Soluk Benizlilerin Ateş Suyundan Payımıza Düşenler

Zafer Karkaç tarafından Kültür, Türkiye, Tarih, Hayat ile işaretlenerek gönderildi (25 September 2006)

Klasik bir giriş cümlesi arayışım, Amerikalıların bize ettikleri tarzı bir başlangıç ile bir pazarlama devi nasıl olunur başlığı arasında gidip gelmeli bir durum yaratıyor kafamda. Hani, site üstündeki mevzular derinleştikçe bu yazı biraz hava yapıyor beynimde. Kurtulmak istedikçe, yarım bırakmanın suçluluğu daha bir ağırlaştırıyor bedenimi. Sözü uzatmaya değmeyecek bu noktada, alın bir yudum bütün dertleriniz bitecek şeklinde, bir kereden hiç birşey olmazlarla başlanan bir alışkanlık bu çoğunluğun beynindeki.

Ramazan sofralarının olmazsa olmazları arasına sokulan Amerikalıların Kola’sından bahsediyorum. Yeni Dünya’ya yayıldıkları dönemlerde kendilerine Amerikalı diyen Soluk Benizlilerin, Kızılderililer diye bahsettikleri “gerçek” Amerikalılara pazarladıkları “Ateş suyu”nun payımıza düşen kısmı belki de.

Kola öyle ya da böyle yüzyıldan uzun bir süredir insanların çok fazla tükettikleri bir içecek. 19’uncu Yüzyıl’ın sonlarında Dr. John Pemberton tarafından icat edilen, ve bugün Coca-Cola markasıyla saniyede 8000 şişe gibi muazzam bir tüketim rakamına ulaşmış sihirli bir ürün…

Biraz araştırma yapınca, karşınıza ünlü markalara danışmanlık yapan Interbrand ve BusinessWeek’in yaptığı marka değeri sıralamasında en yüksek değere sahip firma olarak en yakınındaki Microsoft’a 10.1 milyar $ fark atan 67 milyar $ değer biçilen Coca Cola markası… Rakibi Pepsi’yi söylemiyorum artık. Bu rakam Türkiye’nin iki yıllık ihracat rakamlarını geçiyor. Sıralama IBM, General Electric ve Nokia şeklinde devam ediyor. İlk 100’de 51 Amerikan firmasının olduğunu da belirtmek gerek. (bu konulara daha sonra değinme ihtiyacı duyacağımızı hissediyorum)

Coca-Cola’nın mucidi Dr. Pemberton, (morfin bağımlısı olduğu iddia ediliyor) Atlantalı bir eczacı. Pemberton, 8 Mayıs 1886 günü, evinin arka bahçesinde, üçayak üzerine yerleştirdiği pirinç bir çaydanlığa koyduğu çeşitli malzemeleri karıştırdığı sırada aklında bir ağrı kesici icat etmek varmış. Pemberton, elde ettiği karışımı kendisi de beğenince bunu pazarlamayı düşünmüş. Limon, tarçın, koka yaprakları ve bir Brezilya bitkisi olan kola tohumlarının karışımı ile elde edilen içecek ilk olarak Jacob’s Pharmacy adlı eczanede 5 cent karşılığında tam da meşhur içki yasağından 1 yıl önce satışa çıkarılmış.

Bir zaman sonra işler iyi gitmeye başlayınca taklitlerinden ayırt edilebilmek için farklı bir ambalaja ihtiyaçları olmuş. “Kırıldığında veya karanlıkta bile Coca Cola şişesi olduğu anlaşılsın” arzusundan yola çıkılarak, Root Glass şirketinden bir tasarım çalışması istenmiş. Dönemin ünlü tasarımcıları Alexander Semuelson ve Earl Dean hemen çalışmalara başlamış. “Esin perileri onlara bir Cocoa tanesi taşımış ve Coca Cola şirketi “Orijinal Şişesi”ne kavuşmuş.” 1915 yılında dönemin gözde cam şirketi Root Glass tarafından geliştirilen ambalajla, bir ilke de imza atılıyordu… Dünyada ilk defa bir ambalaja patent alınmıştı. **

Coca Cola 1. Dünya Savaşı’nda cepheye kadar girmiş ve askerleri ferahlatan bir içecek olarak Amerikan Ordusu’nda bedava dağıtılmış. 2. Dünya Savaşı’nın da resmi içeceği de Coca Cola olmuş. Müttefikler savaşı kazanmak için 6 yıl bekleseler de Coca Cola Nazi Almanyası’nın kalbini çoktan fethetmiş.

