Hutu’lar ve Tutsi’ler

B. Duygu Özpolat tarafından Dünya Ülkeleri, Tarih, Politika, Savaş ile işaretlenerek gönderildi (20 November 2006)

Her Moleskine’in bir (ya da birkaç) yaprağına uzun uzun not düşülmesi gerektiğine inandığım bir olay bu: Ruanda Soykırımı. Bu yüzden aslında kendi blogum için yazmış olduğum bu yazıyı, Moleschino’da da yayınlamaya karar verdim.

null

Geçen gün Meren‘le “Hotel Rwanda”yı izledik. Birkaç hafta önce Meren tesadüfen Ruanda’da 1994 yılında gerçekleşen soykırım hakkında bir yazı okumuştu. Yazıda 2004 yılında, yani soykırımın 10. yılında, bütün dünyanın konuyu gündeme taşıdığı ve tartıştığından; 1994′te duyurmadıkları, sırtlarını döndükleri bu olayın insanlara duyurulmaya çalışıldığından bahsediliyordu. Biz Türkiye’de 2004 yılında böyle bir konudan bahsedildiğini pek hatırlayamadık. Türkiye medyasının git gide nasıl Amerikan medyasına benzediğini sürekli söylüyorum. Bu bence onun en güzel örneklerinden biri. Sizlere Ruanda’da 1994 yılında neler olduğunu anlattığım zaman ne demek istediğimi anlayacaksınız. Çünkü bu, Dünya üzerinde gerçekleşmiş, en az Nazi’lerin Yahudi’lere yaptıkları kadar korkunç bir olay. En az onun kadar konuşulması gereken, şimdilerde Sudan’da, Kongo’da, kim bilir bize duyurulmayan nerelerde hala gerçekleşen, “hiçbir şey yapamayacağımızı” düşünsek de, en azından bilmekle yükümlü olduğumuz bir olay.

null

Ruanda’da 94 yılında sadece 100 gün içinde 1 milyon kişi öldü (günde 10bin kişi ediyor). Bu insanlar atom bombası ile “topyekün imha” edilmediler. Taramalı tüfek ya da beyaz fosfor yüzünden ölmediler. Bu insanlar, kendi vatadandaşları tarafından (bazılarının Fransa’nın sattığına inandığı, filmde ise Çin’den satın alındığı söylenen) “pala”larla, kolları bacakları kesilerek öldürüldüler.

null

Peki ölenler kimdi? Öldürenler kimdi? Sebep neydi?

Duya duya hissizleştiğimiz bir lafır ama, bildiğiniz “kardeşi kardeşe kırdırmak” olmuş Ruanda’da olan. 15. yüzyıldan beri Ruanda’da Hutu, Tutsi ve Twa adı verilen üç farklı grup insan barış içinde, birbirlerini öldürmeden yaşamakta imişler. Krallıkla yönetilen ülke, 19. yüzyılda Alman sömürgesi olmuş. Almanlar ülkenin yönetim işlerine pek karışmamışlar. Fakat Almanya 1. Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğrayınca, sömürgeyi Belçika devralmış. Ya, biz yıllarca Belçika hakkında bir kötü laf işitmedikti, cahillik tabi, ben hep sandım bu kendi halinde bir ülke. (Velakin, “kendi halinde bir ülke” diye bir mefhum yok esasen, sadece insanın -benim- cahil, medyanın yalancı, tarih derslerinin eksik olması var, neyse konumuza döneyim.)

Belçika, o dönemde halkın %9-10′unu oluşturan, biraz daha açık deri rengine, biraz daha uzun yüz hatlarına vs sahip olan Tutsi’leri “üst sınıf” olarak belirleyip, yönetim işlerine onları getirmeye başlamış. Hutu’lar ise, alt sınıfın insanları olmuşlar, ve Belçika’nın Tutsi’ler aracılığıyla uyguladığı yüksek vergilere, kötü çalışma şartlarına zorlanmışlar. Hutu’lar elbette Tutsi’lerden nefret etmeye başlamışlar. Kimi kaynaklar, Belçikalı’ların bu sözde etnik ayrımı yaparken, “10 inekten fazlasına sahip olan Tutsi, azına sahip olan Hutu’dur” gibi kriterleri kullandığını belirtiyor.

