Neden Afrikalı Kurbağa?

B. Duygu Özpolat tarafından Bilim, Tarih, Doğa ile işaretlenerek gönderildi (20 May 2007)
01-lab-1.jpg

Pek çoğumuz farenin bilimsel deneyler için kullanıldığını biliriz. Fakat manyak bilim adamlarının eline düşen tek hayvan sevimsiz fare değil malesef. Daha önce meyve sineğinin bilim alemindeki renkli kişiliğinden bahsetmiştim. En az fare ve meyve sineği kadar popüler diğer model organizmalar arasında sıçan, toprak solucanı, kurbağa, zebrabalığı, denizkestanesi, tavuk gibi hayvanlar var (bitkilere ve tek hücrelilere hiç girmiyorum bile).

Bazen makale okurken “peki ama kim akıl etmiş bu hayvanı kullanmayı” diye düşünürüm. Elbette pratikte pek çok sebepleri var, yukarıda saydığım herhangi bir organizmanın neden tercih sebebi olabileceğine ilişkin uzun uzun listeler yapılabilir. Kolay üremesi, yetiştirmenin ucuz olması, araştırma alanınıza göre uygulayacağınız teknikleri mümkün kılması,evrimsel açıdan insana daha yakın olması vs vs gibi. Ama beni şaşırtan şu: yani dünyada yüzbinlerce hayvan türü var kardeşim, neden zebrabalığı da, lepistes değil? Neden denizkestanesi de deniztavşanı değil?

Aslında buna kafayı takmama pek sayın “pençeli Afrika kurbağası” yani Latince ismiyle Xenopus laevis* sebep oldu. Şu an çalıştığım laboratuvarda model organizma olarak kullandığımız bu hayvan isminden de tahmin edebileceğiniz üzere, doğal ortamda sadece Afrika’da yaşıyor. Şimdi “Neden kurbağa?” sorusunu bir kenara atıp, “Neden Afrikalı kurbağa?”, “Afrikalı bir kurbağanın ABD’de, Avrupa’da işi ne?” diye düşünmez mi insan? Ne tip bir olaylar silsilesi gerçekleşti de bu hayvancağızı çimdiği sulardan aldınız buralara getirdiniz? Ben boş zamanlarımda düşünürüm böyle şeyleri.
Neyse ki yalnız değilim. Araştırdım, güzel makaleler buldum. Birileri merak etmekle kalmayıp didik didik etmiş bu işin tarihini, üşenmemiş makale bile yazmış. Ben de bilim tarihinin bu küçük öyküsünü Moleschino’mun yapraklarına kaydetmeye karar verdim:

X. laevis ilk kez 19. yüzyılın başında Fransız bir doğabilimcisi tarafından tanımlanmış. Tarih bilgim beni yamultuyorsa düzeltin, o dönemlerde Avrupalı’lar Afrika’yı sömürgeleştirmekteydiler. Kaynakların belirttiğine göre bilim insanları da bunu “farklı hayvan türlerini incelemek için” bir fırsat bilmiş, büyüteçlerini ve örnek kavanozlarını kuşanıp soluğu Afrika’da almışlar. Kibar bir Fransız’ın pençeli Afrika kurbağasıyla tanışması da böyle olmuş. 20. yüzyıla girerken Britanyalı bir zoolog laboratuvar ortamında ilk kez embriyo kültürü oluşturabildiğini rapor etmiş. O dönemler Avrupalı zoologlar Afrika’dan gelen bu türün daha çok doğa tarihini araştırmaya ve farklı anatomisini diğer ikiyaşamlılarla (amfibi) karşılaştırmaya ilgi göstermişler. İlerleyen yıllar, ne tipik bir kara kurbağası ne de su kurbağası olan bu hayvanın nasıl sınıflandırılacağı tartışmaları ile geçmiş. Bu süreçte X. laevis‘in kullanımı zoologlar dışında pek de yaygın değilmiş. Onu bir “bilim starı” yapan olaylar, kurbağanın Lancelot Hogben isimli Britanyalı bir fizyologun eline düşmesi ile patlak vermiş.

