Paylaşmak adına,
———————————————————————————–
Keith Chen, Yale Üniversitesi’nin ekonomi bölümünde görev yapan bir profesör. Keith Chen’in araştırması, maymunlara, para kullanmayı öğretmek ve bunun sayesinde topladığı bilgileri, bizlerin yani insanların, para ile olan ilişkisini karsılaştırıp, çeşitli sonuçlar çıkarmak. Araştırma, Yale Üniversitesinin maymun laboratuvarında başlıyor. Bu laboratuvarda yedi adet Capuchin maymunu, bir ana ve birçok küçük deney kafesinde, para kullanmayı öğreniyor. Para olarak, gümüş renkli, somun kullanılıyor. Süreç gayet basit. Ana kafesten bir maymun alınıp, deney kafesine koyuluyor. Bu maymuna para adını verdikleri somun veriliyor. Maymun öncellikle bu somunu kokluyor, ağzına götürüyor. Bu aşamada bir tepsi içinde çeşitli yiyecekler getiriliyor: elma, üzüm ve jell-o. Amaç, bu yedi maymunun her birinin sevdiği yiyecek türünü bulmak ve bu yiyeceği elde etmek için parayı kullanmalarını sağlamak. Deney kafesindeki maymun elmayı seçiyor. Araştırmacılar, maymuna elmayı vermeden önce, elinden parayı alıp, maymuna yiyeceği veriyorlar. Bu süreç haftalarca sürüyor ve maymunlar birkaç hafta sonra, ellerindeki somunun yani paranın gücünü anlamaya başlıyorlar.
Maymunlar paranın kullanımını; araştırmacılar, en çok tercih edilen yiyeceği öğrendikten sonra, yeni bir süreç başlıyor: fiyatlandırma. Bu yeni süreçteki amaç, maymunların biz insanlar gibi rasyonel kararlar verip vermediğini bulabilmek. Böylece araştırmacılar, birçok maymunun tercihi olan Jell-o’nun fiyatını iki somun, elmanın fiyatını yarım somun ve üzümün fiyatını ise bir somun yapıyorlar. Buldukları sonuç ise gerçekten ilginç. Maymunlar, deney sırasında, biz insanlar gibi para harcama konusunda çoğu zaman rasyonel davranıyorlar. Parasını, en çok yiyecek alabileceği şekilde harcamaya başlıyorlar. Maymunlar, 1 somun verip, 2 dilim elma almayı, fiyatı 2 somun olan bir adet jell-o’ya tercih etmeye başlıyor.
Buraya kadar her şey güzel! Günlerden bir gün, yine ana kafesten, deney kafesine alınan maymun, deney kafesindeki bir tepsi içinde bulunan 12 somunu görüp, aniden çılgına dönüyor. Paraların bulunduğu tepsiyi kapıp, ana kafese fırlatıyor ve kendisini de ana kafese atıyor. Ana kafesteki bütün maymunlar bir anda gökten para yağdığını görüp, yere düşen paraları kapışmaya başlıyorlar. Levitt, bunu yazısında maymun tarihinde gerçekleşen ilk "banka soygunu" (maymunun tepsiyi çalması) ve "hapishane kaçışı" (maymunun deney kafesinden, ana kafese kaçışı) olarak tanımlıyor.
Bütün bu kaos içinde araştırmacılar, ana kafesteki maymunlardan parayı geri almaya çalışıyor. Olay biraz yatıştığı bir anda Keith Chen, hiç görmemeyi tercih ettiğini söylediği bir olaya şahit oluyor: Erkek maymunlardan biri, dişi maymunlardan birine yaklaşıp, ona elinde bulunan somunlardan birini veriyor ve bunun karşılığında dişi maymun, erkek maymunun seks teklifini kabul ediyor! Işin ilginç yanı bu iki maymunun "işi" bittikten sonra, dişi maymun "kazandığı" parayı araştırmacıya getirip, bununla üzüm almaya çalışıyor. Chen, bu olayı maymun tarihindeki ilk " fuhuş" olarak tanımlıyor.
Üniversitenin araştırma etik bölümü, maymunlar üzerinde yapılan para araştırmasının, maymunların yaşam koşulunu, değerlerini ve gündelik yaşamlarını tamamen değiştirdiği ve zedelediği gerekçesiyle, araştırmayı iptal edip, maymunlara para verilmesini yasaklıyor.
