Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Din Eğitimi

Selma Şevkli tarafından Kitap, Politika, Din ile işaretlenerek gönderildi (15 May 2007)

İnceleyeceğimiz kitap, Muallim Abdülbaki tarafından hazırlanan, 1927-1931 yılları arasında Türkiye’de 3., 4. ve 5. sınıflara okutulan din dersleri kitabıdır. Kitabın sunuş bölümünde, Cumhuriyet dönemi din dersi kitaplarında şu talimatın yer aldığı belirtilmektedir: “Yalnız tarihi hakikatler söylenecek, mucizelerden ve harikulade menkıbelerden bahis olunmayacaktır.” Oysa aynı dönem yazılmış olan Güneş- Dil Teorisi, Türk Resmi Tarih Tezi ve ders kitaplarının tarihi ve bilimsel hakikatlere bağlı kaldığını söylemek zordur. Bunlara ek olarak, zorunlu din eğitiminin laiklik ilkesine aykırı olduğu, ancak okullarda din dersi okutulduğuna göre bu kitabın okutulmasının gerektiği söylenmektedir. Kitap, açıkça vatanseverlik ve milliyetçilik duygularını harekete geçirmek ve yerleştirmek için, tam da bahsettiği bilimsel hakikatleri göz ardı ederek dini manipüle etmekte ve araç olarak kullanmaktadır.

“Müslümanlıkta, Hıristiyanların papazları gibi ayrıca din büyükleri yoktur. Herkes birdir. Halbuki Hıristiyanlık böyle değildir. Papazları olmazsa ibadet edemezler”

Burada İslam dinini olumlama aracı olarak Hıristiyanlığı olumsuzlama yöntemi kullanılmaktadır. Bu yöntemle çocukların aklında Hıristiyanlara karşı bir ön yargı oluşması sağlanmakta ve gayrı-İslami dinler dışlanmaktadır.

Kitabın “Bayramlarımız” bölümünde ötekileştirmeye dair çarpıcı örnekler bulunur. Bayramlarımız bölümü, din dersi kitabı olmasına rağmen öncelikle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı gibi milli bayramlardan bahseder:

“Yunanlıları memleketimizden kovan, düşmanlara yardım eden hain padişahla soysuz vatansızları ülkemizden süren, Cumhuriyet’i ilan eden büyük Gazi, 23 Nisan’da TBMM’nin başına geçmiş, fedakar ve vatansever arkadaşlarıyla birleşip çalışmaya başlamıştı.”

Bu cümlelerde kullanılan “hain, soysuz, büyük, fedakar” gibi sıfatlar, öğrencilerin muhakeme yeteneğini kullanmadan doğrudan verilen bilgiyi kabul etmesini sağlamaktadır. Milli bayramlar ve efsanevi hikayeleri uzunca anlatıldıktan sonra tek cümle içinde Şeker Bayramı ve Kurban bayramından söz edilir.

Kitabın “Bayramlarda Ne Yapılır” bölümünde ‘Şeker Bayramı’ndan şöyle anlatılır:

“Şeker bayramında fakirlere sadaka verilir. Bu yirmi kuruşu alan fakir, bir sene bununla geçinemez ya. Onun için şeker bayramındaki sadakaları, memlekette böyle hayır işleriyle uğraşan cemiyetlere, Hilal-i Ahmer’e, Himaye-i Etfal’e, Darülaceze’ye ve Tayyare Cemiyeti’ne vermeliyiz. O vakit hem yaptığımız hayır işlerinde bir hayır olur, hem de bu cemiyetlerin yapacağı işler kolaylaşır.”

Ramazan Bayramı’nın neden kutlandığı belirtilmemekle birlikte ‘ramazan’ sözcüğüne yer verilmeden ‘şeker bayramı’ ifadesi kullanılmaktadır. Fitre ve zekat yerine ’sadaka’ denilmekte, ve bireysel yapılacak yardımların işlevsel olmayacağına dikkat çekilmektedir. Bir yandan dini devletten uzaklaştırmaya çalışan devlet, bir yandan da halkın dini vecibeleri doğrultusunda vereceği ’sadaka’lara göz dikmekte ve böylece eleştirdiği merkeziyetçi kilise odaklı, Hıristiyanlık benzeri bir tutum sergilemiş olmaktadır. Kurban bayramı konusunda verilen ‘fetva’ ise bir adım ileri gitmekte ve “Kurban bayramlarında da bir kurban keserek kendimiz yiyeceğimize, muhtaç olmayan komşularımıza dağıtacağımıza, kurban paralarını bu cemiyetlerden birine verirsek, Allah daha çok razı olur” ifadesini kullanmaktadır. Bu ifadeyle hem kendi kendisini yöneten bir milletin fertlerini kime yardım edeceğini bilemeyecek kadar cahil ve bilinçsiz olarak nitelemekte, hem de tamamen ‘bilimdışı’ bir yaklaşımla Allah’ın hangi davranıştan razı olacağına karar vererek İslam dini ile bağdaşmayan yorumlamalara gitmektedir.

5. Bölümün başlığı “İman”dır. İmanın yüzeysel bir tanımı yapıldıktan sonra “milli iman” tanımına geçilmektedir:

“Bizim bir de milli imanımız vardır. Biz Türküz. Türkler medenidir. Milletimiz daima ileri gidecek, düşmanlarımızı alt edecektir. Türk adı anılınca göğsüm iftiharla kabarır, başım yükselir. Milletime, vatanıma faydası dokunanları severim, mübarek yurduma fenalık edenleri hiç sevmem. Biz bu milli imanı, büyük Cumhurreisimiz Gazi Mustafa Kemal Hazretleri’nin ve onun vatansever arkadaşlarının gayretiyle, Cumhuriyet sayesinde kazandık. Şimdi hepimiz neşe içindeyiz. Kalbimiz kuvvetli. Bize bu imanı veren Cumhuriyet’e dört elle sarılacağız, onu yaşatacağız, biz cumhuriyet çocuklarının en büyük milli vazifesi budur. Yaşasın cumhuriyet ve Gazi Cumhurresimiz!…”

Belirtilen ifadede daha önce bahis olunan Cumhuriyet’in ve Atatürk’ün kutsallaştırılması durumu daha nettir. Sadece Türk soyundan gelmiş olmanın dahi medeni olmak ve övünmek için yeterli olduğu vurgulanır. İdeoloji ve lider adeta kutsallaştırılmış göndermeler yapılarak zengin sıfatlarla yüceltilir. İfadelerin temel sorunu, doğruluk, yanlışlık, tek tip insan anlayışlarından ziyade din dersi kitabında kullanılıyor olması ve bilimsellik iddiasının kendisiyle çelişiyor olmasıdır.

“Peygamberin Ahlakı” bölümünde Hz. Muhammed’in ‘cumhuriyet’ ve ‘milli iman’a uygun kişilik özelliklerinden bahsedilir ve kendisinden Arapları cehaletten kurtarmış bir devrimci lider olarak söz edilir. Durum yine Cumhuriyet ve Atatürk’le özdeşleştirilir:

“Biz de çocuklar, Gazi’mize uyarak onun doğru sözlerini dinleyerek, onun gösterdiği yolda yürüyerek bağımsızlığımızı kazanmadık mı? O büyük Gazi’nin sayesinde medeniyet alemine girmedik mi? Demek ki insanlar daima aklı eren, vatansever büyüklerini dinlerlerse ileri gidiyorlar.”

İki ‘lider’i de çocuklara sevdirmeye çalışan ve bir nevi dini iman- milli iman, Hz. Muhammed- Atatürk benzetmesine yol açan bu ifadeler aynı zamanda 600′lerin Arap toplumuyla, 1930′ların Türkiye’sini özdeş tutmaktadır. Böylece milletin kendi kendisini idaresinden ziyade “iyi bir lider”e ve ideolojiye sıkı sıkıya bağlanmayı salık vermektedir. “Geri kalmış” toplumların kullandığı taktiklerle “muasır medeniyet” seviyesine ulaşılmaya çalışılmaktadır.

“Allah Sevgisi” bölümünde ibadetlerin nasıl olması gerektiği konusunda bilgiler verilirken, konu yine Türklük ve Cumhuriyet’e getirilmektedir:

“Allah’a en büyük ibadet, onu sevmek, hayırlı bir insan olmak, milletimize, vatanımıza, hükümetimize, sonra da bütün insanlara faydamızın dokunmasıdır. Yoksa namaz kılmakla, oruç tutmakla hiç kimseye bir hayır etmiş olmayız.”

Dinin yüzeysel anlatımı sonucu, bu bilgiyle eğitilen birey adeta namaz kılmakla hayır yapmak arasında bir tercih yapmak zorunda kalacaktır. Kitabın bu siyah beyaz düalist yaklaşımları ileride oluşacak toplumsal kutuplaşmaların temelini oluşturduğunu söylemek yersiz olmaz.

“Biz artık uyandık. Zekatlarımızı, kurban paralarımızı hayırlı cemiyetlerden birine veriyoruz. Kimsenin inancına karışmıyoruz”

Kitap, dinin ahlaki yönlerini milliyetçiliği desteklemek için kullanırken, ibadetler konusunda ikili bir tavır sergilemektedir. Bir yandan savaş zamanı Peygamber’in bile oruç yediğini anlatırken bir yandan da namaz kılmayınca, oruç tutmayınca dinden çıkılmayacağını anlatır. İbadetlerin nasıl yapılacağını anlatıp yapıp yapmamayı bireye bırakmak yerine “yapmazsanız birşey olmaz” düsturundan hareket eden anlayış yine dini istediği gibi tahrif eder. Kitabın sonlarına yaklaştıkça ortaya çıkan tablo revize edilmiş bir Türkleştirilmiş İslam dininden ibarettir:

“Türkler medenidir. Yemeleri, içmeleri, giyinmeleri, konuşmaları, hep medeniyete uygundur. Medeni Türk çocuğu masallara, akla uygun olmayan saçma laflara inanmaz. Medeni Türk memleketlerinde yer yer büyüklerimizin heykelleri yükselecek, heykeltıraşlık ve ressamlık ilerleyecek, fabrikalar açılacak, ölen kara kuvvet bir daha dirilmeyecektir. Doğru din işte budur”

Kitabın diğer Müslüman milletlere bakışı Hıristiyan milletlere bakışından farklı değildir. Müslüman milletlerin kimler olduğundan, Müslüman olmalarının dışında taşıdıkları diğer özelliklerden bahsedilmez. Türk olmadıklarından neden zayıf olduklarını sorgulamaya gerek görülmemiştir. Dini iman milli imanla bütünleştirilir ve Atatürk’e bağlılık ve onunla nurlanmış Cumhuriyet bir kez daha yüceltilir:

“Bugün müslüman milletlerin en kuvvetlisi, bağımsızlığına adamakıllı sahip bulunanı Türklerdir. Evvelce birçok devletler kuran Müslüman milletleri, sonradan çalışmamaya ve bazı şarlatan ve hain adamlara uyarak tembellik etmeye başladıklarından bu hükümetlerin birçoğu mahvolmuştur. Türk ise uyanarak saçma fikirleri, saçma fikir sahiplerini başından attı; medeniyete uydu, medeniyet alemine karıştı. Türk anladı ki Allah kuru dua kabul etmiyor. Silahına sarıldı, düşmanları mağlup etti. Bundan sonra Türk, Gazi’nin nurlandırdığı Cumhuriyet ve medeniyet yolunda yürüdükçe, düşmanlar ona dokunamayacak ve bağımsızlığını daima müdafaa edecektir”

‘Söz’ okul müfredatından din dersini çıkarmak yerine, dini kendi istediği gibi stratejisine uygun biçimde manipüle ederek kullanmaya devam etmiştir. Yani bir tür uygar din yaratma projesiyle din stratejinin dönüştürülmüş bir aracı olmuştur. Bu anlamda bireylere hem bir kimlik verme hem de bu kimliği denetlemeye girişen devlet, bireylerin inanç özgürlüklerini sağlamak yerine inançlarını denetler hale gelmiştir. Bu yüzden halifeliği kaldırmış ama yerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuştur. Laiklik prensibinin kendisine aykırı olan bu kurum, devlet adına camide hangi vaazın nasıl verileceğini, ezanın hangi dilde okunulacağını belirlemektedir. Yani dinin nasıl yaşanması gerektiğini belli bir paradigma çerçevesinde yorumlayarak, farklı mezhep ve inançları da dışlamış olmaktadır.

İzlenen bu karmaşık, çelişkili din politikası zamanla değişen şartlara göre kendini yenileyemediğinden, özellikle de bireylerin dini ihtiyaçlarını karşılayamadığından etkisini yitirmeye başlamıştır. Bazı birey ve gruplara diğerlerine göre daha yüksek değer verilmesinin doğurduğu, toplumsal prestij, güç, statü ve fırsatların gene adil olmayan bir şekilde dağıtılması ve bundan kaynaklanan duygular muhafazakar kesimde bir sosyal yoksunluğun oluşmasına yol açmış ve zamanla bir dışa vurum sürecine girilmesine sebep olmuştur. Bu durumun başlıca örneklerinden biri de siyasal anlamda yükselen İslami hareketler ve sosyal alanda genişleyen cemaat hareketleridir. Cumhuriyetin laikçi ideolojisi, bir dünya görüşü olarak İslam’ın yarattığı boşluğu dolduramamıştır. Dönüştürme projesi ise başarısızlıkla sonuçlanmış, sistem dışına ittiği zihniyetler toplumsal hareketlere dönüşerek ona muhalefet etmeye ve yarattığı boşlukları doldurmaya başlamışlardır.