xenopusmating.jpg

Hogben ile gelişen olaylara geçmeden önce X. laevis‘le ilgili anlatmam gereken birkaç şey var. Kurbağalar dış döllenme ile çoğalıyorlar, yani yumurtanın sperm tarafından döllenmesi dişinin vücudunun dışında gerçekleşiyor. Üreme döneminde erkek kurbağa dişiye sırtından sarılıp yapışkan elleri ile dişinin karnını ovuşturuyor. Böylece dişi uyarılıyor ve yumurtlarını suya bırakıyor. O esnada erkek kurbağa da sperm salıyor ve şanslı yumurtalar dölleniyor. Laboratuvar ortamında biz yumurta elde etmek işini erkekle dişinin ruh haline bırakmıyoruz. Dişinin yumurtlaması için bir gün önceden ona HCG (human chorionic gonatropin – insan korionik gonadotropin) hormonu enjekte ediyoruz. Bu hormon sayesinde dişinin yumurtaları olgunlaşıyor. Ertesi gün erkek kurbağa görevini üstenip dişiyi elimize alıyoruz, karnına masaj yapıp sıkıştırarak yumurtaları bırakmasını sağlıyoruz. Bu işlem için HCG’nin kullanılması da Hogben’e kadar uzanıyor.

squee.jpg eggss.jpg

Karşılaştımalı hormonbilim üzerinde çalışan Hogben, salgıladığı hormonlar arasında gonadotropinlerin de bulunduğu hipofiz bezinin kurbağaların deri rengi üzerindeki hormonal etkilerini araştırıyormuş. Hogben X. laevis‘e hamile kadınlardan alınan idrarı enjekte edince hayvanın yumurtladığını gözlemlemiş ve 1930 yılında bunu rapor etmiş. O zamanlar hamile kadınların idrarında HCG hormonu bulunduğu zaten biliniyormuş. Fakat hızlı sonuç veren kolay bir hamilelik testi henüz ortalarda yokmuş (yani hamile olup olmadığı bilinmeyen bir kadının idrarında HCG olduğunu hızlı ve kolay gösteren bir test bulunmamaktaymış). 1933 yılında ise Shapiro ve Zwarenstein isimli iki diğer bilim insanı, Hogben’den bağımsız bulduklarını iddia ederek X. laevis‘in hamilelik testi için kullanımına yönelik bir makaleyi Nature’da yayınlamışlar. (Bunun üzerine bu değerli bilim insanlarının çirkefleşip yıllar süren bir kavgaya gark olduklarına hiç girmiyorum. Sahalarda görmek istemediğimiz hareketler). Velhasılıkelam, sen Afrikalı kurbağa kalk taa oralardan, gel bu Avrupalılar hamile mi değil mi diye koştur.

İşte laboratuvar alemlerine girişi böyle olmuş X.laevis‘in. Artık her yerde rahatça bulunabildiği, nasıl yetiştirileceği, besleneceği konusunda bir bilgi birikimi oluştuğu için, işleri zaten saksıyı çalıştırmak olan bilim insanları “biz bu kurbağayı sadece hamilelik testi için kullanmayalım, deneyler için de kullanalım yahu” demişler. Bir ayda kendisinden binlerce yumurta elde edilebilen X.laevis sayesinde gelişim biyologları, her ilkbaharda doğadan hayvan örnekleri toplamak zorunda oldukları yıllık araştırma döngüsünü sonunda kırmayı başarmışlar. Gelişim biyolojisinin babalarından Spemann, 40 yıllık “baharda semender yavrusu toplama” ritüeline son verip o yıl ilkbaharın tadını çıkarmış.

usethe-mouse.gif

Kurbağanın Güney Afrika sularından Kuzey Amerika ve Avrupa’nın laboratuvar tezgahlarına yolculuğu böyle. Daha ayrıntılı bilgi için Gurdon ve Hopwood’un makalesine buradan ulaşabilirsiniz.

*Xenopus laevis “zenopus leğvis” şeklinde okunuyor.

Not: İlk fotoğraf A. Murat Eren‘e ait. Diğer fotoğraflar için Google’a teşekkür ederim :)

Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Din Eğitimi

Selma Şevkli tarafından Kitap, Politika, Din ile işaretlenerek gönderildi (15 May 2007)

İnceleyeceğimiz kitap, Muallim Abdülbaki tarafından hazırlanan, 1927-1931 yılları arasında Türkiye’de 3., 4. ve 5. sınıflara okutulan din dersleri kitabıdır. Kitabın sunuş bölümünde, Cumhuriyet dönemi din dersi kitaplarında şu talimatın yer aldığı belirtilmektedir: “Yalnız tarihi hakikatler söylenecek, mucizelerden ve harikulade menkıbelerden bahis olunmayacaktır.” Oysa aynı dönem yazılmış olan Güneş- Dil Teorisi, Türk Resmi Tarih Tezi ve ders kitaplarının tarihi ve bilimsel hakikatlere bağlı kaldığını söylemek zordur. Bunlara ek olarak, zorunlu din eğitiminin laiklik ilkesine aykırı olduğu, ancak okullarda din dersi okutulduğuna göre bu kitabın okutulmasının gerektiği söylenmektedir. Kitap, açıkça vatanseverlik ve milliyetçilik duygularını harekete geçirmek ve yerleştirmek için, tam da bahsettiği bilimsel hakikatleri göz ardı ederek dini manipüle etmekte ve araç olarak kullanmaktadır.