Reklam kampanyaları bile ayrı bir olaydır aslında. Noel Baba’nın aslında “Beyaz” olan kıyafetleri Coca-Cola reklamlarında markanın rengi kırmızı renkte olanları ile değişir o gün bu gündür. Noel Baba kırmızı renkli kıyafetleri ile karların üzerinden seyirtmektedir.

Geçtiğimiz yıl bir kitap ile ilgili tanıtım yazısında önüme gelen Tom Standage isimli bir araştırmacı-yazarın 2005 yılında yayınlanan, A HISTORY OF THE WORLD IN 6 GLASSES adlı kitabında, yazar dünya tarihini bira, şarap, sert içkiler, kahve, çay ve coca cola çağlarına ayırarak inceliyor. Bölümlediği çağlardan Coca Cola çağına geldiğinde ise anlatacak çok şey bulduğundan bahsediyor. İngiltere’de yaşayan ve The Economist dergisinin teknoloji editörlüğünü yapan yazar, Coca Cola tarihi üzerine iki farklı görüşten söz ediyor. “Bu içecek, ya Amerikan ‘can-do’ değerlerinin inanılmaz başarıyla somutlaşmış hâli ya da ‘insafsız küresel kapitalizm, küresel şirketlerin egemenliği, yerel kültür ve değerlerin Amerikanlaştırılmış, homojen hâle getirilmiş bir sıradanlığın içinde erimesi’. Durumun hangisi olursa olsun, Standage, ‘Coca Cola’nın gezegende en çok anlaşılan ikinci tabir olduğunu kabul ediyor, ikinci çünkü birincisi ‘O.K.’. Bu içeceğin uzun tarihi, zamanında sahte tıbbi tedaviler için kullanılmış olması, ABD’nin Forty Barrels ve Twenty Kegs of Coca Cola’ya karşı davası, böyle bir kapitalist totemle özdeşleştirilmeye cesaret edemeyen bir Sovyet askeri liderin renksiz Coca Cola’yı votka olarak geçirişi gibi önemli noktaları da içeriyor.”(Radikal)

Gelelim ülkemize, bu kola, fanta, gazoz, ayran sıralaması oluşmadan önce bildiğiniz “gazoz” 1890′larda ithal edilmeye başlanır. Daha sonra Niğdeli Aleksandr Mısırlıoğlu tarafından Fransa’dan getirilen makine ile Karaköy’de Mısırlıoğlu adı altında meyve esansı, şeker ve karbonik asiti ile yapılan ve basınçlı hava ile şişelere doldurularak gazoz üretilmeye başlanır.

Daha sonra Hasanbey, Hürriyet(1908), Neptün(1917), Beyaz Rus, Cumhuriyet gazozları(1923) piyasaya çıkar. 1930 yılında Bursa’da Nilüfer adıyla gazoz üretimine başlayıp daha sonra 1933′de Uludağ adını alan firma en eskilerdendir. Tekel de Ankara Bira Fabrikasında gazoz ve soda üretimi yapar fakat 1940′larda üretimini bırakır.

1955′de Uludağ ilk kola ve portakallı meşrubatı üretir. Yabancı firmaların Türkiye’ye girmeleri de Marshall yardımından sonra olmuş. Coca-Cola 1109. fabrikasını Türkiye’de kurmak istediğinde, üretimi Marshall fonunun öncelikler listesine alınarak şirkete kredi verilmiş. Coca-Cola üretici firmadan patent hakkı almadan, sadece hammadde ihraç edecektir. 1964′de İstanbul, 1968′de İzmir ve 1969′da Adana tesisleri faaliyete geçer.

