Para Maymunu Adam Eder

Atilla Aktuna tarafından Bilim, Internet ile işaretlenerek gönderildi (18 July 2006)

mesaj_basi-795208.jpg

Paylaşmak adına,

———————————————————————————–

Keith Chen, Yale Üniversitesi’nin ekonomi bölümünde görev yapan bir profesör. Keith Chen’in araştırması, maymunlara, para kullanmayı öğretmek ve bunun sayesinde topladığı bilgileri, bizlerin yani insanların, para ile olan ilişkisini karsılaştırıp, çeşitli sonuçlar çıkarmak. Araştırma, Yale Üniversitesinin maymun laboratuvarında başlıyor. Bu laboratuvarda yedi adet Capuchin maymunu, bir ana ve birçok küçük deney kafesinde, para kullanmayı öğreniyor. Para olarak, gümüş renkli, somun kullanılıyor. Süreç gayet basit. Ana kafesten bir maymun alınıp, deney kafesine koyuluyor. Bu maymuna para adını verdikleri somun veriliyor. Maymun öncellikle bu somunu kokluyor, ağzına götürüyor. Bu aşamada bir tepsi içinde çeşitli yiyecekler getiriliyor: elma, üzüm ve jell-o. Amaç, bu yedi maymunun her birinin sevdiği yiyecek türünü bulmak ve bu yiyeceği elde etmek için parayı kullanmalarını sağlamak. Deney kafesindeki maymun elmayı seçiyor. Araştırmacılar, maymuna elmayı vermeden önce, elinden parayı alıp, maymuna yiyeceği veriyorlar. Bu süreç haftalarca sürüyor ve maymunlar birkaç hafta sonra, ellerindeki somunun yani paranın gücünü anlamaya başlıyorlar.

Maymunlar paranın kullanımını; araştırmacılar, en çok tercih edilen yiyeceği öğrendikten sonra, yeni bir süreç başlıyor: fiyatlandırma. Bu yeni süreçteki amaç, maymunların biz insanlar gibi rasyonel kararlar verip vermediğini bulabilmek. Böylece araştırmacılar, birçok maymunun tercihi olan Jell-o’nun fiyatını iki somun, elmanın fiyatını yarım somun ve üzümün fiyatını ise bir somun yapıyorlar. Buldukları sonuç ise gerçekten ilginç. Maymunlar, deney sırasında, biz insanlar gibi para harcama konusunda çoğu zaman rasyonel davranıyorlar. Parasını, en çok yiyecek alabileceği şekilde harcamaya başlıyorlar. Maymunlar, 1 somun verip, 2 dilim elma almayı, fiyatı 2 somun olan bir adet jell-o’ya tercih etmeye başlıyor.

Buraya kadar her şey güzel! Günlerden bir gün, yine ana kafesten, deney kafesine alınan maymun, deney kafesindeki bir tepsi içinde bulunan 12 somunu görüp, aniden çılgına dönüyor. Paraların bulunduğu tepsiyi kapıp, ana kafese fırlatıyor ve kendisini de ana kafese atıyor. Ana kafesteki bütün maymunlar bir anda gökten para yağdığını görüp, yere düşen paraları kapışmaya başlıyorlar. Levitt, bunu yazısında maymun tarihinde gerçekleşen ilk "banka soygunu" (maymunun tepsiyi çalması) ve "hapishane kaçışı" (maymunun deney kafesinden, ana kafese kaçışı) olarak tanımlıyor.

Bütün bu kaos içinde araştırmacılar, ana kafesteki maymunlardan parayı geri almaya çalışıyor. Olay biraz yatıştığı bir anda Keith Chen, hiç görmemeyi tercih ettiğini söylediği bir olaya şahit oluyor: Erkek maymunlardan biri, dişi maymunlardan birine yaklaşıp, ona elinde bulunan somunlardan birini veriyor ve bunun karşılığında dişi maymun, erkek maymunun seks teklifini kabul ediyor! Işin ilginç yanı bu iki maymunun "işi" bittikten sonra, dişi maymun "kazandığı" parayı araştırmacıya getirip, bununla üzüm almaya çalışıyor. Chen, bu olayı maymun tarihindeki ilk " fuhuş" olarak tanımlıyor.

