Bir konuda kendi canı yanmadan, o konuyu anlayamayıp hissedemeyenlerdenim. Kendim yaşayınca ise, başkalarının aynı durumda ne yaşadığını hissedebilecek kadar empati yeteneğine sahibim. Ama hala neden canımızı yaktıklarını anlayamıyorum…
Hantallaşmış devlet işleyişi ve kanser eden bürokrasinin tek çözümünün özelleştirme, dolayısıyla da o tüylerimi diken diken eden kapitalizm olduğuna inanmaya başlamışken, Türkiye şartlarında dönüşümün gerçekleşme biçimlerinin farklı ve aynı derecede hantal olacağını hesap edemedim.
Özel bir hastanede gecenin ikisinde diş ağrısından kıvranırken ve dağılan dikişlerimden akan kanın o tertemiz koridorlara damlamasını engellemeye çalışırken ve yaşasın devlet hastanesinde değilim burada beni iyileştirecekler diye sevinirken, para ve gücün eğitimsizlerin eline verildiğinde nasıl sonuçlara yol açacağını bilmiyordum.
Kurallara olan kutsal bağlılığından, reçetem olmadığı için bana Voltaren yapmayı reddeden ve reçeteyi yazacak bir doktor çağırmak yerine pervasızca beni o sedyede kıvranırken bırakıp giden hemşirenin cahilliğine üzülecek kadar olgun değilim henüz. Sadece duyarsızlığına fevri tepkiler verecek kadar sinirliyim hala.
Derdimi anlatamadığım EQ ve IQ seviyelerinin toplamının 58’den fazla olduğuna inanmadığım hastane müdürünün gece saat üçe yaklaşırken özür dilemek ya da doktor bulmak yerine kendisine yönelttiğim suçlamalara karşı bugüne kadar hangi görev ve makamlarda bulunduğunu dakikalardan saatlere uzanan işkencelerle açıklamasını da anlayamadım.
1650 dolara allayıp pullayıp, abartıp kabartıp, öve methe bitiremedikleri bilgisayarı sorun çıkarsa ne olacağı hakkında hiçbir bilgi vermeden bana satarken “memleketli”si gibi davranan ve eve geldiğimde CD sürücüsü çalışmadığı için geri götürdüğümde “kanlı”sı gibi muamele eden görevliyi de anlayamadım.
Ve bana bozuk mal sattığı halde arızanın servise gidip 30 iş gününe kadar uzayabilecek bekleme süresi içinde tespit edileceğini ve sonra inşallah maşallah değiştirebileceklerini ve asla iade almayacaklarını ve baştan sorsaydınları açıklarken TEKNOSA’ya olan bağlığını ve psikolojik işkence ile servis edilen yetki kullanımını ama insiyatif kullanamayışını da anlayamadım.
Diğer bir TEKNOSA erektusunun, üzerine basa basa “şu çeşit bilgisayarım ve şu çeşit kameram var, bana hangi kablo lazım” açıklamasını yapmama rağmen bana yanlış kabloyu satıp, sonra iade almamasını da anlayamadım. “Satış danışmanları tüm teknik detayları bilmek zorunda değil, kendiniz kontrol etmeliydiniz” açıklamasına gülemeyecek kadar da mağdurdum…
Fonksiyonelliğinden, liberalliğinden ve pahasından şüphe etmediğim hayırlısıysa kısmetse 15 ay sonra bana bir M.A. derecesi vererek “geleceğimi garanti altına alacak” olan okulum Bilgi Üniversitesi’ndeki Gigen Narangoz isimli insan görünümlü, kadın kıvrımlı ve yetki odaklı canlının odasına girip mesai arkadaşına sorarken araya girip “dinlersen öğreneceksin” görünümlü fırça atmasını, ve bana ‘sen’ diyecek samimiyeti ve yetkiyi nereden aldığını, gücünü tanımayınca odasından çıkmamı salık vermesini de anlayamadım.
Ve o bana bu muameleyi ederken çevresindeki yandaş ve izleyici topluluğunun ‘adalet’ denen bir kavramdan haberdar olup olmadıklarını, ‘müdahele’ etmenin yer ve zamanının nasıl belirlendiğini sorguladım.
Ve bildim ki onu şikayet ettiğimde elime hiçbirşey geçmeyecek. Onun işten atılması, TEKNOSA’nın mühürlenmesi, hastanenin Arena’ya çıkması gibi en radikal çözümler bile çözmeyecek benim meselemi.
Türkiye’nin iliklerine kadar içselleştirdiği, NŞA’da benzer durumlarla karşılaşıldığında yaşanan sürecin ve duygunun adı olarak tanımlanmış frustration kelimesinin Türkçe karşılığının olmamasına da şaşırmıyorum.
Devlet okulları bilgi değil ideoloji empoze eden kurumlardan ibaret olduklarından, her köşe başında aylık milyarlar alan dershaneler olmasına da şaşırmıyorum. Liselerde çocukların uyuşturucu kullanıp birbirini bıçaklamaları mı? Geçin bunları çok normal!
Türkiye’de 8.5 milyon engelli vatandaşın bırakayım hala özürlü ve sakat diye adlandırılmalarını, hala temel ihtiyaçlarının karşılanmamasını hatta yoklarmış gibi davranılmalarını da elbette ki çok normal karşılıyorum. Tabii ki bizim Kıbrıs, Doğu, irtica, Cumhurbaşkanlığı seçimleri, onları örtmek ve tamamlamak için Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş gibi mikro faşizan, bayrakları, marşları, vatandaşları, raconları olan kutsal futbolumuz, yetmezse halkımızı ülkede dönen kirli işler konusunda aydınlatmak için hazırlanmış Kurtlar Vadilerimiz, aman o çok derin ve anlamlı derseniz Popstar, Buzda Dans gibi her türlü uyuşturucu ve yatıştırıcımız mevcut.
Ne diye gündelik hayatımızdaki aksaklıklardan yakınıyorsak? İETT’de 1.5 saat ayakta nefes almadan gitmenin, işine geç kalınca maaştan kesilmesinin ama mesai yapınca ücretin ödenmemesinin, devlet dairelerinde bir evrak imzalatmak için saatlerce beklemenin, mahkemede bir davanın görülmesi için yıllarca koridorlarda sürünmenin nesi acaip?
Buradan yetkililere sesleniyorum Seda Hanım! Bu sistem bir yerde hata yapmaya başlamış ki arada sivriler çıkıp fark etmeye başlıyor bu oyunu. Ve ne cüretle bilinmez, yetkisi, makamı, bıyığı, gözlüğü, koltuğu, ‘arka’sı olmadan ulu orta konuşmaya başlıyor.
İstediğin kadar muhalefet et kardeşim. Git eylem yap, dernek kur, sempozyum düzenle, istersen kendini yak. Bir ülkede hukuk sistemi yerine çekirdekleri ayıklanmış kanunlar olduğu sürece sızlanırsın. Sonunda da aynen dedikleri gibi olur…Ya sever ya terk edersin…
Biliyorum…
Alnımda bilgi dolu çelenklerim, aydınlık günlere ulaşabilmenin umutsuzluğuyla sindirmeye ve sindirilmeye devam ediyorum…

