımlamanı sağlayan yapıttır. Türk ya da yabancı. İlk ikisinin adları aklımdan çıkmamış: Tırpan ve Çöplük. Sonrasında da defalarca okuduğum iki yapıt. Bunun yanında Savaş ve Barış, Dr. Jivago, Budala, Suç ve Ceza, Yaşlı Balıkçı ve Deniz, Dönüşüm; Parasız Yatılı, Hakkari’de Bir Mevsim, Bekir Yıldız’ın toplu öyküleri, Adalet Ağaoğlu ve tabii ki Sevgi Soysal –ama Tante Rosa değil elbet, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu. Şimdi tekrar düşündüğümde oldukça eksik bir kütüphane: Ne Sait Faik, ne Bilge Karasu, ne Oğuz Atay, ne Tomris Uyar, ne Nabokov, ne Wilde, ne Borges var. Yine de birçok aileyle karşılaştırıldığında… Şiir kitapları ise yok denecek kadar azdı: Nazım Hikmet’i bile hatırlamıyorum. (Bir yerlere mi gömülmüştü, ya da yakılmış mıydı, bilmiyorum!) Vedat Günyol vardı ama, şu dizeleriyle: “Sevdanın anayurdu gece / Seni seviyorum Ece”

Kendimi bildim bileli okurum dedim ama, bilinçli okumalar değildi onlar. İlk, orta ve lise yıllarındaki okumalarımda biçeme, çeviriye, metinler arası göndermelere çok da dikkat etmezdim –eden arkadaşlarım vardı. Üniversite yılları iledir ki, okumanın ne demek olduğunu, nasıl okunması gerektiğini, kimlerin kimlerle birlikte okunması gerektiğini öğrendim –öğrenmeye başladım. Çok iyi bir öğretmenim vardı bu konuda. Hâlâ da aynı okumaların, aynı yazarların izini sürüyorum. (Son dönemde izini sürdüğüm yazarlara çok fazla eklenen olmadı: Alain de Botton, Murat Uyurkulak, Müge İplikçi ilk aklıma gelenler) Okumanın kolay bir iş olduğu düşünülür a, ben ciddi metin okumaları yapmak için, okumaya antrenmanlı olunması gerektiği kanısındayım. Yoksa ben bu kitabı beğendim dersiniz sadece ve neden beğendiğinizi nesnel olarak açıklayamazsınız. Bu da sizin bilinçli bir okur** olmadığınızın en önemli işaretlerinden biri olur.

Peki, bibliyofil miyim, bibliyoman mı? Nasıl okurum, nerede okurum? Kitaplarımı nereden satın alırım? Satın alma ölçütlerim nelerdir?

Sanırım bibliyofilim ben. Kitapları seviyorum. (Kitapçıları seviyorum, sahafları seviyorum, matbaaları seviyorum, kağıt kokusunu seviyorum) Ama kitapları sevmem, onlarla fiziksel ilişki kurmamın minimum düzeyde olması demek anlamına gelmiyor. Kitaplarımın üzerini çizerim örneğin, özellikle de en sevdiklerimin. (Yıllar sonra aynı kitabı tekrar okuduğumda, “burayı neden çizmişim?” sorusunun yanıtını bulmak zaman zaman yıpratıcı olsa da!) Kurşunkalem kullanırım genelde. Kurşunkalemin kağıt üzerinde çıkardığı sesten hoşlanırım. (Kalemtraş kullanmayı da severim!) Notlar alır, yıldızlar koyarım. Kıvırırım (Bu not alma işini, blog yazmaya başladığımdan beri bir defter ya da müsvette kağıtlar ile sürdürüyorum.) Kitaplarımın kulaklarını da bükerim, zor gelir araya başka bir ayraç -koleksiyonunu yapıyor olmama karşın- ya da kağıt parçası koymak. (Kitap akıp gidiyorken, bir sonraki sayfa orada duruyor ve sen o sayfaya sadece bir parmak hamlesi kadar uzaktaysan, o yolu daha da uzatmanın anlamı yoktur. Kıvırırsın kitabın kulağını biter. Kitabı okumayı bitirdiğinde o sayfalara tekrar dönmek de ayrı bir keyiftir.) Sonra 45 derece değil, 180 derece açarım kitabı. Bu not tutmak için de gereklidir. Yeri gelir, aldığım notlar sayfadaki tüm boşlukları dolduracak şekilde dolanır.