Kaynak

Abdülbaki, Muallim. “Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri” Atatürk Dönemi Ders Kitabı Kaynak, İstanbul, 2005.

'Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Din Eğitimi' yazısına 64 tane yanıt gönderilmiş

RSS ile yorumları takip edebilirsiniz.

  1. B. Duygu Özpolat, 15 May 2007 tarihinde saat tam 16:04 iken şöyle buyurmuş:

    O kadar çok şey düşündüm ki okurken, hepsini anlamlı bir paragraf haline dönüştürebileceğimden emin bile değilim ama bismillah diyerek başlıyorum (umarım bir düşünce kusmuğuna dönüşmez):

    -Öncelikle yıllar önce okuduğum bir kitap geldi aklıma. Aslında tam olarak kitap olduğundan emin değilim, fotokopiydi beim elime geçen metin, ve cumhuriyetten sonra zaman içinde “hayat bilgisi” kitaplarındaki değişimi inceliyordu. Hatırladığım kadarıyla şöyle örnekleyebilirim: cumhuriyetin ilanından sonraki yıllardan bir kitapta çekirdek Türk ailesi resmedilmiş; anne bir koltukta oturmuş gazete okuyor, başı açık, giyimi “modern”, baba da bir koltukta oturmuş, gazete okuyor. Çocuklar yerde oyuncak mı oynuyor, hani öyle bir kare. Sonraki yıllarda anneyi ütü yaparken, işe giden babayı kapıdan uğurlarken ve kız çocuğunu bu işlerde anneye yardım ederken resmeden kitaplara rastlanıyor. Aynı kitaplar babayı tamir yaparken (erkek çocuk tamire yardımcı oluyor), gazete okurken vs resmediyor. Değişen yönetim politikaları ile kitapların “aile” kavramına “kadın”ın rolüne yüklediği anlamların nasıl değişiyor olduğu çok çarpıcı idi Günümüze yakın tarihlerin kitapları da hiç iç açıcı değildi bu arada. Kadını temizlik yapmak yerine gazete okuyabilen bir varlık olarak resmeden tek kitabın onyıllar öncesinde kalmış olduğunu bilmek beni zaman zaman hüzünlendiriyor.

    -Bu hayat bilgisi kitabı ve senin yukarıdaki incelemen bana şunu düşündürdü: “okulda eğitim” anlayışı çok yanlış, çok korkunç temeller üzerinde duruyor ki zaten. Sadece Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri değil, okulda “bilimsel bilgi” içeren dersler dışında öğretilenlerin hemen hepsi (özellikle Tarih, Vatandaşlık Bilgisi, Milli Savunma gibi dersler) insanları daha rahat “manipüle” edilebilir bireyler yapabilmek için var sanki. Sadece bilimsel bilgiden ibaret olması gereken Biyoloji dersleri dahi, “evrim teorisi fobisi” yüzünden otoritenin “insan manipülasyonu” emellerine alet oluyor. Sonra büyüyüp, yıllarca beynimize doldurulan çöpten arınmaya, Yunanistan’ın da sadece bir ülke olduğunu, orada bizim gibi insanlar yaşadığını, onların da kavga etmek istemediğini, çoğunun “megalo idea” sahibi filan olmadığını anlamaya çalışıyoruz.

    -Bunları bir yere bağlayabileceğimi sanmıyor, iyi günler dileyerek kaçıyorum :)

    'B. Duygu Özpolat' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (57 taneler).
  2. A. Murat Eren, 15 May 2007 tarihinde saat tam 17:18 iken şöyle buyurmuş:

    Duygu’nun söylediklerine katılıyorum. Üniversiteye gelene kadar öğrencilere bilimsel yollarla elde edilmiş bilgiler dışında hiç bir şey öğretmemek gerekli bence. Genç dimağları gelip geçici otoritelerin arzularına bağlı olarak yıkamak/yağlamakla vatan millet kurtulmuyor. Hatta daha da beter oluyoruz.

    Dindar insanların yerine koydum kendimi yazıyı okurken. Böyle bir şeyin ortaya çıkıp çocukların önüne kadar gitmesine engel olmayan herkese lanet ettim. Bizim demokrasiden, bağımsızlıktan, ifade özgürlüğünden ne anladığımızı çok güzel özetliyor. Bu anlayış halâ baki. Halâ otoriteler çocukların beyinlerini yıkıyor saçma sapan şeylerle ilkokul ve ortaokullarda.

    Dinin bu yöndeki istismarının da, tam tersi istikametteki istismarının da önüne geçilmesi için din derslerinin, daha geniş çapta düşünecek olursak taraflı bakış açısı içermesi muhtemel olan her tür dersin müfredattan çıkarılmasa bile zorunlu olmaktan çıkarılması gerekli bence. Ama nerede o cesaret, nerede o anlayış, nerede bu liderleri yetiştirecek toplum.

    'A. Murat Eren' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (154 taneler).
  3. selma, 15 May 2007 tarihinde saat tam 18:18 iken şöyle buyurmuş:

    Sistemin temel yapıtaşlarındaki sorunları anlayabilmek için bir “case” alıp inceleyerek yola çıkmaya çalıştım. Tabii ki bu sorunun sadece bir parçası, küçücük bir görünen yüzü. Buradan yola çıkarak yüzlerce çıkarım yapılabilir. 70 senede pek de bir değişim yaşanmadığı, sadece din dersinde değil tarihte, sosyolojide, biyolojide, vatandaşlık ve milli güvenlikte hatta İngilizce dersinde aynı yöntemin izlendiği teori olarak istenirse bir kırtasiye, pratik olarak istenirse bir belediye otobüsü kadar uzakta. Bu eğitim sisteminde yetişen insanlar sadece bu dogmalarla donatılmıyorlar, aynı zamanda dogmalara inanmanın da doğruluğuna inanmaya başlıyorlar. Analitik düşünce analitik geometri dersiyle sınırlı kalıyor. Hayatın başka alanlarına uygulanamıyor. Özellikle yabancı dil öğrenmede kullanılması gereken yöntemler kesinlikle kullanılmıyor. (Pek yakında günümüz Türkiye’si M.E.B. İngilizce Ders Kitapları üzerine de bir analiz yazacağım) Kitapların her bölümünde bir konu işleniyor ve birbirlerinin üzerine eklenmiyor, herşey birbirinden kopuk. Bir yandan zamanları, bir yandan zarfları sıfatları anlatırken asla hepsini bir arada kullanmaktan bahsetmiyor. Ama sınavda gönül rahatlığıyla “Tandoğan meydandan Anıtkabir’e nasıl gidilir” yol tarifini, Atatürk’ün kısa hayat hikayesini, hatta ve hatta eğitim alanında yapılmış inkılaplar konusunda bir makale yazmasını isteyebiliyor (İlköğretim 7. sınıf müfredatı Şubat 2007).

    Bence bütün bunları yapan kadrolar cahilliklerinden değil kötü emellerinden dolayı son derece bilinçli bir politika izliyorlar. Bu yüzden sözkonusu dersleri seçmeli yapabilmeihtimali son derece zayıf. Eğitimin temeli bu, ideoliji yerleştirmek zaten, sayısal bilimler de ayıp olmasın diye var işte.

    Vahim olan ise bu uygulamaların ilköğretim ve liselerle sınırlı olmaması. Aşağıdaki maddeleri okuyunca göreceksiniz ki Yükseköğretimin dahi temel amaçları net bir şekilde milliyetçi, çağdaş, aile sevgisi dolu falan olmamızdır. Dünya çapında bilimsel çaılşmalar yaparak adını duyurmak gibi birşeye lüzum yoktur. Kenan Doğulu’yu göndeririz iki popo tokatlar Eurovision’da hallolur mesele.

    Daha henüz çıkan YÖK yönetmeliği bu çılgınlığın son noktası. 26519 sayılı yeni yönetmeliğin 7. maddesinin 3/a alt maddesi nin getirdiği şu düzenlemeyle artık Erasmus’tan tutun da Harward’da aldığınız bir tarih dersinde görebileceğiniz herhangi bir Ermeni yanlısı ifade, bir Yunanistan övgüsü ya da herhangi bir tahmin edilemez olasılık doktoranız yanmasına ve geleceğinizin kararmasına sebep olabilir. Bu yüzden Columbia, Princeton, Yale, Berkeley başta olmak üzere dünyadaki tüm üniversiteler ayaklarını denk almalı, hemen müfredatlarına Türk İnkılap tarihi derslerini eklemeli, hatta Türk Tarihinin Ana Hatları isimli güzide eseri okutmayı ciddi ciddi düşünmelidirler. Dünya Türk’ün gücünü yeniden tanımaya çok yaklaşmıştır!

    İnsanlık ve Türklük tarihine demir harflerle yazılacak ve çok konuşulacak yurtdışı ile ilgili madde (Madde 7.3.a) şöyledir:

    Madde 7 (3) Yapılan inceleme sonucunda;

    a) Yurtdışındaki yükseköğretim kurumlarında öğrenim gören öğrencilerin programlarında; programın müfredatı ile ilgisi olmayan ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Temel İlkeleri ile 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 4 üncü ve 5 inci maddelerinde belirtilen amaç ve ilkelerine aykırı dersler bulunması halinde, alınan diplomalara denklik verilmez.

    Madde 4: Yükseköğretimin amacı:

    a) öğrencilerini:
    (1) Atatürk inkılaplarını ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine
    bağlı,
    (2) Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşıyan, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan,
    (3) Toplum yararını kişisel çıkarının üstünde tutan, aile, ülke ve millet sevgisi ile dolu,
    (4) Türkiye cumhuriyeti devletine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren,
    (5) Hür ve bilimsel düşünce gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı,
    (6) Beden, zihin, ruh, ahlak ve duygu bakımından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş,
    (7) İlgi ve yetenekleri yönünde yurt kalkınmasına ve ihtiyaçlarına cevap verecek, aynı zamanda kendi geçim ve mutluğunu sağlayacak bir mesleğin bilgi, beceri, davranış ve genel kültürüne sahip vatandaşlar olarak yetiştirmek,
    b) Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olarak, refah ve mutluluğunu artırmak amacıyla; ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasına katkıda bulanacak ve hızlandıracak programlar uygulayarak, çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı ve seçkin bir ortağı haline gelmesini sağlamak,
    c) Yükseköğretim kurumları olarak yüksek düzeyde bilimsel çalışma ve araştırma yapmak, bilgi ve teknoloji üretmek, bilim verilerini yaymak, ulusal alanda gelişme ve kalkınmaya destek olmak, yurt içi ve yurt dışı kurumlarla işbirliği yapmak suretiyle bilim dünyasının seçkin bir üyesi haline gelmek, evrensel ve çağdaş gelişmeye katkıda bulunmaktır-

    Madde 5: Yükseköğretim aşağıdaki “ana ilkeler” doğrultusunda planlanır, programlanır ve düzenlenir:

    a-Öğrencilere, Atatürk inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçeliğine bağlı hizmet bilincinin kazandırılması sağlanır-
    b-Milli kültürümüz; örf ve adetlerimize bağlı kendimize has şekil ve özellikleri ile evrensel kültür içinde korunarak geliştirilir ve öğrencilere, milli birlik ve beraberliği kuvetlendirici ruh ve irade gücü kazandırmak-
    c-Yükseköğretim kurumlarının özellikleri, eğitim-öğretim dalları ile amaçları gözetilerek eğitim-öğretimde birlik ilkesi sağlanır-
    d-Eğitim-öğretim plan ve programları, bilimsel ve teknolojik esaslara, ülke ve yöre ihtiyaçlarına göre kısa ve uzun vadeli olarak hazırlanıp sürekli olarak geliştirilir-
    e-Yükseköğretimde imkan ve fırsat eşitliğini sağlayacak önlemler alınır-
    f-Üniversiteler ile yüksek teknoloji enstitüleri ve bunlar içindeki fakülte, enstitü ve yüksekokullar, kalkınma plan ve programlarının ilke ve hedefleri doğrultusunda ve yükseköğretim planlaması çerçevesinde yükseköğretim kurulunun görüşü veya önerisi üzerine kanunla kurulur-
    g-Meslek elemanı yetiştiren bakanlıklara bağlı yüksekokullar, yükseköğretim kurulunun tespit edeceği esaslara göre bakanlar kurulu kararı ile kurulur-
    h-yükseköğretim kurumlarının geliştirilmesi, verimlerinin artırılması, genişletilmesi ve bütün yurda yaygınlaştırılması amacına-yönelik olarak yenilerinin açılması, öğretim elemanlarının yurt içinde ve dışında yetiştirilmeleri ve görevlendirilmeleri, üretim-insangücü-eğitim unsurları arasında dengenin sağlanması, yükseköğretime ayrılan kaynakların ve ihtisas gücünün dağılımı, milli eğitim politikası ve kalkınma planları ilke ve hedefleri doğrultusunda ülke, çevre ve uygulama alanı ihtiyaçlarının karşılanması, örgün, yaygın, sürekli ve açık eğitim-öğretim de kapsayacak şekilde planlanır ve gerçekleştirilir-
    ı) Yükseköğretim kurumlarında atatürk ilkeleri ve inkılap tarihi, türk dili, yabancı dil zorunlu derslerdendir-ayrıca, zorunlu olmamak koşuluyla beden eğitimi veya güzel sanat dallarındaki derslerden birisi okutulur-bütün bu dersler en az iki yarı yıl olarak programlanır ve uygulanır- ”