Özgün makaleye buradan ulaşabilirsiniz…
Böyle bir yazıyı Moleschino yazarları ile paylaşmak, bir spam mesajın grubun posta kutusuna atılması demekti ki, mesajı gönderen kişi bunun farkındaydı. Ancak yine de kendini bunu yapmaktan alıkoyamadı[1]. Bu sayede de; Keith Chen’in maymunlar üzerinde yapmış olduğu araştırmanın sonuçlarının Newyork Times’ta haber olmasından sonra Türkçe’ye çevrilmesi ve e-posta haline gelip Atilla Aktuna’nın posta kutusuna düştükten sonra, Moleschino yazarları ile paylaşılması (forward edilmesi) sonucunda bu yazının tohumları da atılmış oldu. Dolayısıyla bu yazı ya Moleschino yazarları ile yapılmış bir röportaj şeklinde ya da Moleschino yazarlarının birlikte yazdıkları bir yazı olarak düşünülmeli ve öyle okunmalıdır. Yazarların isteği bu konuda Moleschino okuyucularının tartışmaya katılmaları ve fikirlerini ortaya koymaları yönündedir.
A. Murat Eren (kod adı:Meren) bir bilim insanı olarak deneyin bilim etiği yönünden iptalini “birinci sınıf bir gerizekalılık” olarak tanımlarken, “daha dün, öyle bilim dünyasını filan değiştirmek gibi bir hedefi olmayan mütevazı bir makalede bahsedilenlerin nasıl deneylendiğine dair anlatılan (bir) yöntemden” bahsediyordu:
“Deneyin öncesinde 20 adet yetişkin kediye -yaklaşık olarak- şunlar yapılıyor:
1. Narkoz verilmiş kedinin gözkapakları çıkartılıyor,
2. Gözleri, hareket ettiremesin diye gözlerinin arka tarafından göz yuvasına yapıştırılıyor,
3. Retina parçalanarak içine, retinadaki olayları takip edebilecek ve bu bilgiyi kayıt ortamına döndürebilecek bir düzenek takılıyor,
4. Gözlerin istenen yere focuslanmış olması için deneğe uygun bir contact lens takılıyor,
5. Bu bitince denek vecuronium bromide ile paralize ediliyor ve artık diyaframını bile kontrol edemeyeceği için mekanik solunum cihazına bağlanıyor. Narkozun etkisinin geçmesinin ardından hazırlık safhası bitiyor ve deney başlıyor. Muhtemelen bu kediler deney sonunda da uyutuluyorlar (bu konuda bir şey yazılmamış, fakat ortada sanırım).”
Deneyin içeriğinden bahsetmeyen A. Murat Eren, şu şekilde devam ediyordu:
“O zaman kedilerin gündelik yaşamları tamamen değiştiği için bu deneyler de durdurulsun? Kedileri maymunlardan ayıran bir şey mi var? Hangi kritere göre kimin gündelik yaşamının önemli olduğu, kiminkinin önemli olmadığı belirlenecek ve deneyler durdurulacak?
Bilim bence insanların etik, din ve duygusal anlayışlarına göre hareket edebilecek bir mecra değil. Geçen gün Duygu ile tartışıyorduk, benim fikrim şu: Lab ortamında üretilen insanlar da dahil olmak üzere lab canlılarının üzerinde yapılacak deneylerin, özünde dini ya da duygusal çekinceler olan ve etik adı altında toplanan sebepler ile engellenmesi bilim dışı ve saçmadır.
Yale gibi bir yer gerçekten böyle bir şey yapıyorsa ben bunu saçmalık olarak değerlendirirdim. Öte yandan zaten makaleyi baştan sona okuyunca bu konuda bir bilgi verilmediğini gördüm ve ek bilgiyi forward edenin hayal ettiğini ve eklediğini düşünüyorum.”
Bunun yanı sıra, yine A. Murat Eren “forward" mesaja "yaşam koşulunu, değerlerini ve gündelik yaşamlarını tamamen değiştirdiği ve zedelediği gerekçesiyle, araştırmanın iptal edilmesi" mevzuunun eklenme sebebinin ise bu maili gönderen kişinin insanlarda "bak para nelere kadir, bizim de değerlerimizi alt üst etti, bilimsel olarak da ispatlamış amerikalılar" etkisi yaratıp elden ele dolaşmasını sağlamak olduğuna inanıyorum.” sözleri ile forward mesajların aslında nasıl bir dezenformasyon aracı olabileceklerinin ve medyanın bunu nasıl kullanabileceğinin altını çiziyordu.
