moleschino‘da genelde güncel ile ilgili yazmıyoruz. Böyle bir kuralımız olduğundan değil, güncelin dayanıksızlığından ve bizim de tüketim için değil sürekli kullanım için birşeyler yapmayı sevdiğimizden. Benim de elimde üzerinde çalışmakta olduğum böyle kalıcı birşeyler vardı, onlarla zaman zaman ilgilenir haldeydim. Ama artık dayanamadım ve güncele değinen birşeyler yazmak istiyorum, çünkü “tehlikenin farkındayım”…
Türkiye’nin Siyasi Tablosu
Türkiye’nin siyasi tablosun her zaman karmaşık olmuştur. Standart sanayi toplumlarında görülen “emek”-”sermaye” çelişkisi daha çok işçi-köylü-esnaf üçlüsü üzerinde algılanabilmiş, bu üçlünün kökleri de tarihsel olarak o kadar ayrıştırılabilir olmadığından çelişki daha çok “laik”-”muhafazakar” ekseninde bir ayrışma olarak tezahür edebilmiş ve hemen her siyasi oluşum kendisini bu oluşuma göre konumlandırmıştır. Eski zamanlarda çok daha zayıf olmakla birlikte ikinci bir ayrışma “Türk”-”diğer etnik” meydana gelmiş ve gittikçe daha kuvvetle kimi siyaset de bu ekseni tanımlayıcı olarak kullanmaya başlamıştır.

Bu basit haritaya bakarak kimi etiketlendirmeler yapmak mümkün oluyor. Kemalistler “laik”-”Türk” çeyreğinde. Liberaller “laik” yanında, ama bu ayrışmaya karşılar, “Türk” yanında, ama bu ayrışmaya da karşılar; yani etiketlere karşı hale gelmiş “Kemalistler”. Muhafazakarlarımız/ılımlı islamcılar/siyasi islamcılar/her kimse genelde “muhafazakar” kenarında, etnik ayrımı kabullenmiyorlar, temel referans dini kimlik olduğundan. Milliyetçilerimiz “muhafazakar”-”Türk” köşesinde. Karşısında da “muhafazakar”-”Kürt” köşesinde bir yapılanma var.
Siyaset aslen kaynakların paylaşımı mücadelesi. Standart sanayi toplumlarında “emek”-”sermaye” çelişkisi buradan peydahlanıyor: Kaynaklar emeğin çıkarına mı kullanılacak (sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim) yoksa sermayenin yararına (altyapı, ulaşım, enerji, vb) mı? Ve bu nedenle bilgi toplumuna geçerken bu çelişki anlamını kaybetmeye başlıyor. Ve yine aynı nedenle henüz standart bir bilgi toplumu çelişkisinden bahsedemiyoruz. Belki “özgürlük”-”kontrol” olacak, ama bu nasıl bir siyasi ifadede kendini bulur söylemek zor.
Türkiye’de ise kaynak paylaşımı kavramsal bazda değil de taraftar bazında algılanagelmiş. Çünkü temel çelişki üretimdeki yer ile belirlenememekte, aslında zihinlerden başka bir yerde yer almayan ayrışmalara dayanmakta. Bu durumda kaynak paylaşımında “bizden” ve “onlardan” belirteçlerine yaslanmaktan başka çare kalmıyor ve dolayısı ile 60 yılı aşan temsili demokrasi deneyimimiz sanayi toplumunun toplumsal kazanımları konusunda pek de verimkar olamıyor.
“Tehlike”nin Farkında mıyım?
Klasik çelişki üzerine yapılanmaya çalışan siyasi partilerin (bir yanda sosyalist partiler, diğer yanda liberal partiler) başarısızlığı, buna karşın mevcut ayrışmalar üzerine yapılananların (bir yanda laiklik taraftarları, öte yanda muhafazakarlar) hem temsil yeteneği açısından, hem de kaynakları paylaştırma konusunda başarısı Türkiye’de siyaseti ne deve-ne kuş bir hale getirmiş. Öyle ki, temelde bu nedenle, aslında siyasetle hiç bir ilişkisi olmaması gereken ordu dahi siyasetin en etkin aktörlerinden biri haline gelmiş; özellikle son on yılda. Koca koca darbeleri ve darbe girişimlerini yapan ordu, o zamanlarda dahi, hiç bir zaman bu kadar siyasetin içerisinde değildi. Nedenleri tartışılır, ama bu bir vakıa.