Yine de, kitaba yaptığım –kimilerine göre- bu eziyetler, kitabı okumaya başladıktan sonradır. Kitapçıdan ya da internetten yeni satın aldığım bir kitabın herhangi bir yerinde hata olmamalıdır –ben okumaya başlayana dek. Kapak –kartonsa- kırılmamış olmalıdır ve bu kural aslına bakılırsa, tüm kitaplarım için geçerlidir.

Peki kitapları nerede okurum? Her yerde. Şanslı biriyim çünkü toplu taşıma araçlarında (toplu taşım değil!) okurken midem bulanmaz. Yatakta, masada, tuvalette, koltukta, yolda, güneşlenirken… (Üniversitede okurken her gün bindiğim 1,5 saat süren Boğaz vapuru yolculuklarını hâlâ ararım.) Kitapçılarda başladığım ve satın alarak çıktığım da çok kitap olmuştur.

Kitap okurken mutlak bir sessizlik aramam, kitap kendi sessizliğini yaratır çünkü. Çok zaman fonda çalmaya başlayan bir albümün ilk parçasını duyarım sadece ve sonra albümün bittiğinin farkına varırım. Kitabın içindeki sesler, kokular canlıdır okuma süresince. Beş duyuya hitap eder desem yanlış olmaz hani. (Mahur Beste ve Koku aklıma geliyor hemen.) Bir sofra anlatılıyorsa karnım acıkır, kalkar bir şeyler atarım ağzıma. Okurken sıcak bir şeyler içmeyi de severim. Güzel bir filtre kahve ya da yeni demlenmiş bir çay –şekersiz. Bir rüyada nasıl acıyı duyumsarsanız okurken de aynı şekilde duyumsayabilirim. Yaralananın bir uzvum olması gerekmez.

Aslıhan Çarşısı'nın üst katındadır Sahaf Sıtkı Bey

Sahaflardaysa kitap aramakla geçer zamanım daha çok. Aradığım kitapları sahaflara bildirir ve bir sonraki ziyaretimde kontrol ederim. Bir sahafı gezmek, hele de ilk defa gittiğim bir sahafsa ve bu sahaf işini bilen bir sahafsa –çok klişe olacak olsa da- bir şölendir. (Gerçi uzunca bir süre gitmediğim bir sahaf da aynı hazzı verir.) Sahafların yeni kitap-albüm satan mağazalarda olmayan bir kokusu vardır. Beklemiş kağıt, toz karışımıdır o. Kağıt durdukça yıllarca beklediği mekanın da kokusunu alır sanki. Bu da “bu kitabı acaba daha önce kim okumuş?” sorusunu beraberinde getirir. Bu, sahaftan aldığım ikinci el kitap için genelde düşünmeden edemediğim bir sorudur. Kitabın içinde hele de bir ad, bir tarih varsa kitabın değeri gözümde bir kat daha artar. İsimden –soyadını da yazmış mı?- ve daha çok yazı karakterinden daha önce kimin, nasıl birinin iyeliğinde olduğunu anlamaya çalışırım. Sarışın, kumral, kısa boylu, tombul parmaklı, kitap sever, kedi sever… Kişiyi tanımlayan ne varsa bu listeye eklenebilir.

Sahaftan satın almak istediğim kitabın çizilmiş olmasınıysa -yukarıdaki sorunun en doyurucu biçimde yanıtını verecek olmasına karşın- sevmem. Sahaf jargonunu kullanırsak, “kitabın kondisyonu” satın alma kriterlerimin ilk sıralarındadır. Bu kuralı esnetebileceğim durumlar, kitabı çok uzun zamandır arıyor olmam (Evrenin Yapısı, De Rerum Natura, Lucretius, çev: Turgut Uyar-Tomris Uyar. Bulanların insanlık namına…), kitabı hemen okumak istemem ya da altı çizili yerlerin ilk bakışta beni doyurmasıdır.

Daha çok yazabilirim bu konuda, ama şimdi okuma zamanı. Andronikos, Raskolnikov, Selim! Geliyorum. Bekleyin beni.

