Özelleştirilmiş Bürokrasi

Selma Şevkli tarafından Türkiye ile işaretlenerek gönderildi (23 March 2007)

Bir konuda kendi canı yanmadan, o konuyu anlayamayıp hissedemeyenlerdenim. Kendim yaşayınca ise, başkalarının aynı durumda ne yaşadığını hissedebilecek kadar empati yeteneğine sahibim. Ama hala neden canımızı yaktıklarını anlayamıyorum…

Hantallaşmış devlet işleyişi ve kanser eden bürokrasinin tek çözümünün özelleştirme, dolayısıyla da o tüylerimi diken diken eden kapitalizm olduğuna inanmaya başlamışken, Türkiye şartlarında dönüşümün gerçekleşme biçimlerinin farklı ve aynı derecede hantal olacağını hesap edemedim.

Özel bir hastanede gecenin ikisinde diş ağrısından kıvranırken ve dağılan dikişlerimden akan kanın o tertemiz koridorlara damlamasını engellemeye çalışırken ve yaşasın devlet hastanesinde değilim burada beni iyileştirecekler diye sevinirken, para ve gücün eğitimsizlerin eline verildiğinde nasıl sonuçlara yol açacağını bilmiyordum.

Kurallara olan kutsal bağlılığından, reçetem olmadığı için bana Voltaren yapmayı reddeden ve reçeteyi yazacak bir doktor çağırmak yerine pervasızca beni o sedyede kıvranırken bırakıp giden hemşirenin cahilliğine üzülecek kadar olgun değilim henüz. Sadece duyarsızlığına fevri tepkiler verecek kadar sinirliyim hala.

Derdimi anlatamadığım EQ ve IQ seviyelerinin toplamının 58’den fazla olduğuna inanmadığım hastane müdürünün gece saat üçe yaklaşırken özür dilemek ya da doktor bulmak yerine kendisine yönelttiğim suçlamalara karşı bugüne kadar hangi görev ve makamlarda bulunduğunu dakikalardan saatlere uzanan işkencelerle açıklamasını da anlayamadım.

1650 dolara allayıp pullayıp, abartıp kabartıp, öve methe bitiremedikleri bilgisayarı sorun çıkarsa ne olacağı hakkında hiçbir bilgi vermeden bana satarken “memleketli”si gibi davranan ve eve geldiğimde CD sürücüsü çalışmadığı için geri götürdüğümde “kanlı”sı gibi muamele eden görevliyi de anlayamadım.

Ve bana bozuk mal sattığı halde arızanın servise gidip 30 iş gününe kadar uzayabilecek bekleme süresi içinde tespit edileceğini ve sonra inşallah maşallah değiştirebileceklerini ve asla iade almayacaklarını ve baştan sorsaydınları açıklarken TEKNOSA’ya olan bağlığını ve psikolojik işkence ile servis edilen yetki kullanımını ama insiyatif kullanamayışını da anlayamadım.

Diğer bir TEKNOSA erektusunun, üzerine basa basa “şu çeşit bilgisayarım ve şu çeşit kameram var, bana hangi kablo lazım” açıklamasını yapmama rağmen bana yanlış kabloyu satıp, sonra iade almamasını da anlayamadım. “Satış danışmanları tüm teknik detayları bilmek zorunda değil, kendiniz kontrol etmeliydiniz” açıklamasına gülemeyecek kadar da mağdurdum…

Fonksiyonelliğinden, liberalliğinden ve pahasından şüphe etmediğim hayırlısıysa kısmetse 15 ay sonra bana bir M.A. derecesi vererek “geleceğimi garanti altına alacak” olan okulum Bilgi Üniversitesi’ndeki Gigen Narangoz isimli insan görünümlü, kadın kıvrımlı ve yetki odaklı canlının odasına girip mesai arkadaşına sorarken araya girip “dinlersen öğreneceksin” görünümlü fırça atmasını, ve bana ‘sen’ diyecek samimiyeti ve yetkiyi nereden aldığını, gücünü tanımayınca odasından çıkmamı salık vermesini de anlayamadım.