Siyasetin siyaset olmaktan çıktığı, toplumdaki ayrışmaların derinleştirilmesinin en temel politika aracı haline geldiği son zamanlarda bir kampanya başlatıldı: “Tehlikenin farkında mısınız?” Bu tehlike “laik”-”muhafazakar” fay hattı (ben bu deyimi ilk Nuray Mert’ten işittim) üzerinde daha önce görülmemiş bir durumla ilintili: Cumhurbaşkanlığı’nın, Meclis’in ve Hükumet’in tümünün “muhafazakar” kamp eline geçmesi. Bu durum “laik” kamp tarafından çok büyük bir tehlike olarak algılanıyor, “Şeriat geliyor” diye betimleniyor, ne pahasına olursa olsun engel olunması gereken bir hal gibi görülüyor.

Önce “tehlike”ye bakalım: Daha önce 1950′lerde aynı durum olmuştu, sonuçta demokrasinin tehlikeye girmesi bahanesi ile bir preemptive, yani peşin bir darbe yapılmıştı. Ardından Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı dönemi var, ki bu sırada da epey bir gürültü çıkmış, ama ANAP’in zaten düşüşteki gücü ve ardından Özal’ın ölümü sorunun büyümesini engellemişti. Meşhur Refahyol deneyimimiz, “muhafazakar” kamp söz konusu üç iktidar organından yalnızca ikisinde kısmi kontrole sahip olmasına karşın, çok ciddi ele alınmış ve kısmen sivil ve büyük oranda askeri bir postmodern darbe ile engellenmişti. Tüm bu deneyime rağmen halkımız (ya da daha doğru bir deyimle sandığa giden seçmen) seçimini yine “muhafazakar” kamptan yana yaptı ve AKP’yi iktidara taşıdı. Bu kez tarih öyle tecelli etti ki her üç iktidar unsurunun da uzunca süre “muhafazakar” kampın eline geçmesi olasılığı var. Eğer bunu bir “tehlike” olarak algılarsanız, evet, bir tehlike mevcut. Ve gördüğünüz gibi ben de “tehlikenin farkındayım”.
Gerçek Tehlike Hangisi?
Hayır, bu “tehlike” konusunda düşüncemi, konumumu, fikrimi açıklamayacağım. Bu siyaset işi ve gerçekten moleschino‘da yer alması manalı olmayan bir konu. Ben, onun yerine, çok daha vahim bir tehlike olarak gördüğüm bir konuya değineceğim. “Tehlikenin farkında mısınız?” kampanyası, siyasi sorunun şu veya bu şekilde, şu veya bu vadede, şu veya bu kampın istediği şekilde çözülmesinden bağımsız olarak, mevcut ayrışmaları çok keskinleştiriyor, toplumun tansiyonunu yükseltiyor ve ileride nerelere varacağı belli olmayan yollara sokar bir hale geliyor.
14 Nisan günü Ankara’da çok büyük, çok etkileyici ve çok olgun bir gösteri yapıldı “Laik”-”Türk” kampına ait, ama siyasal temsil bulamadıkları ayan beyan ortada yüzbinler, aynı durumdaki milyonları temsilen algıladıkları “tehlike”ye karşı duruşlarını gösterdiler. Yalnızca miting olarak bakılınca, her türlü endişe verebilecek mesajına karşın, kabul edilebilir bir gösteri. Ama yalnızca miting ile kalmıyor: Mitinge katılmayanlar evlerine bayrak asmaya çağrılıyorlar. Mitingi destekleyenler bileklerinde “biz kaç kişiyiz” bileklikleri taşımaya başlıyorlar… Herkes “biz” ya da “öteki” olmak, bunlardan birini seçmek durumunda bırakılıyor. Balkonunda bayrak yoksa “öteki”lerdensin, bileğinde bileklik varsa “biz”densin.