*Bu yazının çıkış noktası Jazzetta’da yayımlanan Leyle-i firak içün kitab-ı efsanecû adlı girdidir. O yazıya bir yanıt/yorum olarak okunmasında bir sakınca yoktur…
** Bilinçli okuma konusunda da bir yazı yayınlayacağım…
*** Bu yazı eş zamanlı olarak Günlerin Tortusu‘nda yayınlanmaktadır…

Dünyayı kurtarmak isteyen kadın ile Göhramon’un sohbetleri

B. Duygu Özpolat tarafından Bilim, Hayat, Korteks ile işaretlenerek gönderildi (6 June 2008)

Öykü bu ya, dünyayı kurtarmak isteyen kadın (Dükik) ve Göhramon, evrim kuramının onyıllardır dünyada ve Türkiye’de çeşitli beyin yıkama yöntemleri ile “çürütüldüğüne” halkın inandırılmaya çalışılmasından (ve dahi bunun ciddi bir başarıya ulaşmakta olmasından) sıkılmış, kendi üzerine düşeni yapmak için gönüllü olarak bir araya gelmiş bir grup bilimsel araştırmacıdan iki tanesidirler. İlk iş olarak evrim kuramını sade ve keyifli bir dille anlatan İngilizce bir websitesini Türkçe’ye çevirmeye karar vermişler, bu iş için haftasonlarını, boşvakitlerini ayırmakta, harıl harıl çalışmaktadırlar. Bu sırada bilimin hastalıklara çareler bulduğunu, bunu yaparken evrim kuramından faydalandığını, evrim kuramı olmadan yaşambilimde hiçbir şeyin anlam ifade etmediği durumunu görmezden gelenler, çalışmalarına harıl harıl devam etmektedirler. Okullarda bilimsel süsü verilmiş belgesellerin izletilmesi, yalanlarla dolu kitapların çocuklara bedava verilmesi durumları seneler önce olduğu gibi hala gerçekleşmektedir. Günlerden bir gün, yine benzeri bir etkinliğin, şehirlerden bir şehirde valilik izni ile gerçekleştiğini duyan Dükik, derin düşüncelere dalar. Karşı karşıya olunanın, üç beş akademisyenin bir araya gelip, dirsek çürütüp, kafa yorup, eğlenmek yerine çeviri yapmaları ile üstesinden gelinemeyecek bir güç olduğu ortadadır. Peki ama, akıntıya karşı kürek çekmek ise bu, neden kürek çekmeye devam etmektedir? Neden uğraşmaktadır, neden güneşli bir pazar öğleden sonrasını Mississippi kenarında çimlerde güneşlenip güzel bir roman okuyarak geçirmek yerine, odasına kapanıp sırtını kamburlatarak çeviri yapmakla geçirmektedir? Düşünceler kafasını çatlatıverecek gibi olunca, sevgili arkadaşı Göhramon’a bir mektup yazmaya karar verir.

Sevgili Göhramon,

Anladım ki, benim için bu sitenin çevirisini yapmak kazanılacak ya da kaybedilecek bir davaya katkı gibi hissettiğim bir şey değil. Bu diyarlarda daha radikal değişimler olursa da şaşırmayacağım (sanırım üzüleceğim sadece). Yani artık çok geç de olabilir. Ama bunun bir önemi yok. Düşündüm de, bu iş benim için biraz şöyle bir şey: mesela bir savaşın ortasında olsaydım, etrafa bombalar düşüyor herkes canını kurtarmak için koşuşup duruyor olsaydı, yıkılan bir duvarın altına sıkışmış birini görseydim, bacağı sıkışmış kurtaramıyor olsaydı, büyük ihtimalle ölecek olsaydı, durup yine de onu oradan çıkarmaya çalışırdım. Öyle sırtımı dönüp gidemezdim. Zaten az sonra ölecek birini kurtarmaya çalışmayı hiçbir zaman boşa harcanmış bir çaba olarak görmezdim.

