Haftanın Akıl Defteri-8

Ali Işıngör tarafından Akıl Defteri ile işaretlenerek gönderildi (27 June 2006)
Sandman

“Biz yazarları diğer insanlardan ayıran tek fark, bizlerin bir şeyi yaşarken ona dair notlar almamızdır. Bu notlar bazen bir kitaba dönüşür…”

Bu sözleri söyleyen adam, fantastik edebiyatın, çizgiroman dünyasının en ağır abilerinden biri Neil Gaiman. American Gods, Mirror Mask gibi baskı rekorları kıran pek çok kitaba imzasını atan Neil Gaiman’ın en ünlü eseri şüphesiz Sandman’dir. Rüya ile gerçeğin, lirik edebiyat ile çizgi romanın iç içe geçtiği Sandman, kendi alanında “özel bir tür” kabul edilebilecek kadar başarılı bir eserdir. Hayranları tarafından çizgi roman dünyasının Shakespeare’i olarak tanımlanan Gaiman, Sandman ile “Suç ve Ceza”ya çizgi roman gözüyle bakan yeni bir yorum getirdi:

“… sabahları uyandığımızda gözlerimizdeki çapakların sahibi Sandman’dir. Uykuya dalmadan önce gelir ve rüya görmemiz için gözlerimize büyülü bir kum serper. Uyanışa doğru o büyülü zerrecikler çapaklaşır…”

Bir blog sitesine sahip olan Neil Gaiman da bir “akıl defteri” kullanıcısı. Bir roman yazarken, çizgisiz defterine notlar alan Gaiman’ın bir diğer ilginç huyu da, romanı için düşündüğü alternatif senaryoyu defteri ters çevirerek son sayfadan başa doğru yazması. Her iki yönden alınan notlar ortalarda bir yerde buluştuğunda, romanın iskeleti “üç aşağı beş yukarı” ortaya çıkarmış…

Işık ve gölgenin efendisi, Caravaggio

Zafer Karkaç tarafından Sanat ile işaretlenerek gönderildi (21 June 2006)
“Belinde sallanan kılıcı, kendisini izleyen uşağı ile her an bir kavga ya da tartışmaya hazır bir şekilde kasıla kasıla yürüyerek bir davetten diğerine gidiyordu.”

xKuzeyli bir ressam olan ve o sıralarda Roma’da misafir olarak bulunan Van Mander’in Michelangelo Merisi Caravaggio’yu gördükten sonra yazdığı bir cümledir bu. Yaşadığı dönemde gücü ve dehası kabul edilmiş bir kişi. Kendisinin fazlaca farkında olan ve bunun sınırsız tatminini kimi zaman gösterişli tavırları, kavgacılığı ve serseriliği ile dışa vurmuş bir sanatçı.

Kimisi ondan “sanatçı kimliğinin” ilk abartılı ifadesi olarak bahseder.

Caravaggio Markizi Francesco Sforza’nın kâhyalığı yapan, mimarlık ve dekorasyon gibi işlerle uğraşan (anlayan) Fermo Merisi isimli bir baba ve Lucia Aratori isimli bir annenin muhtemelen en küçük çocuğudur Michelangelo. Ailenin diğer bütün çocukları büyük ihtimalle Milano’da doğmuş. Kesin olmamakla birlikte söylenen salgın hastalıktan kaçan ailenin Milan’a 30 km uzaklıktaki Caravaggio’ya yerleşmiş olduğudur.

Hareket ve macera dolu yaşamı, Milano yakınındaki ona ismini veren Caravaggio kasabasında başlamış. Eğitimini, çağının pek çok sanatçısının izlediği yollardan geçerek tamamlamış: 11 yaşında Simone Peterzano’nun yanına girmiş ve usta-çırak ilişkisi içerisinde yetişmiştir.

xDaha sonra, 1588- 1592 arasındaki bir tarihte Roma’ya gitmiştir. Bazılarının bahsettiği kadarıyla; Roma’ya geldiğinde beş parasız, “yarı çıplak”, kalacak yeri olmayan, yarı sefil bir haldedir. Birkaç ay sonra Papa VIII. Clement’in en iyi ressamlarından Giuseppe Cesari’nin yanında çalışmaya başlar. Bilinen ilk tablosu “Meyve Sepetli Oğlan”1 1593 tarihinde yapar. Tablosunda modellik yapan kişi, Roma’daki arkadaşlarından biridir. Bu 16 yaşındaki Sicilyalı Mario Minniti’dir. Ressam Prospero Orsi ve Mimar Onorio Longhi ile de önemli dostluklar kurmuştur bu dönemde.