Her neyse, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Ruanda, Birleşmiş Milletler’in vesayet altındaki bölgelerinden biri haline gelmiş. Belçika hala idari makam olarak ülkede bulunuyormuş. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan Hutu’lar zamanla güç kazanmışlar, ve 1962′de Ruanda’nın bağımsız olması ile yönetime geçmişler. Bu süreçte sosyal huzursuzluk devam ediyor, Ruanda halkının bir kısmı sürekli komşu ülkelere sığınıyormuş. 1990 yılında Uganda’da konuşlanmış olan ve genelini Tutsi’lerin oluşturduğu Rwandan Patriotic Front (RPF), Ruanda’ya girmiş. Aynı zamanda Ruanda’nın üst düzey devlet yöneticileri de gizlice Hutu’lardan oluşan silahlı bir çetenin eğitilmesini sağlamaktaymışlar (Interahamwe). 90-94 yılları arasında edinilen silahların Fransa, Belçika ve İngiltere’den sağlandığına ilişkin şurada bazı bilgiler var, ne kadar kesin doğrulukta olduklarını bilemiyorum. Ama bunu iddia eden tek kaynak Wikipedia değil.

6 Nisan 1994′te cumhurbaşkanı Habyarimana’yı taşıyan uçak düşürülmüş (bundan RPF’nin sorumlu olduğu iddia edilmiş). Bunun üzerine, zaten sallantıda olan Ruanda barışı (?) çökmüş. Nisan’dan Temmuz ortasına kadar, 100 gün içinde 1 milyon Tutsi ve onlara sempati duydukları düşünülen Hutu öldürülmüş. Soykırımın ilk hedefleri arasında Başbakan Agathe Uwilingiyimana ve Birleşmiş Milletler’in onu korumakta olan 10 Belçikalı askeri bulunuyormuş. Bu askerler, söylenene göre, silahlarını Ruanda askeri güçlerine teslim ettikten sonra öldürülmüşler. Askerlerin ölüm haberi üzerine korkan Belçika hükümeti, askerlerini Ruanda’dan çekmiş. Bunu diğer ülkeler de izlemiş, ve Ruanda’daki BM gücü 270 askerden ibaret kalmış!!!

Aynı zamanda ülkede bulunan beyazlar, kedileri köpekleri de dahil olmak üzere, olayların patlak verdiği ilk günlerde hızla ülkeden kaçırılmışlar.

null

Yani, bütün dünya, göz göre göre Ruanda’yı kendi haline bırakmış, soykırıma sırtını dönmüş. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, gençler, herkes… palalarla, binlerce yıl barış içinde birlikte yaşadıkları kardeşleri tarafından öldürülmüşler.

Bu olaydan daha bir sene önce (1993) dönemin ABD başkanı Bill Clinton Yahudi Soykırımı Müzesi’ni açarken, dünya üzerinde bir daha böyle bir soykırıma izin vermeyeceklerini söylüyormuş. Kendisine 1995′te Ruanda halkından özür dilerken rastlanmış.

10 yıl sonra, 94′te BM Barış Gücü operasyonları sorumlusu Kofi Annan o zamanki pasifliği yüzünden pişman olduğunu dile getirmiş. (Kofi Annan’ın, yüzbinlerce insanın ölümünün ağırlığı sırtında, hala nasıl yaşayabildiğine inanamıyorum.)

(İşte bu noktada içimdeki öğreten kadına hakim olamıyor ve şu aşağıdaki cümleleri yazmadan edemiyorum. Bunları heyecanlı ve üzgün bir gencin serzenişleri olarak görüp bana kızmazsanız ne güzel olur :) )