68 gençliğinin yabancı sermayeye karşı çıktığı bir ortamda Amerikan Kola’sına karşı tepkilerde gecikmemiş. Hatta savunma amaçlı olarak Hüsamettin Toros Türkiye Rehberi’nde (1971) dolum makinelerinin harcadığı elektrik için firmanın belediyeye ne kadar ücret ödediğinden, şişelerin Paşabahçe tarafından üretildiğinden, her şişenin kapağının bile milyonlarca adet olmasından, işsizlik yaşanan bir ülkede iş imkanı yarattığından bahseder. Ona göre “Coca-Cola için ödenen her kuruş milli sanayimizin bir sektörüne gitmektedir.”

Tepkiler de azımsanacak gibi değildir. Yön dergisi, 9 Temmuz 1965 tarihli 119. sayısının kapağını kola şişesine ve “Coca-Cola zehirdir içmeyin!” çağrısına ayırır. Tam sayfa zararlarından bahseder. İTÜ’den başlayarak üniversite öğrencileri Kolayı boykot ederler. İTÜ İnşaat ve Mimarlık Fakülteleri kantininde başlayan satışı Taşkışla’da öğrenciler tarafından yasaklanır. Hatta firma yetkilileri öğrencilere boykottan vazgeçmeleri ve kantinde satış yapılmasına izin verilmesi halinde kola kapaklarından hediye olarak çıkan otomobilin kantinde satılanlar arasından çıkmasının sağlanacağı sözü bile verilir.(Gündelik Hayatımızın Tarihi, K.Emiroğlu)

Coca-Cola’nın peşinden Pepsi-Cola, 7-Gün, Fruko üreten Fruko-Tamek 1962′de, Aroma Meyve Suyu A.Ş. 1968′de kurulur.

Rekabet etme konusunda yerli meşrubat firmalarından sağlı sollu çeşitli markalar çıkartma çalışmaları süregelmişse de. RC, İxir, Nur Kola… Elvan gazoz gibi markalar bazılarımızın çocukluğunda anı olarak kalakalmıştır. Amerikalı askerlerin heyecana kapılıp bizim askerlerimizin kafasına torba geçirme gafletleri gibi hareketler ColaTurka gibi markaların işine de yaramıştır.

Hayatımızdan çıksa hiçbir eksikliğini hissetmeyeceğimiz bir ürün olarak, marka sıralamalarının, pazarlama kitaplarının olmazsa olmaz konu başlıklarından biri olagelmiş Coca-Cola. Hakkında bir o kadar da şehir efsanesi olan başka bir ürün yoktur herhalde. (Bu Coca-Cola ile ilgili efsaneler ayrı bir yazı olur sanki, dişimizi eritir, tuvaleti temizler, motordaki pasları söker, içine mentos atılmaz, sabetayistir, siyonisttir, anti-islamdır, yahudi sermayesidir, vs, vs)

Bu arada Coca Cola ve Arap dünyasının çelişkilerini anlatan bir fıkradan burada bahsetmekten alıkoyamadım kendimi. Coca Cola´nin pazarlama temsilcilerinden biri, Arabistan´da ki görevinden hayal kırıklığı ile dönmüş ve niye başarılı olamadığını arkadaşlarına anlatmış:

-Beni Arabistan´a ilk gönderdiklerinde iki sorun vardı. Arapça bilmiyordum. Halkta da okuma-yazma öyle iyi değildi. Bu yüzden, onlara vermek istediğim mesajı yan yana üç resim halinde düzenledim.

Birinci resimde bir Arap… Çölde kumların üzerinde sürünüyor, susuzluktan kavrulmuş, ölmek üzere.

İkinci resimde, Arap, kumların arasında bulduğu Coca Cola´yı içiyor.

Üçüncüde adam dipdiri, ayakta, canlı ve neşeli…

-Eee, harika fikir. Anlamadılar mı?

-Anladılar anladılar ama… Sorun da bu. Araplar sağdan sola okurlarmış meğer!..

