Entelektüel Eğlenceliği: Köşe Yazarları

Selma Şevkli tarafından Türkiye, Hayat ile işaretlenerek gönderildi (31 August 2006)

camp-2006-119.jpg
http://www.gazeteoku.com/ sitesinden aldığım bilgiye göre Türkiye’de 33 adet günlük gazete var. Bu gazetelerdeki köşe yazarı sayısı ise 10- 50 arasında değişiyor. Yani kaba bir hesapla ortalama 1000 adet köşe yazarımız var Türkiye’de. Buna haftalık ve aylık yayınlanan dergiler, süreli yayınlar, akademik yayınlar ya da yerel gazeteler dahil değil!

1000 köşe yazarı! Acaba bu bize Türkiye’de ne kadar çok düşünen insan olduğunu mu gösteriyor? Yoksa toplumun geneli düşünmediği için ne kadar çok düşünen adama ihtiyacımız olduğunu mu?

Gazetelerin 15 Ağustos tarihli manşetlerine bir göz atalım:

‘Polisten Bile Maganda Çıktı’, ‘Ünlü Şarkıcıya Çöpçülük Cezası’ SABAH

‘Karakolu Dağıttı’, ‘Eski Eş: Hislerime Tercüman Olmuş’ HÜRRİYET

‘Canavar Dolaşıyor’, ‘Başkan Ayıyı Taradı’ MİLLİYET

Batı’daki gazetelere baktığımızda ise detaylı bir biçimde objektifliği tartışılır olsa da haberin yorumsuz verildiğini görüyoruz. Bizde ise üstünkörü sansasyonel haberler verilip asıl önemli olaylar, özellikle de siyasi konulardaki gelişmeler köşe yazarlarına bırakılıyor. Ve biz gelişmeleri o köşe yazarının kaleminden ve onun bakış açısıyla öğreniyoruz. Böylece gazete ‘tarafsız’ yayın yapmış oluyor.

Ben kendi adıma yorumdan önce haberi okumak ve kendim değerlendirmek istiyorum. Sonra köşe yazılarını okuyarak farklı bakış açılarını görebilir, benimkini destekleyen ya da farklı görüşleri okuyabilirim. Ama Türk gazeteleriyle böyle bir şansım yok!

Bir de şöyle bir durum var: Çoğu zaman yurtdışındaki gelişmelerden haberdar bile edilmiyoruz. Brezilya ile ilgili bildiklerimiz Rio de Janerio festivalinden, Kuzey Kore ile bildiklerimiz nükleer silahlardan, Avrupa Birliği ile ilgili bildiğimiz ‘Girelim mi girmeyelim mi’den, Irak ile ilgili bildiğimiz savaştan ibaret kalıyor. Daha fazlasını bilmek ‘entel’lik oluyor ve bunları da es kaza değerli aydınlarımız uygun görürlerse, ideolojilerini destekler nitelikteyse bize aktarmaya tenezzül ediyorlar.

Köşe yazarı olmanın kriteri nedir? Köşe yazarının sorumluluğu nedir? Halkı bilinçlendirmek mi? Bir ideolojinin savunuculuğunu yapmak mı? Gözlemlerini aktarıp yorumu okuyucuya bırakmak mı? Yoksa zaten bir prestiji ve kıdemi olduğu için her gün köşesini istediği gibi doldurmak mı?

Bir de şu var: Her gün köşesinden ‘uzman’ yorumları yapan, özellikle savaş konusunda, yazarlar neyi amaçlıyorlar? Hangimiz sorunu daha iyi analiz ediyoruz? Hangimiz daha iyi politika üretiyoruz? ABD şunu yapmalı, Türk ordusu bunu yapmalı, İsrail geri çekilmeli vs. Bunlardan hangisi köşe yazarlarını dinleyerek hareket ediyor? Devletlerin neler yapabilecği konusunda ahkam kesmek yerine neden halkın ne yapabileceği konusunda hiçbir yazı yok? Biz ne yapabiliriz? Orada zor durumda olan insanlara yardım edemez miyiz? Sivil toplum örgütleriyle temasa geçip yapıcı çalışmalarda bulunamaz mıyız? Ama köşe yazarları böyle detaylarla uğraşmazlar. Onlar ‘aydın’lar! Büyük sorumlulukları var! Dünyayı kurtarıyorlar!

İşin özeti ben Türkiye’deki 1000 köşe yazarından sadece yüz tanesinin değerli ve kayda değer olduğuna inanıyorum. Diğerlerini de özeleştiri ve sağduyuya davet ederdim ama eminim benim gibi sıradan vatandaşları kaale almayacak kadar meşguldürler…

 

Filistin Günlüğü (II): Ramallah

Selma Şevkli tarafından Filistin Günlüğü ile işaretlenerek gönderildi (31 August 2006)

29 Temmuz 2006, Ramallah

 sokaktasilah.jpg

Ahmet ile birlikte Kültürel İncelemeler Bölümü’ne gidiyoruz ve bir derse girmek için izin alıyoruz. Konu: Çağdaş Arap Düşüncesi. Ders Arapça işleniyor ama daha çok genel ortamı merak ettiğimden benim için fark etmiyor. Kız öğrencilerin bazıları örtülü bazıları değil, erkek-kız karışık oturuyorlar. Hoca, bir konuyu tartışmaya açıyor ve herkes o konudaki fikrini söylüyor. İlgi ve katılım yüksek, ve yabancı olduğumuz aşikar olduğu halde kimse dönüp bakmıyor. Buna şaşırıyorum çünkü diğer Arap ülkelerinde durum çok farklı. Örneğin Ürdün’de ya da geçen yaz gittiğim Suriye’de sokakta bir bayan olarak tek başına yürümek çok zor, çünkü hem sözle, hem de bakışlarla sürekli rahatsız ediliyorsunuz erkekler tarafından. ‘Batılı’ kadınlara karşı kalıplaşmış bir bakış açısı var maalesef, benim gibi Müslüman olup Arapça bilemeyenleri, ‘Batılı’ görünenleri ise hiç anlamıyorlar. Batı Şeria’da ise turist yok. Oradaki tüm yabancılar okumak için ya da yardım için orada bulunuyorlar ve belki de bu yüzden yaklaşım çok farklı, saygılı ve samimi. Tabii Filistinlier’in eğitim ve kültür düzeylerinin fevkalade yüksek olmasının da payını unutmamak lazım.