“Müslümanlıkta, Hıristiyanların papazları gibi ayrıca din büyükleri yoktur. Herkes birdir. Halbuki Hıristiyanlık böyle değildir. Papazları olmazsa ibadet edemezler”

Burada İslam dinini olumlama aracı olarak Hıristiyanlığı olumsuzlama yöntemi kullanılmaktadır. Bu yöntemle çocukların aklında Hıristiyanlara karşı bir ön yargı oluşması sağlanmakta ve gayrı-İslami dinler dışlanmaktadır.

Kitabın “Bayramlarımız” bölümünde ötekileştirmeye dair çarpıcı örnekler bulunur. Bayramlarımız bölümü, din dersi kitabı olmasına rağmen öncelikle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı gibi milli bayramlardan bahseder:

“Yunanlıları memleketimizden kovan, düşmanlara yardım eden hain padişahla soysuz vatansızları ülkemizden süren, Cumhuriyet’i ilan eden büyük Gazi, 23 Nisan’da TBMM’nin başına geçmiş, fedakar ve vatansever arkadaşlarıyla birleşip çalışmaya başlamıştı.”

Bu cümlelerde kullanılan “hain, soysuz, büyük, fedakar” gibi sıfatlar, öğrencilerin muhakeme yeteneğini kullanmadan doğrudan verilen bilgiyi kabul etmesini sağlamaktadır. Milli bayramlar ve efsanevi hikayeleri uzunca anlatıldıktan sonra tek cümle içinde Şeker Bayramı ve Kurban bayramından söz edilir.

Kitabın “Bayramlarda Ne Yapılır” bölümünde ‘Şeker Bayramı’ndan şöyle anlatılır:

“Şeker bayramında fakirlere sadaka verilir. Bu yirmi kuruşu alan fakir, bir sene bununla geçinemez ya. Onun için şeker bayramındaki sadakaları, memlekette böyle hayır işleriyle uğraşan cemiyetlere, Hilal-i Ahmer’e, Himaye-i Etfal’e, Darülaceze’ye ve Tayyare Cemiyeti’ne vermeliyiz. O vakit hem yaptığımız hayır işlerinde bir hayır olur, hem de bu cemiyetlerin yapacağı işler kolaylaşır.”

Ramazan Bayramı’nın neden kutlandığı belirtilmemekle birlikte ‘ramazan’ sözcüğüne yer verilmeden ‘şeker bayramı’ ifadesi kullanılmaktadır. Fitre ve zekat yerine ’sadaka’ denilmekte, ve bireysel yapılacak yardımların işlevsel olmayacağına dikkat çekilmektedir. Bir yandan dini devletten uzaklaştırmaya çalışan devlet, bir yandan da halkın dini vecibeleri doğrultusunda vereceği ’sadaka’lara göz dikmekte ve böylece eleştirdiği merkeziyetçi kilise odaklı, Hıristiyanlık benzeri bir tutum sergilemiş olmaktadır. Kurban bayramı konusunda verilen ‘fetva’ ise bir adım ileri gitmekte ve “Kurban bayramlarında da bir kurban keserek kendimiz yiyeceğimize, muhtaç olmayan komşularımıza dağıtacağımıza, kurban paralarını bu cemiyetlerden birine verirsek, Allah daha çok razı olur” ifadesini kullanmaktadır. Bu ifadeyle hem kendi kendisini yöneten bir milletin fertlerini kime yardım edeceğini bilemeyecek kadar cahil ve bilinçsiz olarak nitelemekte, hem de tamamen ‘bilimdışı’ bir yaklaşımla Allah’ın hangi davranıştan razı olacağına karar vererek İslam dini ile bağdaşmayan yorumlamalara gitmektedir.

