İran’ı sevmek için 41 neden daha

Ali Işıngör tarafından Kültür, Dünya Ülkeleri, Sanat, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (21 October 2006)

muzik-odasi.jpg
Bir önceki yazıda adı geçen müzik odasının tavanı

(…)

42) Hoseyniye Emini (Hüseyin’e emanet): İlk hikâyemiz bu metnin yazarı olan “fakir“in sülalesine dair. Bir varmışlı bir yokmuşlu zaman kiplerinde, yazarın dedesinin büyükdedesinin dedelerinden biri, İran’ın en zengin beylerbeylerinden biriymiş. İşte o zamanlardan birinde, İran şahı Tebriz’deki yazlık sarayından Rey kentine dönerken, yolu her yanı bakımlı, köylüleri zengin mi zengin bir köyden geçmiş. Yanındaki vezire sormuş:

“Bu kimin köyüdür böyle?”

Vezir, “Beylerinizden Ahmet Han’ındır” demiş.

Neyse, bir sonraki mola yerine doğru yola koyulmuşlar. Birkaç saat kadar gittikten sonra başka bir bol çeşmeli, zengin bir köyde durmuşlar. Şah yine soracak olmuş:

“Peki, bu köy kimindir?”

Vezir çekinerek yine aynı cevabı vermiş: “Beylerinizden Ahmet Han’ındır.”

Yol boyunca hangi zengin, müreffeh köyde duracak olsalar o köyün Ahmet Han’ın (İsmini hatırlayamadığım için uydurdum-A.I.) olduğunu, biraz canı sıkılarak ama çokca da kıskançlıkla öğrenmiş İran Şahı. En sonunda dayanamayıp, patlamış:

“Kimmiş bu Ahmet Han! Götürün bakalım beni onun evine!”

Şah’ı Kazvin kentinin içinde, muhteşem bir konağa götürmüşler. Köşkte tek bir cam olmamasına rağmen, içerde yüzlerce renkli gölge dolaşıyormuş. Pencereler, eşi görülmedik bir şekilde güneşte parıldıyor, içeriye seyredeni sarhoş eden çeşitli ışık oyunlarını bırakıyormuş. Meğerse Ahmet Han, tüm konağın vitraylarını cam yerine Karagöz-Hacivat figürlerinin de yapıldığı gergedan derisinden yarı şeffaf/renklendirilmiş süslemelerle kaplamış! Bütün bir konak, tavanını süsleyen aynalarla birlikte bir masal sandığını andırıyormuş…

Şah, kendi sarayından bile güzel olan bu konağı ve sahibini çok kıskanmış… Konağa “usulünce” el koymak için Ahmet Han’a herkesin duyacağı bir şekilde seslenmiş:

- Ahmet Han, çok güzel bir saray yapmışsın! Burası “şahlara layık” bir yer olmuş!

Ahmet Han’dan ses çıkmamış.

- Ahmet Han! Sana diyorum! Bir “şaheser” olmuş burası!

Ahmet Han yine duymamazlığa gelmiş. Şah hiddetlenmiş:

- Ahmet Han! “Şahane” bir konak olmuş burası. Çok güzel!

Ahmet Han başını yerden yavaşça kaldırmış, kimsenin beklemediği bir cevabı yapıştırmış:

- Sahibi daha da güzel!

İran şahı çok hiddetlenmiş kendisini küçümser gibi konuşulmasından. Korumalarının elleri Ahmet Han’ın boynunu oracıkta almak için kılınçlarının kabzalarına uzanırken, öfkeyle haykırmış şah:

- Demek öyle seni densiz! Kimmiş sahibi bakalım buranın!

- Hazreti Hüseyin‘dir efendim!

Konağını o dakika Hz. Hüseyin’e vakfeden Ahmet Han, böylelikle hem evini hem de boynunu kurtarmış… Bugün, halkın “Hoseyniye Emini” yani “Hüseyin’e emanet” dediği bu konak, İran’ın “ulusal hazine”lerinden biri ilan edilmiş durumda. Camlaşıncaya kadar inceltilen ve renklendirilen gergedan derisiyle kaplı bu konağın eşsiz vitrayları, insana dev bir Karagöz-Hacivat sahnesinin içinde olduğunu düşündürür…

43) Peygamberiyye: Yine Kazvin’deyiz. İranlılar için çok kutsal olan Peygamberiyye Türbesi, dua etmeye gelen insanlarla dolup taşar. Asıl ilginç olan, burada bir tarikat şeyhinin değil. dört Yahudi peygamberinin gömülü olmasıdır! İsimlerinin Kuran’da da geçtiği söylenen ve İranlıların dua etmek için gittiği peygamberlerin isimleri şöyle: Selam, Solum, Elkiya ve Suhuli.

44) Pilavın hasının yapıldığı yerdir İran. İran pilavının altında yufkadan bir tabaka (tedik), içinde zereşk gibi ekşi/tatlı kuş üzümleri ve İran fıstıkları, pilava rengini veren zerdeçal, üstündeyse enfes kokusunun sebeb-i hikmeti safran vardır. Pilav tüm bu zenginliğine rağmen “kuru kuru” yenmez İran’da. Yanına kesinlikle bir başka öğün daha eşlik eder! (Hatırlattığı için Atilla Aktuna‘ya teşekkürler)

45) İran halkının yaklaşık yüzde 95′i genel sağlık sigortasının kapsamındadır. Bu da yetmezmiş gibi, sağlık hizmetleri de son derece ucuzdur. Van, Hakkari ve Ağrı gibi sınır kentlerinde yaşayanlar bu nedenle diş çektirmeye bile İran’a gider!

46) Heft Sin: İranlıların her yıl baharın ilk günü kurduğu Nevruz sofrası, son derece ilginçtir. Sofraya S harfi ile başlayan ve herbiri muhteşem bir derinlik içeren yedi sembol konur. Bunlar Sib (Elma, güzelliğin ve sağlığın simgesi), Sirke (İhtiyarlık ve sabır), Sümbül (Baharın gelişi), Sebzi (Buğday-arpa ya da mercimek sürgünü, yeniden doğumun simgesi), Sumak (ilkbahar güneşinin rengi), Sir (Sarmısak, tıbbın simgesi) ve Semenu‘dan (bir çeşit tatlı, zenginliğin simgesi) oluşur. Bunların dışında ayna (güzellik), iki uzun mum (aydınlık), balık (21 Mart ile elveda edilen balık burcunun simgesi), su dolu gümüş kasenin içine konan portakal (uzayda gezen dünya) ve iki kutsal kitap (İncil, Kur’an ya da Avesta’dan birine Firdevsi’nin Şahnamesi ya da Hafız’ın divanı eşlik eder) da bu nevruz sofrasında yerini alır. Bu sofrada kadim bir medeniyetin bilime, tıbba, astronomiye ve şiire olan tutkusunu bulabilirsiniz! (Murat Ağalday’a selam)

47) İran’da Nevruz’un sizi şaşırtan alışkanlıklarından bir diğeri de “Hacı Piruz” adındaki teatral kişiliktir. Siyaha boyalı yüzü ve baştan ayağa kırmızı kostümü ile Hacı Piruz, orkestrası ile sokakları arşınlarken çocukların da sevgilisi olur. Bu geleneğin asıl ilginç yanı, kökenini Sümer/Babil tanrılarından Tammuz‘u anma törenlerinden almasıdır. Temmuz ayının adını nereden aldığını sanıyorsunuz? :)
nevruz-yumurtalari.jpg
48) İran’da Nevruz’un en güzel adetlerinden biri, mart ayında pazarda neredeyse tüm yumurtaların boyanarak satılmasıdır. Siz hiç yumurta seçerken zorlandınız mı?