Ve o bana bu muameleyi ederken çevresindeki yandaş ve izleyici topluluğunun ‘adalet’ denen bir kavramdan haberdar olup olmadıklarını, ‘müdahele’ etmenin yer ve zamanının nasıl belirlendiğini sorguladım.

Ve bildim ki onu şikayet ettiğimde elime hiçbirşey geçmeyecek. Onun işten atılması, TEKNOSA’nın mühürlenmesi, hastanenin Arena’ya çıkması gibi en radikal çözümler bile çözmeyecek benim meselemi.

Türkiye’nin iliklerine kadar içselleştirdiği, NŞA’da benzer durumlarla karşılaşıldığında yaşanan sürecin ve duygunun adı olarak tanımlanmış frustration kelimesinin Türkçe karşılığının olmamasına da şaşırmıyorum.

Devlet okulları bilgi değil ideoloji empoze eden kurumlardan ibaret olduklarından, her köşe başında aylık milyarlar alan dershaneler olmasına da şaşırmıyorum. Liselerde çocukların uyuşturucu kullanıp birbirini bıçaklamaları mı? Geçin bunları çok normal!

Türkiye’de 8.5 milyon engelli vatandaşın bırakayım hala özürlü ve sakat diye adlandırılmalarını, hala temel ihtiyaçlarının karşılanmamasını hatta yoklarmış gibi davranılmalarını da elbette ki çok normal karşılıyorum. Tabii ki bizim Kıbrıs, Doğu, irtica, Cumhurbaşkanlığı seçimleri, onları örtmek ve tamamlamak için Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş gibi mikro faşizan, bayrakları, marşları, vatandaşları, raconları olan kutsal futbolumuz, yetmezse halkımızı ülkede dönen kirli işler konusunda aydınlatmak için hazırlanmış Kurtlar Vadilerimiz, aman o çok derin ve anlamlı derseniz Popstar, Buzda Dans gibi her türlü uyuşturucu ve yatıştırıcımız mevcut.

Ne diye gündelik hayatımızdaki aksaklıklardan yakınıyorsak? İETT’de 1.5 saat ayakta nefes almadan gitmenin, işine geç kalınca maaştan kesilmesinin ama mesai yapınca ücretin ödenmemesinin, devlet dairelerinde bir evrak imzalatmak için saatlerce beklemenin, mahkemede bir davanın görülmesi için yıllarca koridorlarda sürünmenin nesi acaip?

Buradan yetkililere sesleniyorum Seda Hanım! Bu sistem bir yerde hata yapmaya başlamış ki arada sivriler çıkıp fark etmeye başlıyor bu oyunu. Ve ne cüretle bilinmez, yetkisi, makamı, bıyığı, gözlüğü, koltuğu, ‘arka’sı olmadan ulu orta konuşmaya başlıyor.

İstediğin kadar muhalefet et kardeşim. Git eylem yap, dernek kur, sempozyum düzenle, istersen kendini yak. Bir ülkede hukuk sistemi yerine çekirdekleri ayıklanmış kanunlar olduğu sürece sızlanırsın. Sonunda da aynen dedikleri gibi olur…Ya sever ya terk edersin…

Biliyorum…

Alnımda bilgi dolu çelenklerim, aydınlık günlere ulaşabilmenin umutsuzluğuyla sindirmeye ve sindirilmeye devam ediyorum…

300

Volkan Hatem tarafından Kültür, Kitap, Sanat, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (18 March 2007)

Geçen yıl son beş yıldır kredi kartı şirketinden gelmesi gereken hediye çeklerinin hiçbirinin ulaşmadığını farkettiğimde telefonu elime alıp veryansın etmiştim. Meğer bu aklı evveller faturalandırma adresi ile hediye çeki vs. adreslerini farklı kayıtlarda tutarlarmış da biri güncellenirken öteki kalmış…

Ertesi hafta üçyüz küsur dolarlık Amazon.com hediye çekini aldığımda duraksamadan tamamını çizgi romanlara yatırdım! Will Eisner’ın The Contract with God Trilogy’si, Mercane Satrapi’nin Persepolis serisi, Alan Moore’un V for Vendetta’sı ve Frank Miller’ın 300’ü aldığım onlarca çizgi romandan birkaç tanesiydi…