    Metnin tamamı için:

    http://www.yok.gov.tr/duyuru/denklik_yonetligi_resmi_gazete.pdf

    YÖK 26519 sayılı yeni yönetmelik madde 4′e cevap:

    (1) Tamamladıkları yuksek egıtımın uzerınden 5 sene gecen vatandasların belırtılen ılke ve ınkılapları unutmus ya da ıcsellestırememıs olma ıhtımallerıne karsın devlet ve ozel tum ısyerlerınde bu derslerın hızmet ıcı egıtım programlarına dahıl edılmesını

    (2) Turk milletinin ahlaki, manevi ve kulturel degerlerini genelleyip pozitif bilim esaslarina gore kategorize ederek tum bu kavramlarin yeniden tanimlanmasini ve yayinlanmasini, sadece kanindan ve irkindan dolayi seref duyamayan insanlara bu isin mantikli bir aciklamasinin yapilarak iknaya calisilmalarini

    (3) Toplum yarari demenın devlet yarari mı demek oldugu hususuna acıklık getırılmesını, kisisel yarar mesru yollardan kazanildigi surece ne gibi bir zarari olabilecegının acıklanmasını, toplum yararini kisisel cikarinin uzerinde tutan insanlara (bu isi yapabilmenin tum kriterleri acikca belirtilmis) YÖK üyelerinden en az 50 ornek verilmesini, aile ulke ve millet sevgisinin ayrica akademik kriterlerle tanimlanmalarını

    (4) Turkiye Cumhuriyeti devletine karsi sorumluluklarimizin acik ve net bir sekilde basin yayin organlariyla duzenli olarak hatirlatilmasinı

    (5) Hur ve bilimsel dusunce gucu ve genis dunya gorusunun bu ahval ve serait icinde nasil mumkun olabileceginin detayli aciklamasinı, bu metni yazanlarin insan haklari konusunda en az 500 saat sureyle egitim almasinı

    (6) Bedeninde kilo fazlasi, ruhunda travmatik sendromlar, zihninde kaliplasamamis yargilar olan insanlarin butun bu olanlardan sonra muhtemelen cesitli duygusal problemleri de olacagindan YÖK tarafindan tayin edilecek bir klinik psikolog tarafindan oncelikle ucretsiz tedavi saglanmasinı, sonra bilimsel kriterleri belirlenmis ahlak egitimin verilmesini

    (7) Ilgi ve yetenekleri cesitli sebeplerden dolayi bir turlu ortaya cikmaya firsat bulamamis ya da surekli degisen insanlarin daha kendilerini kalkindirmadan yurdu kalkindirmaya calismalarinin yurt acisindan sakincali olacagindan bu maddeden muaf tutulamalarinı, genel kultur kavraminin yeniden tanimlanmasinı

    b) Mutluluk kavrami tamamen kisiye ozgu oldugundan ve cagdas uygarligin bir parcasi olma onergesindeki yapici ve yaratici kavrami varolan egitim sisteminin kendisiyle celistiginden bu maddenın feshıni

    c) Yuksekogretim kurullarinin yaptiklari egitim duzeyinin yukseklik derecesini olcmek uzere bir bilirkisi kurulu tayin etmelerı, sadece muhendıslık ve tıbbın degil sosyal bilimlerin de bilimin bir parcasi oldugunu kabul edıp, bu bilimlerde yapilan calismalarda elde edilen sonuclarin yayilmasindan gocunmamayı, yurtdisi kurumlarla isbirligi yaparken kendilerinin bizlerle calismaya layik olup olmadiklarini yahut dis mihraklara donusup bizi icten yikmaya calisip calismayacaklarini anlamak uzere 50 saatten az olmayan egitimin verilmesi, seckin olmanin her turlusune karsi olup egosunu yenmeye calisan insanlara hosgoru saglanmasi, evrensel gelisme derken onceligimizin 86 megapixel cozunurluklu kamerasi olan cep telefonu uretmek mi yoksa aclik ve savaslari bitirmek mi oldugunun acik ve net ifade edilmesi, eger secenek a ise b gibi dusunen insanlarin bu maddeden de muaf tutulmasinı

    talep eder, saygılarımı sunarım…

    'selma' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (12 taneler).
  4. Erkan Tekman, 15 May 2007 tarihinde saat tam 23:17 iken şöyle buyurmuş:

    Sevgili Duygu ve sevgili MEren’in okullarda “bilimsel yollarla elde edilmiş bilgiler dışında hiç bir şey öğretmemek” önerisinin MEren’in dünyayı ele geçirdiği zaman devreye girecek bir plan olduğunu düşünüyorum ve uzak olasılığına bakarak biraz ferahlıyorum…

    “Bilimsel yol”un ne olduğunu ve ne olmadığını anla(ya)mayacak dimağlara “bilimsel doğru”ları zerketmek ne kadar tehlikeli, ne kadar yanlış. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” yanlış önermesinin başka bir açıdan fetişleştirilmesi değil de nedir bu?

    Çocukları neden eğitiriz? Bakış zaviyenize bağlı olarak iyi insan, iyi vatandaş ve iyi kul yetiştirmek için. (sondan başlayarak beğenmediklerinizi traşlayabilirsiniz :-) Ve bu işlevin sadece anne-babalara bırakılmayacak kadar “ciddi” bir iş olduğu düşünüldüğünden devlet (kral devleti, din devleti, ulus devleti, …) olaya el koymuştur. Demek ki her “devlet” çocukların beynine bazı mürşitler sokmaya, çakmaya çalışacak. Kimisi ilke ve inkılap sokacak, kimisi günah ve cehennem, kimisi ise doğru ve ahlak… Ama, inanın bana, iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı, sorgulama ve muhakemeyi sokmadan Newton ile Darwin’i koyarsanız meydana yanlış yapmış olursunuz.

    Çünkü hayatta en hakiki mürşit ilim değildir, olamaz da… Bu başlıklı moleschino girdimi bir ara tamamlayıp yayımlayacağım, o zaman belki daha geniş anlatabilirim tezlerimi. Ama, lütfen, ilim tek başına hiçbir şeydir… Yapmayın!

    'Erkan Tekman' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (70 taneler).
  5. Erkan Tekman, 15 May 2007 tarihinde saat tam 23:34 iken şöyle buyurmuş:

    Sevgili Selma’nın ufak bir yanlışını düzeltmek isterim: Güneş-Dil Teorisi ve benzeri safsatalar 1935 sonrasında meydana çıkarlar. Ama bu eserin de -iddiasına karşın- pek bilimsel bir yöntemle hazırlanmadığı aşikar olsa gerek. Ya da başka bir bakış ile eğer bu eser “bilimsel” ise Güneş-Dil Teorisi de aynı bilimsellikten feyz almaktadır.

    İncelediğin metin “ümmet”ten “millet”e geçiş döneminde, hem de en genç nesillere okutulmuştur. Bunda şaşacak herhangi birşey göremiyorum, Yeni ulus ve yeni (ulus-)devlet neferlerini yetiştiriyor. Kul yerine vatandaşı koymaya çalışıyor. Anlaşılabilir… Aynı yıllarda Avrupa’ya baksak herhalde çok benzer şeyler görecektik, Edirne’den Londra’ya…

    Anlayabiliyorum neden bu tip bir müfredata gerek duyulmuş. Ha, olumluyor muyum? Hayır, asla…

    'Erkan Tekman' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (70 taneler).
  6. B. Duygu Özpolat, 16 May 2007 tarihinde saat tam 00:16 iken şöyle buyurmuş:

    Efenim bir dakika! Ben kesinlikle Meren’in benim söylediklerime katıldığını belirtip akabinde belirttiği “tiz kesilsin bu derslerin kafalarığğğ” düşüncelerine katılmıyorum kesinlikle!

    Benim ideal dünyamda Din Kültürü dersleri olurdu, ama o derslerde Dünya’daki dinlere olabildiğince yer verilir, çocuklara “kültür vasıtasıyla konuşmak ve çeşitliliği kutlamak” öğretilirdi. (Biz gece tırnak kesersek şeytanın gelip burnumuza osuracağını öğrendik o derslerde). Ama kimsenin bir başkasını “anlayıp” onun varlığını “kutsal görmeye” niyeti yok. Ve dünya üzerinde hiçbir ülke yok ki genç dimağları yıkamasın okullarda. Böyle şeylerin çözümünün “din dersleri kalksın, ya da da seçmeli olsun!” da bulunabileceğini sanmıyorum. Sorun çok daha derinlerde yattığından, çözümü de daha derinlerde.

    'B. Duygu Özpolat' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (57 taneler).
  7. Erkan Tekman, 16 May 2007 tarihinde saat tam 00:26 iken şöyle buyurmuş:

    Sevgili Duygu,

    Senin yorumunda “okulda “bilimsel bilgi” içeren dersler dışında öğretilenler” lafını, sevgili zevçinin yorumunun başında da “Duygu’nun söylediklerine katılıyorum” lafını görünce boşlukları dolduruvermişim. Kusura kalma…

    Umarım aile içi bir gerginliğe neden olmam :-P

    'Erkan Tekman' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (70 taneler).
  8. A. Murat Eren, 16 May 2007 tarihinde saat tam 00:35 iken şöyle buyurmuş:

    Hayatta en hakiki mürşidin ilim olmadığına sonuna kadar katılıyorum. Benim söylediğim şey zaten en hakiki mürşidin ilim olduğuna da işaret etmiyor aslında.

    Fakat “iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı, sorgulama ve muhakemeyi sokmadan Newton ile Darwin’i koyarsanız meydana yanlış yapmış olursunuz” diyorsun ya, zaten benim muhalefet ettiğim nokta orası. Elbette bilimin iyi ve kötünün yorumlanması noktasında bir tasarrufu olamaz. Bana göre pratik sorunlara pratik çözümler üretmek için ortak dil olarak değerlendirildiğinde faydalı bir şeydir bilimsel yaklaşımlar. Onu çocukların hayatının merkezine koyalım, hepsi aidiyet ve maneviyat ihtiyacından arınmış birer pozitivist popo olsun demiyorum.

    Fakat, ideal bir dünyada herhangi bir devlet kurumu hiç bir anlamda iyi ve kötüyü muhakeme etmek için çocukları yetiştirmek vazifesini kendisinde görememelidir bence (oha). Çünkü devletlerin “iyi ve kötü”, “toplumsal ahlak kuralları”, “vatan sevgisi”, “aile sevgisi”, “manevi değerler” gibi, genel geçer çerçevelerle tanımlanması mümkün olmayan ve tamamen göreceli olan kavramları kendi belirlediği kriterlere göre aşılamasına, insanları formatlamasına müsaade edilince ortaya bu günün andaval gençliği çıkar işte.

    Bu hayat ümmet ya da millet olmak ve bu seviyedeki kavramlarla tatmin olmak için çok kısayken, bizler büyük amaçlarımız için insanları bu kavramlar ile bombalıyor, hepsinin bir insan ömrünü derin bir uykuda geçirmelerine neden oluyoruz. Bu kadar kalabalık olunca başka bir çıkar yol yok zaten..

    'A. Murat Eren' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (154 taneler).
  9. Erkan Tekman, 16 May 2007 tarihinde saat tam 01:00 iken şöyle buyurmuş:

    Anlaşıyoruz herhalde: Daha iyi bir toplum için daha iyi bireylere, daha iyi bireyler için de daha iyi eğitime ihtiyacımız var. Ama bu eğitimi kim verecek, kim verebilir? Devlet elinde eğitim, aynen ulus-devlet gibi ehven-i şer bir yanıt. “Başkası vereceğine devlet versin bari” diyerek sıyırtmış insanlar. Cemaatler, askerler, … “Biz daha iyisini veririz ama” diyor duruyorlar, o da ayrı hikaye…

    Neyse ki çocuklarımızı devletin okullarına göndermeden önce, hatta sonrasında da, onlara başlarına gelecek kötü şeylere bağışıklık sağlayacak ve hatta ömür boyu yetecek kadar eğitim veriyoruz. Annemle babam bana vermişler, ben de çocuklarıma vereceğim. Umarım okulda öğrendikleri ile yakından ilgilenecek ve zehri zamanında emip tükürecek vaktim de olur…

    Başka ailelerin çocukları ne olacak peki? Anne-babaları iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayrıdedemeyen; sorgulamayı ve muhakemeyi bilmeyen çocuklar? Zor soru… Cevabını bulmak daha da zor!

    'Erkan Tekman' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (70 taneler).
  10. selma, 16 May 2007 tarihinde saat tam 01:29 iken şöyle buyurmuş:

    Ben şahsen kesinlikle düşünmüyorum okula göndermeyi yavrularımı. Bugünlerde anneme sürekli bundan bahsediyorum, sonunda ikna oldu. Benim aklım başıma 24 yaşımda geldi, çocuklarımın tüm bu süreci yaşayarak zaman kaybetmesine lüzum yok. Eve geldiklerinde gereksiz bilgi temizliği ve gereksiz muhakeme sorularına mantıklı cevaplar bulmak yerine baştan temiz başlayalım. Tabula Rasa!

    Tabii herkesin çocuğunun akıllı, vicdan sahibi, saygılı, açık ve özgür olması gibi idealleri olmayabilir. Evet ben de bunu yaparak özgürlüklerini bir süreliğine ellerinden alıyorum ama herhalde onlara genlerini verip doğuran canlı, onları nefer olarak gütmek isteyen bir iktidardan daha sağduyulu karar verecektir “en iyisi” için.