5. Bölümün başlığı “İman”dır. İmanın yüzeysel bir tanımı yapıldıktan sonra “milli iman” tanımına geçilmektedir:

“Bizim bir de milli imanımız vardır. Biz Türküz. Türkler medenidir. Milletimiz daima ileri gidecek, düşmanlarımızı alt edecektir. Türk adı anılınca göğsüm iftiharla kabarır, başım yükselir. Milletime, vatanıma faydası dokunanları severim, mübarek yurduma fenalık edenleri hiç sevmem. Biz bu milli imanı, büyük Cumhurreisimiz Gazi Mustafa Kemal Hazretleri’nin ve onun vatansever arkadaşlarının gayretiyle, Cumhuriyet sayesinde kazandık. Şimdi hepimiz neşe içindeyiz. Kalbimiz kuvvetli. Bize bu imanı veren Cumhuriyet’e dört elle sarılacağız, onu yaşatacağız, biz cumhuriyet çocuklarının en büyük milli vazifesi budur. Yaşasın cumhuriyet ve Gazi Cumhurresimiz!…”

Belirtilen ifadede daha önce bahis olunan Cumhuriyet’in ve Atatürk’ün kutsallaştırılması durumu daha nettir. Sadece Türk soyundan gelmiş olmanın dahi medeni olmak ve övünmek için yeterli olduğu vurgulanır. İdeoloji ve lider adeta kutsallaştırılmış göndermeler yapılarak zengin sıfatlarla yüceltilir. İfadelerin temel sorunu, doğruluk, yanlışlık, tek tip insan anlayışlarından ziyade din dersi kitabında kullanılıyor olması ve bilimsellik iddiasının kendisiyle çelişiyor olmasıdır.

“Peygamberin Ahlakı” bölümünde Hz. Muhammed’in ‘cumhuriyet’ ve ‘milli iman’a uygun kişilik özelliklerinden bahsedilir ve kendisinden Arapları cehaletten kurtarmış bir devrimci lider olarak söz edilir. Durum yine Cumhuriyet ve Atatürk’le özdeşleştirilir:

“Biz de çocuklar, Gazi’mize uyarak onun doğru sözlerini dinleyerek, onun gösterdiği yolda yürüyerek bağımsızlığımızı kazanmadık mı? O büyük Gazi’nin sayesinde medeniyet alemine girmedik mi? Demek ki insanlar daima aklı eren, vatansever büyüklerini dinlerlerse ileri gidiyorlar.”

İki ‘lider’i de çocuklara sevdirmeye çalışan ve bir nevi dini iman- milli iman, Hz. Muhammed- Atatürk benzetmesine yol açan bu ifadeler aynı zamanda 600′lerin Arap toplumuyla, 1930′ların Türkiye’sini özdeş tutmaktadır. Böylece milletin kendi kendisini idaresinden ziyade “iyi bir lider”e ve ideolojiye sıkı sıkıya bağlanmayı salık vermektedir. “Geri kalmış” toplumların kullandığı taktiklerle “muasır medeniyet” seviyesine ulaşılmaya çalışılmaktadır.

“Allah Sevgisi” bölümünde ibadetlerin nasıl olması gerektiği konusunda bilgiler verilirken, konu yine Türklük ve Cumhuriyet’e getirilmektedir:

“Allah’a en büyük ibadet, onu sevmek, hayırlı bir insan olmak, milletimize, vatanımıza, hükümetimize, sonra da bütün insanlara faydamızın dokunmasıdır. Yoksa namaz kılmakla, oruç tutmakla hiç kimseye bir hayır etmiş olmayız.”

Dinin yüzeysel anlatımı sonucu, bu bilgiyle eğitilen birey adeta namaz kılmakla hayır yapmak arasında bir tercih yapmak zorunda kalacaktır. Kitabın bu siyah beyaz düalist yaklaşımları ileride oluşacak toplumsal kutuplaşmaların temelini oluşturduğunu söylemek yersiz olmaz.