Üniversitenin araştırma etik bölümü, maymunlar üzerinde yapılan para araştırmasının, maymunların yaşam koşulunu, değerlerini ve gündelik yaşamlarını tamamen değiştirdiği ve zedelediği gerekçesiyle, araştırmayı iptal edip, maymunlara para verilmesini yasaklıyor.

Özgün makaleye buradan ulaşabilirsiniz…

Capuchin

Böyle bir yazıyı Moleschino yazarları ile paylaşmak, bir spam mesajın grubun posta kutusuna atılması demekti ki, mesajı gönderen kişi bunun farkındaydı. Ancak yine de kendini bunu yapmaktan alıkoyamadı[1]. Bu sayede de; Keith Chen’in maymunlar üzerinde yapmış olduğu araştırmanın sonuçlarının Newyork Times’ta haber olmasından sonra Türkçe’ye çevrilmesi ve e-posta haline gelip Atilla Aktuna’nın posta kutusuna düştükten sonra, Moleschino yazarları ile paylaşılması (forward edilmesi) sonucunda bu yazının tohumları da atılmış oldu. Dolayısıyla bu yazı ya Moleschino yazarları ile yapılmış bir röportaj şeklinde ya da Moleschino yazarlarının birlikte yazdıkları bir yazı olarak düşünülmeli ve öyle okunmalıdır. Yazarların isteği bu konuda Moleschino okuyucularının tartışmaya katılmaları ve fikirlerini ortaya koymaları yönündedir.

A. Murat Eren (kod adı:Meren) bir bilim insanı olarak deneyin bilim etiği yönünden iptalini “birinci sınıf bir gerizekalılık” olarak tanımlarken, “daha dün, öyle bilim dünyasını filan değiştirmek gibi bir hedefi olmayan mütevazı bir makalede bahsedilenlerin nasıl deneylendiğine dair anlatılan (bir) yöntemden” bahsediyordu:

“Deneyin öncesinde 20 adet yetişkin kediye -yaklaşık olarak- şunlar yapılıyor:
1. Narkoz verilmiş kedinin gözkapakları çıkartılıyor,
2. Gözleri, hareket ettiremesin diye gözlerinin arka tarafından göz yuvasına yapıştırılıyor,
3. Retina parçalanarak içine, retinadaki olayları takip edebilecek ve bu bilgiyi kayıt ortamına döndürebilecek bir düzenek takılıyor,
4. Gözlerin istenen yere focuslanmış olması için deneğe uygun bir contact lens takılıyor,
5. Bu bitince denek vecuronium bromide ile paralize ediliyor ve artık diyaframını bile kontrol edemeyeceği için mekanik solunum cihazına bağlanıyor. Narkozun etkisinin geçmesinin ardından hazırlık safhası bitiyor ve deney başlıyor. Muhtemelen bu kediler deney sonunda da uyutuluyorlar (bu konuda bir şey yazılmamış, fakat ortada sanırım).”

Deneyin içeriğinden bahsetmeyen A. Murat Eren, şu şekilde devam ediyordu:

“O zaman kedilerin gündelik yaşamları tamamen değiştiği için bu deneyler de durdurulsun? Kedileri maymunlardan ayıran bir şey mi var? Hangi kritere göre kimin gündelik yaşamının önemli olduğu, kiminkinin önemli olmadığı belirlenecek ve deneyler durdurulacak?

Bilim bence insanların etik, din ve duygusal anlayışlarına göre hareket edebilecek bir mecra değil. Geçen gün Duygu ile tartışıyorduk, benim fikrim şu: Lab ortamında üretilen insanlar da dahil olmak üzere lab canlılarının üzerinde yapılacak deneylerin, özünde dini ya da duygusal çekinceler olan ve etik adı altında toplanan sebepler ile engellenmesi bilim dışı ve saçmadır.

Yale gibi bir yer gerçekten böyle bir şey yapıyorsa ben bunu saçmalık olarak değerlendirirdim. Öte yandan zaten makaleyi baştan sona okuyunca bu konuda bir bilgi verilmediğini gördüm ve ek bilgiyi forward edenin hayal ettiğini ve eklediğini düşünüyorum.”