Bahsettiğim çizgi romanların her biri farklı bir iz bıraktı bende. Will Eisner ve Mercane Satrapi (kültürel kimlikleriyle müsemma iki sanatçı) kendi öykülerini, kültürlerinin öykülerini anlatıyorlardı. Biri New York’taki göçmen musevilerin yeni dünyaya uyum sağlama çabalarını resimlerken diğeri İran’da umuda yolculukla başlayan ve radikal islamcıların başa gelmesiyle kabusa dönüşen devrimi en mahrem deneyimleriyle, birinci ağızdan anlatıyordu. Birbirinden farklı kıtalarda, bambaşka kültürlerin ürünü bu iki hikayenin çok can alıcı bir ortak yanı vardı benim için: Samimiyet.

Büyükannelerin yaptığı gibi, basit bir soruyu cevaplarken uçsuz bucaksız öyküler anlatarak, haritanın her tarafında dolaşmaktan vazgeçip, sadede gelerek konuya gireyim izninizle. 300’ün çizgi romanını geçen yıl okumuştum, filmini ise az önce seyrettim. Okurken de izlerken de Frank Miller amcanın hayal gücüne, tasavvur kabilliyetine şapka çıkardım. Verip veriştirmeden önce, siyaseten doğru olmak adına çizere hakkını vermiş olup filmin kutusunu açabiliriz!

Çizgi romanla film arasındaki farklılıklardan (çok) şikayet edecek değilim. Hatta, aslına şaşırtıcı derecede sadık kalmayı başarmış olmasından dolayı Zack Snyder’ı kutlamak lazım. Hatta, bir sonraki filmini, V for Vendetta’nın da yazarı Alan Moore’un Watchmen’ini dört gözle bekiyorum: Quis custodiet ipsos custodes?

Çizgi romanda yer almayan eklemelerin haddi hesabı yok: Sevişme sahneleri, Yunan entrikaları, daha kanlı savaş sahneleri, Hollywood filmlerinin olmazsa olmazı drama ve Malkoçoğlu’na rahmet okutturan erkeksilik. Benim asıl derdim sadık kalınan hikaye…

Filmi izlememiş olanları uyarayım, henüz izlemediyseniz ve hiçbir detay duymak istemiyorsanız şimdi helalleşip yollarımızı ayıralım. Lakin, Titanik’in battığını filmden önce de bildiğimiz gibi, Leonidas’ın üçyüz (ı)Spartalısının da hakkın rahmetine kavuştuğu bir sır değil. Önemli olan yolculuk!

Frank Miller ancak aksini gördüğümde şaşırtıcı bulacağım bir oryantalist bakışıyla anlatıyor hikayeyi. Evvelki yıl “Kingdom of Heaven” filminde Selahaddin ve adamlarının anlaşmalara uyan, saygıdeğer ve vatansever adamlar olarak tasavvur edildiklerini gördüğümde kendimi çimdiklemem gerekmiş, gözlerime inanamamıştım. Neyse ki bu defa kimse öyle bir sürpriz yapmadı. Biz, daha doğudakiler, yine kötü adamlardık.

Kendi şiddetini haklı göstermek isteyen her “taraf”ın yaptığı gibi bu hikayede de karşı “taraf”ın kötülüğünü tespit etmek gerekiyordu. Neredeyse evrensel değer yargısı kabul edilebilecek birkaç temel sıfat işi görmeye yetiyor. Çok da karmaşık değil yani.

Bu arada, doğru yazım ve telaffuz konularındaki takıntılarım nedeniyle Anglofil’lerin “Zörxis” ya da “Zörsiz” diye okudukları adın doğrusuna yer vemek istedim: “Hşayarşa”. Fonetik yazımı ise Xšayârša. Azerice “X” gibi (yaxşı) okunduğunu tahayyül edin. Arap yazısından haberdar olanlar için ise خشایارشا yeterli olacaktır.

