Hangi Milliyetçilik?

Erkan Tekman tarafından Tarih, Politika, Korteks ile işaretlenerek gönderildi (26 December 2006)

Yazıya bir-iki uyarı ile başlamakta yarar var:

Uyarı 1: Her ne kadar yanlış yaptığımı düşünüyor olsam da sosyal bilimlerle sistemli bir şekilde ilgilen(e)miyorum. Bunun temelinde mühendislik eğitimim (ki hep “iyi ki de almışım” derim) ve pozitivist geçmişimin katkısı büyük. Bu nedenle aşağıdaki karalamaları fazla okumadan, aksiyomatik bir bütünlük ve doğruluk içermesi koşulunu gözetmeden ve biraz Yalçın Küçükvari -çalakalem- yazıyorum.

Uyarı 2: Bu yazıyı kaleme almamın asıl nedeni son zamanlarda pek çok alanda ekspoze olmak durumunda kaldığım milliyetçilik rüzgarlarından kıl kapmam. Bunların bir kısmı istemsiz (örneğin Moleschino’daki İran yazılarına gelen yorumlar, Kürtçe Linux/Pardus tartışmaları, vb), bir kısmı da istemli (örneğin kimi Cumartesi geceleri Hulki Cevizoğlu ve konuklarının abuklamalarını izlemek). Ama sonuçta sıkı bir milliyetçilik rüzgarı benim mahallede de esiyor.

Uyarı 3: Son olarak bu satırların yazarının şu anda “Ulusal İşletim Sistemi” adıyla lanse edilen bir projenin yöneticisi olduğu anımsanmalı. Bu etikete, uyandırdığı çiğ milliyetçilik teması nedeniyle, karşı olsam da kafamda oluşturduğum ve birazdan size anlatacağım milliyetçilik çerçevesinde seviyor ve destekliyorum.

Üretim, Ulaşım-İletişim ve Devletler

Ekonomik altyapının uzun erimde üstyapıyı belirleyeceği, diyalektiğin gereği. Bunu kabul edelim ve bu bağlamda insanlığın ekonomik ve siyasal tarihine bir bakalım. İlk başlarda üretim ilişkileri son derece kısa fiziksel erimde, toplanan kök ya da avlanan hayvan yalnızca aileyi ya da klanı etkiliyor. Hayvani bir gagalama düzeni, gerek klan içerisinde ve gerekse klanlar arasında, sosyal organizasyonu belirleyebiliyor.

Ama sonrasında gerçek üretimin, tarımın başlaması ile işler değişiyor. Toplumun farklı rolleri paylaşması, üretim süreci ile ilişkilerine göre fiziksel güce dayanmayan bir “gagalama düzeni”nin ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. İlk “devlet” denemeleri bu aşamada, artık şehirler merkezde ve devletleri belirliyor. Ve farklı şehirler de rol paylaşımına giderek küreselleşmenin temeli atılıyor, ticaret başlıyor.


Tarihin bu zamanlarından başlayarak emperyal denemeleri de ortaya çıkıyor. Emperyal, aslen, tek bir noktadan kontrol edilen büyük bir fiziksel gücün üstyapıyı belirlemesi, altyapıyı da etkilemesi olarak tanımlanabilir herhalde. Tarih ile birlikte o zamanların bilinen dünyasının tümünü kaplayan emperyal düzenler de oluşuyor, Aztekler, İnkalar, Mısır, Çin vb. Emperyal düzenler sanırım bir anomali, normalin kendisi değil. Çünkü ekonomik olarak gerek duyulan yapılar değil bunlar, gerçek anlamda fiziksel gücün dayatması. Tamam, Pax Romana gibi bir kavram da var, emperyal barış ve huzur da getiriyor. Ama bunu kanla getiriyor, o da ayrı…

Emperyal ile fiziksel gücün bağlantısı düşünüldüğünde aslında benim ulaştığım nokta insanın “kötü”lüğü. Silah, savaş ve sonuçta emperyal bu kötülüğün vücut bulmuş hali. Geriye bakarken insanı nasıl rahatsız ediyorsa günümüzü düşünür ve geleceği planlarken de bir endişe yaratıyor. Emperyal gerçek, ama gerekli değil!