DezenformasyonBunun yanı sıra, yine A. Murat Eren “forward" mesaja "yaşam koşulunu, değerlerini ve gündelik yaşamlarını tamamen değiştirdiği ve zedelediği gerekçesiyle, araştırmanın iptal edilmesi" mevzuunun eklenme sebebinin ise bu maili gönderen kişinin insanlarda "bak para nelere kadir, bizim de değerlerimizi alt üst etti, bilimsel olarak da ispatlamış amerikalılar" etkisi yaratıp elden ele dolaşmasını sağlamak olduğuna inanıyorum.” sözleri ile forward mesajların aslında nasıl bir dezenformasyon aracı olabileceklerinin ve medyanın bunu nasıl kullanabileceğinin altını çiziyordu.

Bu noktada devreye giren Erkan Tekman, A. Murat Eren’in yazdıklarını “Ben de Meren gibi medyanın (bu durumda NY Times) olayı cilalamak için bir "Papa ‘NY’da umumhane var mı’ diye sordu?" haberi uydurduğu kanısındayım.” diye destekliyor ve “Seks ve para ödeme olaylarının zamanda ve mekanda birbiri ile ilişkisi, iki maymunun duygusal tarihçesi vb konuları irdelemeden ‘Maymunlar para için sevişiyorlar’ diye manşet atmak en kolayı. Aynı olgulardan son derece iç buran bir aşk hikayesi çıkarmak (’Fakir ve fakat onurlu maymun son kuruşunu sevdiği kız ile paylaştı’ gibi) da hayli olası. Olayın bilimsel makalede yer almamasının nedeni de olsa olsa yukarıda saydığım ve benzeri nedenlerle gözlemin bilimsel bir sistematiğe oturtulamamış olması olsa gerek diye düşünüyorum” diyerek Chen’in deneyiyle ilgili kuşkularını dile getirerek sözlerini tamamlıyordu.

Darwin"Forward" mesaj göndermenin suçluluğunu ziyadesiyle üzerinde taşısa da, yazılanlara kayıtsız kalamayan Atilla Aktuna yazıyı ilk okuduğunda inandığı iki şeyin “bilimsel olmaktan ziyade duygusal bir biçimde" doğrulandığını düşünüyordu: “1. Maymundan geliyoruz. 2. Para adamı bozar” ve Ali Işıngör ile bir sohbetlerinde şu çıkarımı da yaptıklarını ekliyordu: "3. Para maymunu adam eder ;)”

A. Murat Eren’in etik ile ilgili saptamalarına katılmadığını* da ifade eden Atilla Aktuna, katılmama nedenlerini şu şekilde açıklıyordu:

“Şöyle bir varsayımla yola çıksak örneğin: Doğum aşamamızda, geliştirilen bir teknoloji ile yumurta sperm tarafından döllendikten hemen sonra, embriyonun bir ya da birden fazla kopyasını anne rahmine yerleştirsek. Dokuz ay sonra da bizimle birlikte ikizimiz, üçüzümüz ya da n-izimiz doğsa (tek yumurta ikizi-üçüzü-n-izine benzer bir durum olarak kabul edelim yani) ve biz hariç n-1 adet kardeşimizi -teknik olarak kardeşimiz- "lab canlısı" olarak bir laboratuvarda deneylere tabi tutulmak üzere alıkoysalar. Daha da dramatize edelim durumu: Kardeşlerimizle belli bir yaşa kadar birlikte yaşasak ve sonra birileri bize biz kardeşlerini daha embriyo iken kopyalamıştık, şimdi de onlara lab canlısı olduklarından 20 adet kediye uyguladığımız deneyi uygulayacağız" dese nasıl tepki verirdik?

Bilimde deneyin gerekliliği yadsınamaz elbette. Ama etik değerlerin her konuda olduğu gibi bilimde de varolduğu düşüncesindeyim ben.”

Kurbağa embriyosuTüm bu tartışmalar sırasında “ironik” bir biçimde araştırmalarını kurbağa embriyoları üzerinde devam ettiren Duygu tüm bilimsel ciddiyetiyle Atilla’nın “Maymundan geliyoruz” sözlerini haklı olarak "maymundan gelmiyoruz :) Maymun ile ortak atalara sahibiz” diye düzeltiyor ve devam ediyordu:

“Bence bu, olaylara, bir takım bulgulara ne kadar taraflı baktığımızı, algımızın ne kadar daracık olduğunu ve bir durum karşısında görmek istediğimizi gördüğümüzü anlatması bakımından çok güzel bir örnek. (Ayrıca çok da komikti, çok güldüm :).