Sevgili Dükik,

Mektubun için teşekkürler. Sonlu bir dünyada, sonlu bir hayat yaşarken neden ağaç dikeyim, neden yaşadığım toplum iyi olsun ya da en azından kötü olmasın, neden işimi iyi yapmaya çalışayım vs. gibi bir sürü soru sordum kendime. İyi ve kötü üzerine çok düşünüp, biraz da okudum. (belki tam tersini yapsam daha iyi olurdu; belki şimdi vardığım sonuca daha erken varırdım - peki bu sonucun mutlak doğru olduğunu nerden biliyorum ki!? neyse… dur şimdi.) Bu konuyu konuştuğum ve hem politik hem de bilimsel anlamda çok aktif olan bir arkadaşım “Dünyayı kurtarmaktan bahseden kim? Ben sadece varolmaktan bahsediyorum. Ben böyle varolmak ve yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum. Hepsi bu!” demişti. Sen de aynı şeyi söylüyorsun (yani bence). Çizdiğin savaş senaryosunda ölme ihtimali yüksek olan bir kişiyi (bunu bir çocuk yapmadığın için sana aşık oldum dersem beni yanlış anlamazsın di mi; çocuklu demogojiler canımı feci sıkıyor da!) kurtarmakla bunu söylüyor gibisin; “ortada bir dava olsun ya da olmasın, ben bu şekilde var olmak istiyorum ve varlığımla yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum”. Erdemli olmak gibi şeyler tamamen fasafiso. Ben de böyle düşünüyorum.

Ancak birlikte yaptığımız bu işte durum biraz daha farklı ama çok büyük bir farktan bahsetmiyorum burada. Bir kişiyi kurtarmak yerine 1000 kişiyi kurtarmaya çalışıyoruz. (Bir kişiyi kurtarmaya çalışsaydık o kişiyi bulur ve onu bilgilendirmekle uğraşırdık) Yaşama yapmak istediğimiz müdahale daha büyük olsun istiyoruz belli ki. E tabi bunun da bi’sebebi var. Müdahalemiz büyük olsun istiyoruz çünkü karşımızda durup kendi varoluş biçimlerini bize dayatmaya çalışanlar kalabalıklar ve müdahaleleri büyük. Ama müdahalemizi yapmakta ısrarlı olduğumuz zaman bu, başarılı olma kaygısına ve de bir davaya dönüşüveriyor. Başlangıç amacı böyle olmasa da…

Herneyse. Boş yere uğraştığını düşünmek kötü bi’şey. Özellikle güzel bi’iş yaparken böyle düşünmek daha da kötü. Ben de senin gibi düşünüyorum. Yaptığım iş ne kadar işe yaramayacaksa yaramasın, ben o işin doğru olduğuna inanıyorsam ve o işi yapmak istediğim için yapıyorsam bu bana yetiyor. Ama senden farklı olarak, ben, bu çeviri işinin, ve benzerlerinin yukarıda bahsettiğim şekilde bir davaya dönüşmüş bir müdahaleye katkı sağlayacağına inanıyorum. Ve bu hoşuma da gidiyor…

Sevgili Göhramon,

Mektubunda arkadaşının “Dünyayı kurtarmaktan bahseden kim? Ben sadece varolmaktan bahsediyorum. Ben böyle varolmak ve yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum. Hepsi bu!” dediğinden bahsetmişsin. Evet, bu cümleleri kurmayı becerememiştim, hislerime tercüman olmuş. Ezber edeceğim onun bu söylediklerini.

İster istemez bir dava hissi yaratıyor tabi insanın üzerinde, neticede bu iş (ya da bir başkası) için uğraşırken büyük resimde bütün bunların elle tutulur bir sonuç vermeyeceği ihtimalinin yüksek oluşunu an be an hatırına getirmiyor insan. Her an bunu hatırlasaydım zaten delirirdim sanırım.