Filistin Günlüğü (III): Genel İzlenimler

Selma Şevkli tarafından Filistin Günlüğü ile işaretlenerek gönderildi (17 September 2006)

29 Temmuz 2006, Ramallah, Genel İzlenimler..

Filistinliler inanılmaz derecede sıcak ve misafirperver insanlar…Burada 4 günde belki sadece 5 yabancı gördüm, yani fazla turist yok ama yine de çok sıcak davranıyorlar. Gelenler genelde Barış için çalışan sivil toplum örgütlerinin üyeleri olduğundan belki…Mülteci kampında gezerken herkes selam veriyordu, yüzler gülüyordu. Biraz sohbet edince ise hemen evlerine davet ediyorlardı. Henüz bir eve girmedim… Burada halkın söylediği erkeklerin yüzde sekseninin işinin olduğu, kadınların ise yüzde yirmisi çalışıyor. İs var ama maaşlar düzenli ödenmiyor. Halk şimdiki yönetimden çok memnun değil. Hatta barış için çalışan birçok kuruluş da Mahmud Abbas başbakan olduktan sonra Filistin’den ayrılmış. Fakat insanlar bunları şikayet etmek için değil sorulduğunda görüş bildirmek için aktarıyorlar. Çok mütevekkiller, çok sabırlılar.

Yaptıkları işlere gelince, daha çok ticaret ve Ramallah içinde esnaflık, bankalarda çalışma, ulaşım. Yani Ramallah gayet şehirleşmiş bir yer. Benzetme yapmak gerekirse Adapazarı’nı andırıyor. Mülteci kamplarındakiler de çalışmak için buraya gelip gidiyorlar. Kampların çoğu 50 senelik olduğu için artık insanlar düzenlerini oturtmuşlar, hemen herkes iyi kötü geçimini sağlıyor. Tabii Gazze’de durum farklıymış ama maalesef oraya istesem de gidemiyorum şu an. Özel izin gerekiyormuş. Nablus’a gitmek istiyorum ama oraya gitmek için de Haifa’dan geçmek gerekiyor, bu da tehlikeli diyorlar…

Ramallah merkezinde kozmopolit bir yapı var, kiliseler ve camiler yan yana. Yahudi az ama epey Hıristiyan var. Yabancı restoranlar var: İtalyan, Çin, Meksikalı. Güzel oteller var hatta barlar bile var. Marketlerde içki satılıyor. Bizim radikal tabir ettiğimiz uzun elbiseli uzun sakallı erkeklerden yok. Puşi takan az, neredeyse batılı bir görünüm sergiliyorlar. Kadınların % 80’i örtülü. Ama kimse örtünmeyenlere farklı bir gözle bakmıyor (Ürdün biraz böyleydi).

camp

Okuma yazma oranı yüzde 88. Herkes az çok İngilizce konuşuyor şehir içinde. Tabii kamplarda daha sınırlı.

Gençlerin bazıları, daha çok üniversiteye gitmeyenler politik oluşumlar içine giriyorlar. Bazıları bu girişimlerinin hemen başında hapse giriyorlar ve genelde davaları bile görülmeden yıllarca kalıyorlar içeride.

Dün kampta konuştuğum 18 yaşındaki Thaer’le olan konuşmamız şöyleydi:

- Filistin’in başkenti neresi?
- Kudüs.
- Pekiyi sen Kudüs’e gidebiliyor musun?
- Hayır çünkü yasak!
- İsrail’in başkenti neresi?
- İsrail yok!!!
- Nasıl?
- İsrail yok!!!

Önceki gün bizi gezdiren Ahmet de Kudüs’e gidemediği için çok üzülüyor. Geçtiğimiz Ramazan ayında artık 8 sene olmuş gitmeyeli ve dayanamayıp arka yollardan gizlenerek gitmiş ve askerler tarafından yakalanmış, neredeyse yalvarmış “lütfen bırakın yarım saat izin verin” diye, onlar da kimliğini alarak izin vermişler, o da sözünü tutup vaktinde gelmiş. Mescid-i Aksa’ya gitmiş ve annesini aramış, tarif edilemez bir mutluluktu benim için diyor.