Hayvanlar üzerinde yapılan davranış deneylerinin en ciddi sorunu burada: bilmediğimiz, göz önünde bulunduramadığımız o kadar çok şey var ki, ayrıca, o kadar önyargılıyız ki, deney sonuçlarını "yanlı" olmadan yorumlayabildiğimizi nereden biliyoruz?

Para karşılığı seks kısmını nasıl yorumlayacağımız bir kenara, deney beni şu anlamda o kadar da şaşırtmadı: eğer Afrika’nın derinliklerinde kendi kendilerine mesela değiş tokuşa dayalı bile olsa bir alım-satım sistemi yaratmış bir maymun topluluğu bulunsaydı, o zaman çok şaşırır, ve hatta ’siz de mi ulan’ derdim. Fakat maymunlar zeki, burada onlara biz ‘insanlar’ öğretiyoruz bu kavramı. Anlayabilmeleri ve hemen kullanmaya başlamaları kesinlikle ilginç, ama kendiliklerinden paraya benzer bir kavramı oluşturmamışlar ki.

Öte yandan evet, maymunların bu kavramı bu kadar çabuk anlayabilmeleri, zaten DNA’daki baz diziliminin açıklanmasıyla da emin olduğumuz bir şeyi, yani insan ve maymunun genetik olarak birbirlerine ne kadar benzedikleri gerçeğini bir kere daha (evet Atilla Aktuna’nın dediği gibi, bilimsel olmaktan ziyade duygusal bir biçimde) ortaya koyuyor. İnsan ve şempanze genomununun %99′unun aynı olduğunu biliyoruz. (burada yazıyor: http://www.genome.gov/15515096) Yeni bir şey değil.”

Duygu, bilim etiği konusunda ise düşüncelerinin hâlâ “duygusal” olduğu saptamasını yaparak şöyle devam ediyordu:

Sevimili fare yavruları“Ben ‘içeriden’ bir insan olarak, laboratuvarlarda yapılan pek çok şeyin, fare ya da kurbağa gibi ’sevimsiz’ canlılar üzerinde dahi olsa pek çok insanı aslında düşününce rahatsız edecek türden olduğunu söyleyebilirim. Ben kurbağa embriyoları kullanıyorum ama bizim labımızda fare de kullanılıyor ve işte size bir örnek: Bizimki çokkistli böbrek hastalığı adı verilen ve böbrek yetmezliğine sebep olan görece yaygın bir hastalık üzerinde çalışan bir laboratuvar. Bu hastalığa neyin sebep olduğunu araştırabilmek için böbreğin gelişimi sırasındaki olaylara bakıyoruz. Bu yüzden bize ne lazım? Gelişmekte olan bir canlı lazım. Bunun için, fareleri önce çiftleştiriyoruz, hamile dişinin hangi gün hamile kaldığını takip ediyoruz ve örneğin hamileliğin 7. gününde anneyi öldürüp yavrularını karnından alıyoruz. Ya da doğumun ilk gününde yavruları anneden ayırıp her birinin böbreklerine bakıyoruz. (Bunun için elbette hepsi öldürülüp böbrekleri çıkarılıyor.)

Rahatsız olmaya başlamadınızsa işi dramatize edeyim: pembe, sıcacık, minicik yavruları annelerinden ayırıp öldürüyoruz yahu… Süt falan emiyor oluyorlar, o beyaz önlüklü bilimci kafeslerinin kapağını açtığında.

Buradan itibaren soracağım soruların cevabını kendim de bilmediğim gibi, savunuyor ya da karşı değilim, halen sorgulamaktayım: Şimdi bu etik bir nedir? Fareye yapılsın ama maymuna yapılmasın mıdır? Bunun kararını kim vermektedir? ABD’de kök hücre araştırmaları çok büyük bir tartışma konusu örneğin. İnsan embriyosundan elde edilen hücreler kullanılmasın istiyor bir kısım Katolik. Eğer binlerce farenin bu şekilde kullanılmasından, her yıl bu kadar milyonlarca dolar para dökülmesinden daha hızlı, kesin, masrafsız, kansız bir alternatif ise neden olmasın?