Roma’ya geldikten birkaç yıl sonra 1594 yılında Cesari’nin yanından ayrılır. Kendi ayakları üzerinde durmaya başlamıştır artık. Roma bu dönemde “Karşıreform” hareketinin etkisiyle kilise tarafından sanata büyük önem verildiği canlı bir sanat merkeziydi.

Caravaggio’nun Roma’da bulunduğu sıralarda Rönesans’ın tüm etkilerini inceleme imkânı bulduğunu, antik kalıntıları, Michelangelo ve Raffaello gibi büyük ustaların eserlerini gördüğünü, incelediğini düşünmek sanırım yanlış olmaz. Ancak erken çalışmalarında daha çok Giorgione ile ifadesini bulan bir kuzey duyarlılığı söz konusudur ve Roma’daki ilk dönemlerinde de bu anlayışı sürdürmüştür.

xZamanla natürmort gerek dinsel gerek günlük hayattan sahneleri içeren erken dönem çalışmalarının ayrılmaz bir parçası olmuştur. 1596 (bazı kaynaklarda 1597) tarihli “Meyve Sepeti ” adlı resmi, bağımsız bir natürmort çalışması olarak batı resim sanatında bu alandaki erken örneklerden birisidir. Caravaggio’nun bilinen tek natürmort eseridir. Milano’da, Pinacoteca Ambrosiana’da bulunmuştur. Tablonun kardinal Borromeo tarafından satın alındığı veya kardinal del monte tarafından kütüphaneye bağışlandığı düşünülmektedir.

Bazı konuları farklı ele alışlarının yanı sıra Caravaggio, erken çalışmalarında bile üslupsal bir yenilenmenin ipuçlarını vermektedir. Resimler, tek bir kaynaktan gelen yoğun ışık kullanımı, nesnelerin dokularının sunumu konusundaki ustalık ve olayın doruk anının aktarımı ile barok özellikleri yansıtmaktadır. Onun dramatik etkiyi arttırıcı ışık kullanımı, tenebrizm* ya da Caravaggioculuk adı verilen bir yaklaşımın doğmasıyla sonuçlanacaktı. Figürler, koyu bir fon üzerinde sunulurken, yoğun bir ışık huzmesiyle aydınlatılan resimsel mekânda oluşan ışık-gölge karşıtlığı sonucu hacim kazanmaktadır. 1596-1600 arasına tarihlenen “Emmaus’da Yemek“, tenebrizmin izlenebildiği erken Caravaggio resimlerinden birisidir. 1600-1601 yıllarında yaptığı bu tablo İngiltere’de London National Gallery’de bulunmaktadır.

x
Caravaggio’nun en önemli özelliği o dönemde geçerli olan standart güzellik anlayışını göz ardı ederek insanı zorlayan, şok eden bir gerçeklikle resim yapmış olmasıdır.

Resimlerindeki doğal gerçeklik, Caravaggio’nun yaşadığı dönemde kazandığı şöhretin temel nedeni olmalıdır. Ancak gerek resimlerini ele alışındaki bu tutum, gerekse sanatçının skandallara yatkın kişiliği, şöhretinin etrafında pek çok tartışmanın yaşanmasına neden olmuştur.

Daha birçok şeyde olduğu gibi bazı sanat yapıtlarının tadına varılmasında, alışkanlıklarımızı ve önyargılarımızı aşmaktaki isteksizliğimizden daha büyük bir engel yoktur. Bildiğimiz bir konuyu alıştığımızdan farklı bir biçimde ortaya koyan düşünceler, yazılar hatta resimler tarih boyunca “doğru” olmadığı gibi gerekçe ile eleştirilmiştir.

“Bir öykünün sanatta canlandırılışını ne kadar sık görmüşsek, aynı konunun hep aynı örneğe uygun olarak betimlenmesi gerektiğine o kadar körü körüne bağlanırız. Kutsal konulara gelince, özellikle bu konularda duygular o doruk noktasındadır. Bilindiği gibi Kutsal Kitaplar, İsa’nın dış görüşüne ilişkin en ufak bir ip ucu vermezler. Ama Tanrı’nın bile insan biçimli hayal edilemeyeceği ve giderek, alıştığımız imgeleri ilk kez o sanatçıların yarattıkları bilindiği halde, birçokları hala, bu geleneksel biçimlerden uzaklaşmanın günah işlemek gibi bir şey olduğuna inanırlar.”