Bu arada, kaçımızın olan bitenden haberi vardı? Çoğumuz bu tip olaylar karşısında “elimizden ne gelir”in arkasına sığınarak insanların başına neler geldiğini, kimlerin (hangi ülkelerin) bu işlerde parmağı olduğunu, kimin “dur” demeden sırt döndüğünü, silahları kimin sattığını öğrenmeye “üşeniyoruz”. Bu yazdıklarımı okumaya başlayan kaç kişinin, yarısında “üzülüp, sıkılıp” bıraktığını ve televizyonda popstar/dizi izlemeye başladığını merak ediyorum mesela. Ya da kendi küçük ve anlamsız dertlerimize gömülmeyi bunları öğrenmeye tercih edişimiz beni tarifsiz üzüyor. (Ben yapıyorum bunu). Sanki çok matah hayatlar yaşıyoruz, sanki çok özeliz hepimiz. Yapmakta olduğumuz son derece faydalı işleri bir kenara atıp, Ruanda’da insanlar neden ölmüş, Irak’ta olanların aslı neymiş, İsrail Lübnan’a neden saldırmış, Türkiye’nin sosyal sorunları nelermiş, Güneydoğu’da insanlar nasıl yaşarmış, öğretmenleri var mıymış? Temiz su, elektrik var mıymış vesaireye vakit ayırsak, bunları öğrenmeye çalışsak, çok önemli işlerden geri kalacağız. Aman ha!

Bunları bilmekle yükümlüyüz bence. Öğrendiğimiz zaman, belki gidip oralarda olanlara son veremiyor olsak da, o “leziz ve pek anlamlı” hayatlarımızla ne yapacağımıza dair aklımızda bir ışık yanıyor çünkü.

Not: İkinci fotoğraf, önemli bir savaş fotoğrafçısı olan James Nachtwey‘e, dördüncü fotoğraf ise fotojurnalist Howard Davis‘e ait.

Eski Çocuk Oyunları

Hakan Uygun tarafından Kültür, Hayat, Oyun ile işaretlenerek gönderildi (15 November 2006)

Bir dönemler bizim mahalledeki “gençler”, “kız oyunu” diye bilinen lastik ve sek sek ile de hayli ilgilenmiştik. Yoğurtçular, şerbetçiler (bunu attım galiba) vb enteresan kategorileri vardır lastiğin, bilen bilir…

Tabii ki futbol topu her Türk genci gibi bizim de bolca zamanımızı kaplardı. İddialı maçlarda çift kaplı top kullanırdı -ki çocuk oyunu olmadığını oynayanlar bilir-. Orta-gol, sayımızın yetmediği ya da dar alanda hızla bir şeyler yapmak istediğimizde başvurduğumuz oyundu; başka mahallelerde de oynanmış mıdır bilemem. Alman kale’yi bilmiyorum, biz Japon kale oynardık…

Ama şimdinin TV kanalları ve gazetelerine göre son derece geniş bir spor yelpazemiz vardı, belirtmeden geçemeyeceğim. Sokağı enlemesine geçen bir ağ (=ip) gerip voleybol oynamak ya da civarın ustalarına yaptırılan potalara basket atmak da listemizde yer alıyor. Olimpisttik yahu!

Çocuk oyunlarının ilginç bir sosyal olgu olduğunu düşünürüm. Yan yana sokaklarda farklı kurallar ile oynanan bir oyun başka bir şehirde aynı kurallar ile oynanıyor olabiliyor. Ki bu oyunları oynayan çocukların kuralları okuyup paylaşacağı internetleri, hızlı iletişim araçları yoktu. Sanırım çocuk oyunları da masal, fıkra, bilmece gibi sözlü edebiyat ürünlerinin izlediği yol ile kulaktan kulağa yayılıyor.

Zafer Karkaç’ın Soluk Benizlilerin Ateş Suyundan Payımıza Düşenler yazısına gelen, gazoz, gazoz kapağı ve oyunlar ile ilgili çocukluk anıları üzerine, eski çocuk oyunlarının anlatıldığı ortak bir yazı hazırlamayı teklif ettim.

Yazı başlığının eski çocuk oyunları olmasının nedeni ise yazarların yaş ortalaması dikkate alındığında artık hiç birimizin sokakta gazoz kapaklarıyla oynamıyor olduğu gerçeği. Hoş artık sokaklarda “gazoz kapağı” oynayan çocuk kaldığını da sanmıyorum.

Sonuç olarak bu oyunlar kaybolmasın hiç olmazsa “Düşünenler için Akıl Defteri”ne kaydolsunlar. Sizin de bildiğiniz oyunlar varsa bekleriz.