Dersten sonra öğle yemeği için kafeteryaya gidiyoruz. Yemekler bizimkilere çok benziyor, ama daha çok sebze ağırlıklı. Sabahları bizim gibi simit ve tost yiyorlar, ama simitleri bizimkilerin dört katı büyüklüğünde. Simitin arasına kaşar ve mantar koyarak tost yapılıyor ve yanında Türk kahvesine çok benzeyen, aroması daha fazla olan kahve içiliyor.

Kasanın yanındaki içecekler çekiyor dikkatimi. Bizde İsrail’e yardım ettiği için protesto edilen, bazı gruplarca satın alınmayan Coca Cola ve Nestleler sıra sıra dizilmiş. Herkes de alıp içiyor. Ahmet’in durumla ilgili açıklaması şöyle: Biz doğrudan İsrail ürünlerini kullanmıyoruz sadece, Amerikan ürünlerine  kimsenin itirazı yok. Onlar mücadelelerini okuyarak ve düşünce yoluyla sürdürüyorlar, ama paranın döndürdüğü dünyada bu yol ne kadar işe yarıyor bilemiyorum. El Fetih, İslami Cihad ve Hamas gruplarının yoğun şekilde örgütlendiği bir okulda bu durum çok ilginç. Gruplar arasındaki iletişimi soruyorum, hiç çatışma yaşanmıyormuş. Peki ramazanda oruç tutmayanlar var mı? Evet var, kafeterya açık ve isteyen gelip burda yemeğini yiyor ve hiç kimseden sözlü ya da fiziksel bir tepkiyle karşılaşmıyor. “Tabii kampüs içinde pek hoş olmaz” diyor Ahmet, “Ben bunu inancıma saygısızlık kabul ederim, onun için onlar da içeride yerler.” İnanılmaz bir hoşgörü ortamı var. Kampüsü gezmeye devam ediyoruz. Filistin’de olduğumuza inanmak gerçekten zor, daha çok Bilkent’e benziyor burası, spor salonları ve modern amfileriyle.

 

PACE bölümüne gidiyoruz, yani Filistin ve Arap çalışmaları. Burada yabancı öğrenciler bir ya da iki dönem gelerek, sosyal bilimler, tarih, siyaset bölümü ve Arapça dersleri alıyorlar. Burada okumak kolay olsa da gelmek yürek istiyor. İsrail’den turist vizesi alarak geliniyor ve buraya geleceklerini söylediklerinde vize başvurusu genelde reddediliyor, 1 ay ve 3 ay gibi aralıklarla Ürdün’e giriş çıkış yapmaları gerekiyor, yine Filistin’e geleceklerini gizleyerek. Kadın Çalışmaları Bölümü’nde tanıştığımız Besne Hanım, özellikle kız öğrencilere çok zorluk çıkarıldığından yakınıyor. 5 km uzaktaki köyde kalan öğrencilerin kampüse geliş yolları zaman zaman İsrailli askerler tarafından kapatılıyor ve okula gelişleri 3 saati bulabiliyor. Buradan Halka İlişkiler bürosuna geçiyoruz ve Brezilyalı Laurie ile tanışıyoruz, 4 aydır burada çalışan Laurie hayatından ve Filistinlilerin misafirperverliğinden çok memnun. Bize öğrencilerin barışla ilgili yaptıkları çalışmalardan ve İsraillilerin engelleme girişimlerinden bahsediyor. Bu arada akşam Ramallah Kültür Sarayı’nda 700 kişinin katılacağı, çocukların sergileyeceği bir dans gösterisi olacağını öğreniyor ve hemen biletlerimizi ayırtarak yola çıkıyoruz.

Cemal Reşit Rey Konser Salonu tadında  olan merkeze geldiğimizde yine şaşkınlık içindeyiz. Tüm Filistin elit tabakası burada. Lüks arabalar kapıda park etmiş, hanımların saçları yapılmış, beyler takım elbiseler içinde ve birçok basın mensubu var. Hemen önde yerimizi alıp muhteşem gösteriyi izlemeye başlıyoruz. 15’i kız 15’i erkek 12- 17 yaş arasındaki gençlerden oluşan topluluk, yöresel kıyafetleriyle şarkılar söylüyor, folklor oynuyor dans ediyorlar. Gösterinin sonunda Milli Eğitim Bakanı çıkarak bir konuşma yapıyor, eğitimin ve sanatın kültürlerinin devamı için olan öneminden bahsediyor ve gösteriyi Lübnan ve Gazze’de hayatını kaybedenlere ithaf ediyor. Ateşkes çağrısı yapıyor, herkes alkışlıyor ama İsrail aleyhine hiçbir söz edilmiyor, olumsuzu karalamaktan çok olumluyu yüceltmek gibi medeni bir yol seçiyorlar.

Üniversite yurduna giriş saati en son 22.00 olduğu için hemen toparlanıp yola çıkıyoruz, koreograf ve organizatörleri tebrik ettikten sonra. Gösteri bizim ‘Anadolu Ateşi’ne öyle benziyor ki, bahsetmeden edemiyoruz ve aldığımız cevap karşısında şaşırıyoruz: “Onları davet ettik ama güvenli olmadığı gerekçesiyle gelmediler ve çok da sıcak davranmadılar.”

Yurda giderken dolmuşta Canago adından Japon bir kız oturuyor yanıma.  8 aydır buradaymış, siyaset bilimi ve Arapça üzerine çalışıyor ve tüm zorluklara rağmen burayı çok sevdiğini söylüyor. Ne gibi zorluklar deyince, her 3 ayda bir, bazen her ay Ürdün’e gidip tekrar vize alma çilesini, sınırdaki uzun bekleyişleri, şehirde yürürken birden İsrailli askerlerin gelip havaya ateş açışını anlatıyor. Bir kez de gece 3’te gelip evini aramışlar, “ama bir şey yapmadılar “diyor soğukkanlılıkla “sadece baktılar.”

Bu sırada telefonu çalıyor ve gayet akıcı bir şekilde Arapça konuşuyor. Canago’nun azmine, sabrına, gayretine hayran kalıyorum. Yurda varınca görevlilerle  biraz sohbet edip yatıyoruz, ertesi gün yaşayacaklarımızın heyecanıyla.