Devam ediyoruz, tarımın ve ticaretin hakim olduğu çağlarda. Kılıç ve kanla yürütülen emperyal çabaları karşımızda hep. İslam’ın cihadı, Haçlılar’ın seferleri, hep böyle… Naif bir düşünce, ama insanın “iyi”liği ile şekillenecek bir barış, demir yumrukla sağlanacak huzurdan evla değil mi? Ama hayır, insan savaşı seçiyor. İster kutsalı yaymak ya da yeniden yaymak için olsun, ister kendine yaşam alanı oluşturmak ya da yaşam alanını korumak için; sonuçta insan savaşı seçiyor.

Tabii arada pek çok ayrıntı var, ben es geçiyorum; belki de büyük bir hata yapıyorum. Sömürgecilik emperyalin en önemli yöntemlerinden birisi. Merkantilist düzende paranın ve değerli metallerin önemini gayet güzel kullanıyor İspanya, Portekiz, Hollanda ve İngiliz “imparatorluk”ları. Bunlardan kimisi sonraki döneme de evrilebiliyor, kimisi evrilemiyor. Bu da benim anomali tezimi destekliyor diye düşünüyorum: Sömürücü bir emperyalin normal olduğu ve sürdürülebilirliği değil sonuç, anormal olduğu ve sonunun hüsran olacağı…


Bilinen ulaşım-iletişim yöntemleri binlerce yıl hüküm sürüyor, ufak düzeltmelerle (denizcilik gibi, yolların standartlaşması gibi). Ama 19. yüzyılda hal, 1. yüzyıldan çok da farklı değil. Makine gücü pek çok şeyi değiştiriyor, sonrasında da elektromanyetizma… Artık üretim insan gücünden bağımsız, ulaşım ve iletişim yeni ve hızlı yöntemler kullanıyor. Dünya küçülüyor, ticaret hızlanıyor, eskiden çok da manası olmayan bazı doğal kaynaklar değerleniyor… Şehirler ya da prenslikler artık bu üretim tarzlarını ve bunlarla bağlantılı ulaşım-iletişim ilişkilerini destekleyebilecek bir organizasyonel yapı olmaktan çıkıyorlar.

Ve sahneye ulus-devlet çıkıyor. Ulus-devlet bir yandan boyut açısından yetersiz şehir-prenslik yapısına alternatif ve daha büyük boyutlu bir yönetim sistemi. Diğer yandan da anomaliyi, yani emperyali ortadan kaldırıp hem ilerlemenin önünü açmak ve hem de yeni üretim düzenini yayabilmek için de çok manalı bir yol ulus-devlet. Yavaş yavaş “ulus”lar icat ediliyor, imparatorluklar çatlıyor ya da resmen kırılıyor… 20. yüzyıl emperyalin ortadan kaldırılması ve ulus-devletin egemenliğinin kurulması için geçiyor. Tabii arada iki tane de büyük ve ölümcül savaş yaşanması gerekiyor.

Küreselleşme ve Ulus-Devlet Mirası

20. (ve biraz da 19.) yüzyılın en önemli kazanımı pozitivizmin zaferi ile bilimin güçlenmesi, teknolojiye dönüşmesi ve sonuçta dünyayı dönüştürmesi. Zaman hızlanıyor, hem de çok hızlanıyor… Öncesinde üretim düzeninin değişmesi için binlerce yıl beklemesi gereken dünya bu kez 200 yılda evriliyor Üretimin yerini hizmetler alıyor, zaman ve mekan anlamsızlaşıyor, para dünyanın etrafında fırıl fırıl dönmeye başlıyor. Buna paralel olarak insanlık “zengin”leşiyor, daha çok tüketiyor ve “kötü” olduğu için daha ölümcül silahlar üretiyor.

20. yüzyılın anomalisi de Sovyet emperyali. Kapitalizmden farklı ama tasarım olarak çok daha ileri bir küreselleşme modeline dayanan sosyalizm çekirdeğinde kurulan Sovyetler Birliği kısa zamanda demir yumruklu bir “imparatorluk” haline geliyor. Dünyanın yarısını etkisi altına alıyor, kimilerine göre ilerlemeyi engelliyor, kimlerine göre ise dünyayı kan emici kapitalizmden koruyor. Sonuç olarak bir yandan demokratik ulus-devletler topluluğu, diğer yanda “enternasyonel”ci ulussuz emperyal, ilginç bir 50 yıl yaşıyoruz.