Yıllardır bir şekilde bir şeyleri “düzeltmeye” çabalıyorum. Çevreyi koruyayım, hayvanlar tükenmesin, insanlar savaşlarda boş yere ölmesin filan… Ama ben de hep bunları neden yapıyorum, bir işe yarayacak mı diye soruyorum kendime. Mesela bir ara çevreyi korumakla ilgili şunu düşünmüştüm: insan da doğanın bir parçası ise, belki de bu yaptıklarını da doğal saymalıyız, ve insanoğluna müdahale etmeyip kendi haline bırakmalıyız. Sonra anladım ki, doğayı umursamayan, katleden insanlar varsa, bir de doğayı seven, katledilmesin isteyen insanlar var. Bir çeşit “iyi-kötü” dengesi gibi. Her ikisi de var, ve bu yadsınamaz bir gerçek. Ben taraf tutmayı, takım tutmayı sevmiyorum ama, madem ki doğayı seviyorum, doğanın katledilmemesi, insanların daha mütevazı yaşamlar sürmesi gerektiğine inanıyorum, o zaman dengenin diğer tarafa kaymasını engellemek için, kendimce bir şeyler yapmaya devam edeceğim. Yani denge benden yana kaymadıkça, yaptıklarımın bir sonucunu göremeyebilirim, ama belki daha kötüye gitmesine engel oluyorumdur.

Politik/felsefi görüşlerim çok oturmuş değil, ama aklıma gelen bir iki şeyi daha paylaşayım istedim seninle (ileride amma saçmalamışım diyebilme ihtimalimin yüksekliği, beni şu anda bunları söylemekten alıkoymuyor;) : Mesela ben “yaradılış kuramı” “akıllı tasarım” gibi konuların okullarda okutulmasına tamamen karşı değilim. Daha doğrusu bu görüşler dünyadan tamamen silinsin gibi bir derdim yok. Bunları felsefe dersinde, ya da ne bileyim din kültürü dersinde okutacaklarsa okutsunlar. Ama evrim kuramını da fen bilgisi dersinde adam gibi okutsunlar. Belki biraz anarşik bir yapım olduğundandır bilemiyorum. (Ama kendime anarşist diyebilecek kadar bilmiyorum o konuyu, hemen belirteyim). Belki de sert görüntümün altında aslında Mevlana gibi kucaklayıcıyımdır :) Bilmiyorum. Sadece birileri birilerinin sesini bastırmasın da, herkes konuşabilsin, sonra herkes kendi doğrularını seçmekte özgür olsun. Demokrasi böyle bir şey olurdu herhalde, eğer olabilseydi. Bunu da söylüyorum ama kendi hayatımda uygulayabiliyor muyum? Büyük olasılıkla hayır.

Şimdi bu çeviri işi de bir anlamda, beyin yıkayıcı korkunç insanların* kendi taraflarına kaydırdığı dengeyi, inandığım şey tarafına kaydırma çabasının bir parçası olabilir. İnsanlara alternatif sunulmalı çabası galiba. Bu durumda da bir “dava” psikolojisi var tabi işin içinde belki evet. Ama bu “diğer tarafı yok etme” davası değil kesinlikle. Denge için, birlikte varolabilmek için gösterilen bir çaba.

Dipnotlar:

* “korkunç” kelimesini sadece çok küçük bir grup insan için kullanıyorum aslında. Mesela Evrim Aldatmacası kitabının yazarı gibi insanlar (ismini söylersem burada, bu blogu kapattırabilir, wordpress’in yasaklanması için dava açabilir, -Internet’i bile kapattırabilir bu adam bir gün-, ne kadar korkunç bir insan görüyor musunuz?), o kitapları okuyan, hatta o kitaplarda yazanlara inananlar değil! Herkes neye isterse ona inanır elbet, hatta isterse bir kitap okur, ona inanır ve dahasını araştırmaz. Fakat, sadece kendi inandığı şeye inanılsın diye, diğer seçenekleri sistematik bir şekilde yok etmeye çalışmak tek kelimeyle “KORKUNÇ”luktur, bence.

Not: Bu yazı kişisel blogumla eş zamanlı olarak Moleschino’da da yayınlanmaktadır.

Nuri Bilge Ceylan, Sinematografi, Fotoğraf

A. Murat Eren tarafından Türkiye, Fotoğraf, Sanat, Sinema ile işaretlenerek gönderildi (28 May 2008)

“Bu ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme ithaf ediyorum”

Cannes festivalinde çok değerli bir ödül alan ve unutulmaz eserlerini taçlandıran Nuri Bilge Ceylan’ın insanın boğazını düğümleyecek derinlikteki bu hisleri insanın kolaylıkla hatırlayabileceği kadar kısa bir cümleye sığdırabilme yeteneği kendisinin fotoğrafçı kimliği ve fotoğraf anlayışı ile çok fena halde örtüşüyor bence.