Evet Filistinlilerin Kudüs’e gitmesi yasak, sadece ilk intifadadan beri orada yaşayanların özel bir Kudüs kimlik kartları var ve sadece onlar Kudüs’te bulunabilirler. Ve Kudüs Ramallah’tan sadece 16 km uzakta!!!

Yahudilere bakışlarıyla ilgili şaşırtıcı derecede olgunlar. Yahudilere zaten dinlerinden dolayı bir düşmanlıkları yok! Ama şunu da söylemek lazım ki Batı Şeria’dakilerin büyük çoğunluğu İsrailli askerler dışında hiçbir İsrailli ile bir iletişimde bulunmamış! Din ile politika ayrımını iyi yapıyorlar. Genel kültür düzeyi çok yüksek.

Mülteci kampında yaşlı bir teyze selam verince beni aktivistlerden zannedip seslenmişti, Yahudi askerler buraya gelmesin, tanklar gelmesin diye. Çok ilginç bir hikaye anlattılar, gerçi onlar için çok normaldi: Filistinli bir adamın çocuğu İsrailli askerler tarafından sokak ortasında vurulup öldürülmüş ve adam çocuğunun tüm organlarını İsrailli çocuklara bağışlamış. Adamla görüşmek istedik fakat şu an Gazze’deymiş. Bu çarpıcı olay İsrailliler’den çok fazla sempati toplamış.

Artık o kadar alışmışlar ki, o kadar bu sıkıntıların içinde büyümüşler ki, bir korku yok, hayatlarının bir parçası olmuş, hem onlara olabilecek olanlar, hem de her gün Gazze’de ve Lübnan’da yaşananlar. Kimse bu savaş bitsin artık da demiyor, çünkü biteceğine inançları yok, böyle gelmiş böyle gider diyor tavırları…Onlar yaşamaya devam ediyorlar, düğünlerini de yapıyorlar, Stars&Bucks (Starbucks değil) cafelerinde kahvelerini de içiyorlar, çünkü hayat devam ediyor, ve onlar da ayakta kalmaya çabalıyorlar…

 

30 Temmuz 2006, Bir Zeit..

Dün gece çok zor bir gece oldu, iki gündür devam eden soğuk algınlığım iyice arttı, boğazım ve kulaklarım çok ağrıdı, sabah uyandığımda çok halsizdim ama buradaki vaktimi de boşa geçirmek istemediğimden ilaç alarak yola çıktım. Allah’tan yanımda Bilgen vardı yine. Bu kez yolculuk 60 km uzaktaki Eriha (Jericho) şehriydi. 11 bin yıllık tarihi olduğu söylenen şehir, dünyanın en eski kenti olarak kabul ediliyor. Giderken önce Filistin’den çıkıp İsrail’e girdik, burada taksinin içinde epey bekledikten sonra İsrailli askerler geldi ve pasaportları kontrol ettiler, bu sırada tam yanımda duran asker tüfeğini bir araca doğrultarak elini tetiğe götürdü, hedef alıyormuş gibi yaptı. Bunu yaparken de diğer askerlerle gülüşüyorlardı, yani amaçları sadece gösteri yapmak ve insanları korkutmaktı. 10 km ileride yine bir kontrol noktası vardı. Sıra bizim araca geldiğinde asker, gel diye işaret etti ama şoför bunu devam et olarak algıladı ve gaza bastı, diğer askerle ikisi bağırmaya başladılar, ben de korktum “dur aman abi” falan gibi birşeyler söyledim. Geri döndük, kimliklerimizi aldılar, birkaç dakika bekletildik ve devam ettik.

Yola devam ettik, şoför korkutucu derece hızla alıyordu etrafı dağlarla kaplı virajları, İsrail topraklarından bir an önce çıkmak istercesine. Tekrar Filistin topraklarına girdik ve şehir merkezinde indik. Burası, dünyanın en çukur yeriymiş, rakımı deniz seviyesinin altında, yaklaşık -385 metre ve çok kurak, havası da oldukça bunaltıcı. Bitkin bir halde oturacak bir yer aradık ve şehrin kahvesine oturduk. İnsanların kıyafetleri daha yerel, erkekler daha çok entari giyip, puşi takıyor ve şaşırtıcı derecede çok siyahi var.