Buna benzer “işaret” kampanyalarını hep yaşadık biz. 12 Eylül öncesi bıyığımız göstergeydi, son yirmi-yirmibeş yıldır kadınların başörtüleri/türbanları gösterge. Bakın sözcükler bile gösterge olabiliyor, “başörtüsü” desem birşey, “türban” başka birşey. Telaffuz gösterge, renkler gösterge… İlk tanıştığımızda sorduğumuz şeylerden birisi de “Nerelisin?” değil midir, memleketimiz bir gösterge. Gösterge ki gösterge…
Modern toplum olabildiğince göstergelerden uzak durmaya çalışır. Çünkü aslolan herkesin aynı haklara sahip olmasıdır ve göstergeler bu temeli zedeleyebilecek bir unsurdur. Taraf göstermenin anonim olması tercih edilir, oylar kapalı verilir, mitinge katılanlar evlerine döndüklerinde mitinge katılmayanlardan ayırt edilemezler, vs. Yani modern toplum anonimlik yoluyla ötekileştirmenin önüne geçmeye çalışır. Geleneksel toplumlarda ise göstergeler önemlidir: Kişilerin toplumdaki yerine göre hak sahip olması yerleşik kuraldır ve bunu sağlamak için göstergelere ihtiyaç vardır. Kavukların büyüklüğü, madalyaların kalabalıklığı, arabanın at sayısı, “ye kürküm ye” misali…
Kimdir bu “Öteki”?
Ne acı değil mi? Türkiye’de modern toplumun bekçisi olduğu iddiası ile yola çıkanlar geleneksel toplumu çağrıştıran bir gösterge sistemi kurmaya çalışıyorlar. Halk bu göstergelere göre ayrıştırılmaya, karşı tarafta kalanlar “öteki”leştirilmeye çabalıyorlar. “Tehlikenin farkında olmamak” neredeyse suç ilan edilmek üzere. Oysa takipçisi oldukları Atatürk modern topluma evrilme aşamasında göstergelerin yok edilmesine özellikle çaba sarfetmişti. Sınıfsız ve zümresiz bir toplum yaratma yoluna girilmiş, kısmen başarılı olunmuştur. Hatta anonim modern toplum vatandaşı olma yolundaki kazanımların çoğu o eski zamanlara dayandığına göre, çoğunlukla başarılı olunmuştur. Şimdi takipçileri “laik”-”muhafazakar”, “Türk”-”diğer etnik”, “bağımsızlıkçı”-”işbirlikçi” gibi birden çok eksende toplumu fişlemeye ve etiketlemeye çalışıyorlar. Ve bunu beğenmedikleri “muhafazakar”larla, “Kürt”lerle karşılaştırınca çok daha sert bir şekilde ifade ediyorlar.

Oysa görülmeli ki burada “öteki”leştirilenler bizim dostlarımız, arkadaşlarımız, komşularımız, kardeşlerimiz… Kimi zaman mecazi anlamda, çoğu zaman da gerçekten öyle. Bu “öteki” kardeşlerimiz de Çanakkale’de Osmanlı ordusunda, sonrasında Anadolu’nun dört bir yanında Kuvva-i Milliye ile birilikte, Kuvva-i Millliye olarak savaşmadılar mı? Bu “öteki” arkadaşlarımız da aynı bayrak için vurulup gazi, canın verip şehit düşmediler mi? Bu “öteki” komşularımız da aynı marşı İstiklal’in işareti olarak benimseyip, özellikle “[…] Medeniyet dediğin tek dişi kalmaz canavar […]” mısraını aynı içtenlikle okumadılar mı? Bu “öteki” dostlarımız da tehlike altında gördüğümüz cumhuriyette bizim kadar hak sahibi değiller mi?
Olan bitenler bu kişileri “öteki”leştirmeye değecek, yarın öbürgün onların da sizi “öteki”leştirdiğini görmek, bir süre sonra birbirinizin yüzüne bakamayacak hale gelecek kadar büyük bir “tehlike” barındırmıyor mu gerçekten? Yoksa yalnızca kendi haklılığınıza olan inançtan aldığınız güç ile her türlü eylemde haklı mı görüyorsunuz kendinizi? Bu hakkın fay hattının karşı tarafında da duyumsanması ile oluşacak depremin büyüklüğünü, şiddetini düşünüyor musunuz? Yoksa enkaz altından çıktığınızda mı düşüneceksiniz? Bu tehlikenin farkında mısınız ve bunun için endişeleniyor musunuz?

Oh be! Kaleminize sağlık.
şimdiye kadar , bu kadar farklı parçalara bölündüğümüzü yada böldüklerini bilmiyordum . neden ?
sana saygı duyuyorum ,
seni seviyorum ,
” sen ” olmadığın zaman ” ben ” de olmayacağımı biliyorum .