Ertesi gün Cuma, yani tatil. Şehre geldiğimizde ortalık süt liman, saat 1.30 da, Cuma namazından hemen sonra Hamas’ın önderliğinde bir gösteri yapılacağını öğrenince Al Manara meydanına gidip yerimizi alıyoruz. Ellerinde Hamas bayrakları olan 1000 kişiye yakın bir topluluk meydana geliyor ve İsrail aleyhine sloganlar sonrasında tekbirlerle yürüyorlar. Dörtte birini kadınların oluşturduğu grubu uzun uzun izliyorum, birkaç kişiyle konuşuyor ve bol bol resim çekiyorum. Güvenliği Filistinli polisler sağlıyor, Cuma günleri için olağan bu gösteride hiçbir olumsuz olay yaşanmıyor.

Gösteriden sonra  bir mülteci kampı görmek üzere El Jalazone kampına gidiyoruz. Ramallah’ın çok yakınındaki bu kamp, tipik bir Anadolu köyünü andırıyor. Merkezde bulunan Filistinli Çocuklar Kulübü’ne giderek hem kulübün çalışmalarıyla ilgili hem de kampın genel durumuyla ilgili bilgiler alıyoruz başkan Ayman Ramahi’den. 1957′de kurulan kamp Birleşmiş Milletler’in kontrolünde. Artık yerleşik bir hayat var, insanların çoğu Ramallah’ta iş bulmuş çalışıyor, çocuklar okula gidiyor ama yarın ne olacağı belirsiz. Yaşadıkları kamp kiralanmış bir bölge, her an kovulabilirler. Toprağı ekmeleri yasak. Ortalama haftada 2 defa İsrailli askerler tanklarıyla gelip "güvenliği" sağlıyorlar. Ramahi’ye göre tek yaptıkları halkı korkutmak. Çoğu zaman sebepsiz bir yere birilerini tutuklayıp götürüyorlar. Yetişkinlik sınırı 13 yaş olduğundan, hapishanelerin yüzde 65’i 18 yaş altı çocuklarla dolu. Bu arada kampta 13 bin kişi yaşıyor ve yarısı 18 yaş altı.

filistin2006-268.jpg

Kampta bir yürüyüşe çıkıyoruz, Türkiye’den çocuklar için getirdiğim tokaları yolda gördüğüm çocuklara veriyorum karşılaştıkça, utanarak alıyorlar. Onlardan duyanlar hemen gelip bana bakmaya başlıyor, ama hiçbirşey demiyorlar. Çıkarıp gelenlere veriyorum tokaları, bu sırada çocuklar bizimle birlikte geziyor. Belki 15 çocuk var yanımda yürüyen, hiç konuşmuyorlar, ama köylerine bir yabancının gelip onlara ilgi göstermesinden duydukları mutluluk gözlerinden okunuyor. Kampta bir hareketlilik var, berberler dolu, insanlar güzel güzel giyinmişler, sebebini sorduğumda akşam bir düğün olduğu cevabını alıyorum. Heyecanla gidip gidemeyeceğimi soruyorum, memnuniyetle cevabını alınca çok seviniyorum. Bu sırada damat ve akrabaları bir kamyonetin üstünde dans ediyorlar, önlerindeki araç müzik çalıyor ve kameraya çekiyor, bu şekilde tüm kampı turluyorlar, bütün çocuklar ve gençler oynuyor. Düğüne bir saat var ve biz turumuza devam ediyoruz, biraz kampın dışında belki de sadece 300 metre ileride bir İsrail yerleşkesi görüyoruz. Fotoğraf çekmemem ve durup uzun bakmamam konusunda uyarılıyorum. Etrafında geniş duvarlar örülü askerler tarafından 24 saat korunan yerleşke 2 katlı villalarla dolu. İki bölge  arasında hiçbir iletişim yok, ne sosyal ne ekonomik. Şaşkınlıkla yürüyerek düğün salonuna varıyoruz. Erkekler ve kadınlar için ayrılmış iki bölüm var, Ramahi’nin kızı Haditha beni bayanlar bölümüne götürüyor. Yaklaşık iki yüz kişi var ileride, hepsi en güzel kıyafetlerini giyip gelmişler. Bu sırada köyde tanıştığım kız çocuklarını görüyorum ve çoğunun verdiğim tokaları taktıklarını görünce çok seviniyorum. Önde yerimi alıyorum ve gelinle damat içeri geliyorlar. Gelin, beyaz bir gelinlik giymiş, bildiğimiz klasik batı düğün marşı çalıyor ama Arapça sözler eşliğinde. Sahneye çıkıp birbirlerine yüzüklerini takıyorlar, tekrar meydana inip ikisi dans ediyor. Herkes alkışlıyor, sonra sahneden çekilip yerlerine oturuyorlar, tüm kadınlar ve çocuklar oynamaya devam ediyor. Müzikler yine bizim müziklerimize çok benziyor. Ben de gelinle damadı tebrik edip mutluluklar diliyorum ve tabii ki para takmayı ihmal etmiyorum. Bu konudaki gelenekleri bizimkilerle neredeyse aynı. Saat ilerlediğinden fazla kalamıyorum ve yurda dönüyorum. Ne olursa olsun insanlar evleniyor, eğleniyor, okula gidiyor, yani yaşıyor. İşte böylece Filistin’in bilmediğim yönlerini tanımaya başlıyorum.

Devam edecek… 

Filistin Günlüğü (I): Bir Zeit

Selma Şevkli tarafından Filistin Günlüğü ile işaretlenerek gönderildi (28 August 2006)

27 Temmuz 2006

Sabah saat 07.15. İki gün önce Amman’da bir resepsiyonda tanıştığım ve uzun uzun sohbet ettiğim Prens Hasan Bin Talal’ın şahsıma tahsis ettiği özel muhafızlı araçla Ürdün-İsrail sınırına doğru yol alıyorum. Heyecan, endişe ve mutluluğun iç içe geçtiği karmakarışık duygular içindeyim. Tarih 26 Temmuz 2006. İsrail’in Lübnan saldırıları başlayalı henüz 2 hafta olmuş, Gazze yine ateş altında ve ben herşeye rağmen Filistin’e gidiyorum.