Misketler

Orta-gol
Oldukça basit bir top, hatta futbol, oyunudur. Alışıldık kuzenlerinden başlıca farkları: Tek sayıda oyuncu ile oynanır, sokağı boylamasına değil enlemesine kullanır, kesinlikle bir saat gerektirir. Öncelikle kaldırımda uygun iki ağaç belirlenerek kale oluşturulur. Sonra takımlar seçilir: Bir kaleci (tarafsız), iki takım (en uygun sayı 3 kişi olmakla birlikte abartılırsa 4 kişiye kadar çıkılabilir, ama bu kalabalıkta ne gol olur ne de zevki çıkar, 2 kişilik takımlarla ise gol atmak hayli zorlaşacaktır). Kaleci kaleye geçer, doğal olarak. Her takımın eşit süresi vardır. Bu süre boyunca bu takım “hücum”, diğeri de “savunma” oynayacaktır. Amaç, yine doğal olarak, gol atmaktır. Ancak bunun yolu, oyunun isminin de gayet güzel belirlediği gibi, orta yapmaktan geçer, çalım vb. güzellikler yasaktır. Hatta orta yapıldıktan sonra top yere değdiğinde hücum hakkı sona erer, gol olmuşsa olmuştur, olmamışsa yeniden orta yapılır. Savunma yapan takım topu olabildiğince uzağa atarak süre geçirmeye çalışır. Hücum yapan takım da olabildiğince seri ve hızlı gol atmaya. Hücum takımı gol sahasında bir kişi eksik olduğundan son derece efor gerektiren bir oyundur. Buna karşın kişi eksikliğini şaşırtmacalarla ve baskın gollerle bertaraf etmek gerektiğinden zekâ da gerektirir. Özellikle sayının az ya da tek olduğu hallerde, zaman sıkıntısı varken (akşam son oyun vb), fazla koşuşturmaca istenmediğinde (yazın sıcak vakitlerinde) son derece iyi gider. Bildiğimiz kaplı (plastik) toplarla oynanabileceği gibi aslen meşin topla icra edilmesi tavsiye olunur.

Tornet
Kendisine çeşitli yörelerde “bilyeli”de denir. Mahallenin Formula 1 yarış arabalarıdır. Özellikle yokuşu bol olan semtlerde revaçtadır.

Oturak olarak kullanacağınız bir tahtanın altına iki çubuk çakar, bu çubukların ucuna da teker yerine geçecek birer bilyeli rulman takarsınız. Dönüş kontrolü için bazılarında ön takım ayakla yönlendirilebilecek şekilde çakılmış olur.

Her çocuğun bahsi geçen bilyeli rulmanları bulamayacağı ortada. Dolayısı ile bu tornet sahibi çocukların çevresinde bir de pit ekibi oluşur. Hep beraber komşu mahallenin ekibiyle yarışılır.

Çoğu zaman oyun çarpılan bir duvar, taş sonucunda küçük sıyrıklar ve tornetin hasar görmesi ile sonlanır.

Çivi
Tek gerekliliğin bir çivi ya da çakı olduğu, çamurda oynanan güzel bir oyunumuzdur. iki ya da daha fazla kişi merkeze konmuş bir noktaya ulaşmaya çalışır ve çevresine dair çizerler. Bu daireler çizilirken bir birlerinin çizgileri üzerinden geçmemeli ve sınırların dışına düşümemelidir. Çizgi çizmek için gerekli noktayı ise elinizdeki çiviyi çamura saplayarak belirlersiniz.

Genel de bu oyun annenizden çamurla oynadığınız için azar hatta dizleriniz çamurlanmış ise bir tokat ile sonlanır.

Dekman
Kovboyculuk, askercilik olarak da isimlendirilebilir. Vahşi Batı’da, ilkel çağlarda ya da en son okuduğunuz çizgi romanda geçen bölge ve tarihi konu almasına göre oyunda küçük farklılıklar olur. Sanırım oyunun adı Vahşi Batı çizgi romanlarındaki (Teksas, Tommiks, Zagor) İngilizce efektlerden gelmekte (örneğin köpekler “bark bark” diye havlar, kurşunlar “ziv ziv” diye geçer, yumruklar “smack!” diye atılır. )

Mahallenin çocukları iki gruba ayrılır ve oyunun temasına göre kovboy/kızılderili, Alman/Amerikalı olur. gene oyunun temasına göre kullanılan silahlar da değişir. En popüleri tabancalardır. Karşılıklı “dışın dışın” sesleri ile ateş edilir. Çoklukla “öldün çık” diye biter.