“Kocaman yürekli, devrimci” İtalyan ressamı Caravaggio, bir Roma kilisesinin sunak masasına konmak üzere kendisine sipariş edilen “Aziz Matta” tablosunu işte böyle farklı bir biçimde yorumluyor. Kendisinden istenen “şapkadan tavşan çıkarmak” gibi bir mucize. Oysa, onun gözünde Matta, bir tavşan yetiştiricisi ve asıl resmedilmesi gereken o.

xKutsal kitabın içeriğindekileri yeni bir bakış açısıyla yorumlama çabası bazılarına göre sadece kiliseyi bazılarına göre bir çok kimseyi kızdırdı. Skandal 1600 yılları dolayında etkinlik gösteren cesur ve devrimci İtalyan ressamı Caravaggio’nun etrafında koparıldı. Aziz, vahiyleri yazarken betimlenecek ve vahiylerin Tanrı’nın sözü olduğunu kanıtlamak için Aziz’in yanına esin perisi bir melek konulacaktı. Üstün bir hayalgücüne sahip ve uzlaşmasız bir genç olan Caravaggio, Aziz Matta’yı, hiç ummadığı bir anda kitap yazma durumunda kalan kalan yaşlı, yoksul bir emekçi, sıradan bir halk adamı olarak tasarlamaya çalıştı. Çalışması sonucunda, koca bir kitabı kabaca elinde tutmaya çalışan ve hiç alışık olmadığı her halinden belli yazma eylemi nedeniyle tedirginlikle alnını kırıştıran, ayakları çıplak ve kirli, başı kel bir Aziz Matta çizdi. Yanına da göklerden inip, öğretmenin küçük bir öğrenciye yaptığı gibi, azizin elini yumuşakça yöneten genç bir melek koydu.

Caravaggio tabloyu kiliseye teslim ettiğinde, halk bunu azize karşı yapılmış bir hakaret olarak saydı ve ortalık birbirine girdi. Tablo kilise tarafından geri çevrildi ve Caravaggio yeni bir çalışma yapmak zorunda kaldı. Solda gördüğünüz Aziz Matta ve Melek tablosunun ilk haliydi. Tablonun orijinalini 1815 yılında marki Giustiniani satın almış ve mirasçıları tarafından Berlin müzesine bağışlanmışsa da II. Dünya Savaşı sırasında ortadan kaybolmuştur.

xBaşına yeni bir bela gelmesini istemeyen sanatçı, melek veya azizlerin nasıl görünmeleri gerektiğiyle ilgili en geleneksel kalıp düşüncelere özenle bağlı kaldı. Kuşkusuz yine iyi bir tablo çıktı ortaya, çünkü Caravaggio tabloyu elinden geldiğince canlı ve ilginç kılmaya çalışmıştı. Ama buna rağmen, içimizde uyanan duygu bu ikinci tablonun, ilk tablodan daha az dürüst ve içten olduğudur. (Sağda)

Caravaggio, günümüzde kimilerine göre devrimci ruhlu, geleneklerin boyunduruğundan kendisini kurtarmaya çalışan, bir o kadar da kibirli ve asabi yaradılışlı düşünmeden bıçağını karşındakine saplayabilecek kadar da deli dolu biridir. Hayatı üzerine yazılmış eserleri okursanız, kısa süren yaşamının büyük bir kısmının fakirlik içinde geçtiği, hapishanelere girip çıkan, çoğu zaman kaçak olarak yaşayan bu arada yanında şehirden şehire sanatını taşıyan biri olduğu görülmektedir. Alışılagelmiş kalıpların dışına çıkarak azizleri bile sıradan birer insan gibi betimleyerek çığır açmıştır.