Bir Zeit Üniversitesi’nin her yaz düzenlediği uluslararası yaz kampı programına kabul edilişimin sevincini yaşayamadan kamp güvenlik ve yetersiz katılım gerekçesiyle iptal ediliyor. Program koordinatörünü arıyor, ve yine de Ramallah’a gitmek istersem bana kalacak bir yer ayarlayıp ayarlamayacaklarını soruyorum, ‘memnuniyetle’ cevabını alınca hazırlıklar başlıyor. 2 hafta önce Abant Ortadoğu Toplantısı’nda tanıştığım Büyükelçi Hasan Abu Nimah’ın davetiyle önce Amman’a (Ürdün) gidiyor, 6 gün evlerinde misafir oluyorum.

Amman, Filistin için bir ön hazırlık görünümünde, tanıştığım insanların yüzde yetmişi Filistinli, şehir mülteci kamplarıyla dolu. Abu Nimah ve çalışma arkadaşlarıyla Filistin üzerine yapılan sohbetler ve çevre gezileriyle dolu geçen 6 günden sonra Ramallah’a doğru yola çıkıyorum. Sabah 8’de 45 dakikalık kısa bir yolculuktan sonra Kral Hüseyin (Allenby) köprüsüne varıyoruz. İlk pasaport kontrolünden sonra köprüyü geçip İsrail tarafına varıyoruz. Ortalık ana baba günü. Küçük bir otobüs terminali görünümündeki sınırda 200’e yakın Filistinli, ve sayıları onu geçmeyen yabancı kuyrukta. Bir Arap görevli pasaportları toplayıp İsrailli görevlilere teslim ediyor ve bavulları alıyor. Sonra uzun bir bekleyiş başlıyor. Sıra bana geldiğinde ise görevli Türk olduğumu fark edince İsrailli olana sesleniyor ve beni direkt içeri alıyorlar. İki X ray cihazından sonra prizma seklindeki bir alete giriyorum ve üzerime bir çeşit sprey sıkılarak “dezenfekte” ediliyorum. Sonra beni yanına çağıran görevli sorgulamaya başlıyor: ‘Nereye gidiyorsun, böyle bir zamanda neden İsrail’e geldin? Neden durum kötüleşince planlarını iptal etmedin? Ramallah’ta ne işin var? Orada akraban var mı? Neden İsrail üniversitelerinden birine değil de Bir Zeit’e gidiyorsun? Onlarla nasıl irtibata geçtin? Orada neler yapacaksın? Neden tarihi yerleri görmek istiyorsun? Müslüman mısın? O zaman neden kiliseleri görmek istiyorsun? Kaç gün kalacaksın? Kudüs’te kimlerle görüşeceksin? Otel rezervasyonlarını göster, dönüş biletini göster, Türkiye’de ne iş yapıyorsun? Üniversitede ne okudun? ABD’de ne yaptın? Daha önce Pakistan’ a gitmişsin, Arap Emirlikleri’ne gitmişsin, neden? Oralarda ne kadar kaldın? Kimlere görüştün?’

Buna benzer onlarca sorunun ardından görevli ‘ikna’ olup beni ikinci sorguya gönderiyor. Sıraya girip 40 dakika kadar bekliyorum. 5 gişe var ve hepsinde 20-25 yaşlarında bayan askerler. Kuyrukta ise ağlayan çocuklar, beklemekten yorulup bir köşede uyuyanlar, korku ve endişe dolu bakışlarla bekleyen Filistinliler var. Sıra bana geldiğinde görevli pasaportumu alıyor, ve “sen yabancısın, yan tarafa” diyor, burası Filistinliler için. Hayal kırıklığıyla yan gişeye geçip burada beklemeye başlıyorum ve arkamdaki 3 kişinin Türkçe konuştuğunu fark ediyorum. Pasaportumu gişeye bırakıp yanlarına gidiyorum, eski dönem 2 milletvekili ve bir doktor, Kudüs’ü ziyarete gidiyorlar. Sohbet ederken görevli çağırıyor. Bir önceki sorgudakilere benzer soruların ardından o adamlarla ne konuşuyordun, nereden tanıyorsun diye soruyor ve orada tanıştığımıza inandırmakta epey zorlanıyorum. Bazı soruları dönüp dönüp tekrar soruyor, öyle bir baskı var ki kendimi suçlu gibi hissediyorum. Soğukkanlılığımı koruyarak sakince hepsine cevap verdikten sonra giriş ve 3 aylık kalış iznini alıyorum. Sonradan öğreniyorum ki Batı Şeria’ya gideceğini söylemek bile çoğu zaman reddedilmek için yeterli bir sebepmiş, bu yüzden oradaki yabancılar hep gizliyorlar. Didik didik edilen bavullarımı almak için yeni bir kuyruğa giriyorum. Bu sırada önümde duran 20’li yaşlardaki bir gence işlemin geri kalanının ne kadar süreceğini soruyorum. İki haftada bir bu sınırdan geçtiğini söyleyerek bunun son aşama olduğunu söylüyor. Faris, Bir Zeit mezunu şu an Youth & Peace Forum (Gençlik ve Barış Forumu) isimli bir sivil toplum kuruluşunun başkanı. Bir Zeit Üniversitesi ekonomi bölümünü bitirdikten sonra bu dernekte çalışmaya başlamış ve kısa sürede başkan olmuş. Çeşitli ülkelerin yetkilileriyle görüşerek Filistin gençliğini anlatıyor, gençlik değişim programlarını organize ediyor. Ramallah’a gideceğimi söyleyince, ortak bir taksi tutmamızı öneriyor, böylece Kudüs üzerinden giderek 4 otobüs değiştirmekten kurtuluyorum, ve bir yolcu daha bulup 45 dakikada Ramallah’a ulaşıyoruz. Buradan bir taksiyle Bir Zeit kız yurduna geliyorum. Beni olağanüstü bir misafirperverlikle karşılayıp konforlu bir daireyi aratmayacak, içinde banyosu, mutfağı, oturma odası olan daireyi veriyorlar. Bu sırada kampa gelmeye karar verdikten sonra onun da geleceğini öğrendiğim ve İstanbul’da bir kez görüştüğümüz Marmara Üniversitesi öğrencisi olan Bilgen de çıkageliyor. O Tel Aviv’den geldiği için nispeten daha kolay olmuş geçişi. Sevinçle boynuna sarılıyorum sonunda sınırı geçerek büyük bir iş başarmış olduğumuzu sanmanın sevinciyle. Hemen eşyalarımızı yerleştirip, okulun bizimle ilgilenmekle görevlendirdiği üç öğrenciyle, Jamal, Maic ve Sawsam’la Ramallah merkeze gidiyoruz.