Genellikle oyun öldün-ölmedin tartışması ile çıkan gerçek kavga ile biter.

Eğer çevrenizde marangoz abileriniz varsa onlara yalvar yakar olarak, ok-yay, kılıç, kalkan gibi daha gerçekci donanımlar elde edebilirsiniz. Tabi bu tür donanımlar ile oynanan oyunların sonunda çoğu zaman küçük çürük ve yaralanmalar olur.

Tüf Tüf
Tek ihtiyacınız yarım metre uzunluğunda bir elektirk borusu ve bunun ile atacağınız kağıt rulolardır. Tabi bir de bunları atarak rahatsız edeceğiniz arkadaşlara ihtiyacınız var. Bu boruların üst üste bağlanması ile dürbünlü olarak tabir edilen daha canti ve göz alıcı oyuncaklarınız olabilir. Ayrıca atacağınız kağıt tüf tüf ruloları yerine başka şeylerde kullanabilirsiniz. Örneğin çitlembik bunun için biçilmiş kaftan olabilir.

Ayrıca tükenmez kalem dışı (Bic markalar tavsiye edilir) ile küçük kağıt parçaları atabileceğiniz, taşınabilir modeller de yapabilirsiniz. Böylece ders sırasında sınıfın diğer köşesinde oturan arkadaşınızı rahatsız etmeniz mümkündür. bir süre sonra mermilerin kütlelerinin en az yüzde 50’si oranında tükürük taşımaya başlayacak olması, saldırının keyfini daha da artırır. Özellikle bu oyun, öğretmene yakalanılarak biter.

Misket
Oyuna belirlenen açılış sayısındaki misketi yatırabilen herkes katılabilir. Bütün misketler yanyana dizilir. Ardından bir baş belirlenir (Bazı oyunlarda sıralama atışında en yakına atmış oyuncu belirler ). Sonra da oyuna katılan oyuncular misketlerini atarlar. Oyunun bir sonraki aşamasına ilk başlayacak olan kişi misketini en uzağa atmış olandır.

Bir sonraki adımda atışınız ile belirlenmiş olan baş tarafına en yakın mümkün ise baş tarafından vurmak hedefinizdir. Ne kadar baştarafta vurursanız o kadar misketi alırsınız. Oyuncular sırayla alabildikleri kadar misketi toplar ve bir sonraki tarafına geçerler. Eğer atışınız misket çizgisinin bu tarafında kalmışsa oyun dışı kalırsınız.

Oyunun devamı olarak eğer bütün misketler toplanmamış ise diğer taraftan bir seri atış daha yapılır. Burada da en uzaktaki taş sahibi ilk atış hakkına sahiptir. Eğer hâlâ ortada misket var ise bir sonraki tura yere kalır.

Burada genelde atış yapılan güzel iri misketlere “kaflik” dendiğini de belirtelim.

Gazoz Kapağı
Bir misket oyunu taklidir. Burada oyun araçlarınız misket yerine gazoz kapakları ve elinize oturan bir taş parçasıdır. Mermerden olanları tercih sebebidir.

Alman Kale
Amaç topu yere düşürmeden kale olarak belirlenen yere gol atmaktır. Genelde 3 ya da 4 kişinin oynadığı bu oyunda topu yere düşüren ya da topu auta atan kişi kaleye geçer.

Kale olarak seçilen yer genelde Fatmanım teyzenin giriş kat demirleri olduğu için, Fatmanım Teyze sonunda bağırır, çağırır ve oyun sona erer.

Kafa Karış
Çukur diye de bilinen bir misket oyunudur. Amaç, rakibin misketini çukurdan uzak tutmaktır. Kullanılacak misket kaflik, gaflik, kafalık, kafçik diye adlandırılır ve son derece önemlidir.

Kafliği eskitmenin bu oyunda işe yaradığı söylense de bilimsel olarak kanıtlanamamıştır.

Telli Araba
Plastik arabanın, tepesinden uzunca bir tel takılarak yönlendirilmesi ile çeşitli oyunlara vesile olur.