Yanımıza 60 yaşlarında bir adam gelip selam verdi ve turist rehberi kartını gösterip şehir turu önerdi, zaten fazla seçeneğimiz yoktu pazarlık yapıp kabul ettik. Yolda Arafat’ın saraylarından birini gördük, sonra Hişam Sarayı’nı gezdik, M.S. 740’ta inşa edilen saray o kadar çok deprem görmüş ki artık sadece kalıntılar var. Hıristiyan, Bizans ve İran geleneklerinden esinlenen yapı birçok devri de yansıtıyor. Buradan Alsa nehrine giderek, yüzen çocukların fotoğraflarını çektik ve şehir hakkında bilgi aldık.

1967’deki 6 gün savaşıyla İsrail kontrolüne giren Eriha, 1994’te tekrar Filistin kontrolüne geçmiş. İncil’e göre, Hz. İsa burada bulunan Ürdün nehrinde vaftiz edildikten sonra, peygamberliğinden hemen önce sınama için burada bulunan Ayartma (Temptation) Dağı’na gönderiliyor. 40 gün 40 gece burada inzivaya çekiliyor ve oruç tutuyor. Şu an onun kaldığı yer, Rum Ortodoks Kilisesi’ne bağlı bir manastır olarak kullanılıyor. Bu kilise dünyanın önemli inanç turizmi merkezlerinden biri haline gelmiş, teleferikle yukarı çıkarken heyecanlıyız. Aynı teleferikte bulunan yolcularla tanışınca Yunanistan’dan geldiklerini öğreniyoruz ve sohbet ediyoruz. Atina’da tur şirketleri olan çift, yılın büyük bölümünü getirdikleri gruplara rehberlik ederek burada geçiriyor. Türkiye’yi çok sevdiklerini söylerken, benim bu kadar gezip de Atina’ya gitmediğimi öğrenince üzülüyorlar.

Teleferikten inerek dağa tırmanmaya başlıyoruz. Yorgo Kistakis, kilisenin büyük olasılıkla kapalı olduğunu ama görevli papazın arkadaşı olduğunu ve içeri girmemizi sağlayabileceğini söylüyor. Kapı kilitli, Yorgo papaza telefon ediyor ve papaz kapıyı açıp içeri girmemize izin veriyor. Önce Hz. İsa’nın gelip dinlendiği bölümü geziyoruz, burada olmak gerçekten çok garip. Kilisenin içi birçok eski değerli tabloyla dolu. Sonra avluya geçiyoruz ve buradaki odalar dikkatimizi çekiyor, rahipler kalıyorlarmış fakat uzun zamandır sadece 3 kişi varmış. Bu dağbaşındaki manastır, İsrail- Filistin çatışmasından çok uzakta.

Peder Gerasemos 72 yaşında bir Rum. Tam 22 yıldır burada ve hiç ayrılmamış. Daha önce muhasebeci olarak Selanik’te sıradan bir hayat sürerken, bir ‘mana’ arayışına girmiş ve kendini burada bulmuş. Türkiye’yi ve Türkleri çok seviyor. Bize birşeyler anlatıyor ama bazen dalıp gidiyor sanki başka bir alemde gibi. Uzun uzun sohbet ediyoruz. Gidip bize bir karpuz getiriyor hep beraber yiyoruz sonra “gelin” diyor “sizi bir yere götüreceğim”. Hepimiz onu takip ederken, onu yıllardır tanıyan Yorgo bile şaşkın çünkü papaz kilisenin turistlere kapalı bir bölümüne götürüyor bizi. Kapılardan odalardan geçip dışarı çıkıyoruz ve burada bir mezar var, üzerindeki yazılar Yunanca, Yorgo hayretle tercüme ediyor bize, “Nefret sadece kötülük ve ölüm getirir, sevgi tüm iyiliklerin başıdır” gibi bir yazı ama ilginç olan bunun papazın kendi mezarı olması! Tüylerim diken diken oluyor. Doğum yılının yanında ölüm yılı olarak 20 yazıyor son iki hane boş bırakılmış. Ne diyeceğimi bilemiyorum, Papaz da birşey söylemiyor, öylece bakıyoruz birbirimize…”Yine gelin, hatta burada kalabilirsiniz” diyerek bize hediyeler vererek uğurluyor.