49) İran’da 4.000 yıldır kutlanılan bir diğer bayram da kışın gelişinin kutlandığı (21 Aralık) Yelda‘dır. Kökenlerini güneş tanrısı Mithra’nın doğumundan alan bu bayram, Romalıların Saturnalia ve Sol Invicta şenliklerinden de izler taşır. Dünyada Babilliler, Persler ve Romalıların kutladığı ve hâlâ kutlanılan başka bir bayram daha gösterebilir misiniz?

50) Demavend, 5671 metrelik zirvesiyle (Ağrı Dağı 5137 metre) dağcılığa kıyısından köşesinden bulaşmış hemen herkesin bir gün çıkmayı hayal ettiği zorlu bir rakiptir. (Erdem Özsoysal‘ın İran’ı sevme nedeni)

51) Furuğ Ferruhzad, Modern İran Şiiri’nin hüzünlü, gizemli, baştan aşağı dişilik içeren sesidir. Nilgün Marmara gibi o da erken gidenlerden… (Murat K. Girgin‘e teşekkürler)

52) İran’da karikatüristler, ressamlar, yazarlar, geleneksel el sanatları ustaları için sanat çarşıları vardır. Bu çarşılarda dükkân açmak çok ucuz, küçük bir köşede tezgâh açmak ise bedavadır! Bu çarşıda sanatçılara yemek çıkar, elektrik su gibi giderlerse vakıflar tarafından karşılanır. (F. Günindi’nin önerisi)

53) Mevlana Celaleddin Rumi tüm eserlerini Farsça dilinde yazmıştır. Mevlana’yı anlamak için “çeviri olan” Türkçe’den değil, asıl dili olan Farsçasından okumak gerekir. Mevlana’yı okudukça Farsça’yı, Farsça’yı okudukça Mevlana’yı seversiniz. İran’da ortaokullarda dört yıl boyunca okutulur “Mesnevi”…

54) Ali Şeriati: İran İslam Devrimi’nin fikir babalarından birisidir. İslam devrimi Humeyni’nin ellerinde onun hayal ettiğinden çok farklı noktalara evrilmiş, sonunda Humeyni’nin kanlı ajanları tarafından öldürülmüştür. “Doğu’nun Karl Marx’ı” da denen Ali Şeriati, Das Capital’dakinin aksine, son derece anlaşılır ve yüreklere işleyen lirik bir dil kullanır. Öğrencilerine “Müslüman olamıyorsanız, en azından Marksist olun” diyecek kadar açık görüşlü bir düşünce adamı olan Ali Şeriati, Sartre’a “I have no religion, but if I were to choose one, it would be that of Shariati’s” dedirtecek türden bir filozoftur. Ali Şeriati’nin bence en güzel sözlerinden biri şudur: “Zenci Bilal’in kalbinin fethi; Endülüs kıyılarının fethiyle yanyana düşünülemeyecek kadar büyüktür…” (Manhem gönderdi)

55) Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı”da da bolca ve hayranlıkla bahsettiği Behzad’ı (1450-1535) unutmamamız gerek. O İran’ın gelmiş geçmiş en meşhur minyatür ustasıdır. (Bu madde Ertan Asan’dan)

56) Bir diğer minyatür ustası olan Reza Abbasi‘nin (1565-1635) adına kurulan müze, dünyanın en büyük minyatür ve hat koleksiyonunu barındırır. Tahran’a yolu düşen herkesin kesinlikle uğraması gereken bu müze, M. Ö. 2.000′lerden bugüne uzanan muazzam bir yerdir. Müzenin Azeri müstahdemleri Türk olduğunuzu duyduğunda size muhteşem bir ilgi gösterecektir :). Bütün müzeyi elinizde ince belli çay bardağıyla gezebilir, muhteşem minyatürlerin karşısında yere oturup, seyre dalarak keyifle çayınızı yudumlayabilirsiniz…

57) Çehelçerag (Kırk mum): İran’da sokakta yürüken karşınıza aynalardan ve küçük ampullerden oluşan küçük bir tak çıkarsa sakın şaşırmayın. O evde genç bir çocuk ya da delikanlı ölmüştür ve ailesi bu “erken ölüm” için yastadır. Rüzgârda salınan ayna ve lambalar, o gencin ışıltısını, cıvıl cıvıl neşesini sembolize eder.

58) Safevilerin Erdebil’den sonra ikinci başkenti olan Tebriz’in orta yerinde, karşılıklı duran iki çarşı vardır. Karşılıklı duran ama birbirine kavuş(a)mayan bu iki çarşıdan birinin adı Mevlana, diğerininkiyse “Şems-i Tebrizi”dir :)

59) İran’da eski pazarlarda esnaflar hâlâ abaküs (Çortke) kullanır. Üç haneli rakamların çarpma işleminin nasıl büyük bir hızla yapıldığını gördüğünüzde, şaşkınlıktan küçük dilinizi yutabilirsiniz.

60) İran “şiirin kutsal, şairin ise evliya” kabul edildiği yeryüzündeki “son edebiyat cenneti”dir. Şairler sadece günlük yaşamda değil, ölümden sonra da ayrıcalıklıdır. Mezarlıkları bile anıtsaldır! Tebriz’deki “Şairler Mezarlığı“nda ünlü şair Şahriyar’ın yanında 600 şair daha yatar! Dünyanın en duygusal, en “şairane” mezar taşları buradadır :)

61) 2004 yılı itibariyle İran’da 35 milyon kişi kütüphanelere gitti. Ülkede geçtiğimiz yıl satılan kitap sayısı ise 81 milyonu geçti.

62) Tek başına Sadık Hidayet için bile sevilir İran.

63) Dünyanın en zengin ve dokunulmamış sub-tropikal mercan resifleri Kızıldeniz’de değil, İran Körfezi’ndeki Kişm Adası’ndadır.

64) Dimdik bir yamaçta kurulmuş bir Doğu Karadeniz yaylası köyünü düşünün. Yamaç o kadar dik olsun ki, her evin bahçesi, aynı zamanda alt sıradaki evin tavanı olsun! Bu kentte sarhoşlar dengesini kaybedip düştüğünde tavandan içeri girsin ve buna kimsecikler şaşırmasın! Burası Masule’dir…

65) Hatemkâri, İran’ın el işi sanatlarının belki de en yaygın olanıdır. Ahşap üzerine metal, renkli taş ve fildişi kakma yöntemi ile üretilen hatemkâri, geometrik formların tekrarını içerir. (Nicomedian‘ın İran’ı sevme nedenlerinden biri)

66) İran’da medreselerin avlularında ve bazı eski çarşıların içinde, bakırcılarla kalaycıların arasında bir yerlerde Nogrekâriciler vardır. Nogrekâri, sabrın öğretilmesi için medrese talebelerine yaptırtılan ve küçük elli çırakların küçük bir tığ ve çekiçle bakırın üzerine noktalar atarak resim çizme ve bu resmi kalay, kömür karası, asit yedirme gibi tekniklerle renklendirme sanatına verilen isimdir. Bir büyük boy tepsinin Şahname’den ya da Gülistan’dan bir sahneyle betimlendirilmesi, bazen iki yılı bile alabilir…

ali-gapu.jpg
67) Mukarnas: Yukardaki resme bakın ve buradaki form içbükey mi yoksa dışbükey mi bulmaya çalışın :) İşte Mukarnas sanatı budur :)

68) Hayyam’dan 100, Mevlana’dan ise 250 yıl önce yaşayan Hemedanlı Baba Tahir Üryan, sokaklarda çıplak dolaştığı için ona bu isim uygun görülmüş. En kudretli sultanların bile saygı duyduğu bu dörtlük ustası, muhteşemdir: Dünyadan
yolcuyum-gidiş ta öteye; / Çin’den çok uzaktır-yöneliş ta öteye. / Bir bir sorarım rastladığım yolculara: / “Son geldi mi? Son yıldız için yol nereye?”