Atilla’nın verdiği örnekte şöyle bir sorun var yalnız. ‘Deney kardeşleri’ bizimle birlikte büyüyor, bizim gibi duyguları, ‘hakları’ olan bireyler oluyorlar. Elbette ‘hadi bakalım sizi deney alıyoruz’demek çok abartılı bir örnek :) Ama fareler, maymunlar gibi laboratuvarda doğup büyümüş ‘lab insanları’ olsaydı, onları kullanmamak için tek gerekçemiz ‘çünkü onlar insan’ mı olurdu. (Bu kısımlar Meren’in düşünceleriydi biz tartışırken – ve hatırlayabildiğim şekliyle). ‘İnsan denek’ işini savunuyor değilim, sadece sorguluyorum :)”

Bir forward mesajın Moleschino yazarları arasında yarattığı kısa süreli “sarsıntı” bu şekilde noktalandı. Ama bilim etiği ve dezenformasyon üzerine yapılmış bu tartışma sanırım yorumlar kısmını sarsmaya devam edecek.

[1] Zaten çok nadir forward mesaj gönderen Atilla Aktuna bundan sonra kimseye bu tarz mesajlar göndermeyeceği konusunda kararlıdır ;)

** "Everything you know is wrong" fotoğrafı www.disinfo.com adresinden, diğerleri wikipedia.org adresinden temin edildi.

Türkiye İnsanlarına Basit Sorular

A. Murat Eren tarafından Kültür, Türkiye, Internet ile işaretlenerek gönderildi (17 July 2006)

Türkiye’yi adam edecek sosyologlar, toplum bilimciler, siyasetçiler, akademisyenler, televizyon yapımcıları, analar, babalar ne zaman yetişecekler? Yetişecekler mi?

Yoksa her şey yolunda ve üzülünecek bir şey yok mu? Bütün bunlar şanlı, şerefli, zeki ve çalışkan Türkiye’yi çekemeyen Google’ın uydurması ve koca bir yanlış anlama mı?

Paşa Bellek*

B. Duygu Özpolat tarafından Kültür, Kitap ile işaretlenerek gönderildi (9 July 2006)
Tutunamayanlar

Herhalde kitaplarını ödünç alıp getirmeyenlere lanetler yazacak, ya da kitapları için “ex libris”ler tasarlayacak kadar kitaplara düşkün her insanın, kitap ayraçlarıyla da arasında farklı bir sevgi bağı bulunmaktadır. Kimileri sırf keyiften kullanır ayraçları, kimileri sayfaların kıvrılmasından, iz olmasından takıntı derecesinde hazzetmez. Aslında ayraçların ilk ortaya çıkışları da bu sebeple olmuştur sanırım. Yani, eski zamanlarda, üç beş kopyası bulunan elyazması kitapları okuyanların, kaldıkları yeri hatırlayabilmek için sayfa kenarı kıvırma tekniğini kullandıklarını hayal dahi edemiyorum. İşte bu yüzden matbaadan önce kitap ayracını “icad etmiş” insanoğlu.

Ayraçlar

Bir kitapkurdu olan bendeniz, kitap satın almak için kasada sıra beklediğim anları, oraya buraya serpiştirilmiş çeşit çeşit kitap ayraçlarından alarak değerlendirmeyi çok severim. İçinde kendine özel ayracıyla gelen kitapların ise ayrıca hastasıyımdır. Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter gibi çok satan kitapların genelde içlerinde bu tip ayraçlar bulunuyor. Fakat benim gönlümü, Ferit Edgü’nün Abidin Dino’yu anlatan “Abidin” isimli kitabının arasından çıkan ve üzerinde Dino’nun çizimi olan harika bir ayraç çalmıştır. (Hatta kendisini yukarıdaki fotoğrafta sağ üst köşede görebilirsiniz.)Türkiye’deki öğrencilik yıllarımda, cebimdeki üç beş kuruşu bir araya getirip yurtdışına çıkmayı başardığımda gittiğim yerlerden taşınması kolay, işe yarar ve hem memur çocuğu hem de öğrenci olmam sebebiyle ucuz bir “şey” edinme fikriyle birlikte aklıma ilk gelen elbette “kitap ayracı” olmuştu. Kitap ayraçlarını (en azından Avrupa’da) her yerde bulabiliyordunuz: müzeler, turistik eşya satan dükkanlar, elbette kitapçılar, ve hatta barlar ve kafeler… Böylece gittiğim her yerden ayraçlar toplamaya başladım. Topladıklarım zamanla bir koleksiyona dönüştüler. Kendimi bu harika fikri, yani kitap ayracı koleksiyonculuğunu düşünen yegane insan sanıyordum, fakat yaptığım ufak bir araştırma sonucu, kendisini benim gibi “nadide” sanan başka koleksiyoncular olduğunu gördüm. (Hatta bu koleksiyonculardan biri de Atilla Aktuna imiş. Hiç şaşırmadığınıza eminim :)