Şehri görünce ikimiz de büyük bir şaşkınlık yaşıyoruz. Hayat çok normal görünüyor. Etraf, dolmuşlar, işportacılar, korsan CD’ciler, lokantalar, dev billboardlarda Amerikan ürünlerinin reklamları ile dolu. Birşeyler yemek için girdiğimiz lokanta tertemiz, içerde insanlar yemek yiyor, çocuklar etrafta koşturuyor, dışarıdan korna sesleri geliyor. Allah Allah doğru yerde miyiz? İsrailli askerler, çadırlar, olağanüstü hal falan bekliyorduk biz? Çıkıp bir şehir turu yapıyoruz. Etraf villalarla dolu, yollar geniş ve temiz. Sonradan öğreniyoruz ki bugün, 5 aydır maaşlarını alamayan memurlar ilk defa maaşlarını almışlar, ondan çarsılar pazarlar kalabalık. Yeni yapılan tüm evler ise, birkaç yıl önce Amerika’dan dönen Filistinler tarafından inşa edilmiş. Etrafta bizden başka turist olmamasına rağmen ne rahatsız edici bakışlar var üstümüzde, ne de olumsuz sözler. Uzun uzun dolaşıp biraz alışveriş yaptıktan sonra yurda geliyoruz. Tam bir şoktayız, her şeyin bu kadar rahat olması, şartların, hayat kalitesinin bu kadar yüksek olması gerçeğine bir türlü inanamıyoruz. Belli ki çok yakınımızda yapılan bir düğünden gelen müziğin sesiyle uykuya dalıyoruz.

Sabah erkenden kalkıp Bir Zeit Üniversitesi kampüsüne gidiyoruz. Koordinatörümüz Gadah Hanım bizi karşılıyor, gelişimizden duyduğu memnuniyeti anlatıyor, planlarımızdan konuşuyoruz, mümkün mertebe bize yardımcı olacağını söyleyerek bize yeni bir mihmandar tahsis ediyor: Ahmet. Bize tüm kampüsü gezdiren, öğrencilerle ve hocalarla tanışmamıza yardım eden Ahmet, 20 yaşında Filistinli bir öğrenci. Aynı zamanda Halkla İlişkiler Bürosu’nda çalıştığı için burslu okuyor. Filistinli Mahkum Hakları Derneği’nde çalışan ağabeyi ve yine aynı üniversitede okuyan kardeşiyle birlikte bir evde yaşıyor. Ailesi Hebron civarında bir köyde oturuyor. Onun hikayesini ve dünyaya umutla bakan gözlerini görmek beni de umutlandırıyor.

Devam edecek…

Gerekirse Tüm Internet’i Ara, Bul ve Getir!

A. Murat Eren tarafından Türkiye, Hayat, Internet ile işaretlenerek gönderildi (25 August 2006)

"Size kim Internet’in ne kadar mühim bir bilgi kaynağı olduğunu hemen anlayacaksınız dedi ki?

–Oscar Wilde

Arama motorlarının sadece Internet gurularının yolunu aydınlattığı günler pek eskilerde kaldı. Internet yaygınlaştı, yaygınlaştıkça bilgiye kolay, hızlı ve isabetli şekilde ulaşım için kullanılan altyapılar kıymetlendi, neredeyse herkesin hayatının bir parçası oldu (yazar, bu klişe cümlelerden ötürü okurlarının affını talep eder).

Bilgi arayanların yollarını aydınlatma gayesi ile yola çıkanlardan birisi de Google idi, kısa sürede bir çok kişiye en iyisi olduğunu gösterdi[1] ve çok güç bir şeyi başararak oksijen solunumu, üreme, beslenme, boşaltım gibi çok temel mevzular dışında hiç bir ortak özelliği barındırması beklenmeyecek insanlar için bir diğer ortak nokta olmayı başardı.

Bu gün Google tarafından yapılan aramalar ile Moleschino’ya gelen insanların neler arattıklarına göz atarken gördüm ki, Google’un web crawler’ı[2] geçenlerde Moleschino’ya yazdığım "Türkiye İnsanlarına Basit Sorular" isimli yazıyı gayet güzel indexlemiş, ardından da gereksiz kim varsa siteye göndermiş. Ben de yapılan aramalardan feyz alarak çeşitli aramalar yaptım hakikaten üst sıralarda yer aldığımızı üzülerek gördüm. Fakat diğer bir yandan da dürtülerinin peşinden gidenlere okkalı olmasa da miniğinden bir tokat atmayı başarıyor mudur söz konusu yazı, bilemiyorum.

Google Search

İnsanları Moleschino.org semalarına getiren arama kelimelerinden bazıları bu mevzunun biraz daha derinlemesine bir ilgiyi hak ettiğini gösteriyordu. Diğer bir kaç günlüğün istatistiklerinden insanların yüzmilyonlarca web sayfasını saliseler içerisinde arayan Google’ı nasıl aramalar için kullandıklarını incelemeye karar verdim. Karşılaştıklarım başta çok sinir bozucu idi, şaşkınlık verici idi. Daha fazla örnek gördükçe şaşkınlık vericilikleri baki kaldı, fakat sinirliliğimi yeterince uzun süre koruyamadım, onun yerine kısa bir süre sonra üzülmeye başlamıştım. Sizinle de paylaşayım dedim trajikomik olan aramalardan bazılarını. İşte size kesinlikle hiç müdahale edilmemiş bazı Google aramaları:

  • bilgisayarda işletim sistemi nerdedir
  • nerden baslanir fotoraf cekmeye
  • nefsime nasil hakim olabilirim
  • kitaba hoca bana bi koca lazım
  • ibrahim tatlises mahsun a neden susuyor
  • dünyanın en manyak bilgsayar oyunları (çeşit çeşit)
  • siz türkçe yazın karşıya inglizce gitsin
  • spikerlik için hangi okulu okumak gerekir
  • ney nerelerde satılır?
  • dünya’nın en güzel gitar çalan adamın adı ne?
  • what does yok yogun degilim mean?
  • nasıl birinin bana aşık olduğunu anlayabilirim
  • çekirdeksiz üzüm kaç para
  • elif safak’in babasi kim?
  • harry potter filmi hangi ülkenin filmi
  • insanda gaz nasil gider
  • internet programı silindi nasıl kurulur
  • güneşin doğuşu kaç dakika sürer
  • geçmişte yaşamış ejderhalar
  • şu ana kadar buluş bulan bilim adamı
  • kadınlar sevdim zaten hiç yokmuşlar
  • ne kıyafetler gördüm içinde insan yoktu
  • meger ne sairler görmüşüm zaten yokmuslar