69) Kapı kulplarının cinsiyeti vardır Kazvin’in (Bkz: 42. madde) eski evlerinde… Tok sesli ve ağır olanlar erkekler içindir; kadınlarınki ise ince, narin bir ses çıkarır. Evdekiler böylelikle kapının sesinden gelenin cinsiyetini anlar, tatsız kazalar önlenirmiş!

70) Cennetin neye benzediğini merak ediyor musunuz? Yaşayan en büyük minyatür ustası Mahmud Farsciyan‘ın resimlerine bakın.

71) İran, Türkiye’den sonra dünya üzerinde en çok Türkçe konuşulan ülkedir. Ülke sınırları içinde yaşayan yaklaşık 10-12 milyon Azeri’nin dışında, çok sayıda Türkmen, Afşar, Kaşkay Türkü ve Özbek bulunur. (Mehmet’in önerisi)

72) İran’ın milli sporlarından Zurhane, devasa boyutlarda lobutların tavana kadar atılıp tutulduğu, vücudun esnekliğini ve dayanıklığını gösteren bir tür “tekke sporu”dur. Gazelhanları, dedesi, dervişleri, tefi ve nakkareleri ile bir spordan çok ibadeti çağrıştırır.

73) Dünyanın en güzel mavisine adını veren Firuze taşının (turkuvaz) en saf hali, Nişabur’un yakınındaki “Kan” köyünden çıkar. “Nişaburi” adı verilen bu taş, binde bir çıkar ve mavisinin derinliğinden ötürü insanın gözünü ayırmakta zorlandığı söylenir.

74) Başlangıçta göz yanması, sonraları miyopluk, katarakt ve hatta körlüğe dahi yol açan bir el sanatıdır Simkâri (Adında yanılmış olabilirim). Deliği gözle görülmeyecek kadar küçük bir iğnenin deliğinden geçirilen gümüş ipliklerle kelimenin tam anlamıyla “yorgan örülür”. Gümüş ipliğin parlaması işi daha da zorlaştırır. Bazı simkâri işlerinde bileziğin iki yanından biri daha fazla hatalıdır, muhtemelen o yorganı diken genç kız miyoplaşmaya/körleşmeye başlamıştır :(…

75) Ferideddin-i Attar: “Efsaneye göre, kuşlar, sultanları Simurg’u bulmak üzere toplanıp yola çıkarlar bir gün… / Yol uzun, yolculuk zorludur. / “Aşk Denizi”nden geçerler önce…” / “Ayrılık Vadisi”nden uçarlar. / “Hırs Ovası”nı aşıp, “Kıskançlık Gölü”ne saparlar…” / Kuşların kimi Aşk Denizi’ne dalar, kimi Ayrılık Vadisi’nde kopar sürüden… / Kimi hırslanıp düşer ovaya, kimi kıskanıp batar göle… / Yolculuk bittiğinde, Kaf Dağı’nın ardına sadece 30 kuş varabilmiştir. / Sultanları Simurg’u bulamazlar orada… / Sonunda sırrı, sözcükler çözer: / Farsça “si”, “otuz” demektir. / “murg” ise “kuş”… / “30 kuş”, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir. / Ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur…” (Metni Ekşisözlük’ten ödünç aldım)

76) Uçsuz bucaksız uzanan fıstık ağacı bahçelerinin ülkesidir İran.

77) Mescidi İmam: Şah Abbas zamanında yapılan camiinin çinileri akıllara zarardır. Renk meraklıları eskaza kendilerini kaptırırlarsa, kubbede ve cephede her an değişen ışık oyunlarıyla renkten renge çinileri, ortaya çıkıp kaybolan desenleri seyretmekten başka bir şey yapamazlar. Müptelası olup her saat, her dakika “acep şimdi mavinin hangi tonunda karar kalmıştır çiniler?” diye dert sahibi olurlar. (Bu da Özcan Yurdalan‘dan olsun)

78) 1001 Gece Masalları’nın anavatanı, doğal sahnesidir İran.

79) Yeni bir çocuk doğduğunda, İranlılar isim için ya Şahname’ye ya da 1001 Gece Masalları’na bakar.

80) İran üniversitelerin ülkesidir. Ülke içinde 54 devlet üniversitesi, 42 tıp fakültesi (bunlar üniversitelerden ayrıdır) ve 289 özel/vakıf üniversitesi faaliyet gösteriyor. Yüksek öğretimin kalitesinin yüksek ve “ücretsiz” olması, ülkenin boktan rejimiyle birleştiğinde çok acı bir sonuca yol açmış: Beyin göçü… Uluslararası Para Fonu’nun raporuna göre, İran dünyanın en çok beyin göçü veren ülkesidir. Bir başka deyişle, her yıl ülkeden kaçan 150.000 genç…

81) Türkiye gibi “çekiştirebildiği kadar batıda, istemediği kadar doğuda” bir ülke değildir İran… Doğuludur ve bunu kabul eder. Doğulu olmaktan utanmaz, kendini olmadığı bir şeymiş gibi göstermez. Yaşadığı coğrafyayla barışık bir ülkedir İran.

82) İran’ı en güzel anlatan deyimlerden biridir “Acem mübalağası”… Deyimdeki gibidir her şey, bir şey ya çok kötüdür ya da gerçek olamayacak kadar güzel… Bir bakarsınız masalsı bir diyardır, bir bakarsınız bombok bir memlekettir İran. Bu yanıyla da Türkiye’ye çok benzer. Ama çok daha uçlarda, çok daha aşırı yaşanır her şey…

Fotoğraflar: Flickr (Horizon)

Aptallık Üzerine

A. Murat Eren tarafından Korteks ile işaretlenerek gönderildi (13 October 2006)

Ne yazık ki insanların kullandığı hiç bir iletişim protokolünde karşıdakine söylenen herhangi bir şeyin karşı tarafta söyleyenin gerçekten söylemeye çalıştığı şey olarak algılanıp algılanmadığına dair etkili bir kontrol ve doğrulama mekanizması yok. En yoğun kullanılan iletişim protokolü olan dilin, düşünceleri tam anlamı ile ifade edecek kapasiteden yoksun olduğuna, anlatılmak istenenleri anlatıcının beynindeki forma tam tamına uygun şekilde aktarmak için ziyadesiyle sonlu bileşenlere sahip olan bir araç olduğuna inanıyorum.

Bir şeyi anlatmak için onu ortak dile telaffuz etmek ve içeriğin bir kısmını, genellikle de o içeriğin anlatıcı tarafındaki formuna ulaşmasına etkimiş ayrıntıları barındıran kısımların törpülenmesini gerektiriyor. Bunun neticesinde doğan boşluklar karşı tarafta yeniden oluşturuluyor. Arada kaçanlar, yani "lost in transtlation" diyebileceğimiz ayrıntılar, ne yazık ki gerçekten tam anlamı ile kaybolmuyor ve karşı tarafta, karşı tarafın elindekilerle tamamlanıyor. Bu çoğu durumda istenmeyen bir şey, çünkü çoğunlukla karşı tarafın bizi bizim istediğimiz gibi anlamasını istiyoruz. Bunu önemsemeden kurulan iletişime de sanat diyebiliriz bir yerde, değil mi? (yazar bu noktada soru işaretini görünce irkilen ve aslında soru işaretine kadar ne okuduğuna dikkat etmemiş olan, iki satır öncesini hatırlamayan okuyucularını nazik bir şekilde tokatlar). Bu yazı sanatsal kaygılar gütmeyen bir yazı olduğu için elimden geldiği kadar açıklayıcı olmaya çalışacağım.