Bır insanın bıyıklarıyla, kılık kıyafetiyle sağcı veya solcu olduğunu belli etmesi düşünce özgürlüğünün, daha net bir tanımla kendini ifade özgürlüğünün bir parçasıdır. Kendini ifade etmek, kendin gibi olmayanları ötekileştirmek değildir. Ötekileştirmek ifade ettiğin düşüncenin içinde saklı olabilir. Örnek: “Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleketiniz sizindir, Türklerindir.” diyen şahıs ifade ettiği bu düşüncesiyle Anadolu’da yaşayan Ermenileri ötekileştirmiştir, bir zümreyi diğerine üstün kılmıştır.
Son olarak, ötekileştirmeyi engellemenin en etkili yollarından birisi aynılaştırmaktır. Ama kolay değildir. Vakti zamanında şu demeci veren şahsın da gördüğü gibi:
“Biz açıkça milliyetçiyiz. .. ve milliyetçilik bizim yegane birlik unsurumuzdur. Türk ekseriyetinde diğer unsurların (ırkların) hiçbir nüfuzu (etkisi) yoktur. Vazifemiz Türk vatanı içinde Türk olmayanları behemehal (mutlaka) Türk yapmaktır. Türkleri ve Türklüge muhalefet edecek anasırı (ırkları, ögeleri) kesip atacağız. Ülkeye hizmet edeceklerde her şeyin üstünde aradığımız Türk olmalarıdır. “
biz hepimiz kardeşiz lay lay lom öpüşüp barışın bakiim lay lay lom diyarbakırda herkez kürtçe konuşuyor zaten belediye niye kürtçe site kurmasın resmi yazışmalarda da kürtçe kullansın lay lay lom son beş yılda kitlerimiz cumhuriyetin ilk yıllarında kurulmuş büyütülmüş kurumlar da iyi ki satıldı zaten devlete yük oluyordu lay lay lom patrikhaneye de ekümenlik verilsin lay lay lom misyonerlik faaliyetleri de serbestçe yapılsın isteyen hristiyan da olur budist te onlar da kardeş lay lay lom necip hablemitoğlu, bahriye üçok, muammer ersoy ve daha niceleri hiç uğruna öldüler zaten lay lay lom
herkes kendinden olmayanı öldürsün. ötekini öldürsün…!!! buyrun öldürün!!! zaten 6 milyar olmuşuz… nufus almış başını gidiyor.. birileri dur demeli dimi ama!!!!
Genelkurmay’ın muhtıramtırak basın açıklaması sonrası ilk yorum benden olsun…
90′lı yılların başında, Cezayir’deki hür ve demokratik seçimlerde “biz şeriatı getireceğiz” diyen radikal dinci parti, %80′in üzerinde oy alınca ülkede askeri darbe de farz omuştu, ordu da bu farzı yerine getirdi… Hatırlayanlar çıkar, epeyce gürültü kopmuştu o dönem…
O günlerde Cumhuriyet Gazetesinde hal tasviri yapan bir karikatürü anımsıyorum, imkan olsa da bulabilsem, buraya da linkini koyabilsem, ama malesef…
Cumhuriyet Gazetesi sözü edilen periodda bugünki gibi militarist-laik çizgide değildi, (henüz RP, FP veya AKP gibi deneyimlerin yaşanmadığı bir zamandan bahsediyorum) laik-demokrat anlayışta yayınlarını sürdürüyordu.
Gelelim karikatüre: (yaptığım çok saçma farkındayım)
1. Kare: Elinde kocaman bir pala tutan sakallı şalvarlı bir yobaz tiplemesi, üzerinde “çağdaşlık” etlketi bulunan taze bir gelini kovalıyor, gelin ise kaçıyor.
2. Kare: Derken bir tank çıkıyor karşılarına, taze gelin de, yobaz tip de altında dümdüz oluyor tankın…
Bu karikatürde bir hüzün havası hakimdi… Okuyucuya “gördünüz mü, Cezayir’de irticai yönelimi engellemek için çağdaşlığın en temel gerekleri de ayaklar altına alınmak zorunda kalındı… tüh, yazık oldu” çıkarımı yapmak kalıyordu…
Acaba Cezayir’de, 28 Nisan gece yarısı Genelkurmay’ın basın açıklaması nasıl yankı bulmuştur…
Biz ya da diğer ötekiler?Bir farkı varmıki şu noktada?
Demokrasiyi sivillerin beceremediği yerde asker demokrasi dersi verirmiş…
Senelerdir meydanlara dökülen insanlara vurulan ayrımcılık yapıyorlar damgası ve peşisıra gelen vurdumduymazlık hazırlamadımı bizi bu günlere.Senelerdir bu vurdumduymazlıkların doruğa çıktığı zamanlarda olmadımı bu ülkede darbeler???