Dedik ya “zaman hızlanıyor” diye, artık anomalilerin giderilmesi için asırlar gerekmiyor, yarım asırda devriliveriyor Sovyet emperyali. Artık galibin kapitalist pazar düzeni olduğu kesin. Üretim tarzı, ulaşım ve iletişim ilişkileri de oturmuş halde. 21. yüzyıla girerken artık şimdilerde yaşamakta olduğumuz küreselleşmenin hükümranlığı başlıyor. Tabii, bir de ABD’nin emperyal denemeleri…

Bu arada ulus-devletler ne yapıyor? Aslında yeni ekonomi artık ulus-devlet sınırlarına gerek duymuyor, hatta bunları gereksiz görüyor. İşte Dünya Ticaret Örgütü (WTO), işte Uluslararası Para Fonu (IMF), işte diğerleri… Belki insanın “iyi” yüzü ortaya çıkabilse ve bir anda tüm sınırları kaldırabilse çok daha makul ve yaşanılabilir bir dünya mümkün olacak. Ama, hayır, insan yine “kötü” yüzünü gösteriyor. Ulus-devletler ve devlet olamamış uluslar, yine fiziksel güce ve zulme baş vuruyorlar ve sağda solda (Yugoslavya en güzel [güzel mi, bu sözcük buraya ne kadar az yakışıyor, yakışmıyor…] örnek) maraza çıkarıp duruyorlar.

Yapacak fazla bir şey yok, ulus-devlet mirasına (en azından bir süre daha) sahip çıkmak gerekiyor. Gerek hasıl olmadıkça sınırların değişmemesi konusunda yazılı olmayan bir anlaşma çıkıyor ortaya. Tabii yeni emperyal buna uyma gereği duymuyor, savaş odalarında harita çizmeye kalkıyor. Ama nerede eski “imparatorluk”lar, nerede bu çağımız emperyali. Eline yüzüne bulaştırıyor, öncekinden de beter hale sokuyor… Şimdi temizleme çabasında, hepimize Allah kolaylıklar versin, ne diyeyim…

Konuya dönelim: Yeni oluşan üretim ve ulaşım (iletişimi katacak şekilde) ilişkileri ulus-devlete, ve aslında uluslara gerek duymuyor. İnsanların “ulus”a gerek duyduğuna da inanmıyorum. Bu durumda ulus-öncesi toplumların temel birleştiricilerinden olan din, “medeniyet” adı altında gündeme sürülmeye çalışılıyor. Medeniyetler ya “ittifak” ediyor, ya da “çatış”ıyor. Ama açık olan “ulus”un anlamsız kaldığı noktada, daha küresel olmasına karşın, “din”in çare olamayacağı. “Ulus”tan farklı olarak “din” daha dayanıklı, bunu kabul edelim, binlerce yıl ihtiyaçları karşılayabilmiş ve kendini ispatlamış. Ama 21. yüzyılın temel menkıbesi olması imkansız, üzgünüm…

Evet, ulus-devlet geçerliliğini yitirdi, ama ulus-devlet sınırları hala geçerli ve bir süre daha (belki uzunca bir süre daha) geçerliliğini koruyacak. İşte şimdi temel sıkıntı başlıyor: Kendimiz için, halkımız için, “millet”imiz için, “ümmet”imiz için hangi “milliyetçilik” anlayışı doğru olan? Var ile yok arasındaki bu zombi durumunda nasıl “milliyetçi”ler olalım, ya da olmayalım?

Hangi “Milliyetçilik”?

Bir çözüm çok basit: İskender gibi kılıcı çalarız düğüme ve “Yok artık milliyetçilik kardeşim!” deriz. Olabilir, bence düşünsel anlamda ileri bir düzeyi de işaret ediyor. Ama sınırlar ve devlet yapıları ulus-devlet mirasını sırtlamışken bu çözüm gerçekçi mi? Ya da menzili ve vadesi yeterince geniş mi? Dar çerçeveyi aşıp kitlelere ulaşabilecek bir mesajı mı bu? Yanıtlarım hep “hayır” bunlara, bence bu değil çözüm.