Yarış yapıldığında, yarışı her zaman en iyi koşan çocuk kazanır. Bir de çocukların, trafik kurallarını ihlal etmeyi öğrendikleri bir oyundur.

Köşe Kapmaca
Sokakta da oynanabilmesine rağmen genelde evlerde oynanan bir oyundur. Televizyonun günlük yaşamdaki hakimiyeti henüz kurulmamışken, özellikle havanın erken karardığı ve soğuk olduğu kış günlerinde, ailecek gidilen komşu ziyaretlerinde bir araya gelen çocuk kalabalığı tarafından evin büyüklerin oturmadığı bir kısmında oynanır. Kural basittir. Kişi sayısından 1 az köşe belirlenir, bir kişi ebe olur, diğerleri köşeler arasında yer değiştirirken ebe boş bir köşeyi ele geçirmelidir. Köşe değişirken açıkta kalan da ebe olur. Oyun için en az 3 kişi gerekir ama ideal rakam 5-6′dır.

Genelde gürültünün artması sonucu annelerden birinin kızması sonucunda biter. Yerini eninde sonunda benzer bir gürültü seviyesine varacak başka bir oyun alır.

Kimin Eli Kimin Üstünde
Köşe kapmaca oynayacak kadar köşe ya da yer yoksa oynanabilecek bir oyundur. Köşe kapmacadaki gibi en az üç kişi gerekir ama ideal rakam 5-6′dır. 1 kişi ebe olur ve yerde yüz üstü kapaklanır. Diğerleri ellerini onun sırtında üst üste koyarlar. Ellerin konması bittikten sonra sorarlar “En üstte kimin eli var?”. Eğer bilirse en üstte eli olan ebe olur, bilemezse, gıdıklamadan cimdiklemeye kadar çeşitli şiddetlerde cezalardan birine çarptırılır.

Eğer gürültü nedeniyle dışardan müdahale ile bitmemiş ise sürekli bilemeyip ebe olan kişinin mızıkması sonucunda biter.

El Kızartmaca
Eğer üç kişi değilseniz ve dışarı çıkıp oyun arkadaşı da bulamıyorsanız, işte size İki kişi ile oynanan bir refleks oyunu. Bir kişi ellerini açar diğeri de ellerini onun üzerine koyar. Elleri üstte olan kişi ( ebe ) ellerinin üzerine vurulmadan ellerini kaçırmalıdır. Vurmayı başaramayan ebe olacaktır.

Oyun kızarmış eller ve birinin ağlamasıyla biter.

(…)

Ve Moleschino sunar: Meren’den 1-8

Benim çocukluk yıllarım evde geçti. Salim diye bir şerefsiz vardı beni her gördüğünde pataklayan, bu yüzden 3-4 yaşımdan ilkokulun sonuna kadar neredeyse dışarı hiç çıkmadım. Evde Ana Britannica okumacılık, sabahları lazımlık ile salona gelip test çözmecilik filan oynadım.

Fakat ortaokulda İzmir’e taşınınca, bendeniz aniden çiçek gibi açıldım. Allahım yerimde duramıyordum. Böyle bir koşuşturmaca, kızlar, futbol konuşan gençler… Bunca yıl evde oturmanın acısını çıkarıyordum.

Bir sorun vardı ama. Millet yukarda da adı listelenmiş olan kimi oyunlar oynuyordu deliler gibi. Misket oynuyorlardı mesela, ama öyle böyle değil, hepsi yılların uzmanı, gazoz kapakları, çamura saplanan çiviler filan diğer aklıma gelenler şimdi düşününce. Hiç birini beceremiyordum ben ve bu kabul edilebilir bir şey değildi.

Bir gün dedim ki, “bir oyun bulayım, herkes onu oynasın” (çocuk olunca hayaller bu ciddiyet ve içerikte oluyor işte). Eh.. Tabi milleti yeni bir oyunu oynamaya ikna etmek için önce yeni bir oyun olmalı idi ortada. Bir akşam oturdum elimde neler var, neler yapabilirim diye baktım, düşündüm. Hem beceriye dayalı, hem biraz şans gerektiren, hem çekişmeye müsait, hem kalabalık oynanabilecek, hem de kolay öğrenilebilecek filan bir oyun gerekli idi. İşim zordu.