Bu yazı düşünmek ve düşünceye saygı üzerine[1].

 

sophistication_by_evreniz.jpg

 

Düşünme sürecini, çeşitli yollarla gerçekleştirilen gözlemlerin -diğer düşünme seansları ile hayat bulan- kabuller etkisinde işlenmesi süreci olarak tanımlıyorum (cümlede geçen "kabuller" mevzusu yazının bel kemiğini oluşturuyor ve ona daha sonra döneceğim). Düşünceyi ise düşünme sürecinin sonucunda ortaya çıkan, hesaplanmış materyal olduğu için sonraki düşünme süreçlerinde kolayca kullanılmak üzere saklanan, ek olarak kimi zaman gözlemlenebilir tepkilerin temelini oluşturan bir reaksiyon olarak görüyorum. Aslında formal olarak kendi kendinize düşünmeniz ve sonuçlarını saklamanızı da, arkadaşınızın söyledikleri üzerinde düşünüp ona bir tokat aşketmenizi de bir reaksiyon olarak görebilir ve reaksiyon ile sonuçlanmayan bir düşünme sürecinin imkansız olacağını iddia edebiliriz (şu anda bile düşünme anlamında bir reaksiyon söz konusu, yazdıklarımı okuyor ve çeşitli çıkarımlar yapıyorsunuz).

Düşünme süreci ve düşünce arasındaki ilişkiyi biraz daha netleştirmek için şöyle bir tanım yapabilirim: "Bir düşünme sürecini, herhangi bir kişinin her an beyninde var olan verileri işleyen ve kendisine gönderilen parametreleri bu veriler ile eşleştiren, ilişkilendiren, karşılaştıran, ya da bu verileri zaman zaman organize eden, genelleyen ya da etiketleyen bir f fonksiyonu olarak kabul edersek, düşünce, bu fonksiyonun herhangi bir t anında aldığı herhangi bir s konusu için ürettiği çıktıdır". Yani tüm yazılanları hep beraber harmanlarsak bir düşünme süreci sonunda ortaya çıkan düşünce, daha sonraki düşünme süreçlerini etkileyecek sessiz bir kabul olabileceği gibi gözlemlenebilir bir tepkiyi ortaya çıkaracak bir karar da olabilir. Yani düşünme dediğimiz şey sonuçları hem sonraki düşünme süreçlerini etkileyen hem de gözlemlenebilir tepki vermeyi mümkün kılan bir şey[2]. Bu bağlamda, bir birey için düşünmek, sonraki düşünme süreçlerini kabul edilmiş materyal anlamında finanse eden bir eylem aynı zamanda. Bu kalıtımı basit bir şekilde şöyle örnekleyebilirim zannediyorum:

 

Bir x eyleminin gerçekleştiği bir olayı ve sonuçlarını gözlemliyorum, daha önceki kabullerimden yola çıkarak bu sonuçların rahatsız edici olduğunu biliyorum. x eyleminin kötü ve istenmeyen bir şey olduğunu kabul ediyorum.

Bir A kavramının x, y ve z eylemlerini kapsadığını gözlemliyorum. Daha önceki kabullerime göre x‘in istenmeyen bir şey olduğunu bildiğim için A kavramının kötü ve istenmeyen bir şey olduğunu kabul ediyorum.

Bir E eylemin y ve z eylemlerini barındırdığını gözlemliyorum. Daha önceki kabullerime göre y ve z‘nin A kavramı kapsamında olduğunu biliyorum. Daha önceki kabullerime göre A‘nın kötü ve istenmeyen bir şey olduğunu bildiğim için E‘nin yanlış olduğu düşüncesine ulaşıyorum ve müdahale ediyorum (gözlemler ve kabuller etkisindeki düşünme süreci sonunda doğan gözlemlenebilir tepki).

 

Yukardaki senaryodaki x, y, z, A ve E yerine gerçek hayattan bir şeyler koyabilirsiniz. Bu senaryoyu unutmayın, daha sonra döneceğim. Fakat önce şu "kabuler" mevzusuna değinmek istiyorum.

Kabul dediğimiz şey herhangi bir şey olabilir. Bir yerden okuduğumuz, birisinden duyduğumuz, kendi kendimize düşünüp elde ettiğimiz, nasıl elde ettiğimizi dahi hatırlamadığımız bir şey olabilir, gözlemlediğimiz bir olayın sonuçları olabilir, hatta bizzat yaşayıp deneyimlediğimiz ve sonuçları hakkında fikir sahibi olduğumuz bir şey dahi olabilir. Fakat her ne olursa olsun, bu kabulün oluşması için okuduklarımız, duyduklarımız, gözlemlediklerimiz ve deneyimlediklerimiz ile ilgili düşünmemiz gerekir. Düşünme işlemi başladığında daha önceki kabullerimiz devreye girer ve düşünme işleminin sonunda elde edilen sonuçları, yani yeni kabullerimizi etkiler[3]. Yani herhangi bir düşünme sürecinin sonucunu, daha önceki düşünme süreçlerinin sonuçları etkiler[4]. Dolayısıyla bir bireyin doğru olduğuna yürekten inandığı bir düşüncenin, başkaları tarafından doğru kabul edilmemesi ya da yanlış olduğunun iddia edilmesi bence son derece doğaldır[5] ve bunun nedeni bizzat, kabullerdir. Düşünme işleminin devreye girdiği her durumun doğruluğu kabuller ile ilgilidir, kabullerin doğruluğu ise önceki kabuller ile ilgilidir.

Bu son paragraf ışığında üstteki kalıtım senaryosunu bir daha gözden geçirin: x eyleminin gerçekleştiği olayın sonucunun rahatsız edici olduğundan başlayarak A kavramının x, y ve z‘yi kapsadığı, E eyleminin y ve z‘yi kapsadıkları ve E eyleminin yanlış olduğuna varan senaryodaki her şey, aktörün kabulleri ile şekillenmemiş midir? Bu durumda çok sofistike ve hassas nedenlerle E, sadece senaryodaki kişiye göre yanlıştır, öte yandan herhangi başka birisi büyük bir doğallıkla E‘nin doğru bir şey olduğu düşüncesine sahip olabilir… Bu noktada birisinin düşüncesini "yanlış" düşündüğünü iddia ederek "değiştirmeye çalışmak" aptallığın en güzel tanımlarından birisidir bana göre. Bilimsel bilginin bile doğruluğundan söz etmek bir kaç seviye derine inilip sorgulandığında anlamsızlaşırken, elde edilen her bilgi, öncesinde yapılan bilimsel kabuller çerçevesinde değerlendirilmediği sürece anlamını yitirirken, bir A kişisinin çıkıp bir B kişisinin, düşüncelerini değiştirmeye çalışması, bence, aptallığın özünü temsil eder.

Bence insanların kimileri düşünce denen şeyin ne kadar sofistike bir süzgeçten geçerek ortaya çıktığını anlamışlar ve farklı düşüncelere saygı duymanın ne demek olduğunu idrak etmişlerdir.

Kimileri, nedenini tam olarak bilmedikleri bir alışkanlık ile bu çeşitliliği kabullenmişler ve çeşitliliğe saygı duymaları gerektiğine inanmışlardır.