Bu örneklerin tüm Google aramaları arasından cımbızla çekildiklerini sanıyorsanız, aldanıyorsunuz ne yazık ki, sayıları hayli fazla. Bu aramalar bence, insanların arama motoru denen, doğru kullanıldığında doğru bilgiye ulaşmanın en kısa yolu olan yazılımları gerektiği gibi kullanmaktan habersiz olduklarını gösteriyor, bunun için onlara kızabilir miyiz? Öte yandan bir noktaya gelmişiz sanki, örneğin hayatında İbrahim Tatlıses ve Mahsun Kırmızıgül’e yer vermekle kalmayıp, bu iki kişi arasındaki ilişkinin son durumunu merak edecek kadar gelişmelere vakıf bir kimse her türlü bilgi ihtiyacının Internet’ten karşılanabileceğini, giriş kapılarından birisinin de Google olduğunu biliyor. Fakat oradaki sihirli arama kutucuğunu "ibrahim tatlises mahsun a neden susuyor" sorusuna yanıt alabileceği bir yer sanıyor (belki de bu işin halledilmesi kolay kısmı, zor olan bilgisayar başına oturtmaktı). Bu ve benzeri yanlış aramaların bir başka alt kümesini de nazik bekârlar ve "bayan"cılar silsilesi oluşturuyor, onlardan da bir kaç örnek vermeliyim:

  • dost bir bayan
  • işte size bir bayan dost
  • sadece bir bayan ait foto albümü
  • keman çalan 4 güzel bayan
  • ukala bayanlar
  • antalya dan bayan ve güzel bir sevgili arıyorum
  • serdar ortaçın klibinde sevdiği yabancı dansçı bayan
  • depresif bayan
  • bayanlar hakkında ilginç şeyler
  • aslında matematikçi ünlü bayan
  • çocuğun üstüne çıkan bayan

Şu yukarıdaki anahtar kelimeleri gerçekten bir şey bulmak ümidi ile yazan insanlara, bence kızamayız. Daha müstehcen olanlarını yazıp Moleschino’ya gelenlere, hele de önemli bir işi yarım kalmış bir insanın gerginliği ile ateş püsküren ve hormonları normal seyrine dönmeden yorum yazmaya gayret edenlere kızabilir, içimizde bir yerlerde yaşayan neanderthal kadının/adamın mağarasından dışarı odunu ile çıkıp bu insanlara umarsızca hakaret etme arzusu ile cayır cayır yanışına şahit dahi olabiliriz. Son olarak şu anki kimi arama kelimelerine bakınca Moleschino’nun -Google ile yaptığı işbirliği sonucu- neredeyse birbirinin tamamen ters istikametinde iki farklı insan profilini buluşturduğunu düşünüyor, Google’da ‘eşşek porno’ ya da ‘eşimle porno izlerken’ yazıp Moleschino’ya yolu düşenlerin, ne yalan söyleyeyim, "hakikaten ne yapıyorum ben yahu?" diye sorgulama ihtimalinden ümitleniyorum.

Gerçekten bir soru sormak istiyorum: bu insanların genç olanları, neredeyse, geleceğin bu günden pek de farklı olmayacağının teminatı iken, kızılması gerekenlerin onlar olduğunu iddia edebilir miyiz?

"Dünün çocukları, bu günün gençlerine (hatta bu günün çocukları ve yarının gençlerine) hadesten taharet ve necasetten taharet gibi kalıcı ve kullanışlı bilgi bağlamında hiç bir değeri ve hiç bir anlamı olmayan mevzuları anlatmak için zorla Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi vermek yerine[3], mesela, Internet Nedir ve Nasıl Kullanılır, Bilgi Kavramı ve Bilgiye Ulaşım gibi bir ders versek daha iyi olmaz mıydı?" diye sormadan edemiyorum kendi kendime.

[1] Google’ın süper bir tehlike olduğunu söyleyen ve bundan rahatsız olan bir kitle de yok değil. Hatta ben de bir parça teorilere katılıyorum. Çok derin bir konu, bu yazı içerisinde ayrıntılandırmanın da anlamı yok zaten.

[2] Web crawler adı verilen yazılımlar en ilkel anlamda, web sayfalarındaki bağlantıları sürekli takip ederek karşılaştıkları sayfaların içeriklerini ve çeşitli meta bilgilerini indexlenmeleri ve aramalarda kolayca ulaşılabilmeleri için toparlayan, sürekli Internet başında surf yapan robotlar olarak düşünülebilirler.

[3] Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi önemli diyenler, buraya yazmadığım anahtar kelimeleri bir yazsam, hepsi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi eğitimi almış olan insanların ne din ile, ne kültür ile, ne de ahlak ile pek alakası olmadığını en geç ikinci anahtar kelimede anlardınız. Birisinin yazıp buraya geldiği kelimelerden birisi var ki unutamıyorum, paylaşmamak için kendimi zor tutuyorum.

İran’ı sevmek için 41 neden

Ali Işıngör tarafından Kültür, Dünya Ülkeleri, Tarih, Politika ile işaretlenerek gönderildi (24 August 2006)
hafizin_kabrinin_tavani.jpg

1- Dünyanın en devrimci balığının yaşadığı yerdir. Samed Behrengi‘nin doğduğu, 18 yaşında köy öğretmeni olduğu, "bir kaşık suda" boğulduğu, ama hâlâ köy çocuklarının kalplerinde yaşatıldığı ülkedir.

2- En güzel saraylarından biri "40 sütun" anlamına gelen "Çehel Sütun" adını taşır, ama gerçekte 20 sütunludur. Diğer 20 sütun için, sarayın hemen önünde uzanan dev havuza yansıyan aksine bakmanız gerekir!

3- "Çehel Sütun" sarayının hemen arkasında bir başka saray, "Heşt Beheşt" yani "Sekiz Cennet" Sarayı vardır. 400 yıllık bu botanik bahçesi, size yeryüzünde cennetin mümkün olduğunu düşündürür. Neden mi "Sekiz Cennet"? Çünkü tanrının sadece yedi cenneti vardır :)…

4- Basık suratlı ve uzun tüylü kedilerin anavatanıdır.