    Duygu yakında homeschooling ile ilgili bir yazı yazacak, heyecanla bekliyorum, Acaba evde eğitimin Türkiye’de yaygınlık oranı nedir? Ve çocuğunu okula göndermemenin ne gibi bir yaptırımı vardır?

    'selma' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (12 taneler).
  11. Volkan Hatem, 17 May 2007 tarihinde saat tam 12:29 iken şöyle buyurmuş:

    Selma biryerlerde “tarihi ve bilimsel gerçekler” demiş. “Tarihi gerçek” diye birşey var mı bilmiyorum. Olsa olsa tarihi görüş falan mümkündür herhalde.

    “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” kitaplarının Türkiye’deki evrimini incelemek de (Duygu’anımın “Hayat Bilgisi kitap karşılaştırmaları”na değinmesine istinaden) oldukça ilginç olabilir.

    Mesela, benim merak ettiğim noktalardan biri de ne zamandan beri bu kitaplar açıkça Hanefi mezhebinin inanç ve uygulamalarını dayatıyorlar?

    Benim zamanımda (tevellüt ‘74) ortaokul ve liselerde “Sosyal Bilgiler” kitabı yerine “Milli Tarih”, “Milli Coğrafya” yenilikleri gelmeye başlamıştı. Tarih kitapları da aynı “hanefi islam” bakış açısına sahipti.

    Sorgulamama neden olan ilk şey ashabdan (peygamberin yakın çevresi) olmadığı halde “hazret” sıfatıyla anılan birkaç ad idi. Muaviye, zamanında peygamberin en büyük karşıtlarından biri iken sonradan Şam/Suriye valisi olarak atanmış. Peygamber torunları Hasan (bu kısmı taraflı söylenti de olabilir) ve Hüseyin’in (bu kısmı tartışmasız kabul görüyor gibi) ölümlerinden sorumlu. İktidar için Ali ile de mücadele etmiş.

    Lakin, sünni islam geleneğinin kurucusu sayılan Emevi (Umeyye) hanedanının ilk lideri Muaviye ve oğlu Yezid din kültürü ile milli tarih kitaplarımızda istisnasız şekilde “hazret” diye anılıyorlar. Muaviye’nin babasının Ebu Sufyan, annesinin de Hind olduğunu hatırlatmaya bilmem gerek var mı? Zamanında çok popüler olan “Çağrı” filminin de önemli karakterleriydi bu adlar.

    Bir de şiilerle alevilere sorun bakalım ne düşünüyorlar…

    Bu sadece bir örnek… Dersin adı “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” iken (ne demekse?) içerik daha çok “Sünni islam, Hanefi uygulamaları” diye gidiyor.

    Tarih kitabıyla uyum gösterilen yanlar dışında ciddi şekilde çelişen kısımlar da var. Mesela tarih kitaplarımız gayet Osmanlı taraftarı futbol yorumcusu tadında savaş hikayeleri anlatırken, din kitapları Türk (Roma) hamamlarının şeytanların mekanı olduğunu tespit eden vecizelerle doluydu (circa 1984).

    Ve saire…

    'Volkan Hatem' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (10 taneler).
  12. Asimetrik, 18 May 2007 tarihinde saat tam 16:57 iken şöyle buyurmuş:

    Erkan TEKMAN’a nispeten katılıyorum. Çocuklara yalnızca bilimsel bilgi verilirse hırsızlık yapmamaları, komşu yaşlı teyzeye yardım etmesi gibi bilgileri nereden öğrencek?

    Ya da afedersiniz bir çocuğun yetiştiği zaman ensest ilişkilere girmemesi gerektiği ya da cinsel istismar materyali olmaması gerektiği nasıl öğretilecek?

    Bu manada, bir insan matematik bilmese ya da herhangi bir bilim dalında uzman olmasa bile edep ve haya timsali olabilir. Belki de herşeyden önce kazanmamız gereken bu yetilerdir.

    'Asimetrik' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (5 taneler).
  13. A. Murat Eren, 18 May 2007 tarihinde saat tam 21:27 iken şöyle buyurmuş:

    Çocuklara yalnızca bilimsel bilgi verilirse hırsızlık yapmamaları, komşu yaşlı teyzeye yardım etmesi gibi bilgileri nereden öğrencek? Ya da afedersiniz bir çocuğun yetiştiği zaman ensest ilişkilere girmemesi gerektiği ya da cinsel istismar materyali olmaması gerektiği nasıl öğretilecek?

    Siz “ensest ilişkilere girmemeyi, komşu yaşlı teyzelere yardım etmeyi, cinsel istismar materyali olmamayı okulda öğrendim” diyebilir misiniz? Okula gitmeyen insanlar yaşlı teyzelere yardım etmeyip ensest ilişkilere mi giriyorlar? Ne ilgisi var..

    'A. Murat Eren' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (154 taneler).
  14. anonim, 18 May 2007 tarihinde saat tam 23:20 iken şöyle buyurmuş:

    İnceleme güzel olmuş.

    Yorumlarda kafama takılan bir-kaç şey var; biz bilimsellikten falan bahsediyoruz. Neden bilime güveniyoruz? Çünkü dogmaların, bilim referansıyla yanlış olduğunu anladık. Peki bilime güvenmek için ona hangi referansı yüklemeliyiz. Dogmayı yükleyemeyiz. Çünkü iki şeyi kendi arasında kıyaslarsak taraf tutmuş oluruz. Onun için 3. bir referansa ihtiyacımız var. Acaba bu nedir?

    İkinci bi şey; İslam neden bir din olarak görülüyor? İslam bir hayat tarzı değil midir? Toplumun hayat tarzını düzenleyen bir şey nasıl Allah’la kul arasında olabilir. Biliyorsunuz ki hukuk da toplumu düzenliyor, toplumsal güveni sağlıyor. Biz nasıl deriz ki suç faille mağdur arasındadır diye? Yoksa savcı kamu davasını nasıl açıyor?

    Anlayacağımız; biz bir konuya yaklaşırken hiç de adaletli yaklaşmıyoruz… İnsanlara en başta adalet bilgisi verilmelidir. Ki onunda tarafsız verileceği şüpheli…

    'anonim' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (8 taneler).
  15. Asimetrik, 19 May 2007 tarihinde saat tam 11:35 iken şöyle buyurmuş:

    @A. Murat EREN
    Anlattıklarımdan oldukça ama oldukça garip bir çıkartım yapmışsınız.

    Öğrenim hayatı yalnızca öğrenimden ibaret değildir. Bu nedenledir ki adı eğitim ve öğretimdir. Ve bu yalnızca okulda verilmez.

    Yukarıda ifade ettiğimi yalnzıca okul ile kısıtlayıp böyle bir çarpıtma yaptınız. Fakat benim kastettiğim bir minik yavruya eğitim (Dikkat edin eğitim dedim. Bundan sonra daha ayrıntılı açıklama gereği duyuyorum.) verilebilen her yerdir. Başta bu mekan kişinin ailesidir.

    Bir aile çocuğuna bu güzel değerleri verir. Sonra ilkokul öğretmeninden alır. Ve daha sonra arkadaşlarından.

    Takdir edersiniz ki dünayayı sadece denklemlerden ibaret görenler dahi vatan, anne, bayrak gibi kelimelere sımsıkı sarılıyorlar.

    Bu manada Erkan TEKMAN hocamın “Hayatta en hakiki mürşit ilim değildir.” yaklaşımına katılıyorum. Bilim size vatanın ne kadar kutsal olduğunu, komşulara yardım etmeniz gerektiğini öğretmez. ___Ve yukarıda da salt olarak bundan bahsediyordum.___ Çanakkale’de ölen 250 Bin vatan evladı vatanı toprak parçası olarak görseydi; inanın ölmezdi.

    'Asimetrik' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (5 taneler).
  16. Erkan Tekman, 19 May 2007 tarihinde saat tam 11:50 iken şöyle buyurmuş:

    Sayın Asimetrik,

    Lütfen adımı da dahil ederek Çanakkale gevelemelerini buralara da sirayet ettirmeyin…

    Osmanlı İmparatorluğu (Devleti), başka çökmekte olan emperyallerle birlikte, bazı başka daha iyi durumdaki emperyallere karşı bir savaşa girdi. Osmanlı bu savaşa savunan taraf olarak değil, saldıran taraf olarak dahil oldu. Karşısındaki emperyaller, son derece mantıklı ve doğal bir şekilde, savaş strateji ve taktiklerinin bir parçası olarak, bu çöken emperyale saldırmak ve kendi taraftarları olan bir başka emperyale taktik destek sağlamak amacıyla Boğazlar’dan geçme planı yaptılar.

    Bunun için, doğal olarak, tüm askeri birliklerinden, bu arada dünyanın ta öbür ucundan gelmiş gençlerden, emperyal ordular kurarak Çanakkale üzerine gönderdiler. Osmanlı Devleti de, daha iyi durumdaki emperyal taraftarlarının destek ve hatta komutasında, Halife-i Ru-i Zemin’in cihad çağrısı ile oluşturulmuş ve o zamanki memalikin her köşesinden gelmiş Müslüman gençlerden oluşan bir emperyal ordu ile savunmaya geçti.

    Bu sırada o cephede olan, hatta kimi yararlıklar gösteren bir komutanın daha sonra Osmanlı’nın mirasını kısmen devralacak ve kısmen reddedecek bir ulus-devleti kuran kişi olacak olması, tüm efsaneleştirme çabalarına karşın, bir tesadüf, ya da isterseniz Amerikanvari bir açıklama ile “doğru zaman, doğru yer” durumu idi.

    Orada Müslüman askerler vatanı kurtarmak için değil, Hilafet’i ve Osmanlı emperyalini kurtarmak için öldüler, uygun dini terminolojiyi kullanırsak şehit oldular.

    Kurtuluş Savaşı’nı Çanakkale’ye dayandırmak aymazlıkların şahıdır. Çanakkale Savaşı’nın emperyalizme karşı yapıldığını söylemek yalanın kuyruklusudur. Çanakkale, Osmanlı’nın savaşıdır. İki tarafta iki emperyal kuvvet (ya da emperyaller topluluğu) vardır.

    Sevgili MEren!’in “bilimsel bilgi” dediği bu işte. Yoksa hurafeler, efsaneler, yarım-gerçekler ya da yekten atmasyon hikayeler değil… Sevgili Selma’nın gayet güzel gösterdiği gibi hurafeler yalnızca dine özgü değil, laik ulus-devletlerin de “Cumhuriyeti kurtaracağız” diye ortaya atılanların da ötekilerden hiç de geri kalmayan masalları var.

    'Erkan Tekman' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (70 taneler).
  17. selma, 19 May 2007 tarihinde saat tam 20:18 iken şöyle buyurmuş:

    Sayın Asimetrik,

    Eğitim ve öğretim kavramları konusunda bizleri aydınlattığınız için teşekkürler. Sayenizde Türk Eğitim sisteminin nasıl da bizleri aile- okul-arkadaşlar ekseninde “eğittiğini” anlamış olduk. Yaptığınız analitik çıkarımlarla kendi eğitim sürecinizin bu doğrultuda ne şekilde tamamlandığını net biçimde gösterdiğiniz için ayrıca minnettarım. Bu sayede Meren’i anlayamamış olmanızı ve Erkan TEKMAN hocanızın harika bir biçimde özetlediği Çanakkale Savaşı sürecine yüklediğiniz anlamları hoş görüyorum.

    Sevgili Erkan, çocuğumun tarih öğretmeni sen olur musun?

    'selma' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (12 taneler).
  18. Ali Işıngör, 19 May 2007 tarihinde saat tam 21:49 iken şöyle buyurmuş:

    Sevgili Moleschino ahalisi,

    Erkan’ın deyimiyle her konuyu “İtalyan Komünist Partisi”ne çekme yeteneğine sahip, siyasal çizgisi kulak memesi kıvamına gelmiş soğan pembesi ile “kan kırmızı” arasında gezinen, hayattan tensel keyifler almaktan da utanmayan bir “Hacı Komünist”im…

    Aslında yazıyı tartışmayacağım. Tartışmaya sonradan katılan ve tarih konusunda da birkaç kelam edebilecek cesarette birisi olarak, bu yazı sonrasında edilen bazı yorumların ciddi bilgi eksikleri/hataları içerdiğini ve bunu ne Moleschino yazarlarına ne de okurlarına yakıştıramadığımı söylemek istedim.

    Şimdi bu yanlışlara gelelim:

    Birinci yanlış, Asimetrik’in yorumunda. Çanakkale’de ölen Türk askeri sayısı 250 bin değil, 55 bin 801′dir. Bunu da işkembem değil, Genelkurmay Başkanlığı’nın kayıtları söylüyor!

    İkinci yanlış ise, Erkan’ın söylediği “Orada Müslüman askerler vatanı kurtarmak için değil, Hilafet’i ve Osmanlı emperyalini kurtarmak için öldüler, uygun dini terminolojiyi kullanırsak şehit oldular.” lafında saklı.

    Erkan Tekman’ın herhalde dikkatinden kaçtı; Çanakkale’de “hilafeti kurtarmak için” ölenler arasında çok sayıda gayrımüslim yani Rum, Ermeni, Musevi, Arnavut vardır. Üstelik bunlar Gelibolu Yarımadası’na meşhur “Amele Taburları” ile değil, Tıbbiye’den, Mekteb-i Sultani’den “okul kırarak” gelmişlerdi… Yani Erkan’ın “uygun dini terminolojiyi kulllanırsak..” söylemi daha burada fena halde çatırdamaya başlıyor.