Bir kısmı ise ne durumda olduklarından bihaber şekilde kabullerinin evrenselliğine, bir şeyleri doğru biliyor olduklarına dair tamamen batıl bir inanç yaşatmaktadırlar.

 

 

[1] Bu yazılanlar hiç bir bilimsel kaynaktan faydalanılmadan yazılmıştır. Bu yüzden zerre kadar umursamasanız, kimse çıkıp size "ayıp oluyor" demez (diyen olursa bana gönderin).

[2] Amacım kimseye aptal demek değil Descartes’in ne büyük adam olduğunu ispatlamak aslında (smiley).

[3] Kimi okurların "e iyi de gördüğümüz şeyi anlamak için düşünmemiz mi gerekir?" diyebilecekleri aklıma geldiği için kısa bir açıklama yazmak istedim: Gözümüzle gördüğümüz bir şeyi anlamak için dahi düşünürüz, algıda seçicilik de burada devreye girer muhtemelen. Görme işleminin gözde sona ermeyip visual cortex’te gerçekleşmesi de bunun bir ispatıdır zaten. Beyin optik sinirler ve lateral geniculate nucleus üzerinden gelen ham veriyi işleyerek, basitçe "ihtiyacı olanı" görür. Bu yazının bilimsel olarak geçerli olan tek kısmı da burasıdır.

[4] Dikkatli okurların bu basit iterasyonu görüp geriye doğru gittiklerini ve bu iterasyonun ilk döngüsündeki başlangıç materyalinin ne olduğunu sorguladıklarını biliyorum. Bunun yanıtı ile ilgili kesin bir fikrim yok, fakat yanıtın genetik materyal olduğu fikri kulağıma hoş duyuluyor, konumuz bu olmadığı için uzatmıyorum.

[5] Bu noktada bence asıl doğal olmayan şey insanların "uzlaşması" ve "ortak noktalar" bulabilmesidir; bu uzlaşmaların en yoğun yaşandığı yer dünya olan bilim dünyasının var olması için asırlar boyunca çalışmış bilim insanlarına teşekkür ederim.

 

Filistin Günlüğü (IV): Madalyonun Diğer Yüzü, İsrail

Selma Şevkli tarafından Filistin Günlüğü ile işaretlenerek gönderildi (8 October 2006)


1 Ağustos 2006, El Bireh

Faris Arouri, Bir Zeit Üniversitesi Ekonomi bölümünden mezun olduktan sonra 2005’te Youth&Peace Forum’da (Gençlik ve Barış Forumu) çalışmaya başlamış ve kısa zamanda başkan olmuş. Birçok gençlik değişim programı düzenleyen organizasyon, ‘çözüm’ü gençliğin getireceğine inanıyor. Faris’le Filistin üzerine bir sohbet yapıyoruz ve bilmediğim ne kadar çok şey olduğunu görüyorum.

Batı Şeria ve Gazze bölgeleri 1967- 1993 yılları arasında tamamen İsrail tarafından kontrol ediliyor. 1993’te Suriye, Lübnan, Filistin ve İsrail’in Washington D.C.’de yaptığı görüşmelerden istenen sonuç çıkmayınca, Filistin ve İsrail temsilcileri, baskının olmadığı serbest bir bölgede yani Oslo’da (Norveç) bir dizi müzakere yapıyor, bunların sonunda imzalanan anlaşmada dış işleri ve sınır kontrolü İsrail inisiyatifinde olmak koşuluyla Filistin’in iç işlerinde serbest olmasına karar veriliyor. Halkın büyük bölümü bu anlaşmayı bir ihanet olarak nitelendiriyor, çünkü çoğunluk direnişten yana.

Tabii yeni düzenleme tüm kamu işlerinde bürokrasinin uzamasına sebep oluyor. Daha önce sadece İsrail’in imzası gerekirken, bu anlaşmayla önce Filistin, sonra İsrail’in onayı gerekiyor. Böylece aslında İsrail, kendisini birçok sorunla birinci elden uğraşmaktan kurtarmış oluyor. Görünürde Filistin’e inisiyatif veriyor ama hala tüm onay ve son karar yetkileri kendisine ait. Ancak İsrail bu kararlara da sadık kalmıyor, sürekli baskınlar düzenliyor, anlaşmaya göre girmesi yasak olan bölgelere giriyor, Filistin polisinin silah taşıma hakkını engelliyor ve en sonunda 2000’de bölgeyi tekrar işgal ediyor.

Filistin toprakları 3 bölgeye ayrılıyor. Zone A, tamamen Filistin kontrolünde olan bölgelere verilen isim. İsrail’in bu bölgeye girmesi tamamen yasak. Filistin’in yüzde 8 i Zone A. Örneğin Ramallah da Zone A, fakat İsrail askerleri haftada iki kez şehri basıp havaya ateş açıyor, ve polis bir şey yap(a)mıyor. Zone B’de sivil yönetim Filistin’e, askeri yönetim ise İsrail’e ait. Yüzde 20 lik dilim bu statüde. Zone C ise tamamen İsrail kontrolünde, oran yüzde 72.

100 bin kişilik nüfusa sahip olan Hebron şehri sadece 200 İsrailli tarafından kontrol ediliyor. Dağılım ise net değil, Ramallah Zone A olmasına rağmen 2 km yakındaki gecen gün gittiğim Jalazone kampı Zone C, hemen yanımızdaki başka bir bölge Zone B, tam bir ayrım yapmak çok zor.

Filistin vatandaşlarının pasaportlarıyla yurt dışına çıkışta izlenen prosedürü soruyorum. Birçok ülke pasaportları tanıyor, ve Ramallah ve Kudüs’teki konsolosluklar vasıtasıyla vize veriyor. Şaşırtıcı olan ise Lübnan, Suriye, Irak ve Libya’nın Filistin devletini tanımamakla kalmayıp, Filistinlilerin de kendi topraklarına girmesine izin vermemesi. 1993 anlaşmasına karsı oldukları için böyle bir tutum içine giren bu ülkeler, ne Filistin pasaportuna ne de İsrail pasaportuna giriş izni vermiyor. Suudi Arabistan çok zor vize veriyor. Mısır transit geçişlerde dahi günlerce hücrelerde bekletiyor Filistinlileri. Gidişe en kolay izin verenler ise Avrupa ülkeleri.

Filistinliler dünyanın kendilerini nasıl algıladığını artık pek de umursamıyor. Ama halk ve devlet ayrımının farkındalar. Evet, dünyada çoğu insan Filistin’in özgürlüğünden yana ama düşünce bazında, bunu politikasına yansıtamıyor, eyleme dökemiyor. Pekiyi bu insanları hayal kırıklığına uğratıyor mu? Düşmanlığa sebebiyet veriyor mu? Hayır, başta unutulmuşluk, dışlanmışlık hissetmişler ama artık 50 yıl olmuş, dünyadan beklentilerini, umutlarını kesmişler, düşmanlık da yok, sadece biliyorlar ki onlara kendilerinden başkasının faydası yok. Arap dünyası 70′lerde çok destek vermiş davalarına, büyük boykotlar yapılmış ama o zamanlar çok geride kalmış, şimdi gözlerinin önünde çocuklar öldürülüyor ve kimse sesini çıkarmıyor.