En son Ankara mitingini kaale almayanlar genelkurmayın ardından farketmedilermi biraz da olsa yanlış bir şey yaptıklarını???
Ben o mitinge gitmedim.Evime bayrak da asmadım.ama sonuna kadar arkasındayım.Düşüncelerinden dolayı değil.O kadar insanı bir bayram havasında biraraya toplayabildikleri için…
Ötekilere gelince.Her zaman biz ötekiler ve diğerleri olacaktır.Olmalıdır da.Demokrasinin ve insan olmanın gereğidir bu.Hatta ve hatta bundan daha güzel olanı her bireyin ben ve diğerleri diyebilmesidir…
Budur insanı insan yapan.Tektipten ayıran.Bir robot ile bir insanın farkını ortaya koyan.Biz/ben ve ötekiler olabilmek.Hatta bu ayırımın daha da derin olması gerekir ki uç noktaları da görebilelim…
Ama asıl vurgulanması gereken nokta ise her ne olursa olsun karşındakinin insan olduğu gerçeğinin her zaman ön plana çıkartılmasının gerekliliğidir.Bu şekilde paylaşımın kapıları sonuna kadar aralanır.Bu şekilde üretkenlik ve kişisel/toplumsal gelişim doruğa ulaşır…
Bir laf vardır.Filler tepişirken altında çimenler ezilirmiş diye…Fillerin tepişmesine olanak vermemek için meydanlarda daha da fazla boy gösterme cesaretini görebilmeliyiz kendimizde…
Bol ayrımcılıklı ve ötekili günler dileği ile….
(:
Not:Bu arada yazın bu konu üzerine okuduğum o kadar şey üzerine ayrı bir haz ve lezzet bıraktı damağımda.Ellerine emeğine ve yüreğine sağlık…
Hernekadar bana göre biraz fazla baharatlıda olsa… (:
İnsanların yaşadıkları bu dünyada kendilerinde başka fikirdeki insanların da yaşadıklarını bilmeleri gerekir. Yobaz-Yobaz olmayan, İlerici-Gerici, Laik, Laiklik karşıtı; nasıl olursa olsun. Bir yobaz kendisinde gördüğü hakları aynen bir yobaz olmayana, bir laik kendisinde gördüğü hakları aynen bir laik olmayana tanımalıdır. Tabii ki bunların tam tersi de söz konusu.
Bu gün “Şeriata hayır!” diyenler yarın oldu ya şeriatçılar ülkeyi komple ele geçirince acaba ne diyecekler? Bugün şeriat isteyenler acaba yarın ne isteyecekler?
İnsanlar siyasi, dini ya da felsefi olarak sağlam bir duruş sergilemedikçe başımıza gelenler bizim hakkımızdır.
İşin garip yanı milliyetçi arkadaşlarımız bu duruma hiç ses çıkarmıyor. Türk kardeşler birbirlerine tahammül edemiyor. bu karışıklıkta sürpriz olarak yanı başımızda bir şeyler olursa hiç şaşırmayalım. Biz kardeşimiz bizim gibi düşünmüyor diye avaz avaz bağırırken atı alan üsküdarı geçecek…
[…] http://www.moleschino.org/2007/04/22/pek-bu-tehlikenin-farkinda-misiniz/ http://muzminanonim.blogspot.com/2007/05/liklik-elden-gidiyor-ne-demek.html http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=10807543 […]
öncelıkle tebrık edıyorum.ilk defa rastlantı soncu yazıyo okudum.ama bazılarını artık gerceklerı söyleme zamanı geldı bence.ve sızde bunu göruyorum.o kadar degıstıkkı hepımız artık bırseylerın arkasına saklanıyoruz.gercekle ; doğru karıstıracak öyle bır zaman dayız kı.bize gençlige örnek olacak hiç kımseyı göremıyorum ben.şimdi ki siyasetçıler tabı öyle denırse;bence yaptıkları çok yalnış.söyle düşünelim;bi zaman aşımına ugrayalım.eskılerı gorelım.herşey kapalı kapılar arkasında yapılırdı.meclıste ne olursa olsun bunu kendı ülkemızde kı ınsanlar bile göremezlerdi.şuanda bakıyorumda;dünya bizi izlıyo;ve kendimizi öyle bişekılde onlara tanıtıyoruz ki.bizi hesaba almayacak dereceye düşürüyoruz kendımızı.bence artık birileri o insanlara nerde oturduklarını göstermeli.BİZİ NE OLURSA OLSUN TEMSİL ETTİKLERİNİ UNUTMASINLAR….