Ayrıca hislerini Orhan Pamuk ya da Fatih Akın gibi dehalara vatan hainliğini yakıştıran dangalakların dahi anlayabileceği sadeliğe indirgemedeki başarısı da, fotoğraflarına bakarken sahip olduklarını hissettiğim “herkesin anladığı kadarını alacağı, fakat muhakkak herkesin bir şeyler bulacağı” sıfatı ile de pek güzel örtüşüyor. Bu açıdan Oğuz Atay’a benzetiyorum kendisini.

Nitekim unutamadığım filmlerinin hem yazarı, hem yönetmeni, hem de görüntü yönetmeni olan bu nadide şahsın eserlerinin yoğunluğu beni hep çok etkilemiştir (bu arada sinema içerisinde görüntü yönetimi, yani “cinematography“, sinema filmi için görüntü kaydederken ışıklandırma ve kamera tercihleri yapma disiplinidir ve haliyle birçok açıdan fotoğraf sanatıyla yakından ilgilidir). Örneğin Uzak‘ı izleyip sinema salonundan çıkarken etrafımdakilere “her karesi başarı ile kurgulanmış bir fotoğraf karesi gibiydi” dediğimi ve fotoğraf ile ilgilenen bir kişi olarak bir kıskançlık hissine büründüğümü hatırlıyorum.

Ceylan’ı sadece sinemadan tanıyanlar kendisinin ne kadar başarılı bir fotoğrafçı olduğunu bilmiyor olabilirler; ve sevgili okur, eğer bu tanıma uyuyorsan seni kınamakla kalmıyor az sonra bu harika kişinin fotoğrafları ile tanışacağın için kıskanıyorum da. Ben bu keyfi uzun süre önce yaşadım ve o günü halâ pek iyi hatırlıyorum.

İşte sinemadan önce fotoğrafla ilgilenen, sinema ile fotoğraf yaşantısına ara veren, daha sonra sinema ve fotoğrafa verdiği ağırlığı bir nebze olsun dengelediği serisinden, Sinemaskop Türkiye’den bir kaç kare, lütfen serinin tamamını görüntülemeyi ihmal etmeyin:

Sardes

Village Boy Ararat

Man in Mardin

Bu arada yukarıdaki seriyi 40.000 dolar değerinde, 160 milyon piksellik, on-the-fly HDR yapabilen küçük bir canavar olan Seitz Roundshot D3 ile çektiğini belirtmek istiyorum ki evde denemeyin:

Seitz Roundshot D3

Kendisini sahip olduğu “ülke sevgisi” ile tanımlamayacak kadar muvaffak, ülkesini ve güzelliklerini unutmayacak kadar akıllı, bu hislerini dile getirecek kadar tatlı, sıcak insan. Hastasıyım.

Umarım bu ödül eserlerinin, onlara hak ettikleri değeri verecek daha fazla insana ulaşmasını sağlar.

PS: Bu yazı, fotoğraf günlüğüm ile eş zamanlı olarak Moleschino’da da yayınlanıyor.

Mulholland Drive

B. Duygu Özpolat tarafından Sanat, Ustalara Saygı, Sinema ile işaretlenerek gönderildi (4 May 2008)

mulholland_drive_4.jpg

(Not: bu yazının “Film bir aşamaya kadar…” diye başlayan paragrafı, Mulholland Dr. ile ilgili “filmde katil uşak - yani spoiler” bilgileri içermektedir. Eğer filmi izlemediyseniz, o paragrafı atlayarak da pekala bu yazıdan keyif alabilirsiniz. Öykü biraz kopuk kalabilir, ama David Lynch ile ilgili bir yazıda böyle bir durum olsa olsa “anlamlı” olur.)

Mulholland Drive filmini izlemeyi henüz bitirmiştik ve şöyle dedi:

“Bu dünyada üç tip David Lynch izleyicisi var: Birincisi David Lynch’i, kafasına göre bir dizi anlamsız sahneyle filmlerini dolduran, sırf anlaşılmaz olsunlar diye filmler yapan sıkıcı bir adam olarak görenler. İkincisi David Lynch’in filmerinin anlaşılmazlığına aldırmayıp ona kızmayan, onu çok da anlamadıkları halde saygı ile “yönetmen böyle uygun görmüş” diyerek izleyen ve izlemeye devam edenler. Üçüncüsü de onun filmlerindeki bulmacayı çözmeye uğraşma cesaretini gösteren ve anlamaya emek harcayan, böylece de onun filmlerinden en büyük hazzı alanlardır.”