Peder

Yunanlı çiftle, yine karışık duygular içinde teleferikle aşağı iniyoruz, birlikte öğle yemeği yeme konusunda ısrar ediyorlar, bir lokantaya giriyoruz, samimi bir sohbet eşliğinde yemek yiyoruz, buradan başka bir manastıra gideceklerini ve istersek bizi de Lut Gölü’ne götürebileceklerini söylüyorlar, ama ben kendimi iyice halsiz hissetmeye başlayınca Ramallah’a dönmeye karar veriyoruz. Bu yüzden çok yakında bulunan Hz. Musa’nın mezarını da göremiyoruz. Kontrol noktalarındaki uzun bekleyişlerle geçen yorucu yolculuk sonrası şehir merkezine varıyor ve buradan da Bir Zeit’e kaldığımız yurda varıyoruz. Öğreniyoruz ki Lübnan’da bu sabah 60 kişi İsrail saldırıları sonucu ölmüş. İyice moralimiz bozuluyor… Elden birşey gelmiyor… Acaba oraya gitsek bir faydamız dokunur mu diye düşünüyorum ama İsraillilerin izin vermeyeceğini söylüyorlar. Hatta Nablus’a ve Nazareth’e bile gitmek çok zorlaştırılmış ve tehlikeliymiş. Dün buradan bir öğrenci Nablus’a giderken öndeki araçta bir adamın üzerinde kilolarca bomba yakalanmış ve orada herkesin gözü önünde imha edilmiş. Buradaki insanların çaresizliğini daha iyi anlıyorum şimdi…

Böyle bir zamanda turistik gezi yaptığım için de biraz suçlu hissediyorum kendimi. Bundan sonra daha çok insanlarla konuşmaya, duygu ve düşüncelerini öğrenmeye gayret edeceğim. Yarın inşallah iyileşirsem bir yetimhaneyi ziyarete gitmeyi ve mahkumlarla ilgili bir söyleşiye katılmayı planlıyorum…

 

Devam edecek…

Tek gözlü devler filden geliyor!

B. Duygu Özpolat tarafından Kültür, Bilim ile işaretlenerek gönderildi (11 September 2006)

cuce fil

Yunan Mitolojisi’nden pek anlayan bir insan değilim. Fakat yukarıdaki resimde gördüğünüz kafatasını bulan bir grup Eski Yunanlı’nın, bu kafatasının “tek gözlü bir dev”e ait olduğu yönünde hikayeler uydurmuş olmaları bana çok mantıklı geliyor. Hangimiz olsak (her taşın altından bir mitin, her olayın ardında yatan bir tanrının olduğu o dönemlerde) bu kafatasının sahibinin bir dev olduğuna, üstelik de alnının ortasında bir tek gözü olduğuna yeminler ederdik. Anlattığımız hikaye kulaktan kulağa yayılır, tek gözlü dev Kiklop (Tepegöz/Cyclops) da bu şekilde doğmuş olurdu.