Ben sadece farkinda olsam iyi, korkuyorum da! Yeni bir Sivas’dan korkuyorum. Yeni bir Kahraman Maras’tan…
Bu yazıya yapılan ilk yorumun “Oh be!” olmasına şaşırmadım. Yazarın ifade ettiği kaygıları kampanyanın başlamasından beridir taşıyan benim de ilk tepkim aynı oldu: “oh be!”. Demek ki akılların şaşırtıldığı, korguların körüklendiği, yükseğe çıkıp felaket tellallığı yapanın çevresindeki kalabalıktan uzak durmanın zorlaştığı anlarda bile empati yapabilen, gerçek tehlikenin farkına varabilen birileri varmış. Hoş bahsedilen gerçek tehlike birçok kalem tarafından yazıldı çizildi lakin bu sağduyuyu gösterenler “tehlikeli” gruba yakın olunca uyarıların kıymeti de olmuyordu.
Türkiye Cumhuriyeti bayrağının şeklini kendisi belirlemedi, selefi Osmanlı’dan miras aldı. Diyebiliriz ki al bayrak birkaç yüz yıldır temelde veya detayda farklı değerleri olan milletin hemen hemen her kesiminin ortak ve çok sevgili bir değeridir. Belirgin siyasi vurguları olan cumhuriyet mitinglerini bir bayrak denizi haline getirerek, evlerin camına bayrak asarak, milletin geniş bir kesimi tarafında seçilerek iş başına gelmiş bir siyasi çizgiyi neredeyse vatan hainliği ile suçlamanın en belirgin etkisi “ötekileştirmek”tir. Evet, bence de en farkında olunması gereken tehlike budur. Zira ötekileştirmek çift taraflı etkisi olan bir eylem. Ötekileştirdiğin ölçüde ötekileşirsin.
Muhafazakar değerlere sahip birisi olarak Erkan Tekman’a sağduyu kokan bu yazısı için teşekkür ediyorum.
Benden de bir “Oh be!”..
Ateşi söndürmek için suyu bir doğrudan havadaki ateşe püskürtenler vardır, bir de ateşin çıktığı yere, kaynağa püskürtenler. Laiklik elden gidiyormuş, şeriat geliyormuş; din elden gidiyormuş, millet asimile oluyormuş.. Burada kendi siyasi görüşümü elbette belirtmeyeceğim; ama asıl ilgilenilmesi gereken şey, sayın Erkan Tekman’ın yazıda vurguladığı, sorunun çıkış kaynağı olan noktadır..
Prof. Dr. Vamık Volkanın söyledikleri de bu yazı ilgisini çekenler tarafından dikkatle okunacaktır. http://www.milliyet.com.tr/2007/09/25/son/sontur47.asp
Özetle 2 noktaya değiniyor Sayın Volkan
1) Türkiye önemli bir değişim süreci içindedir ve bu değişim 2 kutba doğru bölünme tehlikesi içermektedir.
2) 1. madde de sözü edilen değişim “İslami bir yönelim biçimindedir”. Bu yönelim içeriden bakıldığında yeterince fark edilemese de dışarıdan 6 aylık ve/veya 1 yıllık periyotlara gelip gidenler için oldukça net bir biçimde görülmektedir.
Fikri takip açısından:
Mihri Belli’nin 29 Ekim 2003 tarihli yeniHarman yazısı, Yunus Emre’den Bill Gates’e kitabından aktarıyorum.
Eski tüfek sosyalistin değerlendirmesi ilginç. Kısmen katılır mıyım? Katılırım. Hangi Milliyetçilik? yazımla da bağlantılı. Aslında kitapta “Atatürk Milliyetçiliği” diye tarif edilen yaklaşım o kadar çok tekrarlanıyor ki insan şaşırıyor. “Sosyalizm olmazsa Kemalizm” ba’bından…
tarih 18.03.08 ve yukarıda anlatılan “öteki” kavramının ne kadar derinleştiğini bu kısa süre zarfında görebiliyoruz sanırım.
Siteyi arama motorundan tesadüfen buldum… yazı fevkalade tebrik ederim . Müdaviminiz olacağım. Saygılarımla.