Öte yanda 19.-20. yüzyıl milliyetçiliği var alternatif olarak. Madem sınırlar geçerli, madem devletler hala ayakta, ne diye yeni bir idea peşinde koşalım; zaten hazırı var. Hatta küreselleşmenin toz dumanında bu milliyetçiliği insanın “kötü”lüğüne de kalkan yapabiliriz. Zaten yapılmadı mı onyıllarca? Kerkük bizimdir, evet, İran’da da bir Azerbaycan kurulmalıdır, ona da evet… Osmanlı’nın memaliğinde (ki Osmanlı ile milleyin ne alakası var anlayamam) şimdi 30 devlet kurulmuş, sıkarsak bunlarda da hak talep edebiliriz. Yabancı sermaye kötü, AB kötü, IMF kötü, Türk’ün Türk’ten başka dostu yok… Yürün düşman üstüne! Fransız’ı boykot et “Ermeni” dedi, İtalyan’ı boykot et Apo’yu sakladı, Amerikan’ı boykot et kafamıza çuval geçirdi… Yürün düşman üstüne! Aman aman, kabus… Geçerli ve prim yapıyor, ama kabus!

O zaman nedir makul çözüm? Bilmiyorum, ama benim bir yaklaşımım var. “Gönüllü milliyetçilik” diyelim buna isterseniz. Dünya küreselleşti ve sınırlar epey inceldi. Bu durumda “milliyet” belirlemede bilinen (ırk, dil, ana-baba, …) unsurların yanına yeni bir bileşen daha ekleniyor: Gönüllülük. Pek çok insan küreselleşip küresel vatandaş haline gelebilecek bilgi, deneyim ve yeteneğe sahip. İsteyen (ve becerebilen) çekip gider ve arkasına bakmaz bile. Çetin Altan kıstası: Dünyanın herhangi bir yerinde geçimini sağlayabilecek bir mesleğe sahip misin? Öyleyse artık sen küresel milletin bir ferdisin, seni bağlamaz eski usul milliyetler. Ama bu insanlar arasında gönüllü olarak millet kimliklerine sahip çıkanlar var, mecbur olmadıkları halde milletlerinin bir parçası olarak görenler kendilerini. İşte bunlar milletlerin gönüllü fertleri. Bir de zorunlu fertler var, ki bunlar kalburun altına geçenler, zaten çok fazla seçenekleri olmayanlar. Ulus-devlet sınırları tarafından gerçekten sınırlanmış olanlar…

Milletin gönüllü ferdi nasıl algılar dünyayı: “Üretim var, ulaşım var, tüketim var.. Para üretiliyor ve dünyayı dönüyor, bizim sınırlardan da geçiyor. Geçerken bu paranın bir kısmı kalıyor buralarda, buralardan da bir kısım para dönenlere ekleniyor. Kalan para bu sınırlar içerisinde yaşayanların refahı için kullanılabilecek para. Okul ve hastane yaptırmak için kullanılıyor, ilim-bilim yapmak ve diğer milletlere satmak için mal-hizmet üretiminde kullanılıyor, silah almak ve cenk etmek için de kullanılıyor… Ama gönüllü olarak ait olduğumuz bu milletin varlığı, işte bu para trafiğinde bizim payımıza düşen, bu sınırlar içerisinde kalan miktar. Eğer ben bu sınırları kabul ediyor ve bu sınırlarla kendini bağdaştıran zorunlu ve gönüllü vatandaşlarımla aynı geleceği paylaşıyorsam, yapmam gereken önce sınırlar içerisinde kalan para miktarını artırmak. Sonra da bu paranın kullanılma şeklini düzgünleştirmek. Milliyetçilik budur kardeşim!”

Yapılacakların ilki üretimle oluyor, ideolojiden, dinden, dilden bağımsız. Değer yaratacaksınız, bu değer de küresel anlamda geçerli bir değer olacak. Bu değeri ürüne ve hizmete dönüştürüp diğer milletlere satacaksınız, değerin karşılığını alacaksınız, olabildiğince çok alacaksınız. Pazarlama yapacaksınız… İkinci madde ise siyaset, kaynakların kullanımını belirleme işi. Ne kadarı eğitime ve sağlığa, sosyal güvenlik nasıl sürdürülebilir olsun, ya da olmasın, silah alalım mı, kaç asker besleyelim… Gönüllü milliyetçi için ikisi de önemli, ama üretim olmadan siyasetin manası yok; bu da açık…

Evet, benim tezim bu: Gönüllülük esasına dayanan ve değer katan üretimi hedefleyen bir “rasyonel milliyetçilik”. Gerisi hava-cıva…

En günahsız olanınız ilk taşı atsın bakalım!