Bu noktada devreye giren Erkan Tekman, A. Murat Eren’in yazdıklarını “Ben de Meren gibi medyanın (bu durumda NY Times) olayı cilalamak için bir "Papa ‘NY’da umumhane var mı’ diye sordu?" haberi uydurduğu kanısındayım.” diye destekliyor ve “Seks ve para ödeme olaylarının zamanda ve mekanda birbiri ile ilişkisi, iki maymunun duygusal tarihçesi vb konuları irdelemeden ‘Maymunlar para için sevişiyorlar’ diye manşet atmak en kolayı. Aynı olgulardan son derece iç buran bir aşk hikayesi çıkarmak (’Fakir ve fakat onurlu maymun son kuruşunu sevdiği kız ile paylaştı’ gibi) da hayli olası. Olayın bilimsel makalede yer almamasının nedeni de olsa olsa yukarıda saydığım ve benzeri nedenlerle gözlemin bilimsel bir sistematiğe oturtulamamış olması olsa gerek diye düşünüyorum” diyerek Chen’in deneyiyle ilgili kuşkularını dile getirerek sözlerini tamamlıyordu.
"Forward" mesaj göndermenin suçluluğunu ziyadesiyle üzerinde taşısa da, yazılanlara kayıtsız kalamayan Atilla Aktuna yazıyı ilk okuduğunda inandığı iki şeyin “bilimsel olmaktan ziyade duygusal bir biçimde" doğrulandığını düşünüyordu: “1. Maymundan geliyoruz. 2. Para adamı bozar” ve Ali Işıngör ile bir sohbetlerinde şu çıkarımı da yaptıklarını ekliyordu: "3. Para maymunu adam eder ;)”
A. Murat Eren’in etik ile ilgili saptamalarına katılmadığını* da ifade eden Atilla Aktuna, katılmama nedenlerini şu şekilde açıklıyordu:
“Şöyle bir varsayımla yola çıksak örneğin: Doğum aşamamızda, geliştirilen bir teknoloji ile yumurta sperm tarafından döllendikten hemen sonra, embriyonun bir ya da birden fazla kopyasını anne rahmine yerleştirsek. Dokuz ay sonra da bizimle birlikte ikizimiz, üçüzümüz ya da n-izimiz doğsa (tek yumurta ikizi-üçüzü-n-izine benzer bir durum olarak kabul edelim yani) ve biz hariç n-1 adet kardeşimizi -teknik olarak kardeşimiz- "lab canlısı" olarak bir laboratuvarda deneylere tabi tutulmak üzere alıkoysalar. Daha da dramatize edelim durumu: Kardeşlerimizle belli bir yaşa kadar birlikte yaşasak ve sonra birileri bize biz kardeşlerini daha embriyo iken kopyalamıştık, şimdi de onlara lab canlısı olduklarından 20 adet kediye uyguladığımız deneyi uygulayacağız" dese nasıl tepki verirdik?
Bilimde deneyin gerekliliği yadsınamaz elbette. Ama etik değerlerin her konuda olduğu gibi bilimde de varolduğu düşüncesindeyim ben.”
Tüm bu tartışmalar sırasında “ironik” bir biçimde araştırmalarını kurbağa embriyoları üzerinde devam ettiren Duygu tüm bilimsel ciddiyetiyle Atilla’nın “Maymundan geliyoruz” sözlerini haklı olarak "maymundan gelmiyoruz :) Maymun ile ortak atalara sahibiz” diye düzeltiyor ve devam ediyordu:
“Bence bu, olaylara, bir takım bulgulara ne kadar taraflı baktığımızı, algımızın ne kadar daracık olduğunu ve bir durum karşısında görmek istediğimizi gördüğümüzü anlatması bakımından çok güzel bir örnek. (Ayrıca çok da komikti, çok güldüm :).
Hayvanlar üzerinde yapılan davranış deneylerinin en ciddi sorunu burada: bilmediğimiz, göz önünde bulunduramadığımız o kadar çok şey var ki, ayrıca, o kadar önyargılıyız ki, deney sonuçlarını "yanlı" olmadan yorumlayabildiğimizi nereden biliyoruz?
Para karşılığı seks kısmını nasıl yorumlayacağımız bir kenara, deney beni şu anlamda o kadar da şaşırtmadı: eğer Afrika’nın derinliklerinde kendi kendilerine mesela değiş tokuşa dayalı bile olsa bir alım-satım sistemi yaratmış bir maymun topluluğu bulunsaydı, o zaman çok şaşırır, ve hatta ’siz de mi ulan’ derdim. Fakat maymunlar zeki, burada onlara biz ‘insanlar’ öğretiyoruz bu kavramı. Anlayabilmeleri ve hemen kullanmaya başlamaları kesinlikle ilginç, ama kendiliklerinden paraya benzer bir kavramı oluşturmamışlar ki.