Haklarını yememek lazım, “gelin, bizi özgürlüğümüze kavuşturun” diyerek Osmanlıları çağıran Moralıların aksine (ı)Spartalı kardeşlerimizin Xšayârša’dan böyle bir talepleri olmamış. Adamlar zaten “özgür”. Bu, toplamı altıyı bulan daha başka bir kaç erdem daha eklenerek sık sık vurgulanıyor. Eh, zayıfa, masuma, mazluma sempati duymamak elde değil. Öyle olunca da, kalbimizin güçlü ve zalim Parsi’ler karşısında bir lokmalık topraklarını savunan mazlum ve mağdur (ı)Spartalı hemşehrilerimize ısınamaması ne mümkün?

“Barbarları Beklerken” Kavafis’in ünlü şiirlerinden biri… Ne yazık ki bu defa konuya pek uymuyor. Pars kültürünün, medeniyetin beşiği olduklarını iddia etseler de Yunanlı kardeşlerimizinkinden geri kaldığını iddia edeceklerin alnını karışlarım. Tabii konu Yunan vs. olduğu için gayriihtiyari ben de onlara yüklendim. Oysa asıl mesele Amerikan duyarsızlığı.

Konuyla doğrudan alakası olmasa da bahsedesim geldi: Geçenlerde radyoda iki ayrı programda Irak’ta savaşan askerlerin kullandığı bir ifadeden haberim oldu: “Enemy territory, indian country”! Kovboy ruhlu kardeşlerimiz hala aynı gözlüklerle bakıyorlar dünyaya. Yine de genel olarak Avrupa kültürüne yapıştırmaktan sakınca duymayacağım bir yafta: etnosentrisizm. Hani, bizim Arapları hakir görmemiz gibi bir durum

Zalim “köle ordusu”na direnen (ı)Spartalılar “özgür” insanlar. Onların bağımsızlığı da insanlık için “özgürlük, adalet, mantık ve umut” timsali! Üstelik, daha filmin ilk iki dakikası içinde Pars elçisinin “Kadın erkeklerin yanında konuşmaz.” yorumuna “Onlar özgür Spartalı erkeklerin anneleri!” diyerek taşı gediğine oturtmaları da dikkatten kaçacak gibi değil. Peh peh! Özgürlükten dem vuran (ı)Spartalıların kölelerin sırtında yükselen, kadınların söz hakkının olmadığı bir toplum olduğunu kimse bilmiyor herhalde…

Zamanında “Yüzüklerin Efendisi”ni okuduğumda çok rahatsız olmuştum kötü ve iyi tarafın belli ırklarla alakalandırılmalarından. Bu defa da Frank Miller sağolsun gözüme gözüme soktu. Üstelik bu defaki çizgi roman olduğu için hayalgücüne de pek yer bırakmıyor.

Bin ulusun hükümdarı iken ordusunda siyahi komutanların, elçilerin olmasına itirazım yok. Lakin anlı şanlı Daryuş’un oğlu Xšayârša kaşı, burnu halkalı, yarı çıplak bir siyahi değildi! Sorun elbette siyahi olması, ve giyim anlayışı değil. Asıl mesele Frank Miller’ın “kötü adam”ı tasavvur ederken her türlü tarihi gerçeği yok sayıp ırkçılık yapmış olması. Üstelik, miğferine, mızrağına, kalkanına ve hatta saç örgüsüne gelene kadar Yunanlıları arkeolojik kalıntılarda görülen ayrıntılara sadık kalarak çizerken…

İran hükümdarının halkalı bir zenci olması da hızını kesememiş Miller’ın. Karşımızda abartı derecede uzun boylu, kaslı bedeni ve tok sesine rağmen boyalı dudak ve tırnakları, kadınsı kaşlarıyla oldukça efemine bir adam duruyordu. Çizgi romanda ya da filmde bir tane olsun yakışıklı doğulu yok demiş miydim? Neyse ki çadırdaki dansöz hatunlar güzeldi!

Hikayesi tarihi olaylardan esinlenen sanat eserlerinin hele hele de çizgi romanların tarihi gerçeklerle (ne demekse?) uyumlu ya da tarafsız olma zorunlulukları yok. Taraflı ya da tamamen hayal ürünü olmaları da sanatsal değerlerinden birşey eksiltmiyor. Öte yandan, biraz olsun daha inandırıcı, daha samimi bir öyküyü tercih ederdim.