“Ben ikinci gruba giriyorum” dedim gülümseyerek. İkinci gruba girmek beni bozmuyordu, anlayamadığım bir dizi sahneler de olsalar, bende yarattıkları –genellikle garip, sıradışı- hisler için izlemiştim David Lynch’in filmlerini. Anlayabilirsem neler olup bittiğini, ne alaydı. Fakat anlayamadığımda ona kızmıyordum. Benim kafamdan daha büyük kafalı bir adamın söyledikleri, söylediklerini söyleyiş biçimi, benim küçük kafama büyüktü işte, bunu da dert etmiyordum.

Mulholland Drive’ı da anlayamayacaktım, ama neyse ki yanımda daha önceden bu filmi görmüş üçüncü gruba dahil bir David Lynch izleyicisi vardı.

“Bu filmi Barış’la (Metin) izleyip, sonra ileri geri alarak sahneleri tekrar tekrar izleyip neler olup bittiğini çözmüştük. Bir zaman çizelgesi yapmıştık, filmdeki anahtar noktaları yazmıştık.” dedi.

Film bir aşamaya kadar normal bir akış izliyor, bir takım şeyler niye oldu diye düşünüyorsunuz ama biraz da Pulp Fiction vari olduğunu sanıp ileride parçaların birleşeceğini umuyorsunuz. Sonra bir anda her şey kopuyor (mavi kutunun –Pandora’nın kutusu?- açıldığı andan itibaren), filmde daha önce geçen isimler, mekanlar, kişiler birbirine karışıyor. Mesela başlarda kahramanların bulmaya çalıştıkları Diane isimli biri var, bir anda sarışın kahramanımıza Diane diye hitap ediliyor (oysa ki onun ismi Betty’di), hatta daha önceki sahnelerde Diane denilen yabancının yatağı olarak gösterilen yatakta Betty’nin yattığını, uyuduğunu/uyandığını görüyoruz (ama bu imkansız çünkü o yatağı en son gördüğümüzde Diane orada günlerdir ölü olduğunu anlayacağımız bir şekilde yatıyordu???). Yani çok fena. Ben yalnız başıma izliyor olsaydım, ikinci tür efendi izleyici kimliğime bürünüp, bir süre “noluyo ya?” diyerek bakındıktan sonra “David abi böyle diyorsa böyledir” derdim. İki hafta sonra da filme dair hatırladığım tek şey esmer kadının ne kadar güzel olduğu filan olurdu. Ama mavi kutunun açıldığı noktadan sonra Meren bana filmin sırrını söyledi. Bu sayede daha sonrasında izlediğim her şey bana bir anlam ifade etti. Ve hem David Lynch’e hem de üşenmeyip filmin bulmacasını çözen Meren ve Barış’a saygı ile doldum.

Bu olayın ve filmin bana ne kadar çok şey düşündürdüğünü düşünüp şaşırıyorum şimdi.

Bir kere: Çok ünlü olmak her zaman yaptığı işte çok iyi olmak anlamına gelmese de, David Lynch gibi insanların dünya çapında ses getirmelerinin bir nedeni var. Filmlerini/eserlerini izleyip bu “neden”i anlayamıyorsak, anlamak için yeterince çaba harcamıyor olduğumuzdandır, sanatçı “aman anlaşılmaz olayım, böylesi daha karizmatik” dediği için değil.

(Ara not: Kimi zaman da sırf anlam uğruna değil insanda yarattığı bir his uğruna da ortaya konmuş olabiliyor bir eser. Ya da Marcel Duchamp’ın hazıryapımlarında –readymade- olduğu gibi, sanatın kendisini de sorgulamak olabilir amaç, ama buna girersek hiç çıkamayız şimdi).