Öte yandan evet, maymunların bu kavramı bu kadar çabuk anlayabilmeleri, zaten DNA’daki baz diziliminin açıklanmasıyla da emin olduğumuz bir şeyi, yani insan ve maymunun genetik olarak birbirlerine ne kadar benzedikleri gerçeğini bir kere daha (evet Atilla Aktuna’nın dediği gibi, bilimsel olmaktan ziyade duygusal bir biçimde) ortaya koyuyor. İnsan ve şempanze genomununun %99′unun aynı olduğunu biliyoruz. (burada yazıyor: http://www.genome.gov/15515096) Yeni bir şey değil.”
Duygu, bilim etiği konusunda ise düşüncelerinin hâlâ “duygusal” olduğu saptamasını yaparak şöyle devam ediyordu:
“Ben ‘içeriden’ bir insan olarak, laboratuvarlarda yapılan pek çok şeyin, fare ya da kurbağa gibi ’sevimsiz’ canlılar üzerinde dahi olsa pek çok insanı aslında düşününce rahatsız edecek türden olduğunu söyleyebilirim. Ben kurbağa embriyoları kullanıyorum ama bizim labımızda fare de kullanılıyor ve işte size bir örnek: Bizimki çokkistli böbrek hastalığı adı verilen ve böbrek yetmezliğine sebep olan görece yaygın bir hastalık üzerinde çalışan bir laboratuvar. Bu hastalığa neyin sebep olduğunu araştırabilmek için böbreğin gelişimi sırasındaki olaylara bakıyoruz. Bu yüzden bize ne lazım? Gelişmekte olan bir canlı lazım. Bunun için, fareleri önce çiftleştiriyoruz, hamile dişinin hangi gün hamile kaldığını takip ediyoruz ve örneğin hamileliğin 7. gününde anneyi öldürüp yavrularını karnından alıyoruz. Ya da doğumun ilk gününde yavruları anneden ayırıp her birinin böbreklerine bakıyoruz. (Bunun için elbette hepsi öldürülüp böbrekleri çıkarılıyor.)
Rahatsız olmaya başlamadınızsa işi dramatize edeyim: pembe, sıcacık, minicik yavruları annelerinden ayırıp öldürüyoruz yahu… Süt falan emiyor oluyorlar, o beyaz önlüklü bilimci kafeslerinin kapağını açtığında.
Buradan itibaren soracağım soruların cevabını kendim de bilmediğim gibi, savunuyor ya da karşı değilim, halen sorgulamaktayım: Şimdi bu etik bir nedir? Fareye yapılsın ama maymuna yapılmasın mıdır? Bunun kararını kim vermektedir? ABD’de kök hücre araştırmaları çok büyük bir tartışma konusu örneğin. İnsan embriyosundan elde edilen hücreler kullanılmasın istiyor bir kısım Katolik. Eğer binlerce farenin bu şekilde kullanılmasından, her yıl bu kadar milyonlarca dolar para dökülmesinden daha hızlı, kesin, masrafsız, kansız bir alternatif ise neden olmasın?
Atilla’nın verdiği örnekte şöyle bir sorun var yalnız. ‘Deney kardeşleri’ bizimle birlikte büyüyor, bizim gibi duyguları, ‘hakları’ olan bireyler oluyorlar. Elbette ‘hadi bakalım sizi deney alıyoruz’demek çok abartılı bir örnek :) Ama fareler, maymunlar gibi laboratuvarda doğup büyümüş ‘lab insanları’ olsaydı, onları kullanmamak için tek gerekçemiz ‘çünkü onlar insan’ mı olurdu. (Bu kısımlar Meren’in düşünceleriydi biz tartışırken – ve hatırlayabildiğim şekliyle). ‘İnsan denek’ işini savunuyor değilim, sadece sorguluyorum :)”
Bir forward mesajın Moleschino yazarları arasında yarattığı kısa süreli “sarsıntı” bu şekilde noktalandı. Ama bilim etiği ve dezenformasyon üzerine yapılmış bu tartışma sanırım yorumlar kısmını sarsmaya devam edecek.
[1] Zaten çok nadir forward mesaj gönderen Atilla Aktuna bundan sonra kimseye bu tarz mesajlar göndermeyeceği konusunda kararlıdır ;)
** "Everything you know is wrong" fotoğrafı www.disinfo.com adresinden, diğerleri wikipedia.org adresinden temin edildi.