cucefil1.jpg      tekgoz.jpg

İnsan kafatasından yaklaşık iki kat büyük olan bu kafatası, tarihöncesi çağlarda yaşamış “cüce fil”e ait. Filin hortumu sebebiyle kafatasının ortasında büyük bir burun boşluğu bulunuyor. Buradan kan damarları ve sinir lifleri geçiyor. Bu boşluk, kafatasını bulan insanlar tarafından pekala bir tek göz çukuru olarak algılanmış olabilir. Asıl göz çukurları çok küçük ve insandakinin aksine filin kafatasının iki yanında bulunduğu için pek dikkat çekmemiş olsa gerek (1). Eh, neticede insan neyi görmek isterse onu görüyor. Akdeniz ve çevresinde (2) yaşayan cüce fil türlerinden Kıbrıs adasında ikamet edenlerinin M.Ö. 11 000 yılına kadar yaşadıkları düşünülüyor. Avrupa’da görülen son cüce fillerin soylarının tükenmesinin de M.Ö. 4000 yılından önce olduğu tahmin ediliyor. Eski Yunan’a ilişkin ilk bilgiler zaman çizelgesinin M.Ö. 1100-800 yıllarına rastlıyor. Bu yüzden, o dönemde mitolojiyi "yazmakla" meşgul olan arkadaşların, bazı kaynaklara göre canlı fil görmüş olma olasılıkları -o bölgede filler artık pek yaşamadığından- oldukça düşük, fakat bu kafataslarını bulma olasılıkları da -hayvanlar görece yakın bir zamanda o bölgelerde yaşamış olduklarından dolayı- oldukça yüksekmiş. İnsanlar böylece, özellikle mağaraların yakınlarında buldukları bu kafataslarının da bir hayvana değil, tek gözlü bir deve ait olduğu sonucuna -fena halde kaçınılmaz olarak- varmış, mitolojiye yeni tatlar katmışlar.

Bu afacan şahsiyetlerden biri, Homeros’a rakı masasında anlattığı yiğitlik öyküleri ile adamcağızı kandırmayı başararak tek gözlü dev hikayelerinin yüzyıllardır anlatılmasını sağlamış olan Odysseus’tur. Odysseus ve tayfası, o ünlü yolculukları sırasında Sisilya (3) adasına çıktıklarında, adanın tek gözlü devlerin diyarı olduğunu farketmeleri ile bu devlerden Polyphemus’un mağarasında kısılıp kalmaları bir olmuş. İnsan etini pek lezzetli bulan Polyphemus’tan yakayı kurtarmak için Odysseus’un ona bir oyun oynaması ve sonunda devin bir tanecik gözünü kör etmesi gerekmiş. Kahraman Odysseus! O gemisine atlayıp kaçarken, sinirli Polyphemus arkasından denize kayalar fırlatmış. (Ama Odysseus taşlardan da yakayı bir şekilde sıyırmış. Tabi ben de onun yalancısıyım.)

odpol.jpg      polyphemus.jpg

Mitolojiye göre Sisilya adasındaki tek gözlü devler ikinci nesil devlermiş. Yani ilk Kikloplar, Uranüs ve Gaia’nın demirci oğulları Brontes (gökgürültüsü), Steropes (şimşek) ve Arges (yıldırım) imiş. Yetenekli demirci ustaları olmalarına ilaveten, Zeus’a  (daha sonradan ona buna fırlatacağı) yıldırımını da Kiklopların verdiği söyleniyor.

tekgoz2.jpg

Anlaşılan, birileri bu dinlemesi pek keyifli öyküleri anlatmış, birileri de keyif ile dinlemiş ve yıllarca bunlara inanmış. Ve fakat kimse nedense cüce fillerden söz etmiyor. Cüce fillerin hakkını yiyorlar. Hala hayatta olup da bu satırları okuyan tek gözlü devler bana kızmasınlar ama, benim bu işten anladığım kadarıyla onlar birazcık "filden geliyorlar" galiba. (Aman tanrım! Bu sözlerim tek gözlü dev camiasında bizimkine benzer bir "maymundan gelme/evrim/din" tartışması yaratabilir!)

Dipnotlar:

1. Kiklop ile cüce fil arasındaki bağlantı fikri ilk kez Avusturyalı paleontolog Othenio Abel tarafından 1914 yılında ortaya atılmış.
2. Çeşitli cüce fil türlerinin fosillerine rastlanan adalardan sadece birkaçı: Malta, Girit, Sakız, Sisam, Rodos, Gökçeada, Kıbrıs, Sisilya.
3. Bir önceki dipnotta belirttiğim gibi, bu adada bolca cüce fil bulunuyormuş bir zamanlar.