Not: Resimler Google Graphics’ten apartma, kusura kalınmaya :-P

- Borges misiniz?
- Evet, ara sıra… *

Atilla Aktuna tarafından Edebiyat, Kültür, Ustalara Saygı ile işaretlenerek gönderildi (20 December 2006)

Jorge L. Borges Ne hissediyor insan 1956′da yazılmış bu öyküyü ilk defa okuduğunda?[1] Bir başkası mı yazmış bunu (ama kitabın kapağında Borges’in adı var)? Kurgusu ne garip! Niye her şey ötekinin (Borges’in?) başından geçiyor? Öteki gerçek mi? Bu ve bunun gibi sorular rahatsız ediyor mu sizi de? İşte öyküde öbürü temasının yan etkilerinden bazıları!

İşin şaka kısmı bir yana; tüm öbürü öykülerinde olmasa dahi, birçoğunda önce bir yanılma hissine kapılıyor insan ve tekrardan okuma isteği canlanıyor. Bu isteği açıklamaksa o kadar da güç değil. Öbürü temasının altındaki temel duygu gizem, bunun sorumlusu.

Öykünün kurgusuyla da birebir ilintili olan bu duygu, kurgunun yetkinliğiyle de kendisini gösterir. Ve eğer Borges, Karasu, Capote gibi yazarların elinden çıktıysa öykü -ki inceleyeceğimiz öykülerin üçünün yazarıdır bunlar- yanılsama hissinin yanına bir de afallama eklenir. Bu afallama, ille bilinmeyen bir şey olacağından değildir. Çünkü kurguda sona dair ipuçları ustaca yerleştirilmiştir.

Öbürü temasına çifti oluşturan elemanlar açısından bakıldığında da bir zenginlik söz konusudur: kendisi ve kendisi, bir hayvan ve kendisi, dede ve torun, ikizler, aynı kişinin genç ve yaşlı hali… Bu liste daha da uzatılabilir. Peki bunca (iyi) yazar bu temayı neden seçer?

Kanımca bunun birkaç nedeni var:

İlki, öykü tekniği açısından bir yetkinlik istemesi; çünkü kurguda yerine oturmayan bir bölüm, kendini hemen belli eder.

İkincisi, bir yerine iki ana karakterin oluşturulması; zaten yoğun olan kısa öyküde, yoğunluğun daha da arttırılmasıdır söz konusu olan.

Flannery O'Connor Üçüncüsü, konu itibarıyla vuruculuğun ön plana çıkması; öykü sonlarına baktığımızda içimizde ya buruk ya kıyıcı bir tat kalmaktadır. (Bunu yine gizem duygusuna bağlayabiliriz.) Amerikan edebiyatının "Güneyli Yazarlar" geleneğinden Flannery O’Connor "edebiyatçı işini bitirdiğinde geriye açıklanamayacak bir gizem duygusu kalmalıdır" derken sadece öbürü temasını düşünmemektedir. Ancak tabii ki, öbürü temanısının iyi kurgulanmış bir öyküde kullanılması ile bu etkinin sağlandığı/sağlanacağı açıktır. Nitekim Borges’in öyküsünün sonu buna iyi bir örnektir:


"Bu satırları hangimiz yazıyor, ben mi, o mu bilmiyorum."


Dördüncüsü, -ve bence en önemlisi- ben kimim, ben neyim ya da kişi kimdir, kişi nedir sorularına aranan yanıttır. Bu da özelde yazarın, genelde okuyucunun ve yazarın kendilerini ve insanı anlama çabalarının bir sonucudur.

Truman Capote

 
Öbürü temasında öykünün kahramanı eşinde aranıyor gibi görünse de bu eş hem araç, hem amaç niteliğini taşımaktadır. Çünkü, kahraman çiftinin kendisidir ya da öbürüdür. Örneklemek gerekirse Truman Capote’nin Miriam[2] adlı öyküsünde, öykü kahramanı Mrs. Miller şöyle düşünür:


Çünkü Miriam’a kaptırdığı tek şey benliğiydi, onu da yeniden ele geçiriyordu; bu odada oturan, kendi yemeklerini kendi pişiren, bir kanaryası olan insanı bulmuştu (oysa kanarya Mrs. Miller’indir); güvenebileceği, inançla bağlanabileceği insanı, Mrs. H.T. Miller’i bulmuştu.