Bizim mahallede bir park vardı, eski püskü idi, küçük çocuklar bile pek sevmezlerdi. Düşünürken o parktaki aletleri de kullanarak futbol topu ile oynanacak küçük bir oyun geldi aklıma. Şimdilerde Moleskine’im içinde bir yaprakta yaşayan bu oyunun size göndermek için bir fotoğrafını çektim (Moleskin notundaki koordinatlar buraya tekabül ediyor). Moleskin’e aklıma geldiği kadarını yazdığım kurallar ilk kurallar idi, daha sonra bir çok ekleme yapıldı fakat ana tema pek değişmedi.

1-8

Bu oyun o kadar tuttu ki, farklı mahallelerden insanlar geliyorlardı oynamaya. Turnuvalar yapılıyordu ortaokul çocukları arasında. Öyle ki ben 2 yıl sonra İzmir’den Ankara’ya dönüp, Ankara’da geçirdiğim 3 yıldan sonra annemin yanına yeniden döndüğüm zaman hâlâ bu oyunu oynayan çocuklar görüyordum.

Oyuna isim koymak gelmemişti aklıma aceleden. Bu yüzden herkes kendisine göre bir isim buldu. Bizim mahallede farklı aşağı mahallede farklı isimler ile anılırdı. Fakat 1-8 en çok ve en bilinen adı idi sanırım. 4-5 yıl sonranın veletleri de bu şekilde anıyorlardı.

Eh.. Tabi 1-8′i bilmezsiniz siz. Öyle çelik-çomak, yılan, tornet gibi meşhur değildir. Fakat sırf PR eksikliği ve bu parkın aynısının başka bir yerde olmaması yüzünden 1-8′in Evka II sitesi sınırları içerisinde kalmış olması sizi yanıltmasın. O kadar zevkli idi ki yerel bir aktivite olarak nesilden nesile oynandı :)

Bu oyunda genelde iddia mevzusu gazoz filan oluyordu. Gazozlar da aynı mahalle içindeki bir bakkaldan alınıyordu tabi.

Oyun yüzünden bakkalın gazoz satışı artmış olacak ki, bakkal teyze oyuna sponsor olmuştu ve bir kutu beyaz yağlı boya ile top atılan duraklar ve kaydırağın alt kısmı boyanmıştı :)

(…)

Moleschino esefle sunar: Ali’den “Kuku kuku pense”!

Güzel sanatlar fakültesinin bölüm başkanı profesör/baskıcı/sert bir babanın, çocuklarına gereğinden fazla titizlenen İranlı/psikolog/öğretmen bir annenin çocuğu olmak, hem çok zordur hem de “kurbanı” yaratıcı olmaya iter. Mahalleden az arkadaşınız vardır, var olanlar da top oynamaya çağırmazlar sizi, çünkü ne “topa depmeyi” bilirsiniz ne de “üç kornerin bir penaltı” ettiğini…

Ne yapacaksınız? Siz de benim gibi kızlarla oynamaya başlayacaksınız elbet! Kızlar hem erken geliştiklerinden hem de 5-6 yaşındaki erkek haytalar onlara “fazla çocukca” geldiğinden ve daha o yaşlarda “olgun erkeklerden” hoşlanmaya başladıklarından, bendeniz ansızın kızlarla oyun oynarken buldum kendimi!

Şimdi sıra geldi bir kısmı “kırmızı noktalı”, kız oyunlarını anlatmaya…

Evcilik
Yeryüzünün muhtemelen en eski ve “ömür boyu” oynanmaya devam eden tek oyunudur. Kaç yaşında olduğunuz farketmez, 7’sinde de 77’sinde aynı kapıya çıkar! 7 yaş ve öncesinde oynanan hali, her iki taraf için daha az zararlıdır. “Evin hanımı” çamurdan yemekler yapar, erkek ise dışardan yemekte kullanmak üzere (sümüklü böcek, gazoz kapağı, çalı çırpı) çeşitli malzemeleri toplar ve eve getirir. Bir saat geçtikten sonra yalancıktan akşam gelir ve kızla erkek birbirine sarılarak uyuma numarası yaparlar.