İsrail gibi güçlü bir orduya, dünyayı arkasına almış bir devlete karşı direniş güçlerini nereden aldıklarını soruyorum. “Sadece özgürlük ve bağımsızlık güdüsü” cevabını alıyorum. Yönetimler değişebilir, alınan kararlar, izlenen politikalar değişebilir ama halkın özgürlüğe ve bağımsızlığa olan inancı hiç değişmiyor. Yani aslında liderler, politikacılar, hem kendi içlerindekiler hem de dünyanın geri kalanındakiler onların fikirlerini ve inançlarını etkileyemiyor. Burada çok güçlü, köklü bir kültür var, tarihin, insanlığın başladığı şehirler, peygamberlerin yaşadıkları topraklar var, bunların yanında 50 senelik esaretler, gelip geçici siyasetçilerin kar güden politikaları halkı kandırmak için çok zayıf kalıyor. Belki de bu yüzden Filistin’de diğer Arap ülkelerinin aksine, sokaklarda, ana caddelerde, liderlerin fotoğrafları yok. Halk sadece kendisine inanıyor.

Sünni- Şii ayrımı ise yok, çünkü burada Şii yok. Olsa da fark etmez diyorlar, çünkü din Filistin’de hiçbir zaman bir çatışma unsuru olmamış. Örneğin ‘Doktor’ lakabıyla tanınan George Habaş (Filistin’in Özgürlüğü İçin Halk Cephesi Genel Sekreteri) Hıristiyan olmasına rağmen Batı emperyalizmine ve siyonizme karşı duruşuyla, Arafat’ın 1993’te imzaladığı Oslo Anlaşması’nı Filistin Devrimi’ne ihanet olarak nitelemesiyle halktan büyük destek görmüş. Ayrıca burada yasayan Filistinli Museviler ve çok sayıda Hıristiyan da bir dışlanmaya maruz kalmamış, onların birleştiği çok önemli bir nokta var ve bu da yine bağımsızlık.

Ramallah’ta girdiğim her dükkanda, yurtta, okulda, internet kafelerde, kuaförlerde açık olan tüm televizyonlarda sürekli haberler seyrediliyor. Popüler kültür, televizyon şovları ve diziler onları esir almamış. Ama üzücü haberleri duyduklarında tepki vermiyorlar, günlük hayatın bir parçası olmuş tüm olanlar. Belki de içlerine atıyorlar, bilemiyorum.

Akşam yemeği için Filistinli bir yönetmen olan Mohanad Yaqubi, Sırp bir anne ve Filistinli bir babanın çocuğu olan eşi Rani ve yakınlarda ‘The Silent Minaret’ (Sessiz Minare) isimli kitabıyla Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü’nü almış olan Ishtiyaq Shukri ile buluşuyoruz.

Mohanad çok genç bir yönetmen, kısa filmler çekiyor. Şimdiye kadar Venezüella, Fransa ve Tunus’ta filmler çekmiş. Politikadan ve ülkesinin içinde bulunduğu durumdan bunalmış, bizim bir kültürümüz var diyor ve bu sadece İsrail- Filistin çatışmasından ibaret değil ve ben de ülkemin bu yönlerini yansıtmaya çalışıyorum.

Eşi Rani, Bir Zeit’de sosyoloji ve antropoloji okumuş aynı zamanda da müzisyen. Eski Yugoslavya’da doğan Rani’nin annesi 70′lerde Filistin yanlısı bir aktivistmiş, babası da bu dönemde Sırbistan’da bulunuyormuş, tanışıp evlenmişler. Rani 14 yaşındayken savaş çıkınca Filistin’e gelip yerleşmişler. Önceleri herkes önyargılı yaklaşmış Sırp olduğu için, halbuki diyor biz ülkemizin yaptıklarından utandığımız için, savaşın bir parçası olmak istemediğimiz için Filistin’e geldik. Önceleri özlemiş memleketini ama şimdi evim Filistin diyor. Mohanad’le evleneli henüz 17 gün olmuş, Mohanad’in ailesi biraz karşı çıkmış evliliğe ama sonra kabullenmişler.

Istihyaq Shukri, Güney Afrikalı Müslüman bir yazar. İlk kitabi Sessiz Minare’de mazlumun azınlıkların Afrika’da yaşadığı sıkıntılardan bahsediyor ve ülkesinin her geçen gün değişiminden, haksızlıklardan, kültürünü kaybedişinden duyduğu rahatsızlıktan. Belki de bu yüzden sık sık Filistin’e geliyor, “burada özlediğim kültürü buluyorum” diyor ve yeni kitabını Filistin üzerine yazacağının müjdesini veriyor.

 

camp-2006-239.jpg

 

Faris’in babası da bize katılıyor. Tayseer Arouri, Bir Zeit Üniversitesi’nde Fizik profesörü, aynı zamanda da eski bir politikacı. Sol görüşlü bir politikacı olarak İsrail tarafından nasıl algılandığını soruyorum ve aldığım cevap beni dehşete düşürüyor. 1970′lerde henüz evlenmeden önce bir gece yarısı evi basılıyor ve apar topar hapishaneye götürülüyor. Hiçbir iddia ve delil olmadan tam 45 ay hapis yatıyor. Her 6 ayda bir süresi uzuyor ve kendisine hiçbir açıklama yapılmıyor. " İlk iki sene daha kolaydı, içeride bol bol konuşuyor, tartışıyorduk. Kütüphaneyi kullanım hakkımız sınırlıydı, ayda bir kez sadece yarım saat iznimiz vardı. Üçüncü sene hapishane giderek kalabalıklaştı ve kişi başına 44cm2’nin düştüğü bir darlıkta yaşamaya başladık."

Hapse girmekten çok yargısız infaz dokunmuş Arouri’ye. Hiçbir açıklama yapılmadı diyor ve son yıl gelen hapishane müdüründen bahsediyor. Musevi bir Türk olan müdürün arası mahkumlarla her zaman çok iyi olmuş. Hangi görüşten olursa olsun hepsine çok olumlu ve dostane yaklaşmış. Aoruri, bir gün odasına gitmiş ve rica etmiş, neden buradayım, sadece bunu öğrenmek istiyorum! Müdür bir hafta sonra kendisini çağırmış, ve MOSSAD’dan kendisine ulaşan kağıdı okumuş. "İsrail senin onlara zarar verebilecek düşüncelere sahip olabileceğini düşünüyor." Yani ortada hiçbir eylem ya da geçerli sebep yok! Sadece ‘düşünceler’ ve varsayımlar var.

Müdür, Arouri’nin avukatıyla görüşmüş, bazı yazışmalar yapmış ve 3 ay sonra Arouri serbest kalmış. “Tabii bununla kalmadı” diyor, 1983′te 18 gün, 1994′te 1 yıl tekrar hapis yattım. Çok mütevekkil ve soğukkanlı bir tavırla anlatıyor tüm bunları, hayatından çok olağan kesitler halinde. Simdi 60′ına yaklaşmış bir profesör ve politikayla eskisi kadar haşır neşir değil.

Konuştuğum herkes iki devletli çözüm konusunda hem fikir. Belki bu yine taviz vermek anlamına gelecek ama İsrail’in tek devlet çözümüne yanaşmayacağının farkındalar. Hangi görüşten ve inançtan olursa olsun, Kudüs’e gitmelerinin yasak olması, tüm Filistinlilerin zoruna gidiyor. Ve ben bugün onların gözbebekleri, ne olursa olsun başkentleri Kudüs’e gidiyorum, Ramallah’ı geride bırakarak. Ama hem onlara hem kendime söz veriyorum bir gün geri geleceğim

 

camp-2006-331.jpg

 

1 Ağustos 2006, Kudüs

Sabah tekrar Bir Zeit Üniversitesi’ne gittim, tanıştığım herkesle vedalaşmak için. Önce kamp koordinatörü Gadah’ı buldum, “daha evime bile gelemedin ki yemekler yapacaktım sana” dedi, ben de “seneye inşallah” diyebildim, ikimizin de gözleri doldu. “Sen İstanbul’a gel” dedim, okulun tişörtlerinden hediye etti bana. Ahmet ve Lauri’yi aradım, yine benim gibi iptal olduğu halde kamp için gelen iki kişiyi gezdiriyorlardı, biri Romanya’dan biri ABD’den. Amerikalı olana, Amanda’ya ailesinin buraya gelmesiyle ilgili ne düşündüğünü sordum ve bilmiyorlar ki cevabını aldım. Annesine Mısır’da olacağını söylemiş, babası ise Mısır’ı bile bilmiyormuş. Onlar da her şeye rağmen gelip görmek istemişler buraları. Hep birlikte yemek yiyip sohbet ettik.