    Çanakkale Savaşları’nın bir “Osmanlı savaşı” olduğunu söyleyerek Prut Savaşı düzeyine indirmek; Erkan bunu söylediğim için kusura bakmasın ama, tarihi bilmemektir. Selma da umarım çocuğuna Erkan’dan ders aldırmaz :)…

    Peki, Çanakkale nedir?

    Aslında Erkan bunun cevabının ilk kısmını çok doğru vermiş: “Çanakkale eşittir Kurtuluş Savaşı” değildir. Çanakkale emperyalizme de karşı yapılmamıştır. Erkan’a kısmen burada da katılıyorum.

    Bence Çanakkale bir “kırılma noktasıdır”. Ve bu kırılma noktasına 1821 İsyanı’nından, 93 Harbi’nden, her iki Balkan felaketinden gelinmiştir. Diğer savaşlardan onu ayıran, bambaşka bir yere koymamızı gerektiren, öznel koşullara sahip, çok özel bir savaştır.

    Kurtuluş Savaşı’ndan farklıdır çünkü farklı etnik gruplardan gönüllüler, öğrenciler, “vatanı savunmak” için bir araya gelmiştir. Çok etnili bir hayatta kalma mücadelesidir. Mektebi Sultanili Atilla Aktuna var aramızda; Galatasaray Lisesi’nin duvarındaki o siyah mermerden okusun bizlere Garoların, Robensonların, Mıgırdiçlerin, Niyazilerin hikâyesini…

    Kurtuluş Savaşı’na benzer çünkü hayatta kalma savaşıdır. İçinden bir sonraki büyük savaşın yani Kurtuluş Savaşı’nın kadrolarını çıkarmıştır.

    Çanakkale ne bazılarının iddia ettiği gibi “ulusçu şahlanışın” ne de Erkan Tekman’ın iddia ettiği gibi “hilafeti kurtarmaya çalışan müslüman askerlerin” savaşıdır. Gerçek bu ikisi arasında bir yerlerde…

    Öyle olsaydı, Yine Erkan’ın deyimiyle söylüyorum: “Halife-i Ru-i Zemin’in cihad çağrısı ile oluşturulmuş ve o zamanki memalikin her köşesinden gelmiş Müslüman gençler” halifelerine karşı ayaklanmaz; Arabistanlı Lawrence’ın öncülüğünde Yemen’de, Hicaz’da, Filistin’de, Ürdün’de, Suriye’de kıyama kalkışmazlardı…

    Kıssadan hisse: Tarih algılamak istediğiniz şekilde ve sizin dünya görüşünüz etrafında şekillenmez.

    'Ali Işıngör' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (140 taneler).
  19. Erkan Tekman, 19 May 2007 tarihinde saat tam 23:39 iken şöyle buyurmuş:

    Sevgili Ali’nin yorumuna kısmen katılır ve daha önce yazdıklarımın kısmen çarpıtma olduğunu kabul eder, ama buna karşın ekseriyetle karşı çıkar ve önce yazdıklarımın arkasında dururum…

    Şöyle ki…

    Osmanlı’da gayrımüslimden asker ol(a)maz, olsa olsa doktor, mühendis gibi geri hizmetlere bakanlar olabilir; ama muharip ol(a)maz. Benim bildiğim budur. Ama her orduda, her savaşta örnekleri göründüğü gibi (bkz. çeşitli Holywood filmleri) Çanakkale’de çarpışan ve hatta ölen (bir nevi şehit düşen) gayrımüslimler de olmuştur. Zaten Osmanlı’da vatancılık ve neredeyse Türkçülük akımlarının içerisinde bol miktarda gayrımüslim ve de muhacir (mesela Arnavut, benim bildiğim Müslüman Arnavut) mevcuttur; bunların Çanakkale’de dövüşmeleri son derece doğal ve beklendik bir olaydır. Hele de bunlar arasında entelektüellerin, öğrencilerin bulunması daha da öyle…

    Ama buna bakıp da “vatancıların vatanı savundukları savaş” diye adlandırmak da, en hafif deyimle, hayalperest romantizmdir. Yine meşhur kayıtlara bakınca 50 küsurbin şehidin yalnızca 100 tanesinin gayrimüslim olduğu görülür. 500 kişiden biri… O sırada memalik-i Osmani’deki gayrimüslim oranı bunun çok çok üzerindeydi sanırım. Yanılıyorsam düzeltin. Nedir bu oranlar arasındaki asimetrinin nedeni? Sakın halifenin cihat çağrısı ve de bu çağrıya uymayanların peşinde Anadolu’da köy köy dolaşan jandarma olmasın?

    Çanakkale’ye giden gayrımüslimlerin “gönüllü” olmasında da şaşılacak birşey yok. Tanzimat’tan itibaren herkese mecbur kılınan askerlik vazifesi yarım asır gayrımüslimlerin “bedelli” askerlik yapması ile geçiştirildi. Gönüllüler istisna… İkinci Meşrutiyet meclisinde dahi bu konuda konuşmalar olduğu yolunda birşeyler kalmış aklımda. Yani müsülman-gayrımüslim tüm Osmanlı halkına farz kılınan askerliği, nedendir bilinmez, yalnızca Misak-ı Milli sınırları içinden (ya da zamanla bu sınır içine giren) müslümanlar ifa ediyor…

    Evet, eğer Çanakkale geçilse idi Osmanlı yok olacaktı. Çanakkale geçilmedi, ama Osmanlı yine yok oldu. Bu biraz “kırılma noktası” tezi ile çelişmiyor mu? Osmanlı’nın küllerinden Anka kuşu gibi doğan Türkiye Cumhuriyeti varlığını Çanakkale’ye dayandıramazsınız. Belki pek çok şey arasında da Çanakkale’ye de dayandırabilirsiniz, ama öncelikle ve özellikle Çanakkale’ye dayandıramazsınız. Ben mi? Biraz zorlasam Osmanlı’nın çöküşünü Fatih’in Konstinapolus kuşatması sırasında Cenevizliler ile Venediililer’e verdiği imtiyazlara bile dayandırabilirim…

    Çanakkale’ye benzer savaşlar olmuş mudur tarihte? Mutlaka… Aklıma hemen Napolyon’un Rusya seferi ile İkinci Dünya Savaşı’ndaki Leningrad direnişi geliyor. Bunların hangisinde kim muzaffer oldu, sonuçta kim galip çıktı. Çanakkale’de kim muzaffer oldu, sonuçta kim galip çıktı? Neden?

    Sevgili Ali “Çanakkale çok özeldir, bambaşka bir yeri vardır” diyor. Ama bana kalırsa bu özelliği, bambaşkalığı açıklamakta kısa kalıyor yazdıkları. Bana kalırsa Ali de ezber tekrarı yapıyor; bunca yıldır bize anlatılan da Çanakkale’nin özelliği, bambaşkalığı değil midir? Evet, Çanakkale özeldir ve bambaşkadır. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nde giden yol açısından değildir bu özellik ve bambaşkalık; Sovyet emperyaline giden yol açısındandır. Eğer Çanakkale geçilse idi 20. yüzyıl tarihi ve hatta 21. yüzyıl bambaşka bir şekilde cisim bulacaktı. Belki sosyalizmi gerçeğe çevirmek Rusya köylüsüne değil de İtalyan Komünist partisine (ya da başka bir proleter örgütüne) nasip olacaktı. Belki sosyalizm denemesinin sonu sosyal faşizm, çürümüş bürokrasi ve üret(e)meyen toplum olmayacaktı. Bu dolayımdan girersek Çanakkale’de savaşıp ölenler (şehit düşenler) aslında kapitalist düzeni ve emperyalizmi kurtardılar… Hoh-ha!? Buna ne diyorsunuz?

    Sevgili Selma, tarih konusunda iddialı değilim, ders vermek konusunda da pek iyi değilimdir. Ama çocuklarımız ile şöyle bir çilingir sofrası kurduğumuzda tarih yorumum üzerine birkaç monolog sözü verebilirim.

    Sevgili Ali, tarih bir algı konusu değildir, ama bir yorum konusudur. Benim bildiğim sağlam tarihçiler bunu söyler. Diğerleri ise (aralarında hayli “baba” tarihçiler mevcut) kendi yorumlarını “bilimsel gerçek” gibi yutturmaya kalkarlar. Yukarıdaki benim yorumum…

    'Erkan Tekman' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (70 taneler).
  20. Erkan Tekman, 19 May 2007 tarihinde saat tam 23:52 iken şöyle buyurmuş:

    Ufak bir ekleme: Gayrımüslimlerin askerliği konusundaki tutum Osmanlı’dan laik, sosyal, hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti’ne pek değişmedi. Gayrımüslim vatandaşlarımız hala muharip olamıyorlar, onu bırakın geri hizmeti dışında, kantincilik dışında pek bir iş yapamıyorlar bildiğim kadarı ile. Gönüllü olsalar dahi! Rahmetli Hrant Dink’in askerlik ile ilgili anekdotları geliyor aklıma…

    'Erkan Tekman' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (70 taneler).
  21. Erkan Tekman, 20 May 2007 tarihinde saat tam 01:13 iken şöyle buyurmuş:

    Duramayıp sevgili Ali’ye bir de soru soracağım:

    Aliciğim, diyorsun ki “İçinden bir sonraki büyük savaşın yani Kurtuluş Savaşı’nın kadrolarını çıkarmıştır.” Kimdir acaba bu kadrolar? Hadi Mustafa Kemal’i biliyoruz, Çanakkale’de çok önemli bir rol oynamıştır. Ama diğer kadrolar bu sırada nerededir?

    Wikipedia’da araştırınca şunlar çıkıyor:

    Mustafa Kemal Atatürk: Çanakkale’de Albay olarak çarpışıyor.

    İsmet İnönü: Çanakkale sırasında Tümgeneral olarak Suriye’de. Daha sonrasında Kafkas cephesinde Mustafa Kemal ile birlikte çarpışıyorlar.

    Fevzi Çakmak: Çanakkale’de Tümgeneral olarak çarpışıyor. Sonrasında Osmanlı Erkan-ı Harb Reisi.

    Ali Fuat Cebesoy: Çanakkale sırasında Tümgeneral olarak Süveyş Kanalı’nda. Sonrasında Kafkas cephesinde Mustafa Kemal ile birlikte çarpışıyorlar.

    Rauf Orbay: Çanakkale sırasında Yarbay rütbesi ile ve Teşkilat-ı Mahsusa için İran ve Irak’ta bulunuyor. Sonrasında Bahriye Nazırı ve Mondros mütarekesi imzacısı.

    Kazım Karabekir: Çanakkale’de Tuğgeneral olarak çarpışıyor. Sonrasında Kafkas cephesi komutanı ve Erzurum Kongresi’nin hamisi.

    Şimdi bu tabloya bakıp da bu kadroların Çanakkale’den çıktığını söylemek haksızlık kanımca. Hem bu insanlara haksızlık, hem Osmanlı’ya haksızlık, hem de tarihe haksızlık…

    'Erkan Tekman' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (70 taneler).
  22. Kıvanç Tarhan, 20 May 2007 tarihinde saat tam 03:14 iken şöyle buyurmuş:

    Ben öğretimle ilgili düşüncelermi yazamadan konu dağılmış bile. Bence çocukların iyi bir eğitim almaları için gerek şart yüzde yüz nesnel bir eğitim programı ve öğretmenler değil. Bence gerekli olan hem de çok daha pratik olan farklı düşünce ve fikirlerin okullarda rahatça dolaşabilmeleri, çocukların kendi özgün düşünceleriyle ortaya çıkabilmelerinin özendirilmesi. Ben şahsen insan denen mahluka çok güveniyorum. Farklı kaynaklardan beslenebilirse eninde sonunda makul bir noktaya ulaşacağına inanıyorum. Hani şu ünlü genetik algoritma var ya. Çok net, önceden planlanmış bir algortima kullanmıyor da rastgele adımlarla ilerliyor ama optimum noktayı diğer algoritmalardan daha çabuk buluyor. Onun gibi, pek çok fikir akımına maruz kalarak (yani bir nevi “noisy background”in etkisi altinda) daha güzel noktalara ulaşırlar diye düşünüyorum. Hem de empati kaslarını çok güçlendirir böyle ortamlar. Biliyorum bazıları böyle bir ortam yaratmak eğitim öğretimi nesnelliğinden şüphemiz olmayacak robotlara bırakmaktan daha ütopik bulabilir. Bence yine de devletin ideolojisi vardır ve herkes buna uymak zorundadır diyen Cumhur Sezarlar’ından kurtulabilirsek bayağı bir yol katetmiş oluruz.

    Daha radikal bir şekilde ifade etmeye çalışırsam, bence çocukların yazıda geçen tarzda kitaplardan öğretim görmelerinde çok sakınca yok yeter ki aynı zamanda mahalle camisi hocasından da tarikat şeyhinden de, mahallenin ateist, üniversite öğrencisi zıpırından da öğrenme serbestisi ve imkanı olsun, buralardan öğrendiklerini de okuluna, dersine getirebilsin. Bence bu gayet imkan dahilinde.