benimyaptiklarim-732599.jpg

Ayraçları toplarken tasarımlarının güzel ya da çirkin olmasına bakmıyorum, ücretsiz ve reklam amaçlı olanların her birinden mutlaka bir örnek alıyorum. (Nedense ileride tarihi değer sahibi olacaklarına dair içimde bir his var:) Son zamanlarda büyük kitabevlerinde satılmaya başlanan fiyakalı ayraçlardan da çok sevdiğim ve koleksiyona dahil etmek isteyeceğim bir şey çıkarsa, ve fiyatı birkaç fakiri doyuracak saçmalıkta değilse alıyorum. Bununla birlikte gittiğiniz yerlerden toplamak kadar, kitap ayracını yapmanın da çok keyifli bir iş olduğunu söylemeliyim. Üstelik çevrenizdeki kitapseverlere verebileceğiniz harika bir hediye olabilir. Yukarıda gördükleriniz de benim renkli kartonlarla ve dergilerden kesip çıkardığım resimlerle yaptığım ayraçlar.

Eski ayraçlardan...

Günümüzde çeşitli renk, boy ve şekillerde karşımıza çıkan kitap ayraçları ilk başlarda birkaç santim uzunluğunda ipek kurdeleler imişler. Zaman içinde bildiğimiz kağıt ayraçlar halini almışlar. İnsan doğal olarak, ayraçların üzerine “reklam alma” olgusunun üstün pazarlama teknikleriyle tüketim toplumu haline getirildiğimiz son birkaç onyılda ortaya çıkmış olabileceğini düşünüyor. Oysa ki ilginç bir şekilde, reklam amaçlı ayraçlar ilk kez 19. yüzyıl sonlarında ortaya çıkmışlar. O zamanlar bir ayraç üzerine birkaç reklam alınırmış (yukarıdaki resim). Ayraçları bunun dışında, onları kullanan entellektüel kesime bir takım mesajlar verme kaygısı ile tasarlayanlar da olmuş. Tarihin henüz tozlanmamış sayfalarında, aşağıdaki örnekte gördüğünüz gibi, bir entellektüele hakaret gibi gelebilecek mesajlar içeren ayraçlara da rastlanmış. (Koleksiyonumun en nadide parçalarından biri.)

Hafıza

Not: Fotoğraflar (sondan ikincisi hariç) A. Murat Eren

*”Paşa Bellek” bizim ailede çok sevimli bir hikayesi olan, ve Melike Ablam tarafından yapılmış bir bellektir. Ne yazık ki buradan anlatsam aynı tadı vermeyeceğini biliyorum. Ama ayraçlardan bahsedip onu anmamak olmazdı. Sanırım ismi yazının başlığına çok yakıştı ;)

“Ya settar ya gaffar “

Ali Işıngör tarafından Kültür, Dünya Ülkeleri, Fotoğraf ile işaretlenerek gönderildi (2 July 2006)

Omer Ustafile-725240.jpg

“Eskiden, çok eskiden, uzun kış gecelerinde, kısık lambaların puslu camlarda titrek ışıltılarla kıpraştığı köy kahvelerine gece masalcıları, dengbejler, aşıklar gelirlermiş… Dışarıda dondurucu bir fırtına ortalığı kasıp kavurur, şiddetli bir tipi dünyanın bütün kış kahvelerini tehdit ederken, onlar, üzerlerindeki karları silkeleyip, kalın abalarını ocağın kenarında kurutup, kendilerine sunulan kahveden ve tütünden kısmetlerini alıp; eskilerde kalmış, geçmiş zamanların güzelleştirdiği masalların yırtık, sökük yerlerini onararak; belleklerine gömülmüş imgeleri bulup çıkararak, üzerlerindeki çöl tozunu silkeleyip, parlatıp, canlı kılarak yeniden anlatırlarmış. Zamanın küllerinin savurduğu insanları, öyküleri, destanları, masalları, kahramanları, sevdaları camları puslu kış kahvelerinde, ölü mangal ateşinin ışıyan gözlerine baka baka yeniden anlatmak, yeniden dinletmek kolay değildir. Hiçbir yeniden kolay değildir.”
(Murathan Mungan- Cenk Hikâyeleri)

“Ya settar ya gaffar”ı hayatımda ilk defa Meşhed’de[1], Şiilerin 12 imamından sekizincisi İmam Ali Rıza’nın kutsal türbesi yani “Haremi Emam Reza”nın bulunduğu yere çok yakın bir eski handa duydum.