Kuzeyde bir kasabada yasayan Musevi Filistinlilere geldi söz. Hepsi Hamas’a vermiş oylarını. Sonra PKK ve Hamas’ı karşılaştırmalar başladı. Ne yabancılar ne de Filistinliler PKK’yı bir terör örgütü olarak görmüyorlardı, Hamas neyse PKK da oydu onlar için.

Yurda gidip eşyalarımı toparlamam saatler sürdü, nedense ayaklarım geri gidiyordu, hedef Kudüs olsa bile Ramallah’tan ayrılmak istemiyordum. Yurttaki herkesle vedalaştım ve yola çıktım. Aslında yol 16 km olmasına rağmen kontrol noktalarındaki beklemelerle 1 saat sürdü. Yanımda oturan Namir’le sohbet ettik. 20 yaşında Kudüslü bir Bir Zeit Üniversitesi öğrencisi olan Namir, her gün Kudüs’ten Ramallah’a geliyor okula gidebilmek için. İki yıl önce annesini kaybetmiş ve 5 kardeşin en büyüğü ve abla olarak evdeki tüm sorumluluk ona ait. Bunları anlatırken İsrailli asker otobüsü durdurup içeri girdi ve kimlikleri kontrol etti ve Namir’in gözlerinin dolduğunu fark ettim, onu öyle görünce ben de dayanamadım. “Alışılmıyor mu” dedim, “hala bu kadar çok mu etkileniyorsun?” “Ne ben buna alışabileceğim” dedi “ne de bu durum değişecek, sorunun hiçbir zaman çözüleceğine inanmıyorum!” Bu sırada Kudüs’e girmiştik ve ben artık Filistin’de değil İsrail’de olduğumu hissediyordum. Ramallah’ta aldığım yerel telefon hattı da anında kesilmişti, şimdi ara sıra servis gelip gidiyor.

Şam kapısında otobüsten indim ve kalacağım oteli aramaya başladım, ama hem sırtımdaki hem elimdeki çantalar öyle ağırdı ki çok zor yürüyordum, bir taksiye bindim ama çok yakın olmasına rağmen benim istediğim yere gidemeyeceğini tüm yolların kapalı olduğunu söyledi şoför. Çaresiz indim, etrafa bakındım ve bir manav gördüm. Filistinli sahiplerine otelin yerini sordum yaklaşık 15 dakika yürüme mesafesinde olduğunu söylediler ama çantalarla imkansız göründü, para karşılığı belki çocuğu belki çırağı 10 yaşındaki Ahmet’in bana yardım etmesine izin verdiler ve yola koyulduk. O önde ben arkada, etrafta ultra Ortodoks Yahudiler, Filistinliler, papazlar, polisler, askerler eşliğinde yürüdük ve bir meydana vardık.

 

camp-2006-119.jpg

Yüzlerce, binlerce İsrailli ellerinde İsrail bayrakları çoluk çocuk aynı yöne doğru ilerliyorlardı. Yükümün ağırlığı, oteli bir türlü bulamayışımız, Ahmet’in İngilizce benim Arapça bilmemem gibi bir sürü sebep yüzünden bulduğum ilk pansiyona girdim, ve teşekkür ederek Ahmed’i gönderdim. Zaten rezervasyonum yarın başlıyordu diğer otelde, bu yüzden bir geceliğine burada kalıyorum. Hemen eşyaları bırakıp Yahudilerin arasına karışıp onların gittiği yöne doğru yürümeye başladım. Bu sırada öğrendim ki hepsi Ağlama Duvarı’na hem dua etmeye hem de savaşa destek vermek amacıyla gidiyorlarmış! Bugün aynı zamanda Gazze’den İsraillilerin çıkarılmasının yıldönümüymüş. Savaşa destek sözünü duyunca resmen kanım dondu. Binlerce İsrailli bu miting için kuzeyden, güneyden otobüsler kaldırıp genç yaşlı, çoluk çocuk Kudüs’e gelmişler. Gençlerin bazılarının başlarında turuncu bantlar, kimisi bir köşede durmuş elinde dua kitabı, ileri geri giderek ibadet ediyor, diğerleri koşturuyor, ben de şaşkın bir halde bir duruyor bir yürüyorum.

Kiliselerin yanından geçiyorum, camilerden ezan sesleri geliyor, Ermeni lokantaları yol boyunca dizili, tarifi çok güç bir ortam ve duygular. Sonunda ağlama duvarına geliyoruz. Girişte çok yoğun güvenlik önlemleri var, çantalara bakıyorlar.

Sanırım benden başka Müslüman yoktu aralarında, beni de onlardan sanıp arama gereği duymadılar ve alana girdim. Haham, yüksek sesle, bazen bağırarak, bazen ağlayarak, İbranice bir şeyler söylüyor, insanlar eşlik ediyor, dinliyor, içim bir tuhaf oldu. Nasıl oluyor da bu kadar insan, bu kadar ‘inançlı’ insan savaşa destek veriyor? Bir kaç poz fotoğraf çektim, biraz kameraya kaydettim sonra daha fazla dayanamayıp geri dönmek için yola çıktım.

Kapalı çarşıyı andıran üstü kapalı pasajların içinden geçerek yürüdüm eski kentte ve kayboldum. Gördüklerimden öyle etkilenmiştim ki pansiyonun adını da unuttum, ilk geldiğim meydanı arıyordum, ama her sokak sanki diğerinin aynısı. Taş binalar, taş yollar, küçük küçük yüzlerce sokak. Hava kararmıştı, tüm dükkanlar kepenklerini indiriyordu. Bir markete girdim meydanın adını öğrendim, tekrar yürümeye başladım. Yahudiler de gösterilerini bitirmiş geri dönüyorlardı, her yer kalabalık, Filistinli dükkan sahipleri hayret içinde etraflarını seyrediyorlardı. Evet burada herkes bir arada yaşıyor ama pek de dostça değil, birbirleri yokmuş gibi davranıyorlar. Zaten her an elleri tetikte olan İsrailli askerlerle dolu her yer. En sonunda kaldığım yeri buldum, bir şeyler yedim ve şimdi kafam karmakarışık tüm olanlardan sonra.

 

Devam edecek.. Öncekiler için, Filistin Günlüğü

Dünyanın bütün kaçakları, birleşin!