Dichloroacetate Üzerine Bir Sentetik Dünya Hikayesi

A. Murat Eren tarafından Kültür, Bilim, Hayat, Korteks ile işaretlenerek gönderildi (6 March 2007)

Size “kanserin kesin tedavisi bulundu, fakat ilaç şirketlerinin ticari kaygılarına takıldı, üzgünüm” desem ne derdiniz? Birisi bana gelip bunu deseydi ne derdim bilemiyorum. Zira New Scientist isimli popüler bilim dergisinin 20-26 Ocak 2007 tarihli sayısını okuduktan ve ardından yaptığım araştırmadan sonra ne diyeceğimi bilemedim.

Kanser, hepinizin bildiği gibi hücrelerin kontrolsüz bir şekilde bölünmesine dayanan insanlığın en eski ve en çaresiz hastalıklarından birisi; kemoterapi gibi çareler ise kimi durumlarda çaresizlikten daha acı. Herhalde herkesin ailesinde ya da yakınlarında göğüs, akciğer, karaciğer ya da başka bir kanser çeşidi yüzünden yaşama veda eden birileri olmuştur; hele çocuklar tarafından hiç bir zaman affedilmeyecek bir hastalıktır kanser.

Yıllar önce, 1930 yılında bir bilim adamı kanser hücrelerinin enerji üretim yöntemlerinin değiştiğini, bu bağlamda sağlıklı hücrelerden farklılaştıklarını bulmuştu. Kanserli hücreler normal hücreler gibi enerjilerini, hücrenin enerji ihtiyacının %95′ini karşılayan mitochondrion (mitokondri) yerine glycolysis (glikoliz) yoluyla elde ediyorlardı. Bu yöntem glikozun pirüvik asite kadar yakılması ile enerji elde edilmesine dayanan, oksijenin yetersiz olduğu durumlarda başvurulan verimsiz ve toksik bir yöntem olmasına rağmen kanserli hücreler ortamda yeterince oksijen olsa dahi enerji ihtiyaçlarını sadece bu yolla karşılıyorlar, mitokondrileri yokmuş gibi davranıyorlardı. Buluşun sahibi, Otto Warburg, şu anda Warburg etkisi olarak bilinen bu olayın kanserin ana tanımlayıcı nedenlerinden birisi olduğunu iddia ederken bu öneri, aynı dönemin bir diğer ünlü biyokimyageri olan Hans Krebs tarafından “kanserin nedeni değil, sadece semptomlarından birisi” olarak tanımlanacak ve Warburg etkisi kısa bir süre öncesine kadar bilim dünyası tarafından hak ettiği ilgiyi görmeyecekti.

Çok taze bir kaç çalışma sonucunda artık Warburg’un tamamen haklı olduğunu ve metabolizma içerisinde kanserin ana nedeninin mitokondri’nin hücre içerisindeki fonksiyonunu yitirmesi ve hücrenin bir şekilde ölmeyerek yaşamına glikoliz ile devam etmesi olduğunu biliyoruz. Peki mitokondrinin devre dışı kalması ve hücrenin enerjisini glikoliz ile sağlaması neden bu kadar büyük bir sorun? Bunun iki yanıtı var.

İlki ve ikincisine göre daha önemsiz olanı şu: Glikoliz sonucunda ortaya çıkan laktik asit, hücreleri bir arada tutan kollajen matrislerini parçalayarak tümöre neden olan kanserli hücrelerin kan dolaşımı ile vücudun başka yerlerine ulaşmasına neden oluyor. Bu yüzden bir akciğer kanseri vakası, hastanın vücudunun tamamen ilgisiz bir yerindeki kemik erimesi şikayeti ile teşhis edilebiliyor.

İkinci sorun ise mitokondrinin enerji üretimi dışında hücre içerisinde üstlendiği diğer görev: Mitokondri apoptosis ile hücrenin ölümüne karar verme yetkisine sahip bir organel. Mitokondrilerinden bağımsız yaşayan hücreler ölümsüz hale geliyor, bölünüyor, çoğalıyor, büyüyor, oksijen tüketiyor ve toksik maddeler ortaya çıkartıyorlar. Basitçe, ölmüyorlar.