    'Kıvanç Tarhan' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (4 taneler).
  23. selma, 20 May 2007 tarihinde saat tam 09:36 iken şöyle buyurmuş:

    Sayın Ali Işıngör

    Aslında yazıyı tartışmayacağım. Allah razı olsun.
    Tartışmaya sonradan katılan ve tarih konusunda da birkaç kelam edebilecek cesarette birisi olarak, bu yazı sonrasında edilen bazı yorumların ciddi bilgi eksikleri/hataları içerdiğini ve bunu ne Moleschino yazarlarına ne de okurlarına yakıştıramadığımı söylemek istedim. Sizi hayal kırıklığına uğrattığımız için üzgünüz. Benim açımdan verdiğiniz doğru bilgilerin görüşlerimi etkilemede pek bir etkisi olmadı. Aynı şekilde bugün Türkiye’de gidip insanlara Çanakkale Savaşı’nda 55.801 değil de 5.000 kişi öldüğünü, önceki öğrenmelerinin yanlış olduğunu söylerseniz muhtemelen tarih algıları değişmeyecektir. Çünkü benim Çanakkale Savaşı ile ilgili sahip olduğum duygular bilgilere değil, bana o bilgileri aktaran kişilerin üsluplarına dayanmaktadır. İşte tam da bu yüzden de hala çocuğuma tarih dersini Erkan TEKMAN’ın vermesini istiyorum.

    Kıssadan hisse: Tarih algılamak istediğiniz şekilde ve sizin dünya görüşünüz etrafında şekillenmez. Algıladığımız ve bizim zihnimizdeki tarih balll gibi de dünya görüşümüzden etkilenir. İnsanları ve devletleri ilgilendiren de genelde gerçekte ne olduğu değil, olanı ne şekilde servis edip, belirlediği ideolojiyi destekleyecek biçimde nasıl kullanacağıdır. Malesef pek çok insan gerçekleri bilmemeyi tercih etmektedir. Türk Tarihi’nin Ana Hatları isimli kitabı okudunuz mu? Kemalist yönetimin resmi tarih tezinin ne kadarı gerçekti?

    Bir kara haber: Türk Tarih Tezi, 1930′lardaki şekliyle pek yakında geri geliyormuş. (Kaynak: Tarih Vakfı kulisleri)

    'selma' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (12 taneler).
  24. Asimetrik, 20 May 2007 tarihinde saat tam 20:45 iken şöyle buyurmuş:

    “Çanakkale gevelemeleri” ?

    Yazık doğrusu.

    'Asimetrik' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (5 taneler).
  25. Erkan Tekman, 20 May 2007 tarihinde saat tam 21:05 iken şöyle buyurmuş:

    Sayın Asimetrik,

    Hiç yazık değil…

    1. “Çanakkale” lafını konu ile tümüyle alakasız bir şekilde, hem de benim adımın yer aldığı bir paragrafın sonunda, ilk kez siz geçirdiniz bu tartışmada.

    2. Sonrasında sevgili Ali tarafından, kaynak da gösterilerek, çürütülen bir sayı attınız ortaya.

    3. Çanakkale’de ölenlerin temel güdüsünün “vatan” olduğu yönünde bir iddia koydunuz ortaya, sık sık duymaya alıştığımız, ezberimizde çok sağlam bir şekilde duran.

    Ve sonra sizin dışınızda olan, ama bir olasılıkla sizin de taraftar olacağınız, şeyler:

    1. Çanakkale’yi Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı sayan yaklaşım.

    2. Akif’in şiirinde olduğu gibi medeniyeti tek dişi kalmış canavar, Çanakkale’de savaşılanları da emperyalizmin temsilcileri olarak gören düşünce.

    3. Birinci Dünya Savaşı genelinde Osmanlı’yı mazlum, “emperyalistler”i de zalim olarak gören algı.

    Bunlar geveleme değil de nedir?

    moleschino’da biz sloganlarla konuşmayız; bu sayfanın tepesinde “insanlığın akıl defteri” yazıyor; bence son derece iddialı bir şekilde, ama zaman zaman da kısmen bu tarifi hakederek. Akıl defterinde marş yok, bayrak yok, dogma yok… Sorgulama var, araştırma var, tartışma var…

    moleschino’da geveleme yok. Geveleme yapıldığında da bunun tek bir adı var, geveleme.

    Eğer bu platformda bir şeyler söylemek niyetindeyseniz önce biraz tarih, ama eleştirel ve karşılaştırmalı tarih, öğrenin sonra gelin. Yok, bunları yapmayacaksanız sizin yazacaklarınıza kucak açacak bissürü forum, blog, portal var…

    'Erkan Tekman' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (70 taneler).
  26. Asimetrik, 20 May 2007 tarihinde saat tam 22:22 iken şöyle buyurmuş:

    Entellektüel tartışma adabınız sözleri geveleme diye nitelemek mi?

    1. Olayı doğrudan çanakkaleye yönlendiren sizdiniz? Ben soyut kavramların da günlük hayatımızda ne denli önemli olduğunu vurguluyordum.

    2. “Türkler 55 000 Şehit, 100 000 Yaralı, 10 000 Kayıp, 25 000 hastalıktan olmak üzere 190 000 kişi çanakkale savaşında yitirmiştir.” Bazı kaynaklara göre ise bu rakam 250 000′dir.

    3. Vatan kelimesini zikretmeyin. Hatta cümle için de bile kullanmayın. Siz iyisi mi “çilingir sofrası kurduğunuzda tarih yorumunuz üzerine birkaç monolog” yapın.

    Marş’ın, Bayrağın uğramadığı bu entellektüel budalalık rezaletini ve körler sağırlar birbirini ağırlar muhabbetini tüm gayretinizle devam ettirin. Bir de cenazeye “İnsanlığın akıl defteri” deyin. Ne dü süslü bir tabut oldu ruhsuz et yığınına.

    Üzüldüm hem de çok. Şehitler’in kurtardığı vatandan ekmek yiyorsunuz. Ama merak etmeyin o ekmek takılır bir gün boğazınıza.

    'Asimetrik' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (5 taneler).
  27. Ali Işıngör, 20 May 2007 tarihinde saat tam 22:42 iken şöyle buyurmuş:

    Bir saniye, bir saniye…

    İzninizle Asimetrik isimli arkadaşın fazlasıyla haddini aşmaya başladığını, kahve ağzıyla konuşmaya başladığını, edepsizliğin de ötesinde “Ama merak etmeyin o ekmek takılır bir gün takılır boğazınıza” gibi Kurtlar Vadisi kokan, saçma cümleler kurduğunu düşünüyorum.

    Erkan demin çok doğru bir şey yazdı burada: “bu sayfanın tepesinde “insanlığın akıl defteri” yazıyor; bence son derece iddialı bir şekilde, ama zaman zaman da kısmen bu tarifi hak ederek. Akıl defterinde marş yok, bayrak yok, dogma yok… Sorgulama var, araştırma var, tartışma var…”

    Erkan burada bir konuda düşüncelerini çok medeni bir şekilde ifade etti. Ben ise tartışılan konuyla çok da alakalı olmayan, tali bir konuda Erkan’a itiraz ettim. Kendi haklı gerekçelerimle…

    Erkan ise bana üç farlı yorumda mantıklı, zekice sorular sordu. Bu sorulara hem işkembeden olmayan doğru cevaplar vermek hem de ona duyduğum saygı nedeniyle kitap sayfalarını karıştırırken; yazdığı cevapların bir mantık süzgecinden geçmediği belli olmayan saçmalamalarınız ile karşılaştım.

    Öncelikle şunu söyleyeyim: Bu tartışmada kesinlikle sizden yana değilim. Erkan’a olan itirazlarımsa, Çanakkale Savaşı’nın tarihsel/siyasi algısına dair… Ne Erkan’ın ne de benim (ki ailemde iki şehit var) şehitlere saygısızlık etme gibi bir niyetimiz yokken, siz burada saçmalamaya başladınız.

    Sizden ricam, bundan sonra konuşmamanızdır.

    'Ali Işıngör' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (140 taneler).
  28. Asimetrik, 20 May 2007 tarihinde saat tam 23:14 iken şöyle buyurmuş:

    Ricanızı sevrek yerine getireceğim lakin ailenizdeki tüm şehitlere sonsuz saygımla beraber. Sizi bilmem ama Erkan bey çoktan çanakkale şehitlerine saygısızlık etti bile.

    “Orada Müslüman askerler vatanı kurtarmak için değil, Hilafet’i ve Osmanlı emperyalini kurtarmak için öldüler, uygun dini terminolojiyi kullanırsak şehit oldular.”

    'Asimetrik' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (5 taneler).
  29. EAN, 20 May 2007 tarihinde saat tam 23:21 iken şöyle buyurmuş:

    “Ulusal işletim sistemini” geliştirenlerin ulus, bayrak, vatan kavramları üzerindeki değerlendirmeleri beni derin düşüncelere sevk etti.

  30. Tuğçe VAROL, 20 May 2007 tarihinde saat tam 23:28 iken şöyle buyurmuş:

    Asimetrik’e katılıyorum.

    Şehitlerin uğrunda savaştığı öğeleri Hilafet ve Osmalı diye kısıtlamak akl-ı selim değildir. Vatan, din, bayrak, namus ve daha onlarca kavram.

    Hatta şehitleri “marş yok, bayrak yok, dogma yok…” masasında otopsiye yatırmak ise çifte cinayettir.

  31. Erkan Tekman, 20 May 2007 tarihinde saat tam 23:29 iken şöyle buyurmuş:

    Asimetrik:

    Vatan hamasetle kurulmaz, zeka ile kurulur. Savaşta da, barışta da. Kimin vatan için ne yaptığını da ne siz bilebilir ya da yargılayabilirsiniz, ne de başkası. İyi yolculuklar, hayırlı gevelemeler…

    EAN:

    Yukarıda okuduklarınız benim Çanakkale savaşı, Osmanlı’nın sonu, vatancılık ve milliyetçiliğin tarihi kökleri üzerine düşündüklerim. Yaptığım iş ile moleschino’da yazdıklarımı birbirine karıştırmamanız için iki farklı mecrada yazıyorum. Ama anlaşılan yetmemiş, bir kez daha açıklayayım: Ulusal işletim sistemi geliştirme işinde çalışan ve bu terimi pek çoklarına karşın inatla savunan Erkan Tekman‘ın ulusal vb. konularında ne düşündüğünü burada görebilirsiniz.

    'Erkan Tekman' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (70 taneler).
  32. Erkan Tekman, 20 May 2007 tarihinde saat tam 23:43 iken şöyle buyurmuş:

    Asimetrik, Tuğçe Varol, EAN:

    Peki sayın şehadet uzmanlarımız…

    Kore’de şehit düşen askerlerimizin hangi kavramlar için, neden can verdiklerini biriniz bana bir açıklayıverin bakayım. Din için mi? Kore’de bolca Müslüman var tabii ki… Vatan için mi? Belki, eskiden, çok eskiden atalarımız o civarın yakınlarında dolaşırlarmış… Bayrak için mi? Herhalde Seul konsolosluğundaki bayrak olsa gerek…

    Ezberlerinizi bozun! Putlarınızı yıkın! Dogmalarınızı silin zihninizden! Ancak bu şekilde “sözde” pek sevdiğiniz vatanınızı “özde” ileri götürebilirsiniz… Yoksa sizin söylediklerinizi memleketimin 500 bin kahvesinde de milyonlarca kişi söylüyor!

    'Erkan Tekman' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (70 taneler).
  33. B. Duygu Özpolat, 20 May 2007 tarihinde saat tam 23:45 iken şöyle buyurmuş:

    Bu tip tartışmalarda diğer tarafı “vatanı sevmemek” ve benzeri şeylerle suçlayanların ÇOĞU ZAMAN ortak bir özelliği vardır: onlar çok kıymetli “vatan” için “konuşmaktan” başka elle tutulur bir iş yapmış insanlar olmazlar. Gönüllü çalışmış değillerdir, somut bir fayda sağlamış değillerdir, bir satır eğitsel yazı yazmış değillerdir, bir işin ucundan tutmuş değillerdir. Öyle yaşayıp gitmekte, akşamları televizyon seyretmekte, boş vakitlerinde de somut çabalar ortaya koyan insanların vatanseverlik derecesini ölçme işlevi görmektedirler.

    Hep aynı nakarat.

    'B. Duygu Özpolat' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (57 taneler).
  34. enerjicimrisi, 20 May 2007 tarihinde saat tam 23:47 iken şöyle buyurmuş:

    Vatanı olmayanın Dini olmaz, çok basit düşünüyorsunuz veya her aydın gibi toplmun gerçeklerini bilmeden konuşuyorsunuz,

  35. Ali Işıngör, 20 May 2007 tarihinde saat tam 23:48 iken şöyle buyurmuş:

    Aslında Selma’nın hakkında yazdığı konuya dönüş yapacak bir şekilde fikirlerimi aktarayım.

    Öncelikle tarihin bir yorum meselesi olduğu konusundaki tezinize şiddetle karşı çıktığımı söylemekle başlayayım işe. Tarih bir yorum ya da algı değil, olgu meselesidir.

    Tarihe yorum penceresinden bakmaya çalıştığınızda, bu artık tarih biliminden çok siyaset biliminin, ekonominin, sosyolojinin ya da ne bileyim gösterge bilimin oyun alanıdır. Buna en güzel örnek de sevgili Selma’nın örnek olarak gösterdiği “Güneş Dil Teorisi”, “Türk Tarih Tezi” gibi abukluklardır. Tarihsel süreçleri oldukları şekliyle değil de politik duruş ya da toplumsal hedefler doğrultusunda yorumlamak, tam da sizin şikayet ettiğiniz çarpıklıklara yol açıyor.