Aslında bu eski, unutulmuş hana ucuza “Hacı malzemeleri” satan bir dükkanı ararken girmiştim. Ammamelerin [2], Mohr’ların [3], okunmuş Çaador’ların dua kokulu dükkânlarında dolaşırken ansızın kendimi solgun ışıklı, ürkek bakışların havada uçuştuğu, nargile ve isfend [4] kokulu bu mekânda bulmuştum. İyi ama burası neresiydi? Zamandan ve her türlü sıkıntılı düşünceden azade bu mekânda, kendinizi yıllardır hayalini kurduğunuz huzuru çağrıştıran bir âlemin kapı eşiğinde hissediyorsunuz.

Mahmutpaşa’dan Kapalıçarşı’ya çıkarken o uzun yokuşun genelde sağ tarafındaki dar sokaklara girdiğinizde ansızın karşınıza çıkan eski hanlar vardır ya hani? Burası da öyle bir yer, tek farkı, burasının daha sessiz, daha serin ve dokunulmamış olması. Hanın avlusunda küçük şadırvanda şakırdayan su ve ulu bir çınar. Sanki eliyor dört bir yana sakin bir günü. Bir rüyadan arta kalmanın hüznü [5]…

Çınarın altında sessizce tahtınerd[6] ve dama oynayan yaşlılar. İçimden bir ses, “At sen de buraya bir sedir, unutalım medar-ı maişet motorunu döndürme kaygısını, hayat gailesini ve tüm tasayı…” diyor.

Hanın yukarı katından gelen bir küçük gürültü beni kendime getiriyor. Zamanın durduğu yerde bir makine sesi! Yukarı kata çıkıyorum.

Küçük, karanlık bir atölyede, sonradan adını Ali Rıza olduğunu öğrendiğim (ya da artık öyle hatırlıyorum) sessiz ve sedasız bir firuze ustası ile tanışıyorum. Firuze ya da bizdeki söylenişiyle turkuvaz, dünyanın en güzel taşlarından biridir. Rengi ne yeşildir ne de mavi, ama yeşili yeşilin en güzeli, mavisi mavilerin en gökyüzü olanı!

Bugün “Nişaburi” dediğimiz, koyu mavi tonda ve yüzde 99 saflıktaki firuze ise artık dünyada tek bir yerden, Meşhed’e yakın “Kan” kasabasının altındaki tek bir maden ocağından çıkıyor. 1.000 tane firuze taşı içinden sadece biri “Nişaburi”. Ali Rıza, taş topakları içinde sıkışmış ve artık çok nadir bulunan Nişaburileri çok özenli bir şekilde temizleyerek çıkartan son ustalardan biri. Sadece “usta” değil tükenen, taşlar da tükenmiş çünkü…

Ali Rıza Usta, eline bir taş alıyor ve “Ya settar ya gaffar” diyor. Farsça ve Arapça deyişleri çok sevdiğimden (Bkz: La feta illa Ali, La seyfe illa Zülfikâr) bu sözü orada aklıma kazıyorum. Yıllar sonra bir vesileyle bu cümlenin “ey ayıpları örten ve affeden..” olduğunu öğreniyorum. Ali Rıza Usta belli ki, belki de bir ömür boyu yaptığı büyük bir maharetle yaptığı bu işe her başladığında, bir hata yapmaktan, zanaatına ve kendisine karşı mahçup olmaktan korkuyor. Bu nedenle tanrıyı “ayıpları örten” ve “affeden” isimleriyle çağırıyor yardıma…

Başkasına değil, kendine ve sanatına karşı “mahçup olma” korkusu… İyi insanlara has, işine aşkla sarılan eski insanların dünyasına ait bir histir bu. Ali Rıza Usta elindeki firuzeyi temizlemeye koyulurken, onun fotoğraflarını çekmeye başlıyorum. Bir ya da iki makara film çektikten sonra, hâlâ aynı taşla uğraştığının farkına varıyorum.