Caravaggio’nun Temmuz 1610 tarihinde Napoli’den Roma’ya doğru kaçak olarak çıktığı yolculuk son yolculuğu olur artık. Papa’dan bir af belgesi beklemektedir. Eline ulaşmayan belge yüzünden Papalık devletinin kıyılarına çıkmak tehlikeli olabilir düşüncesiyle Toskana garnizonuna ulaşır. Ancak burada tutuklanır. Tutuklanmasında bir yanlışlık yapılmıştır ve İspanyol askerler tarafından serbest bırakılır. Ancak kötü talih yakasını bırakmaz. Eşyaları ve yanında getirdiği düşünülen Vaftizci Yahya tablosu, beraber geldiği yelkenli ile birlikte ayrılmıştır karadan. Umudunu yitiren Caravaggio bazı kaynaklara göre yakalandığı ateşli bir hastalıktan, bazılarına göre Napoli’de karıştığı bir kavgada aldığı yaralardan ötürü veya bir diğer iddiaya göre de bir cinayet sonucu Porto Ercole’de karaya çıktıktan sonra 18 Temmuz 1610 yılında hayatını kaybeder ve aynı yere gömülür.

xCaravaggio’nun umutlarıyla beraber, eşyalarınıda götüren yelkenlide olduğu düşünülen Vaftizci Yahya tablosunun Borghese’de veya Vincenzo Bonello’nun koleksiyonunda bulunan tablolardan biri olduğu düşünülmektedir.

Caravaggio’nun ünü ölümünden sonra 1630 yıllara kadar devam eder. Ancak 18. yüzyıl unutulduğu dönemdir. 19. yüzyıla gelindiğinde tekrar hatırlanmaya başlar. Toplumsal beğeninin sürekli değişmesi sanatçı hakkındaki kararsızlığın yaygınlaşmasına sebep olmuştur. Bu yüzden hakkındaki belgeler ve biyografiler tutarlı ve kesin değildir. Caravaggio’ya duyulan ilginin artması sonucu ona ait olduğu şüpheli olan ve literatürde adı geçmeyen bazı eserler de ortaya çıkmıştır. Bilinen bazı eserlerinin akibeti bilinmemekle birlikte, bazılarından ise sadece kopyaları yoluyla bilgi sahibi olunmuştur. Roma’da Galleria Nazionale’de sergilenen Narcissus** ve yakın geçmişte restore edilen İsa’nın yakalanması*** da bunlar arasındadır. Bu tablolarla ilgili herhangi kayıt bulunmamasına rağmen teknik açıdan, ikonografik açıdan Caravaggio özellikleri taşıyan tablolar oldukları söyleniyor.

* Yukarıda eklediğim son resim Aziz Matta’nın Şehit Edilmesi adlı tablosuna aittir.
** Narcissus isimli tablo (1588-89)

*Tenebrizm, İtalyanca Tenebrismo (Latince tenebrae “koyuluk”) kelimesinden gelir. Batı resmindeki figüratif kompozisyonlarda, aydınlık ve karanlık alanların dramatik etkiyi artırmak amacıyla karşıtlık oluşturacak biçimde düzenlenmesi. Caravaggiocu resimlerde çok koyu bir fon üstünde verilen figürler, bir ışık demetiyle aydınlanır ve oluşan ışık-gölge karşıtlığı sonucu hacim kazanır. Bu teknik ilk kez İtalyan ressamı Caravaggio tarafından uygulanmış ve 17. yüzyıl başlarında ondan esinlenen birçok ressamca benimsenmiştir. Fransız Georges de La Tour, Flenenkli Gerrit van Honthorst ve Hendrik Terbrugghen, İspanyol Francisco de Zurbaran, Caravaggioculuğu resimlerinde ustaca uygulayan sanatçılardır.

Silah insan evladının en aptalca buluşudur!

Selim Yörük tarafından İnsan Hakları, Savaş ile işaretlenerek gönderildi (12 June 2006)

"İlkel" zamanlarda bir silaha sahip olmak yaşamın devamı için bir gereklilikti. Vahşi hayvanlara karşı kendilerini korumak için en ilkel silahlar "zorunlu olarak" üretilmiş oldu. Daha sonra, çağlar ilerledikçe insanoğlu elindeki silaha daha çok ısınmaya başladı. Onu kullanmada ustalaştı.

İnsanoğlu, silahın dışında yaptığı diğer buluşlarla kendine çok daha güvenli bir çevre yaratmasına rağmen elindeki öldürücü şeyi bırakamadı. Aksine, daha hızlı ve kesin çözüm sunan versiyonlarını geliştirdi. Hayvanlardan korunmak, kendi varlığını sürdürmek için ürettiği nesne kendisine hayvani özellikler kattı. Ama bundan memnun olmadıkları söylenemezdi. Silah "güç" demekti. Beyinlerinde olmayan gücü tamamlayan bir güç.