    Tarih bir “yorum” konusu olmaya başladığı andan itibaren, birileri çıkıp Çanakkale’nin Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı olduğunu ya da tam aksi yönde Çanakkale’de beyaz atlı evliyaların savaştığını söyleyebiliyor…

    (…)

    Erkan’ın sorularına cevaplarımı vereceğim, ama bu tartışmayı başından itibaren titizlikle okumayan insanların yazdıkları beni fazlasıyla yoruyor.

    'Ali Işıngör' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (140 taneler).
  36. Erkan Tekman, 21 May 2007 tarihinde saat tam 00:21 iken şöyle buyurmuş:

    Sevgili Ali,

    Tarih, tabii ki, bir yorum konusudur. Sözlü tarih zaten öyle, onu geçelim. Bildiğimiz şekliyle tarih, belgelere dayanır. Çok sayıda, ve çoğu zaman aynı olguyu farklı açılardan ve farklı derinlikte gören belgelere. Evet, ortada aslında tek bir olgu var, bunun aksini düşünmek mümkün değil. ama bu olgunun kağıda dökülmesi tek bir şekilde olmuyor, olamıyor.

    Geçen senelerde biraz daldığım bir konuyu örnek vereyim: İstanbul’un fethi. Aynı olayı o günleri yaşamış üç farklı kalemden okudum: Osmanlı Tursun Bey’in Tarih-i Ebul Feth’i, Bizanslı Yeorgios Francis’in Chronicon Majus’unun III. Kitabı ve Venedikli Nicolo Barboro’nun 1453 Konstantinopl Kuşatma Güncesi. Her birinde farklı bir hikaye var. Bunlar benim erişip incelediklerim… Bunlardan ve daha pek çoğundan çıkarılan ikincil kaynaklar mevcut, ben bir tanesini okudum: Steven Runciman’ın Konstantinopolis Düştü’sü. Birincil kaynakların hepsinden farklı hikayesi. Niceleri mevcut…

    Şimdi. Nedir İstanbul’un fethi olgusu? Daha doğrusu böyle bir olgunun yorumdan bağımsız tek bir anlatımı var mıdır, olabilir mi? Yoksa kaçınılmaz olarak ve aslında “tarih”in bizatihi doğası gereği yorum ve dolayısı ile bir miktar nesnellik işin ta nüvesinde midir?

    Önemli olan ne kadarın olgu, ne kadarın yorum olduğudur. Meşhur hikaye: Adam lokantada tavşan yahnisi yer, ama pek memnun kalmaz.
    “Yahu siz bu tavşana bişiler mi kattınız” diye sorar.
    “Evet, efendim, biraz at karıştırıyoruz.”
    “Ne kadar biraz?”
    “Bire bir.”
    “Bir kilo tavşana bir kilo at mı?”
    “Hayır, bir tavşana bir at!”

    'Erkan Tekman' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (70 taneler).
  37. Kıvanç Tarhan, 21 May 2007 tarihinde saat tam 02:59 iken şöyle buyurmuş:

    Vatan için miydi din için miydi tartışması nasıl netilenecek merak ediyorum. Ali Bey’in şu anda Çanakkale’de savaşan gayrimüslim sayısını araştırdığını tahmin ediyorum. Ordunun genelinde yüksek bir yekün tutacağını zannetmesem de merakla bekliyorum. Lakin, bu sayı yüksek bile çıksa sorulması gereken şöyle bir soru daha var. Kurtuluş mücadelesinin başında olan ve savaştan sonra da hilafeti ilga edenler halkı bu mücadeleye ikna edebilmek için amaçlarından birinin de hilafeti korumak olduğunu söylemişler midir?. Denebilir ki kurtuluş savaşını başlatanlar ve savaşa liderlik edenler hilafetin insanların umrunda olmadığını düşünselerdi halkı ikna etmeye çalışırken hilafeti korumak için savaşıyoruz demezlerdi.

    'Kıvanç Tarhan' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (4 taneler).
  38. Erkan Tekman, 21 May 2007 tarihinde saat tam 03:09 iken şöyle buyurmuş:

    haydi gece gece Çanakkale ile ilgili bir hikaye daha, hazır şehadet, vatan, bayrak, şu-bu konuşurken:

    Ben Nobel ödüllü sanıyordum, yanılmışım, Moseley nam bir İngiliz fizikçisi, hem de öyle böyle değil, Nobellik bir fizikçi, Moseley yasasının müellifi, meşhur Rutherford’un öğrencisi, atomun sırlarını çözen devlerden biri… 1914′de Kraliyet Mühendisleri’ne katılıyor ve çarpışmak için Çanakkale’ye gönderiliyor.

    10 Ağustos 1915′te, henüz 27 yaşındayken, bir emri telefonla iletirken, kafasına isabet eden bir mermi ile hayata veda ediyor. Bir iddiaya göre Moseley’nin ölümünden sonra savaşan ülkeler bilimadamlarını cepheye göndermemeye karar veriyorlar.

    Moseley cephede ne arıyordu? Ne için oradaydı? Din için mi, bayrak için mi, vatan için mi? Yoksa yalnızca tek dişi kalmış canavarın, kana susamış emperyalizmin bir temsilcisi, bir zalim miydi? Moseley kimdi, neden evinden bu kadar uzakta öldü?

    İyi düşünelim laf etmeden önce…

    'Erkan Tekman' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (70 taneler).
  39. Ali Işıngör, 24 May 2007 tarihinde saat tam 20:01 iken şöyle buyurmuş:

    Sevgili Erkan;

    Cevap vermekte biraz geciktim, biliyorum…

    Şimdi şu “tarih bir yorum konusudur” meselesinden başlayalım. Hatta güzel bir örnek verdin, o örnek üzerinden gideyim.

    Tursun Bey, Yeorgios Francis ya da Niccolo Barbaro’nun aynı tarihi olayı (İstanbul’un fethi) farklı şekillerde aktardığını, dolayısıyla da tarihin bir “olgu” meselesi olamayacağını söylemişsin.

    Zaten yanılgın da şurada başlıyor. Bu adamların hiçbiri tarih yazmıyor ki! Hepsi aslında birer “vakanüvis”, gün gün etrafında olan biteni, kendi politik pencerelerinden bakarak bir günlük tutar gibi anlatıyorlar. Adamların yaptığına bugünkü terminolojiyle “bloggerlık” bile denilebilir!

    Bloggerlar tarihi yazmadığı gibi bu adamlar da tarihi yazmıyor, ama tarihin kaynaklarını oluşturuyor. Modern anlamda tarihçinin işiyse tüm bu kaynakları okumak, karşılaştırmak, bir mantık süzgecinden geçirerek ve diğer diğer kaynaklara bakarak “tarihi olgulaştırmak”tır.

    Yine senin örneğinden gidelim: Mesela tüm bu kaynaklarda İstanbul’un kuşatmasına katılan Osmanlı askerlerinin sayısı farklı farklı gözükür. Dukas 200 bin yeniçeriden bahsederken, Osmanlı kaynakları çok daha mütevazı rakamlar verir. Hangisi doğru?

    Burada tarihçinin işi, Osmanlı ordusunun iaşe listesine, sahra mutfağı için satın alınan buğday miktarına, hatta varsa o sefere asker göndermekle yükümlü olan dirlik sahiplerinin defterlerine bakarak doğru rakamı bulmaktır.

    Tarihçi, bir bilimsel metodolojiyle tam da “tarihi olgulaştırarak”, bu farklı anlatımları efsaneler, masallar ve politik mesajlardan arındırır. Bu nedenle tarih bir yorum meselesi değildir, olmamalıdır. Olduğu zaman, şu an eğitim sistemimizde “mebzul miktardaki” saçmalıklar ortaya çıkıyor…

    'Ali Işıngör' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (140 taneler).
  40. Ali Işıngör, 24 May 2007 tarihinde saat tam 23:28 iken şöyle buyurmuş:

    Baba n’aaaptın ya?…

    Yaklaşık 4-5 saattir Moseley üzerine metinlerden Çanakkale Üniversitesi Moseley Çalıştayı’nın sunumlara, Gelibolu’dan yazdığı mektuplardan bilimsel istihdam politikalarına konularına kadar uzanan uçsuz bucaksız bir ummanın içinde kayboldum!

    Bu konuyu bize bir bilim insanı olan Düygü yazmalı! Evet evet…

    'Ali Işıngör' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (140 taneler).
  41. Erkan Tekman, 25 May 2007 tarihinde saat tam 00:54 iken şöyle buyurmuş:

    Sevgili Ali olmadı be gülüm…

    Vaka-ı nüvisler yeniçeri sayısında anlaşmazken nasıl olur da iaşecilerin zahire miktarında kesin sayı vermesini beklersin. diyeceksin ki bizim develetin adetidir, eskiden kalmadır, malın hesabı iyi tutulur. Tamam, inanalım.. Ama hangi cengaverin kaç ekmek yediğini nasıl bilicez? Sonuç: Hemen herşey karanlıkta ve pek çok zamanda yorum gerekiyor. Tarih yakınlaştıkça daha az, uzaklaştıkça daha fazla.. Ama hep böyle bu.

    Irak’ta ambargo yüzünden kaç çocuğun öldüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğiz örneğin, ve tarihe düşülen kayıtlar da on kat farkedecekler birbirinden…

    Üzgünüm, ama tarih bir pozitif bilim değil, olamaz da…

    'Erkan Tekman' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (70 taneler).
  42. Erkan Tekman, 28 May 2007 tarihinde saat tam 11:32 iken şöyle buyurmuş:

    Yeniden Çanakkale…

    Haftasonunda bir kitapçı ziyaretinde dürtü alışverişi haletine girdim ve birkaç CD ve DVD ile birlikte Feroz Ahmad’in Bir Kimlik Peşinde Türkiye kitabını da aldım. Feroz Ahmad Türkiye’yi dışarıdan akıl ve mantık dahilinde inceleyen takdir ettiğim ve takip etmeye çalıştığım bir bilimci. Hem yazar, hem de konu böyle yerine oturunca kitaba hızla daldım, uykuya dalana kadar elimden düşürmedim.

    Çanakkale, şehadet, vatan vb konularındaki tartışmalardan hareketle önce kitabın I. Dünya Savaşı ile ilgili sayfalarına daldım. Maalesef hiç öyle “vatan elden gidiyor” yaklaşımlarına dair birşey göremedim. Evet, Çanakkale düşerse İstanbul da, Osmanlı da gidecekti; bu açık. Ve dolayısı ile ahali devleti (Osmanlı Devleti) kurtarmak için cepheye gidiyorlar. Ama o sıralarda “vatan” içerisinde Filistin ve hatta Mısır dahi var, bugün Ortadoğu dediğimiz yerlerin büyük kısmı var; ama mesela Kars yok, yanılmıyorsam. Ve bu yerlerin hemen hepsinde de çarpışıyor Osmanlı ordusu.

    Çanakkale’nin efsaneleşmesinin nedenleri çok açık, Osmanlı’nın galip gelmesi, koca bir çok-uluslu donanmanın varlığı, İstanbul’a yakınlık ve yol üzeri oluşu… Yoksa koca Dünya SAvaşı’nda Osmanlı’nın bissürü çarpışması var. Feroz Ahmad’ın kitabında da olay böyle anlatılıyor. Ne gereksiz anlam yüklemeler, ne 5 sene sonra başlayacak Kurutuluş hareketi ile bağlantı kurmaya çalışmalar, ne şu ne bu…

    Hele hele sevgili Ali’nin İran yazılarına gelen ilkel tepkileri görünce böylesine sade, düz ve yalın tarih yazanları alınlarından öpesim geliyor…

    'Erkan Tekman' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (70 taneler).
  43. Mısmıl Hillim, 7 June 2007 tarihinde saat tam 21:36 iken şöyle buyurmuş:

    Milletlerin kültürleri, birkaç bin yıllık sürelerde şekillenir ve ortaya çıkan “kültür genleri” bin yıllar sürecinde yaşayan kuşakları etkiler. Coğrafya, savaşlar vb. birçok dış etken milletlerin yaşam alışkanlıklarını biçimlendirir.

    Milletin ve üzerinde yaşadığı ülkenin konumundan kaynaklanan birçok etken, devletin alışkanlıklarını ve biçimini de belirler. Sorunsuz coğrafyalarda hüküm süren devletlerin yapı ve alışkanlıklarının, sorunlu coğrafyalarda bulunan devletlerin yapı ve alışkanlıkları ile karşılaştırıp, hüküm vermek, tam anlamıyla “abesle iştigaldir.”

    Türk devletinin alışkanlıkları, binlerce yıllık tecrübelerin damıtılması ile meydana gelmiştir. Bulunulan coğrafyalarda karşılaşılan her olay, devletin tecrübe potasına yeni kazanımlar eklemiştir.

    İnsan ömrünün onlarca katı bir zaman sürecinde, mücadele edilen coğrafyalardan kazanılan tecrübeler, Türk devletinin geleneğini şekillendirmiştir. Bilinen tarih çağlarından bu yana Türk devleti, dinsel yaşamı kontrol eden bir anlayışı benimsemiştir ve bunda yerden göğe kadar haklıdır. Çünkü bu anlayış, binlerce yıllık kazanımların sonucu oluşmuş değerli tecrübelerin sonucudur.

