moleschino‘da genelde güncel ile ilgili yazmıyoruz. Böyle bir kuralımız olduğundan değil, güncelin dayanıksızlığından ve bizim de tüketim için değil sürekli kullanım için birşeyler yapmayı sevdiğimizden. Benim de elimde üzerinde çalışmakta olduğum böyle kalıcı birşeyler vardı, onlarla zaman zaman ilgilenir haldeydim. Ama artık dayanamadım ve güncele değinen birşeyler yazmak istiyorum, çünkü “tehlikenin farkındayım”…
Türkiye’nin Siyasi Tablosu
Türkiye’nin siyasi tablosun her zaman karmaşık olmuştur. Standart sanayi toplumlarında görülen “emek”-”sermaye” çelişkisi daha çok işçi-köylü-esnaf üçlüsü üzerinde algılanabilmiş, bu üçlünün kökleri de tarihsel olarak o kadar ayrıştırılabilir olmadığından çelişki daha çok “laik”-”muhafazakar” ekseninde bir ayrışma olarak tezahür edebilmiş ve hemen her siyasi oluşum kendisini bu oluşuma göre konumlandırmıştır. Eski zamanlarda çok daha zayıf olmakla birlikte ikinci bir ayrışma “Türk”-”diğer etnik” meydana gelmiş ve gittikçe daha kuvvetle kimi siyaset de bu ekseni tanımlayıcı olarak kullanmaya başlamıştır.

Bu basit haritaya bakarak kimi etiketlendirmeler yapmak mümkün oluyor. Kemalistler “laik”-”Türk” çeyreğinde. Liberaller “laik” yanında, ama bu ayrışmaya karşılar, “Türk” yanında, ama bu ayrışmaya da karşılar; yani etiketlere karşı hale gelmiş “Kemalistler”. Muhafazakarlarımız/ılımlı islamcılar/siyasi islamcılar/her kimse genelde “muhafazakar” kenarında, etnik ayrımı kabullenmiyorlar, temel referans dini kimlik olduğundan. Milliyetçilerimiz “muhafazakar”-”Türk” köşesinde. Karşısında da “muhafazakar”-”Kürt” köşesinde bir yapılanma var.
Siyaset aslen kaynakların paylaşımı mücadelesi. Standart sanayi toplumlarında “emek”-”sermaye” çelişkisi buradan peydahlanıyor: Kaynaklar emeğin çıkarına mı kullanılacak (sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim) yoksa sermayenin yararına (altyapı, ulaşım, enerji, vb) mı? Ve bu nedenle bilgi toplumuna geçerken bu çelişki anlamını kaybetmeye başlıyor. Ve yine aynı nedenle henüz standart bir bilgi toplumu çelişkisinden bahsedemiyoruz. Belki “özgürlük”-”kontrol” olacak, ama bu nasıl bir siyasi ifadede kendini bulur söylemek zor.
Türkiye’de ise kaynak paylaşımı kavramsal bazda değil de taraftar bazında algılanagelmiş. Çünkü temel çelişki üretimdeki yer ile belirlenememekte, aslında zihinlerden başka bir yerde yer almayan ayrışmalara dayanmakta. Bu durumda kaynak paylaşımında “bizden” ve “onlardan” belirteçlerine yaslanmaktan başka çare kalmıyor ve dolayısı ile 60 yılı aşan temsili demokrasi deneyimimiz sanayi toplumunun toplumsal kazanımları konusunda pek de verimkar olamıyor.
“Tehlike”nin Farkında mıyım?
Klasik çelişki üzerine yapılanmaya çalışan siyasi partilerin (bir yanda sosyalist partiler, diğer yanda liberal partiler) başarısızlığı, buna karşın mevcut ayrışmalar üzerine yapılananların (bir yanda laiklik taraftarları, öte yanda muhafazakarlar) hem temsil yeteneği açısından, hem de kaynakları paylaştırma konusunda başarısı Türkiye’de siyaseti ne deve-ne kuş bir hale getirmiş. Öyle ki, temelde bu nedenle, aslında siyasetle hiç bir ilişkisi olmaması gereken ordu dahi siyasetin en etkin aktörlerinden biri haline gelmiş; özellikle son on yılda. Koca koca darbeleri ve darbe girişimlerini yapan ordu, o zamanlarda dahi, hiç bir zaman bu kadar siyasetin içerisinde değildi. Nedenleri tartışılır, ama bu bir vakıa.