Doktorculuk
Evciliğin “level atlamış” halidir. Birbirine sarılarak uyumak artık “kesmediğinden”, taraflar sırayla hastalanır. Diğer taraf “Doktor” rolünü oynar ve karşı tarafın kukusuna/pipisine bakar. Oyun, her iki tarafın “ufkunu açması” yönünden son derece faydalıdır. Oyun, iyi bir aile kızının safça bir kıskançlıkla evde annesine “Benim niye Ahmet’inki gibi bir pipim yok?” diye sormasıyla ebediyyen sona erer. Bu aşamadan sonra temizinden bir “Osmanlı tokadı” ile tanışmak, sünnetten sayılır.

Lambada
Lambada çılgınlığının azıya alıp da edepsizliğin arş-ı âlâya vurduğu o güzel günlerde kızlarla oynadığımız bir oyundu. Ayrıntılarını anlatmayayım, ayıp olur. Bir nevi “trencilik oyunu” diyelim en iyisi… Tek farkı, bu oyunda kimsenin en önde, yani şimendifer olmayı istememesiydi.

Lastik
Eğlenceli tek kız oyunudur denilebilir. Uzun bir don lastiği ve bol sayıda kızla oynanır. Ayak bilekleri seviyesinde (birler) başlayan oyun, yavaş yavaş yukarı doğru yükselir. Önce baldır seviyesine (ikiler) yükselen lastik; sırasıyla diz kapağı (üçler), kalça (dörtler) ve hatta kalça (beşler) seviyesine kadar yükselir. Her seviye içinde bir seri farklı adımlamayı içeren oyunların (İspanyollar, İtalyanlar, Türkler gibi) gerçekleştirilmesiyle bir “kama” tamamlanır.

Bu oyunun rakip mahalle ya da apartmandan kızların karşılıklı rekabetiyle kızışarak gerçek bir “deathmatch”a dönüşmesi de görülmedik şey değildir…

Saylon Galaktika
Aslında bir kız oyunu değildir ama anlatayım. Bir kâğıdın farklı uçlarında olacak şekilde, “n sayısı” kadar üçgen ve yuvarlak çizilir. Yuvarlaklar Saylonları, üçgenlerse Galaktika gemilerini temsil eder. Kurşun kalemin en üstündeki tepesinden bastırıp kağıt üzerinde kaydırarak karşınızdaki gemilerden birini vurmaya çalışırsınız. Kalemin dudaklar arasında tutularak, dille itilen şekli çok daha heyecanlıdır. “Space Arcade” oyunlarının tillahını daha o yıllarda yaratmıştık anlayacağınız :)…

Arko ile “traş keyfi”
Aslında bu bir oyundan çok, genç dimağlar için hayvanlık yapma okasyonudur. Bunun için tercihan şehir merkezinde, önünden yol geçen apartmanlardan birinin üst katında oturmak gereklidir. Anne-babanın evde olmadığı, yağmurlu bir günde yapılan bu oyun için gerekli olacak malzemeler şöyle: Bol miktarda sofra peçetesi ve babanın traş köpüğü (basınçlı kutulu olanlardan).

Yağmurlu bir günde, bir katını açacağınız peçetenin içine traş köpüğünü bolca sıkın. Peçetenin patlamamasına dikkat ederek yola bakan pencereye doğru yönelin. Aşağıdan hızla geçen arabaların üzerine artık bombalarınızı bırakabilirsiniz!

Her türlü isabet 1, ön cama isabetse 3 puan sayılır. Arabanın o panikle direğe ya da önündeki araçlara çarpmasıysa 20 puanlık bonus kazandırır. Araçlar ön camlarında patlayan bombayı silecekleriyle temizlemeye çalıştıkça, traş köpüğünün yağmurun da etkisiyle köpürmesi, oyunu daha da keyifli hale getirecektir. (Not: Bu hayvanlık bana değil, arkadaşım Dinçer Karaca’ya aittir.)

(…)

Not : Bu yazı bir Moleschino ortak muzurluğudur. Yukarıda oyun diye anlatılan yaramazlıkları yapanlar ise A. Murat Eren, Ali Işıngör, Atilla Aktuna, Erkan Tekman ve Hakan Uygun’dur.

Not : Fotoğraflar scienceduck ve A. Murat Eren’e aittir.