Bu umutsuz ve üzüntü verici noktada devreye bir aktör giriyor: Dichloroacetate (DCA, dikloroasetat).

Kanserli dokular DCA’ya maruz bırakıldığında, kanserli hücrelerdeki mitokondrinin uyanmasını ve hücrenin kontrolünü ele geçirerek apoptosis ile hücreyi yok etmesine neden oluyor. Koskoca bir tümör kısa bir süre içerisinde parçalanıp vücuttan atılırken sağlıklı hücreler kemoterapiden alışkın olduğumuzun aksine olan bitenden hiç bir zarar görmüyor. Üstüne üstlük DCA çok ucuz, çok kolay elde edilen basit bir kimyasal madde. Yaptıkları deneylerle biyologlar kansere karşı yüzde yüze yakın etkide bir silaha sahip olduğumuzu düşünüyorlar. DCA bu bağlamda kanser tedavisinde bir mucize gibi görülüyor.

Peki neden sevinmiyoruz? Çünkü ilaç şirketleri DCA muhteviyatlı bir ilaç yapmaya yanaşmıyorlar. Neden? Çünkü DCA yaklaşık 60 yıldır insanların bildikleri bir madde. Yani? Yani patentlenebilir değil. Çünkü 20 yıldan daha yaşlı olan hiç bir buluşu patentleyemezsiniz.

Patentler ile ticari kaygılarını güvence altına almayan ilaç şirketleri hali hazırda kanserle savaş için kullanılan, -yüksek alım gücü olan insanların biraz daha fazla yaşamasına olanak sağlayan- kemoterapi çözümleri ve raflarda duran ilaçlar kadar para kazanamayacakları bu yeni ilaca yatırım yapmak istemiyorlar.

Sonuçta ilaç yapımı kolay olmayan ve ciddi yatırım gerektiren bir iş. Onca emeğin ardından bir üçüncü dünya ülkesi ya da bir başka ilaç şirketi tarafından aynı ilacın patentlenemediği için üretilmesi ve kanser hastalarının 400$-500$ yerine 4$-5$’a bu ilaca sahip olabilmesi ihtimali size de korkunç gelmiyor mu? Ya da bu ilaç yüzünden raflarda kalacak kanser çözümlerinin neden olacağı zarar?

Bu yazıda verdiğim bilgiler bilimsel dergi ve makalelerden derlenmiş, çok yeni ve hala üzerinde tartışılan bilgiler. Evet, kanser tedavisi için yepyeni bir kapı açıldı fakat ne yazık ki şans bir sonraki neslin kanser hastalarına gülümseyecek gibi görünüyor. Çünkü bu sentetik dünyanın dinamikleri böyle gerektiriyor. Onların yapmayacağını bildiğim için ben kanser hastalarından özür dilerim.

“Ben kendim de araştıracağım” diyenler için anahtar kelimeler: DCA, Dichloroacetate, Dr. Evangelos Michelakis, University of Alberta. Öte yandan “bunlar yetmedi, başka bir şeyler yok mu” diyenler için bu ve bu, “bunlar da kesmedi” diyenler için ise bu var.

İnsanların neredeyse hiç birisinin bu dünyanın nasıl bu hale geldiği ve sorumluluklarını hangi noktada yerine getirmedikleri ile ilgili bir fikrinin olmaması ise şu olaydan daha acı bir gerçek bence.

Bir hafta sonra gelen ek: Dr. Michelakis ve Kanada’da çalıştığı Alberta Üniversitesi DCA araştırma takımı (http://www.depmed.ualberta.ca/dca/) kamuoyundan aldıkları yoğun destek, sivil toplum kuruluşlarından ve Kanser Enstitülerinden aldıkları maddi yardımlar ile, yıllar sürecek bu araştırmalarını aylar içerisinde bitirmek üzere kolları sıvadıklarına dair bir bildiri yayınladılar; ayrıca maddi bağış da kabul ettiklerini belirtiyorlar. Patent sorunları yüzünden araştırma bütçesi ayırmaya yanaşmayan ilaç şirketlerine kamunun ve sivil toplum kuruluşlarının yanıt niteliğindeki desteği ile hızlanacak bu projenin en kısa sürede sonuçlanmasını dilerim.