Bilge Karasu’nun Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam[3] öyküsünde ise aynı düşünce şöyle ifade edilir:



"Gene pazar yerinden geçtiğini görüyordu bir yandan da… …ağır ağır yürüyordu sessizlik içinde… …pazar yerinin dışından bir yerden, filim çeker gibi durduğu bir yerden de, pazar yerini boydan boya ağır ağır geçişini izliyordu kendi kendinin"


ya da



"…yukarılarda, uzaklarda duran öbür adam, yani gene kendi, makinesini toplayıp gidiyordu. Issız pazar yerinden geçen adamın filmi çekilmiş, bitmişti."


Ve yine Borges ve Ben‘in son cümlesi:



Bu satırları hangimiz yazıyor, ben mi, o mu bilmiyorum.

Beatriz Guido Kahraman(lar)ın çiftinin kendisi olma durumu yukarıdaki gibi kahramanların birbirine karışması, çiftinin kendisi olması şeklinde olabildiği gibi (hangisi hangisiydi?), çiftinin bir başkası olması ya da birinin diğerine tıpatıp benzemesi şeklinde de ortaya çıkabilir. Nitekim Flannery O’Connor’un Ormanın Tam İçinden[4] adlı öyküsünde Mark Fortune torunu Marry Fortune’la kavgasında "kendi imgesine doğru kaldırır bakışlarını" ya da "kendi yenik düşmüş imgesine uzun uzun bakar". Beatriz Guido’nun Adalan‘ındaysa[5] Marina ve Victoria (ikiz kardeşler) "birbirine öyle benzer ki parmak izleri bile tıpatıptır". (Oysa kişilik yapıları benzeşmez.) Birbirleriyle ayna oyunu oynadıklarında kimse onları ayırdedemez:



"Sık sık ayna oyunu oynardık: Oturma odasına Venedik işi çerçeveli aynayı taşır, eş giysilerimizle -kız kardeşim kadife kaplı koltukta, ben eş kolyukta- saatlerce, birbirimizin her yaptığını yinelerdik karşılıklı, konuklar şaşkına dönerlerdi.Annemin biricik dostu Eulalia, "Marina" derdi bana, "saatlerce aynaya bakmasan olmaz mı?"


Öykünün sonundaysa Marina barakaya girer:



Victoria’yı güçlükle bulabildim, maskelerin, şeker kamışından kuklaların oluşturduğu bir yığının altında yatıyordu çünkü, oraya atmışlardı. Tekerlekli iskemlesi başucundaydı, ölmüştü, bir sürü kişi ırzına geçtikten sonra. Kız kardeşim Victoria bu. Bir an bile duraksamadım. Giysilerini sakladım; ölü gözleriyle ölü dudaklarını bir güzel boyadım; tekerlekli iskemleye oturup ağıt yakmaya başladım; ertesi sabah onlar bizi bulana kadar gözyaşı döktüm; onlar çiftlikteki yanaşmalar, öpücüklerini o günden sonra bir an bile benden esirgemeyen babam ve Pablo Fuentes, benim tekerlekli iskemlemi o sürüyor artık, gözyaşlarımı siliyor, gömütlüğe gidiyoruz birlikte, cankurtaranla dolaşıyoruz. Ben Victoria, bir bedenin bazan başka bir bedende varolabileceğini öğrendim.


Lygia Fagundes Telles’in Tigrela[6] (kaplanın ismi budur) adlı öyküsünde çift bir kaplan ve bir insandır ve özdeşleşme çift yönlüdür:



Sonunda, kendini taraçanın korkuluğundan aşağı fırlatmaya kalktı, tıpkı insan gibi. Tıpkı…


Korkudan elim ayağım dolaşacak eve dönerken, bilemiyorum ki, kapıcı gelecek mi, genç bir bayanın, kehribar gerdanlığını saymazsak çırılçıplak bir bayanın kendini taraçalardan birinden attığını söyleyecek mi bana.