Gerçekten de, dünya savaş tarihine bakıldığında, insanoğlunun ne kadar vahşi olduğu ortaya çıkar. Bazıları savunma, bazıları dini yayma, bazıları da olası tehlikeleri önceden giderme amacı ile savaşmış olduklarını beyan ederler. Savaşan taraftarlardan hiçbiri haksız değillerdir kendilerine göre.

Hep bir "savaşın asıl nedeni" durumu vardır. Ve bunlar lise tarih sınavlarının demirbaş sorularının kilit noktalarıdır. Ne ironik… Tarihte yapılmış koca bir salaklık, öğrencilerin öğrenme yeteneklerini, zekalarını ölçmek için kullanılıyor…

Charles Darwin‘e göre aynı türden -belki de farklı ırktan- geldiğimiz "insan" atalarımız temelde hayvani içgüdüler ile savaş denen "öldürme oyunu"nu geliştirmişler. Daha sonra gelenler ise, onların bu oyunlarını uzun uzun inceleyip oyunda kullanılan taktikleri günyüzüne çıkarmışlar. Yetinmeyip, bu konu üzerine ballandıra ballandıra kitaplar yazmışlar, "tarihin gizemli köşeleri" havucu ile. Öyle saçmalayanlar olmuş ki aralarında, öldürmeyi sanat bellemişler.

Günümüz "öldürme sanatı"nın enstrumanları son teknoloji ile üretilmiş silahlar. Artık bu silahlar eskisi gibi verimsiz(!) değil. Bir kurşunla bir kişi öldürmek ne kadar da kötü bir şeymiş oysa fiyat/performans analizlerine göre. "Bomba" gibi bir buluş ile toplu kıyımlar yapılabilir hale gelmiş. Ne de güzel olmuş!

Toplu kıyımlar yapmak da yetmemiş. Atom bombası denen şey üretilmiş. "Silahın etkisi anlık olmasın. Devam etsin öldürmeye uzun zaman boyunca" şeklindeki dâhiyane (!) fikirden türemiş.

1945 yılının Ağustos ayının ilk günlerinde toplam 5 milyon civarında bildiri, havadan 33 farklı Japon kentine yağar. Bildiride şöyle der;

"Bu bildiriyi dikkatlice okuyun! Burada verilen bilgiler sayesinde kendinizin ve yakınlarınızın hayatını kurtarabilirsiniz. Birkaç gün içinde arka sayfada isimleri verilen şehirlerin bazıları ya da tümü Amerikan bombaları ile yok edilecektir. Bu şehirlerde saptadığımız askeri hedeflere yönelik olan bu saldırıda sizler (siviller) de zarar görebilirsiniz. Biliyorsunuz, bombaların gözleri yoktur.

Amerika’nın insan hakları politikası gereği, hava kuvvetlerimiz masum insanlara zarar gelsin istemez. Bu nedenle, bahsi geçen şehirleri boşaltmanız için size bu uyarıyı gönderiyoruz. "

Bildirinin devamında ise Amerika’nın atılacak olan, en son teknoloji ile üretilmiş olan bu atom bombalarıyla barışı hedeflediği belirtilmektedir. Yani, kısacası "Sizi barış için öldürüyoruz" diyorlar. Acaba bu cümle dünya tarihi boyunca kurulmuş en saçma cümlelerin ilk 5′inde kaçıncı sırayı alır?

NagazakiBildiride söz verildiği gibi ilerleyen günlerde Hiroshima ve Nagasaki adlı şehirlere son teknoloji ürünü bombalar atılıyor. Bu bombalar o anda ve sonrasında yüzbinlerce kişinin hayatına son veriyor ve bir o kadarının da geri kalan hayatını işkenceye çeviriyor. Sonuç olarak bir savaş enstrumanı ile barış sağlanmış oluyor. Bu nasıl bir mantıktır, bu nasıl bir çözüm yoludur anlamak, kavramak biz kıt beyinliler için biraz zor oluyor.