İkincisi: Anlamak için çaba harcamak gerekiyor aslında sadece. Çok az rastlanılır derecede ileri bir zekaya sahip olmak filan gerekmiyor. “Anlamadım, bu ne ya?” diye sinirlenmeden önce, eline kağıt kalemi alıp tekrar tekrar izlemek gerekiyorsa onu yapmak, ama üzerinde bu kadar emek harcanmış böylesine dahiyane bir eseri bir kalemde çizip atmamak gerekiyor. (Ya da ikinci tür efendi izleyici olmak en azından).

Üçüncüsü: Bu film, sırrını bilmeyene (özellikle mavi kutunun açılışında sonra) gerçekten bir dizi karışık sahneler gibi görünecektir büyük olasılıkla. Eğer klasik Hollywood filmi akışı ile çekilmiş olsaydı çok rahat anlaşılabilecek bir senaryosu var aslında, işin tüm dehası, bu sahnelerin dağınık yapboz parçaları haline bize sunulması. David Lynch’in klasik Hollywood seyircisinin ne düşündüğünü ve hissettiğini önemsediğini pek sanmıyorum. Bastığı nadide akorların eşine az rastlanır bir iki kulak tarafından duyulabileceğinin bilincindeki bir caz gitaristi gibi…

patience.gif peace_and_harmony.gif wise_intelligent1.gif wise_intelligent2.gif

Bu düşüncelerle ertesi gün öğle saatlerinde okuldaki (bağırsaklarda serotonin hormonunun rolü ve etkileri konulu) bir semineri dinlerken, aklımda aslında bilimsel bilmecelerin de David Lynch filmleri gibi olduğu düşüncesi belirdi. Önümüze sırası karışmış bir yığın bilgi konuyordu, hergün onlarca yeni makale yayınlanıyordu, okunması gereken ders kitapları ülkenin diğer ucundaki kütüphanelerden getirtiliyordu, seminerler izleniyordu, işleri biraz daha anlar gibi oluyorduk, neler olup bittiğine dair biraz daha fikrimiz oluyordu, bu da bize, ikinci grup “izleyici” olmamıza yetecek kadar keyif ve aynı zamanda işe yarar bir şey yaptığımız sanrısını sağlıyordu. Ama çok azımız, eline kağıdı kalemi alıp, oturup öykünün gerçekte neyi anlatmaya çalıştığını, parçaları yanyana koyunca “büyük resmin” ne olacağını anlamaya çalışıyordu. (Bu arada fareler, civcivler, kurbağalar heba oluyordu). Temel kavramlar, kavrayışlar eksikti. Küçük bilgi kırıntıları üzerinden bilim yapmaya çalışıyorduk ama resmin/öykünün tamamını hayal edebilmek için kafamızı yeterince yormuyorduk, insanın beyni acıyordu (en azından doktora öğrencilerinin ve doktora sonrası akademisyenlerin (postdoc) çoğunun bu psikoloji içinde olduğunu düşündüm).

Seminerden çıkarkan bir bardak kahve aldım, elimi yakmamaya çalışarak merdivenlerden inerken, filmleri ve bilimleri anlamak için daha çok çalışacağıma söz verdim kendi kendime.

Tulane’in tatlı yeşilliği ve ağaçları içinden laba doğru yürürken, insanların diğer insanlara, halkların diğer halklara, ırkların diğer ırklara, genel olarak insanların hayata bakarken malesef çoğunlukla birinci grup izleyici gözü ile baktıklarını düşündüm. İşte zaten bu yüzden David Lynch’i severek izleyenler, değerini bilenler bu kadar azken (anlamaya çalışanlar ya da kendiliklerinden anlayarak izleyenler ise parmakla sayılabilecek kadarken), Hollywood aksiyonlarının, romantik komedilerin gösterildiği salonların önünde kuyruklar oluşur bu gezegen üzerinde. Ve üstelik David Lynch, filmleri ile, çözmesi keyifli ve emekli bir başka bulmaca, ya da sürreal bir keyiften/sanattan daha fazlasını sunmakdır insanlığa belki de: bakınca hayatı nasıl “izlediğimizi” anlamamıza olanak veren bir ayna deneyimi. (Sonrasında nasıl izlemeye devam etmek istediğimiz kararı ise bize aittir elbette).

Sonraki sayfa »