Lygia Fagundes Telles Kahramanla öbürü arasındaki ilişki bu ve bunun gibi daha birçok şekilde gerçekleşebilir, ama bir de kurgusal bir problem olan kahraman(lar)ın çiftlerini nasıl aradıkları, birbirlerini nasıl gördükleri sorunsalı ortaya çıkmaktadır ki, incelenen öykülere bakıldığında bu durum kendini farklı biçimlerde göstermektedir. Bilge Karasu’nun Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam öyküsünde bir kamera aracılığıyla gerçekleşir. Öykü kahramanı kendini bir kameranın ardından izlemektedir. Kameranın ardında olan kişi ile izlenen kişi aynı olduğundan, herhangi birinin yaptığı her türlü yorum da farklı bir anlam kazanmaktadır. Okuyucu arayışını sürdürürken ipuçlarıyla karşılaşır sürekli ve bunlar öykünün sonunu da hazırlar:


…yürüyen kendi kendini, pazar yerinin dışından, sokağın oradan, kat kat merceklerin keskin inceliğiyle gene kendi izlerken, bu ölüm sessizliğinin içinde yürüyen adamın toz çevreleri arasında denizi usuna bile getirmediğini görüvermiş, bilivermişti.


Oysa adamın gideceği yer olan Sazandere’ye gitme nedeni, öykünün başında da belirtildiği gibi denize girmektir.



…yolunun ucundaki ölümü düşünmüştü pazar yerinde yürüyen adam, ya da onun öyle düşündüğünü film çeken adam bilmişti.

Bilge Karasu


Yine öykünün sonuna dair bir ipucu: Sazandere’ye gitmek isteyip bir türlü bunu beceremeyip "geceden geceye arabayı kaçıran adam" metaforik bir biçimde ölür öykünün sonunda. Borges’in adı geçen öyküsünde anlatıcı Borges’ten direkt haberdar değildir:



Borges’ten, mektuplardan haber alıyorum, bazan da adı bir profesörler kurulundaki adlar arasında ya da bir yaşamöyküleri sözlüğünde gözüme ilişiyor.


Ancak bu haberdar olmama durumu daha sonraki şu satırlarla bağlanır ki, Borges’in çiftini nasıl gördüğü ortaya çıkar:



Kaldı ki, ben tümden yok olup gitmeye yazgılıyım, yalnızca belli bir an’ım ötekinde varlığını sürdürecek.


Capote’nin öyküsünde çok sıradan bir hayat süren Mrs. H. T. Miller’in hayatına hiç de sıradan olmayan bir biçimde girer Miriam ve Mrs. Miller’le Miriam arasındaki temasal ilişki aralarında geçen bir diyaloğun ortasında kendini gösterir:



Mrs. Miller: -Küçücük kız ama yaşlılar gibi konuşuyor. (Mrs. Miller 61 yaşındadır)


Öykünün devamında Mrs. Miller Miriam’la görüşmekten hep kaçar ama kaçtığı Miriam değil, kendisidir ki sonunda "güvenebileceği, inançla bağlanabileceği insanı", kendini bulur.

Öykülerde, çiftlerin kurguya nasıl yerleştirildiğini de inceledikten sonra son olarak, öyküler arasındaki benzerliklere bakmak gerekirse:

- Dört öykünün sonunda ölüm vardır. (Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam, Tigrela, Adalan ve Ormanın Tam içinden)

- İki öykü cinselliği yoğun olarak kullanmıştır. (Tigrela ve Adalan. Bu iki öykünün yazarı da Latin Amerikalı’dır.)

- Karasu, Borges ve Capote’nin öykülerinde çift kendi-kendi, diğerlerinde kendi-başkası şeklindedir.

-Bütün öykülerin kurguları diğerleri ile karşılaştırıldığında (Ormanın Tam içinden dışarıda tutulabilir) tematik etmenler nedeniyle zorlayıcıdır. Son olarak, başladığımız gibi Borges’le bitirelim:



Spinoza, her şeyin kendisi olmayı sürdürmeye çalıştığını ileri sürmüştü; taşın taş olmak istediğini, kaplanınsa kaplan.

Sizce Spinoza yanılmıyor muydu?

 

[1] Jorge L. Borges, Borges ve Ben

[2] Truman Capote, Gece Ağacı

[3] Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi

[4] Flannery O’Connor, Ormanın Tam İçinden

[5] Beatriz Guido, Başka Ateşler Latin Amerikalı Kadın Yazarlardan Öyküler

[6] Lygia Fagundes Telles, Başka Ateşler Latin Amerikalı Kadın Yazarlardan Öyküler

* Bu yazı eşzamanlı olarak Günlerin Tortusu‘nda yayımlanmaktadır.