Siyasetin siyaset olmaktan çıktığı, toplumdaki ayrışmaların derinleştirilmesinin en temel politika aracı haline geldiği son zamanlarda bir kampanya başlatıldı: “Tehlikenin farkında mısınız?” Bu tehlike “laik”-”muhafazakar” fay hattı (ben bu deyimi ilk Nuray Mert’ten işittim) üzerinde daha önce görülmemiş bir durumla ilintili: Cumhurbaşkanlığı’nın, Meclis’in ve Hükumet’in tümünün “muhafazakar” kamp eline geçmesi. Bu durum “laik” kamp tarafından çok büyük bir tehlike olarak algılanıyor, “Şeriat geliyor” diye betimleniyor, ne pahasına olursa olsun engel olunması gereken bir hal gibi görülüyor.

Önce “tehlike”ye bakalım: Daha önce 1950′lerde aynı durum olmuştu, sonuçta demokrasinin tehlikeye girmesi bahanesi ile bir preemptive, yani peşin bir darbe yapılmıştı. Ardından Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı dönemi var, ki bu sırada da epey bir gürültü çıkmış, ama ANAP’in zaten düşüşteki gücü ve ardından Özal’ın ölümü sorunun büyümesini engellemişti. Meşhur Refahyol deneyimimiz, “muhafazakar” kamp söz konusu üç iktidar organından yalnızca ikisinde kısmi kontrole sahip olmasına karşın, çok ciddi ele alınmış ve kısmen sivil ve büyük oranda askeri bir postmodern darbe ile engellenmişti. Tüm bu deneyime rağmen halkımız (ya da daha doğru bir deyimle sandığa giden seçmen) seçimini yine “muhafazakar” kamptan yana yaptı ve AKP’yi iktidara taşıdı. Bu kez tarih öyle tecelli etti ki her üç iktidar unsurunun da uzunca süre “muhafazakar” kampın eline geçmesi olasılığı var. Eğer bunu bir “tehlike” olarak algılarsanız, evet, bir tehlike mevcut. Ve gördüğünüz gibi ben de “tehlikenin farkındayım”.
Gerçek Tehlike Hangisi?
Hayır, bu “tehlike” konusunda düşüncemi, konumumu, fikrimi açıklamayacağım. Bu siyaset işi ve gerçekten moleschino‘da yer alması manalı olmayan bir konu. Ben, onun yerine, çok daha vahim bir tehlike olarak gördüğüm bir konuya değineceğim. “Tehlikenin farkında mısınız?” kampanyası, siyasi sorunun şu veya bu şekilde, şu veya bu vadede, şu veya bu kampın istediği şekilde çözülmesinden bağımsız olarak, mevcut ayrışmaları çok keskinleştiriyor, toplumun tansiyonunu yükseltiyor ve ileride nerelere varacağı belli olmayan yollara sokar bir hale geliyor.
14 Nisan günü Ankara’da çok büyük, çok etkileyici ve çok olgun bir gösteri yapıldı “Laik”-”Türk” kampına ait, ama siyasal temsil bulamadıkları ayan beyan ortada yüzbinler, aynı durumdaki milyonları temsilen algıladıkları “tehlike”ye karşı duruşlarını gösterdiler. Yalnızca miting olarak bakılınca, her türlü endişe verebilecek mesajına karşın, kabul edilebilir bir gösteri. Ama yalnızca miting ile kalmıyor: Mitinge katılmayanlar evlerine bayrak asmaya çağrılıyorlar. Mitingi destekleyenler bileklerinde “biz kaç kişiyiz” bileklikleri taşımaya başlıyorlar… Herkes “biz” ya da “öteki” olmak, bunlardan birini seçmek durumunda bırakılıyor. Balkonunda bayrak yoksa “öteki”lerdensin, bileğinde bileklik varsa “biz”densin.