    Göktürkler’den, Osmanlı’ya kadar olan süreçte elde edilen tecrübeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin miras aldığı hazineler arasındadır. Binlerce yıllık süreçte elde edilmiş tecrübeler ve kazanılmış alışkanlıklar ışığında, devletin vatandaşını her alanda manipüle etmesi kadar doğal bir şey yoktur. Bunun tartışılması ve eleştirilmesi de boş yere enerji harcamaktan başka bir şey ifade etmez.

  44. dünyalı, 29 June 2007 tarihinde saat tam 11:16 iken şöyle buyurmuş:

    eğitim sistemimiz bizi yani avrupanının fabrika işçisi yapacak onlar ordan yönetecek yapmacık fabrikalarla…..

  45. subzero, 29 June 2007 tarihinde saat tam 11:26 iken şöyle buyurmuş:

    sen üniversiteye kadar o bilgileri vermezsen cocuk ateist olur cıkar sen ona öğretirsin sonra kendi bileceği iş …. yani medeniyet din dersini kaldırmakla olmuyo ….. bide tv biprogramda birisi şöyle demişti ” siz uzaya füze attınızda bizim başörtümüzemi katıldı…” yani şimdi yaygara yapan satılmışlar bi savaş cıksa nasıl kacıyolar ….. o zaman akla kara belli olurdu…

    'subzero' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (2 taneler).
  46. Dr. Bülent Potur, 30 June 2007 tarihinde saat tam 21:56 iken şöyle buyurmuş:

    O zaman yayınlanmış olan bir din dersi kitabını gündeme getirdiğiniz için teşekkür ediyorum. Türk Devrimi’nin ilk yıllarındaki havayı hissettirdiniz. Eleştirdiğiniz her eleştiri paragrafı için ben de sizin yazdıklarınızı eleştirecek tarzda uzun bir yazı yazabilirim. Ama kısaca özetlemek gerekir ise o zaman için enfes bir kitap imiş diyebilirim.
    Hayatta en hakiki mürşit ilimdir diyorum.
    Eğitim konusunda uzmanların yazdıklarına katılıyorum:
    http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=Print&DergiIcerikNo=246&Yer=DergiIcerik
    Yani bir nevi uzman olunmayan konularda görüş bildirmenin komik göründüğünü vurgulamak istiyorum. Bu arada daha temel saygı eğitim ve ekinini almamışlar da her halde sansür edilmeli idi diye düşünüyorum. (subzero yu kastediyorum)
    Karşı devrimcilik parfümlü ikbal hırslarını, ulusumuzun gerçek yararının nerede olduğunu tefrik ve temyiz edemeyen görüşleri de sadece izliyorum.
    Yine de bir iki söz yazacağım.
    Bir dönem yazılmış bir kitabı eleştiriyorsunuz. Bunu eleştirir ve kıyaslar iken bugünün ölçülerini kullanıyorsunuz. Sultan Abdülhamit Han zamanında veya daha sonraki sultanlar zamanında yazılmış kitaplar ile karşılaştırsa idiniz objektif olabilirdi. Ama siz böyle yapmıyorsunuz. Bugünün konjonktüründe Cumhuriyet’imizin Kurucusu Ülkemizi Düşmanlardan Kurtaran Halaskar Gazi Mustafa Kemal Atatürk Paşa Hazretlerinin aziz hatırasına karşı gericilerin sinsice,
    yaptıkları, ulusumuzun öz güvenini sarsıcı, ulusumuzun kendi kahramanlarını değil, başka ulusların önderlerini örnek almalarını özendiren sistematize hareketlerin bir parçası oluyorsunuz. Ama emin olun insanlar tüm gerçekleri özgürce öğrendikleri zaman Ulu Önder’imizin o aydınlık yolunu kendiliklerinden bulacaklardır. Ve ” O’nu hatırlayacaklardır. “

    'Dr. Bülent Potur' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (4 taneler).
  47. Erkan Tekman, 3 July 2007 tarihinde saat tam 21:52 iken şöyle buyurmuş:

    Sayın Potur,

    “Eğitim konusunda uzmanların yazdıkları” konulu ithafınızla ilgili olarak:

    1. Söz konusu makale yazarı, makale sonundaki açıklamaya göre, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi’dir. Bildiğim kadarı ile İlahiyat Fakülteleri eğitim konusunda bilgi veriyor olsalar dahi, uzman yetiştirmezler.

    2. Makalenin yayımlandığı Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, web sitesine yer alan yayın ilkelerine göre, “Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılâplarını bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak, yaymak ve Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti tarihine ait kaynak ve belgeleri yayımlamak” amacıyla yayın yapmaktadır. Bir düşünceyi […] yaymak amacıyla yapılan yayınların bilimsel olarak nitelenmesi, bana pek mümkün görünmedi. Söz konusu yayının bilimsel değil ideolojik olduğunu düşünüyorum.

    3. Her halükarda, kişisel görüşüm, söz konusu makalenin bir lise ödevi derinliğinde ve bilimselliğinde olduğu yönündedir. Alıntılar dışında kalan bölümlerde sıkça bizi güldürürken düşündüren (”Memleketim üniversitelerinde Prof olmak için nasıl kriterler uygulanır acep?” şeklinde) cümlelere rastlamaktayız. (”[…] şoförlük yapmayı sadece kitaptan okumuş fakat hiç direksiyon başında uygulama yapmamış olan insan araç kullanmada ne ölçüde başarılı olabilir. [sic]” gibi) moleschino ahalisi olarak bu tip kaynakları, ta başından beri, kaynak olarak kullanmıyoruz zaten…

    Siz, en iyisi, mevcut yazıyı eleştirecek tarzda uzun bir yazı yazın, kanımca…

    'Erkan Tekman' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (70 taneler).
  48. Dr. Bülent Potur, 4 July 2007 tarihinde saat tam 15:17 iken şöyle buyurmuş:

    Sayın Tekman,
    Ben ulusal eğitimimizi sizin gibi değerlendirmiyorum. Burada bir kez yazı yazmamın tek sebebi de sizin bir ara yazacağınızı belirttiğiniz makalenin başlığının bende yaptığı kalp ağrısı. Yaptığım incelemede benzer ana fikre sahip yazıların burada toplandığını gördüm. http://www.moleschino.org/2007/06/09/cumhuriyet-donemi-turk-edebiyatinda-otekiler/
    yazısına yazdığım eleştiri de yayına girmedi.
    Sanırım bu sayfalara daha fazla bakacağım. Ama korkarım eleştirilerimi daha az iletebileceğim.
    Kayıtlar konusunda bir örnek de ben vereyim. Çanakkale’de babaannemin de 2 ağabeyi öldüler. 1970 li yıllarda babaannem adına yaptığımız resmi baş vuruda kayıtlarına rastlanamadı. Oysa Ayvalık Altınova’dan 12 talika arabası ile gitmişlerdi ve sadece 3 kişi dönmüştü.
    Yok saymak ve yok sayılmak. Ulusal benliğini bilmek ya da diğer ulusların avı olmak. Pek çok devleti yıkıp pek çoğunu kuran gençlerimizin ve aydınlarımızın kafası hep karışıkmış anlaşılan.

    'Dr. Bülent Potur' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (4 taneler).
  49. kim olduğum önemsiz, 6 July 2007 tarihinde saat tam 14:54 iken şöyle buyurmuş:

    Cumhuriyet döneminde yazılmış olan bu kitapların hepsi ,kendini unutmuş , ümmetçilikle uyutulmuş bir milleti uyandırma gayesi gütmektedir. o kitaplarda yazanları bugünün koşulları içinde değerlendirmek cüneyt arkın filimlerini matrixle karşılaştırmaya benzer. Eğer zamanın o kitapları olmasaydı şu anda camilerden ezan sesini duyamayacaktık, o yüzden nankörlük etmeden elimizdekilerin kıymetini bilim o gün vatanı kurtaran insanlara teşekkürü bir borç bilelim.

  50. bengisu, 31 October 2007 tarihinde saat tam 20:46 iken şöyle buyurmuş:

    bence güzel yazmış , web sitesi güzel ve yaratıcı . heheeeee dermişiiim şaka şa-
    ka çok saçma bir görüş oldu.TEŞEKKÜRLERR…

    herkese sağlklı ve mutlu günler dilerim………

  51. fatih duygu, 3 December 2007 tarihinde saat tam 18:04 iken şöyle buyurmuş:

    dini baylamlar

  52. siyau, 11 April 2008 tarihinde saat tam 14:27 iken şöyle buyurmuş:

    çok iyi ve doğru bir çalışma olmuş ayrıca iyi bir kaynak olarak kullanılabilir.

    'siyau' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (2 taneler).
  53. A. Gezer, 6 October 2008 tarihinde saat tam 22:38 iken şöyle buyurmuş:

    Durum, çok açıklayıcı ve olabildiğince tarafsız aktarılmış.

    Eski din kültürü kitaplarını yazanlar herşeyden çok ateistlermiş, evet, müslüman olmadıkları çok açık. Herhangi tek tanrılı bir dine de mensup olduklarını kitapta yazılanlardan söylemek zor.
    Pekala “din”in ne olduğunu bilmeyen yani inanmayan, önemsemeyen, hatta yalanlayan bir kişinin din hakkında kitap yazması ? Aslında yoruma gerek yok mantıksızlıktır ve daha ileri gitmek gerekirse sahtekarlıktır. Bu kitabı yazanlar sahtekar düzenbazdır, aski iddia edilemezken edenler çıkar, çıkacaktır. Onlarda sahtekardır, sahtekarları temize çıkarmaya çalışanlar daha büyük sahtekarlardır.

    Kinimizi akıttıktan sonra diğer konuya geçelim.

    İnsanlar eğitim de eğitim demişler.Eğtim ve öğretim dünya tarihinde hiçbir zaman olmazsa olmaz olmamıştır. Hatta öğretim, dünya standarlarında geçmişten günümüze ve hatta şuan ki dünya durumu göz önüne alındığında çok lüx bile sayılabilir.
    Nedir ki Newton, çekim kanunu yada yang deneyi ve stroboskobun işlevi. Kim gerçekten bu bilgilerin gerçek değerini gevelemeden açıklayabilir ? Yanlış anlayanlar mutlaka çıkacaktır, sözüm onlara olmayacak hiçbir zaman, onlara kişisel bir cevabım olmayacağı gibi.
    Bilim insanları dünyada her zaman yaşamışlardır ancak milyarda bir ile sınırlı değildi midir bu insanların dünyaya olan yararlılıkları… Pekala, diğer, milyarda birin dışanda olanlar ne yapar bu stroboskobun işlevini ? ezberler, sınavda yazar, sınavı geçer, işe girer ve 3-4 yıl içinde işine para gözüyle bakmaya başlar. Bu böyledir. Ben de okuyorum, ama bilimi insanı olmayacağım, maden mühendisi olacağım, 40 yıl sonrada arkadaşımın babası gibi emekli olacağım. Bu gün üniversitede türevi gösterdiler. Yarın türevi para kazanmak için kullanacağım. Ben para kazanmak için eğitim görüyorum. Bir çoğumuz para kazanmak için eğitim görüyoruz. Eğitim en hakiki mürşittir, Newton için, Paskal için, ancak herkez onlar gibi olamayacak ise, niye onlar gibi olmalı. Aslında telefonu icad edene sormak lazım, seni bildiğin işten para kazanmak dışında yeni birşeyler üretmeye iten nedir diye, arayışa sürükleyen nedir? Bunlar derin mevzular.

    Eğitim ise çok daha sığ bir kavram. Aslında eğitim insanın amacı ile başlıyor.

    Birini eğitmek istediğinizde yaşama mantığını vermek zorundasınız. Pekala üç teori var: Din’in sunduğu yaşama nedeni, ırki nedenler, geçmiş çağlardaki felsefecilerin ortaya koydukları insanın yaşam çerçevesi ve ahlak kuralları.

    Din bir kutuba çekilirken, diğer kutupta ırki nedenlerle felsefi nedenler kaynaştırılıyor adeta bir sentez ortaya konuyor.

    Şimdi siz çocuğunuza hangisini verirsiniz ? doğru güzel ahlak mantık etik gibi felsefi bakış açıları çocuğunuzu doyurur mu? Teorik olarak gerçek mana da Kur’an’a inanmıyorsanız ve diğer dinlere de sıcak bakmıyorsanız inmansız bir çocuk mu yetiştirirsiniz ? Yoksa birazcıkta din katıp iki kubun felsefi yönü ağır basan tarafına yakın gelecek şekilde bireyler mi… Sanıım ben böyle yetiştirilmeye çalışıldım. Şİmdi bana müslüman diyorlar, gülüyorum. “mantıklı olanı kabul eden” diyorlar, gülüyorum. Vatansever diyorlar, gülüyorum. Ben hiçbiri olamadım. Ama birini seçmek için şansım var. Allah izin verirse seçmişte bulunuyorum.

    Sağlıcakla kalın.

    'A. Gezer' kişisinin yaptığı diğer yorumlar (4 taneler).
  54. Faruk Ahmet, 7 October 2008 tarihinde saat tam 01:59 iken şöyle buyurmuş:

    Bu eski din kültürü kitaplarını yazanlar başka mesele, ama genel olarak ateistlerin ve dinsizlerin din kitabı yazamayacağı iddiası çok …kibar olayım, “garip”. Siz tabi önleminizi almışsınız size karşı gelebilecek herkesi sahtekar ilan edivererek –başka şansım yok sanırım: sahtekar olacağım. Bugün sürüyle dinler tarihi uzmanı, ilahiyat uzmanı insan var bir dine mensup olmay