5- İsfahan… İranlılar’a göre burası "Nisf-ı Cihan"dır, bir başka deyişle bu kent o kadar güzeldir ki, evrenin yarısını görmüş gibi bir yumruk yersiniz. Siz siz olun, bir İranlıyla konuşurken "İsfahan nısf-ı cihan" demeyin, size "Ne, kulli cihan!" yani "Hayır, evrenin tamamı!" diyebilir…

6- Siesepol: İtalyan Rönesansı’nın en güzel köprülerini düşünün ve bu köprünün Toskana’dan 5.000 km uzakta, bir çölü bölen geniş bir nehrin üzerinde kurulduğunu düşünün. İranlılar bu köprüye "doğulu" dehşet bir özellik katmışlardır, köprünün 33 gözünün altındaki nehir yatağı teraslanmıştır, bu nedenle de dünyanın en güzel su sesini burada duyarsınız. Özellikle de uzaktaki karların eridiği Mayıs-Haziran aylarında…

7- Yüzünün tamamı gözden oluşan, ceylan yürüyüşlü güzel kızların diyarıdır İran. O güzel kızla saatlerce Hayyam’dan, Sadi’den, Italo Calvino’dan konuşabileceğiniz "gerçeküstü" bir memlekettir.

8- "Cennette huriler varmış kara gözlü, / içkinin de oradaymış en güzeli. / Desene biz tam cennetlik olmuşuz, / bak bir yanda şarap diğer yanda sevgili…" diyen adamın, Ömer Hayyam‘ın ülkesidir İran.

9- Geniş bahçelerin ve şehir ortasında içinde yapay göllerin bulunduğu devasa parkların ülkesidir İran. Parklarını filozoflarının, şairlerinin ve matematikçilerinin büst ve heykelleri süsler.

10- Unutmayın, McDonalds’ın işgal etmediği dünyadaki son yerlerden biridir İran!

11- En yakası açılmamış tanrıtanımaz fıkralar burada anlatılır. Mollalar bunun önüne ne yazık ki geçemedi :)…

12- İran’daki bazı devasa camileri aydınlatmak için tek bir mum yeter! İran süsleme sanatlarından Aynakâri, en büyüğü serçe parmağınızın tırnağı büyüklüğünde milyonlarca renkli aynanın tüm kubbeyi hatta mukarnas süslemeli duvarları kaplamasına
dayanır. İçeriyi aydınlatmak için tek bir mum yeter de artar, gözleriniz kamaşır…

13- Tavla‘nın doğduğu yerdir.

14- Ali Gapu: Bir oda düşünün, duvarlarında ve kubbesinde değişik müzik çalgılarının şeklinde oyulmuş yüzlerce oyuk olsun. Safevi Şahı Abbas odaya girmeden önce bir müzik heyeti bir saat kadar müzik çalarmış odada, şah geldiğindeyse sessizce dışarı çıkarmış. Odanın mükemmel akustiği, dakikalarca müziğin odada yankılanmasını ve devam etmesini sağlarmış…

15- Amerikan yasalarınca Microsoft ürünlerinin satışının yasaklandığı bir ülkedir burası. İranlılar ters mühendislik yoluyla Windows işletim sistemini kırıp, üzerine 3-5 yazılım ve adam gibi çalışan Farsça/Arapça desteği ekleyerek Windows Parsa adıyla piyasaya sürer. Windows Parsa, Körfez ülkelerinde de Microsoft’u silkeler! :)

16- İran İslami bir devlet olmasına karşın, parlamentosunda Ortodoks (Ermeni), Musevi ve Zerdüşt azınlıklara koltuk ayrılmıştır! Ermeni azınlığın alkollü içki (şarap) üretme ve bunu azınlık üyelerine satma imtiyazı var!

17- Dünyanın en çok satan mizah dergileri İran’da çıkar. Toplumsal muhalefetin sığındığı kalelerden biri olan mizah, İran’da muhteşem bir inceliğe ve kıvraklığa sahiptir. Bazı fıkralar sizi sandalyenizden düşürebilir. İranlı karikatüristlerin her yıl uluslararası karikatür ödüllerini toplaması boşuna değildir. :)

18- İran’da Hz. Muhammed‘in resmini yapmak serbesttir. Dini bayramlarda Hz. Muhammed’in dev resimleri şehrin geniş duvarlarını "Che Guevara" misali süsler… "Bizde günahtır" dediğinizde İranlılar şaşırır: "Peygamber bizim gibi bir insan. Onu neden putlaştıralım ki?"

19- Ünlü sinema yönetmeni Abbas Kiyarüstemi’nin ülkesidir İran. Bir diğer Abbas, Magnum’un ünlü fotoğrafçısı olan Abbas’tır. Onun fotoğraflarını tanımamak, en hafif tabiriyle "ayıptır".

20- Ortadoğu’nun İngilizler ve Fransızlar tarafından çizilmemiş tek sınırı, 1639′daki Kasr-ı Şirin Anlaşması’yla çizilen Türkiye-İran sınırıdır. O günden beri bu sınır değişmedi…

İran minyatür sanatı21- İranlıların Büyük İskender’e ülkelerini istila ettiği için değil ama Persepolis Kütüphanesi‘ni yaktırdığı için öfke duyması, sizi derin düşüncelere sevkeder. Bir daha saygı duyarsınız karşınızdaki medeniyete…

22- Dünyanın en uzun caddesi Veli Esr, 17 kilometre uzunluğundadır. Tahran şehrinin tüm diğer sokaklarında olduğu gibi, bu caddenin de her iki yanından kuzeydeki dağlardan gelen serin sular, gürül gürül akar. 17 kilometre boyunca caddenin her iki yanında ulu kavak ve çınar ağaçlarının gölgesindesinizdir ve burası şehrin tam ortasıdır!

23- Resmi istatistiklere göre İran’ın en zengin kişisi Hz. Hüseyin‘dir! İranlılar, vasiyetname ve miraslarında bir şeyleri hep Hz. Hüseyin’e "vakfederler". Hz. Hüseyin’in adına kurulan vakıflar, İran’da 1300 yıl boyunca bağışlanan sayısız gayrımülke ve gelir kaynaklarına sahiptir. Tapu kayıtlarında Hz. Hüseyin’in adı bolca geçer :)…

24- İran’ı sevmek, Sadi‘yi ve Gülistan’ı bilmektir. Sadi’nin Şiraz’daki kabri muhteşem bir anıttır ve bu anıtın altından bir berrak pınar geçer. Merdivenlerle pınarın yanına iner, Gülistan’dan mısralar okursunuz.