Ali Işıngör tarafından Kültür, Sanat, Hayat ile işaretlenerek gönderildi (2 October 2006)

manu-chao-mali.jpg
Hikâye bu ya, 2001 yılının yazında Jose-Manuel Thomas Artur Chao’nun en büyük derdi, yakında çıkaracağı albümüne bir isim bulmakmış. Bir sürü isim gelmiş akıllara, ama olmayınca olmuyor işte! Bir türlü albüme yaraşır, akılda kalacak türden bir sözcük dizesi bulunamıyormuş…

Ta ki, düşünmekten yorulup da bir akşam son metroyla stüdyodan eve dönme saati gelinceye kadar. Jose-Manuel Thomas Artur Chao yine böyle geçen günlerden birinin sonunda, Cezayir futbol milli takımının [1] üniforması üzerinde, yorgun bir şekilde çıkmış stüdyodan. Metroya binmiş evine gitmek için. Evine doğru yaklaşırken, her durakta bir sonraki istasyonun adını söyleyen metalik ses zıplatmış onu yerinden:

“Proxima Estacion: Esperanza!”[2]

(..)

Her neyse, José-Manuel Thomas Artur Chao ya da daha bilinen adıyla Manu Chao, adını Barselona metrosundaki bu anonstan alan “Proxima Estacion: Esperanza” ile Fransa tarihinin en çok satan albümlerinden birine imza attı. Parçalarının MP3 formatında paylaşım ağlarında dolaşmasına karşı olmadığını açıklayan ve Virgin Records ile özel bir anlaşma yaparak Avrupa’nın en ucuz albümlerine imza atan Manu Chao, yedi ay içinde 2,5 milyon satışı yakaladı!

Peki, Manu Chao bu paraları ne yaptı?

Hemen söyleyeyim: “Afiyetle yedi…”

İyi ama nasıl?

Öykümüzün “şenlikli” kısmı tam da burada başlıyor :). Ama önce biraz geriye gidelim. Mesela 1961′e.. 1961… İspanya bir 14 yıl daha Generalissimo Franco’nun faşizminin yönetiminde kalacaktı. O yıl Galiçyalı gazeteci bir baba ve Bask bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Manu Chao, doğduktan birkaç gün sonra mülteciliği tatmak zorunda kalır. Faşist İspanyol polislerinden kaçan aile, Paris’in fakir bir gettosunda mülteci olarak yaşamaya başlar. Tanımadığı bir ülkeye gelen küçük çocuğun mahalle arkadaşları artık Perulu, Kolombiyalı, Cezayirli, Senegalli, Faslı, Tunuslu göçmenlerdir. Berberi çobanlarının müziği Rai, 90′ların başında Paris gettolarını ele geçirirken Manu Chao’yu da derinden etkiler.
1968′teki “güzel isyan” ve 2005 yılındaki hepimizin hatırlayacağı o büyük çatışmalar başta olmak üzere, sayısız kere ayaklanan bu mahalleler, Manu Chao ve grubu Mano Negra’ya müzikleri için esin kaynağını verdi. “Mülteci halkların Babil Kulesi” de denen Paris’in polis giremeyen gettolarından çıkan bu çocuğun müziği de kendisi gibi son derece keskindi ve çok açık bir politik mesaj taşıyordu: “Dünyanın bütün kaçakları, birleşin!

Nitekim, şarkılarında bunu çok açık bir şekilde görürüz:

—clandestino—
yalnız acılarımla giderim
cezam yalnız gider
kaçmak benim kaderimdir
kanunla dalga geçerim çünkü
babil kulesinin kalbinde bir haylazım
bana clandestino(kaçak) derler
çünkü kimliğim yok

kuzeyde bir şehre çalışmaya gittim
hayatımı cebelitarık ve ceuta arasında bıraktım
denizde bir ışık(işaret)
şehirde bir hayaletim
benim yaşamım yasaktır
öyle der kanunlar

yalnız acılarımla giderim
cezam yalnız gider
kaçmak benim kaderimdir
çünkü kimliğim yok
babil kulesinin kalbinde bir haylazım
bana clandestino derler
ben kanunları bozarım

mano negra clandestina
perulu clandestino
afrikalı clandestino
marihuana illegal!

(…)

Gariptir, Türkiye’de 90′ların başında moda olan tekerlekli el arabalarıyla kaset satışı, Paris’i de sarmıştır. Cheb Hasni’nin kasetinin Paris’teki el tezgahlarında 250 bin adet sattığı zamanlar; müziğin, satış kanallarının ve hatta dinleyicinin bile “kaçak ve yasadışı” olanının makbul olduğu bir güzel dönemdir yaşanan…

İşte böyle bir dönemde Manu Chao, Garcia Lorca’nın “İnsanın iyi bir İspanyol olması için işin içinde mutlaka Latin Amerikalıların olması gerekir” sözünü doğrularcasına, bir Güney Amerika turnesine çıkar. Kristof Kolomb’un Amerika kıtasını keşfedişinin ve Amerika kıtasının yerli halklarının soykırımının 500. yıldönümünde, 1992′de Mano Negra (1984-1995 arasındaki müzik grubu) ile alternatif bir fetih hârekatına girişir! Eski bir tanker konser platformuna dönüştürülerek; Venezüela, Kolombiya, Meksika, Dominik Cumhuriyeti, Küba, Brezilya, Ekvator, Uruguay ve Arjantin kıyıları boyunca yerli halka bedava konserler verilir! Ada ada, kasaba kasaba Karayipler ve Güney Amerika kıtasını dolaşan grup, o güne kadar kazandıkları parayı, yukarda da ipucunu verdiğimiz üzere “afiyetle yer”!

Manu Chao’nun kazandığı paraları yeme yöntemlerinden bir diğeri ise, Cenova’daki G8 ve küreselleşme karşıtı eylemler sırasında yaptığı gibi, konserlere gelen eylemcilere kumanya dağıtmaktır.

Virgin Records ile anlaşmasına rağmen “ruhunu satmayan” Manu Chao, konserler ve kaset satışlarından gelen parayı “afiyetle yer” ve bunu kollektif bir eğlenceye dönüştürür. Son aldığım haberler, grubun arada sırada Barselona’daki bir yaşlılar evi/hastaneye gidip, onlar için çaldıkları yönünde :)

Yıllarca Fransa’da “bir mülteci, bir kaçak” olarak yaşayan Manu Chao, uzun bir süredir dünya medyasının dikkatini üzerine topluyor; boş vakitlerinde Le Canard Enchaine‘den[3] tanıdığımız ünlü karikatürist Jacek Wozniak ile şarkılı/şiirli bir kitap çıkarmaktan Emir Kusturica ile birlikte Maradona[4] üzerine film yapmaya kadar pek çok projede çalışıyor.

Ya yeni albüm? Ufukta yeni bir çalışma yok gibi. Korkarım, Manu Chao’nun bu işlerden sıkılıp, 1992′deki gibi yeniden kaçakların ve yasadışıların yanına kaçmasını bekleyeceğiz…

(…)

Peki, siz kimlerden kaçıyorsunuz?

Zorunlu askerlikten, ev sahibinden, polisten, BSA’dan, zabıtadan, evlenmekten, devletten… Kimden?

Hayatının bir döneminde “kaçak” olmamış hiç kimse yoktur. Ve Manu Chao müziğini kaçaklar, asiler ve yasadışı olanlar için yapar.

Dünyanın tüm kaçakları, birleşin! Ve bunu son derece eğlenceli bir müzik eşliğinde yapmayı unutmayın…

Dipnotlar:
[1] Bunun hikâyesi başlı başına yeni bir yazının konusu olsun, ama merakınızı gıdıklamak için arkadaşın bir de Galatasaraylı olduğunu söyleyelim ve kenara çekilelim :)…
[2] Proxima Estacion: Esperanza: “Bir Sonraki Durak: Esperanza (Umut)” anlamına gelen İspanyolca anons.
[3] ve [4] Bunlardan da ne güzel yazı çıkar aslında…
Gitmek sadece gitmek
Manu Chao, 1992 yılında, Güney Amerika’yı kasaba kasaba dolaşırken…