Sadece “Ya sabır” cümlesi dökülüyor dudaklarımdan.

(…)

Yazının başında iki kare var. Soldaki, Çanakkale’de Yalıhanı’nda çekilmiş. Değerli taşlar üzerine mühür kazıma (gliptik) sanatının son ustalarından biri olan Ömer Usta var bu karede. Sağdaki ise, Çanakkale’den yaklaşık 5.000 kilometre uzakta yaşayan bir başka ustaya, Ali Rıza Usta’ya ait. Aralarındaki mesafe 5.000 kilometre olsa da, ışık aynı ışık, ifade aynı ifade, hatta yüzlerine yerleşen kırışıklıklar bile aynı…

Meren’in Çanakkale’de çektiği ve bir süre önce hikâyesini Moleschino’da anlattığı kareye baktığımda, yıllar önce Meşhed’de karelediğim Ali Rıza Usta’yı anımsadım. Fotoğraflarda bir yanlışlık vardı…

Hayır, hayır kompozisyonda bir yanlışlık yoktu! Kadraj düzgün, ışıklandırma çok doğru ama… Ama bir yerde bir yanlışlık vardı. Ve bu beni son derece rahatsız ediyordu.

Aylar sonra çözdüm bu sırrı… Ömer Usta ya da Ali Rıza Usta değildi yanlış olan, yanlışlık fotoğrafın içinde ve dışında var olan, var olmaya da devam eden zamanın kendisindeydi. Ya onlar yanlış zamandaydı ya da biz objektiflerimizle onların zamanına fütursuzca girmiştik. Bir üçüncü ihtimal daha var elbette; yanlış zamanda olanlar, elinde fotoğraf makinesiyle zamanı dondurmaya çalışan “zavallı bizler” de olabiliriz…

Ne dersiniz, sizce hangisi?

Dipnotlar:
[1] Meşhed, İran’ın kuzeydoğusunda, Afganistan sınırına yaklaşık 150 kilometre mesafede bir kent. Şii imamlarının sekizincisi olan İmam Ali Rıza’nın mezarı buradadır ve bu kent her yıl yaklaşık 20 milyon Şii bu kente hacı olmak için gelir. Evet, doğru duydunuz yılda 20 milyon turist! Bir karşılaştırma yapmak için Türk turizminin gözbebeği Antalya’ya 2005 yılında gelen turist sayısını söyleyelim: 7,2 milyon…

[2] Ammame: İran’da mollaların giydiği sarıklara verilen ad. Sarılma biçimleri ve renkleri, molla ve medrese öğrencilerinin rütbelerini gösterir.

[3] Mohr: İran’da namaz kılarken seccadenin üzerine konan pişmiş killi toprak tabletler. Üzerinde çeşitli dualar yazılı olan bu tabletlerin harcına Mekke’den gelen toprak katılır ve namaz sırasında secdeye eğilen baş bu toprağın üzerine konur. İranlıların secdeye varan alnın toprağa değmesi gerekliliği inancı, toprağın ve ateşin temizliğini öngören Zerdüştlüğün (İran’ın eski dini) bir mirası olabilir mi, güzel bir soru olmakla beraber, inanın ben de bilmiyorum…

[4] Anneannelerinize sorun belki onlar bilir, “isfend” geçmişte nazara karşı evlerimizde yakılan bir tütsüdür. özellikle Rumeli’de nazarotu, üzerlik, mahmur çiçeği, sarı sarmısak gibi isimlerle de çağrılan bu otun tohumları bir zincirli sini içinde yakılır, etrafa yayılan tütsünün ve yanma sesinin nazara karşı iyi geldiğine inanılırdı. Şehirleşmeyle ortadan kalkan bu inanç, İran’da hâlâ yaşıyor.

[5] Ahmet Hamdi Tanpınar’a selam.

[6] Tahtınerd, İran tavlasıdır. Bizdeki tavla oyununun aksine, daha az şansa daha çok beceriye dayanır. Bu arada bizdeki tavla oyununun oradaki adı “Kız tavlası”dır :)

[Son not] En kısa zamanda İran hakkında yeni bir yazı yazacağım. Başlığını şimdiden söyleyeyim: “İran’ı sevmek için 1001 neden”