“Biz artık uyandık. Zekatlarımızı, kurban paralarımızı hayırlı cemiyetlerden birine veriyoruz. Kimsenin inancına karışmıyoruz”

Kitap, dinin ahlaki yönlerini milliyetçiliği desteklemek için kullanırken, ibadetler konusunda ikili bir tavır sergilemektedir. Bir yandan savaş zamanı Peygamber’in bile oruç yediğini anlatırken bir yandan da namaz kılmayınca, oruç tutmayınca dinden çıkılmayacağını anlatır. İbadetlerin nasıl yapılacağını anlatıp yapıp yapmamayı bireye bırakmak yerine “yapmazsanız birşey olmaz” düsturundan hareket eden anlayış yine dini istediği gibi tahrif eder. Kitabın sonlarına yaklaştıkça ortaya çıkan tablo revize edilmiş bir Türkleştirilmiş İslam dininden ibarettir:

“Türkler medenidir. Yemeleri, içmeleri, giyinmeleri, konuşmaları, hep medeniyete uygundur. Medeni Türk çocuğu masallara, akla uygun olmayan saçma laflara inanmaz. Medeni Türk memleketlerinde yer yer büyüklerimizin heykelleri yükselecek, heykeltıraşlık ve ressamlık ilerleyecek, fabrikalar açılacak, ölen kara kuvvet bir daha dirilmeyecektir. Doğru din işte budur”

Kitabın diğer Müslüman milletlere bakışı Hıristiyan milletlere bakışından farklı değildir. Müslüman milletlerin kimler olduğundan, Müslüman olmalarının dışında taşıdıkları diğer özelliklerden bahsedilmez. Türk olmadıklarından neden zayıf olduklarını sorgulamaya gerek görülmemiştir. Dini iman milli imanla bütünleştirilir ve Atatürk’e bağlılık ve onunla nurlanmış Cumhuriyet bir kez daha yüceltilir:

“Bugün müslüman milletlerin en kuvvetlisi, bağımsızlığına adamakıllı sahip bulunanı Türklerdir. Evvelce birçok devletler kuran Müslüman milletleri, sonradan çalışmamaya ve bazı şarlatan ve hain adamlara uyarak tembellik etmeye başladıklarından bu hükümetlerin birçoğu mahvolmuştur. Türk ise uyanarak saçma fikirleri, saçma fikir sahiplerini başından attı; medeniyete uydu, medeniyet alemine karıştı. Türk anladı ki Allah kuru dua kabul etmiyor. Silahına sarıldı, düşmanları mağlup etti. Bundan sonra Türk, Gazi’nin nurlandırdığı Cumhuriyet ve medeniyet yolunda yürüdükçe, düşmanlar ona dokunamayacak ve bağımsızlığını daima müdafaa edecektir”

‘Söz’ okul müfredatından din dersini çıkarmak yerine, dini kendi istediği gibi stratejisine uygun biçimde manipüle ederek kullanmaya devam etmiştir. Yani bir tür uygar din yaratma projesiyle din stratejinin dönüştürülmüş bir aracı olmuştur. Bu anlamda bireylere hem bir kimlik verme hem de bu kimliği denetlemeye girişen devlet, bireylerin inanç özgürlüklerini sağlamak yerine inançlarını denetler hale gelmiştir. Bu yüzden halifeliği kaldırmış ama yerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuştur. Laiklik prensibinin kendisine aykırı olan bu kurum, devlet adına camide hangi vaazın nasıl verileceğini, ezanın hangi dilde okunulacağını belirlemektedir. Yani dinin nasıl yaşanması gerektiğini belli bir paradigma çerçevesinde yorumlayarak, farklı mezhep ve inançları da dışlamış olmaktadır.

İzlenen bu karmaşık, çelişkili din politikası zamanla değişen şartlara göre kendini yenileyemediğinden, özellikle de bireylerin dini ihtiyaçlarını karşılayamadığından etkisini yitirmeye başlamıştır. Bazı birey ve gruplara diğerlerine göre daha yüksek değer verilmesinin doğurduğu, toplumsal prestij, güç, statü ve fırsatların gene adil olmayan bir şekilde dağıtılması ve bundan kaynaklanan duygular muhafazakar kesimde bir sosyal yoksunluğun oluşmasına yol açmış ve zamanla bir dışa vurum sürecine girilmesine sebep olmuştur. Bu durumun başlıca örneklerinden biri de siyasal anlamda yükselen İslami hareketler ve sosyal alanda genişleyen cemaat hareketleridir. Cumhuriyetin laikçi ideolojisi, bir dünya görüşü olarak İslam’ın yarattığı boşluğu dolduramamıştır. Dönüştürme projesi ise başarısızlıkla sonuçlanmış, sistem dışına ittiği zihniyetler toplumsal hareketlere dönüşerek ona muhalefet etmeye ve yarattığı boşlukları doldurmaya başlamışlardır.

Kaynak

Abdülbaki, Muallim. “Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri” Atatürk Dönemi Ders Kitabı Kaynak, İstanbul, 2005.