Buna benzer “işaret” kampanyalarını hep yaşadık biz. 12 Eylül öncesi bıyığımız göstergeydi, son yirmi-yirmibeş yıldır kadınların başörtüleri/türbanları gösterge. Bakın sözcükler bile gösterge olabiliyor, “başörtüsü” desem birşey, “türban” başka birşey. Telaffuz gösterge, renkler gösterge… İlk tanıştığımızda sorduğumuz şeylerden birisi de “Nerelisin?” değil midir, memleketimiz bir gösterge. Gösterge ki gösterge…
Modern toplum olabildiğince göstergelerden uzak durmaya çalışır. Çünkü aslolan herkesin aynı haklara sahip olmasıdır ve göstergeler bu temeli zedeleyebilecek bir unsurdur. Taraf göstermenin anonim olması tercih edilir, oylar kapalı verilir, mitinge katılanlar evlerine döndüklerinde mitinge katılmayanlardan ayırt edilemezler, vs. Yani modern toplum anonimlik yoluyla ötekileştirmenin önüne geçmeye çalışır. Geleneksel toplumlarda ise göstergeler önemlidir: Kişilerin toplumdaki yerine göre hak sahip olması yerleşik kuraldır ve bunu sağlamak için göstergelere ihtiyaç vardır. Kavukların büyüklüğü, madalyaların kalabalıklığı, arabanın at sayısı, “ye kürküm ye” misali…
Kimdir bu “Öteki”?
Ne acı değil mi? Türkiye’de modern toplumun bekçisi olduğu iddiası ile yola çıkanlar geleneksel toplumu çağrıştıran bir gösterge sistemi kurmaya çalışıyorlar. Halk bu göstergelere göre ayrıştırılmaya, karşı tarafta kalanlar “öteki”leştirilmeye çabalıyorlar. “Tehlikenin farkında olmamak” neredeyse suç ilan edilmek üzere. Oysa takipçisi oldukları Atatürk modern topluma evrilme aşamasında göstergelerin yok edilmesine özellikle çaba sarfetmişti. Sınıfsız ve zümresiz bir toplum yaratma yoluna girilmiş, kısmen başarılı olunmuştur. Hatta anonim modern toplum vatandaşı olma yolundaki kazanımların çoğu o eski zamanlara dayandığına göre, çoğunlukla başarılı olunmuştur. Şimdi takipçileri “laik”-”muhafazakar”, “Türk”-”diğer etnik”, “bağımsızlıkçı”-”işbirlikçi” gibi birden çok eksende toplumu fişlemeye ve etiketlemeye çalışıyorlar. Ve bunu beğenmedikleri “muhafazakar”larla, “Kürt”lerle karşılaştırınca çok daha sert bir şekilde ifade ediyorlar.

Oysa görülmeli ki burada “öteki”leştirilenler bizim dostlarımız, arkadaşlarımız, komşularımız, kardeşlerimiz… Kimi zaman mecazi anlamda, çoğu zaman da gerçekten öyle. Bu “öteki” kardeşlerimiz de Çanakkale’de Osmanlı ordusunda, sonrasında Anadolu’nun dört bir yanında Kuvva-i Milliye ile birilikte, Kuvva-i Millliye olarak savaşmadılar mı? Bu “öteki” arkadaşlarımız da aynı bayrak için vurulup gazi, canın verip şehit düşmediler mi? Bu “öteki” komşularımız da aynı marşı İstiklal’in işareti olarak benimseyip, özellikle “[…] Medeniyet dediğin tek dişi kalmaz canavar […]” mısraını aynı içtenlikle okumadılar mı? Bu “öteki” dostlarımız da tehlike altında gördüğümüz cumhuriyette bizim kadar hak sahibi değiller mi?
Olan bitenler bu kişileri “öteki”leştirmeye değecek, yarın öbürgün onların da sizi “öteki”leştirdiğini görmek, bir süre sonra birbirinizin yüzüne bakamayacak hale gelecek kadar büyük bir “tehlike” barındırmıyor mu gerçekten? Yoksa yalnızca kendi haklılığınıza olan inançtan aldığınız güç ile her türlü eylemde haklı mı görüyorsunuz kendinizi? Bu hakkın fay hattının karşı tarafında da duyumsanması ile oluşacak depremin büyüklüğünü, şiddetini düşünüyor musunuz? Yoksa enkaz altından çıktığınızda mı düşüneceksiniz? Bu tehlikenin farkında mısınız ve bunun için endişeleniyor musunuz?