25- İran’da her yıl Türkiye’den çok daha fazla Batı dillerinden kitap çevrilir. Bu çeviriler, Türkiye’dekinden çok daha kalitelidir.

26- 65 kadar yerel dilin konuşulduğu, 40 kadar farklı etnik grubun (bizdeki gibi sadece ismi kalan gruplar değildir bunlar) barış içinde yaşadığı, tüm çabalara rağmen Yugoslavyalılaştırılamayan bir ülkedir İran…

27- İran, Ortadoğu’nun en güçlü devlet geleneğine sahip ülkesidir. Selçuklu hükümdarlarına hizmet eden İranlı devlet adamı Nizamülmülk (M.S. 1018-1092) Machiavelli’den yaklaşık 3 asır önce tarihin ilk modern siyaset bilimi kitabını, Siyasetname’yi yazdı. Modern devlet yapılarının temelini atan Nizamülmülk, o kadar çok devlet kurumu ve resmi bina yaptırdı ki, bugün bile asker kışlalarının, bakanlıkların ve cezaevlerinin giriş kapısı onun adıyla yani "Nizamiye" olarak çağrılıyor!

28- İran’da sokakta elinde teberzinleriyle gezen dervişlerle karşılaşabilirsiniz. Dervişlerle oturup tanrının varlığı hakkında saatlerce konuşabilirsiniz. Derviş "tanrı yoktur" derse sakın şaşırmayın, sûfi inancı "böyle bir şey"dir, sizi her an şaşırtır ve tanrıya daha da yaklaştırır…

29- İran adı üstünde bir "İslam Cumhuriyeti"dir ama namaz vaktinde bangır bangır bağıran ezan sesi duyamazsınız. Ezan sesini duymak için radyoyu açarsınız. İran’da cami sayısı da çok azdır. Yüksek bir yerde baktığınızda, şehir bizdeki gibi "çivili tahta"ya benzemez.

30- Yahya Kemal’in "Hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış; / yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle. / Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış, / Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle." dediği yer gerçekten de vardır. Şiraz’da sabah 4′te kalkın, minibüsle 20 kilometre yol yaptıktan sonra Hâfız’ın kabrine varacaksınız. Eğer şanslıysanız, artık bir gül bahçesi olan Hâfız’ın kabrine günbatımına doğru bülbüllerin gelişini izler ve şafak vaktine dek şarkılarını dinlersiniz…

31- Tahran’da 1990′ların başından bu yana, tüm apartmanlarda "daire sayısı+1" araçlık garaj yeri ve daire sayısı kadar sığınağın yapımı zorunludur. Kişi başına düşen araç sayısı İstanbul’dan çok daha fazla olan Tahran’da park sorunu ile karşılaşmazsınız.

32- Kadınların üniversite mezunu olma ve kamu kurumlarında çalıştırılma oranları Türkiye’den daha yüksektir. Evet, şaka değil bu!

33- Hz. Zerdüşt’ün ve 1500 yıldır sönmeyen ateşin ülkesidir İran.

34- Emevilerle İspanya’ya kadar giden muhteşem su uygarlığının doğduğu yer İran’dır. Derin su kanallarının, su dağıtım şebekelerinin ve ganat sisteminin anavatanıdır İran.

35- İranlılar 2500 yıl önce çöl ortasında buz üretmenin yolunu bulmuştu. Bir mühendislik ve mimari harikası olan Yahçal‘lar ve Ab Anbar‘lar bugün bile kullanılıyor.

Nakşı Cihan Meydanı

36- İsfahan’daki Nakşı Cihan Meydanı, tarihi İpek Yolu’nun sergi ve fuar alanı olarak binlerce yıl kullanıldı. Bugün dünyanın en büyük ikinci meydanı olan bu alanı görmeden İran’ı anlayamazsınız!

37- İbni Sina ya da Batılıların ona verdiği isimle Avicenna, modern tıp biliminin babası kabul edilir. Paris Üniversitesi’nin Tıp Fakültesi’nin girişinde kimin dev bir portresi vardır, bir tahmin edin bakalım?

38- İran, Robocup 2006′ya altı tanesi tamamen bayanlardan oluşan 50 takımla katıldı. Öğrencileri özendirmek için, bu yarışmaya girenler üniversiteye giriş sınavından muaf tutulup diledikleri bölüme kafadan girme hakkına kavuşurken, uluslararası bilimsel yarışmalarda başarı gösterip madalya getiren öğrenciler zorunlu askerlik hizmetinden muaf tutulmaktadır. (Gürer Özen‘e teşekkürler)

39- İran’da dilencilik yasaktır, vakıflar ve aşevleri çok etkin bir şekilde çalışır. Dilerseniz sokaktaki yardım kutularına para atabilirsiniz. Kimsenin aklına bu kutuları parçalamak gelmez…

40-  Şii imamlarının sekizincisi olan Hz. İmam Rıza’nın Meşhed’deki kutsal türbesi, tüm görkeminin yanında bir de "iyinin eninde sonunda kötüyü yeneceğine" dair bir doğu masalını içinde taşır. Rivayet bu ya, Hz. Ali’nin soyuna olmayacak kötülükler yapan Abbasi halifesi Harun Reşid’in cenazesi yıllar boyunca toprak tarafından kabul edilmez, kusulur. Ta ki, yıllar sonra İmam Rıza’nın ayak ucuna gömülünceye kadar… 1001 Gece Masalları’nın görkemli halifesi Harun Reşid’in küçük sandukası gerçekten de İmam Rıza’nın ayak ucundadır. :)

 

41- Doğunun onurudur İran… Muaviye karşısında Hz. Ali, Yezit karşısında Hz. Hasan ve Hüseyin, Abbasi halifesi Harun Reşid karşısında İmam Rıza, petrol tröstlerinin karşısında Musaddık, Şah’ın karşısında Behrengi, Molla’nın karşısında Şirin Ebadi, Teksaslı George Bush’un karşısında ise 7.000 yıllık bir kültürdür…

Sonraki sayfa »