Sanırım şu an binlerce bilim adamı tüm bilgileri ve zekâları ile fiyat/performans oranı çok daha yüksek olan silahlar üretmek için kafa yoruyorlardır. Ne kadar da hoş! Teşekkür ederiz…

Stanley Kubrick bombalar ile ilgili endişelerimizin yersiz olduğunu, onları sevmeye çabalamamız gerektiğini anlatmış Dr. Strangelove ile. Benim gibi "öldürücü" derecede endişeye sahip arkadaşlar izlesin derim. Ben biraz sonra gidip tekrardan izleyeceğim (İpucu: Öğretici değil mizahi bir filmdir).

"Gentlemen! You can’t fight in here, this is the War Room!!"

Bir bedende iki insan: sağ beynin sol beyne isyanı

B. Duygu Özpolat tarafından Bilim ile işaretlenerek gönderildi (12 June 2006)

“Trevor Samsa, bunaltıcı rüyalardan uyandığı bir sabah, sol elinin sağ eline isyan edip “kendi kafasına” göre takılmaya karar verdiğini farketti. Doktorlar, tedavi için birkaç gün önce geçirdiği “callostomy” ameliyatının “yabancı el sendromu*”na yol açabileceği konusunda onu uyarmışlardı. Ameliyat öncesi ağır epilepsi hastası olan Trevor doğrusu, sol elinin kendisini boğmaya çalışacak kadar yabancılaşağını düşünmemişti. Evet, bunaltıcı rüyalar sandığı şey aslında gerçekti: gece sol eli, kendi sol eli, Trevor’u boğmaya yeltenmişti!”

Biliyorum bir bilimkurgu kitabından alınmış gibi duruyor bu anlatılanlar. Fakat yukarıdaki paragrafta uydurma olan tek şey malesef “Trevor Samsa” (evet, onu ben uydurdum). Bununla birlikte isimleri Trevor Samsa olmasa da, yabancı el sendromuna yakalanan insanlar gerçekten var. Bir bedende iki farklı kişilik, birbirinden bağımsız işleyen iki beyin, iki zihin sahibi olmak, evet mümkün ve hatta Dünya adlı bu acayip gezegende çok kereler vuku bulmuş. Hatta hatta Roger Wolcott Sperry adındaki bir bilim adamına Nobel ödülü kazandırmış ve Sperry’nin Nobel ödülünü almasından 25 yıl sonra, New Orleans’ta ikamet etmekte olan bir hatun kişinin kendisi ile ilgili makaleler okuyup, çevirip, Moleskin’inin sayfalarına notlar almasına sebep olarak, akranlarının partilerde göbek atmakta olduğu bir haftasonunu alıp götürmüş. O kadar da ilginç.

Her şey, bazı ağır epilepsi hastalarının tedavisi için, beynin iki yarımküresinin birbiri ile iletişimini kesme fikriyle başladı. Bunun için cerrahi yollarla beynin sağ ve sol yarımküreleri, corpus callosum adı verilen ve yarımküreleri birbirine bağlayan büyük sinir bandı kesilmek suretiyle birbirininden ayrılıyordu. Sonuçta hastalar epilepsiden tamamen kurtulmuş oluyorlardı. Üstelik görünürde davranışsal hiçbir değişiklik göstermiyorlardı. Görünürde…

corpuscal-759096.jpg

Sperry ve öğrencileri, iki taraf arasındaki bilgi iletimi bu şekilde sona erdirildiğinde, aynı bireyde, işlevsel olarak birbirinden bağımsız iki ayrı “zihnin” varlığının söz konusu olduğunu gösterdiler. Hastaların operasyon sonrası çoğunlukla normal görünmelerinin olası açıklaması ise, iki yarımkürenin her ne kadar birbirlerinden ayrılmış olsalar da, genel olarak ortak bir karar içinde olmaları, ya da birinin diğerine baskın gelmesi ve bu sayede de açık seçik bir anlaşmazlığın ortaya çıkmamasıydı. Fakat her hasta o kadar şanslı olmayabiliyordu.

keyring-732087.gifvi-722848.jpg

Sperry epilepsi sebebiyle callostomy uygulanmış hastalarla çalıştı. Deneylerden birinde, hastaya sadece sol görüş bölgesine düşecek bir resim ya da yazı -örneğin anahtar- gösterildiğinde, hasta gördüğü şeyin ismini söyleyemiyordu (ya da okuyamıyordu). Çünkü okuma, dil ve konuşma gibi etkinlikler çoğu insanda beynin sol tarafından kontrol edilir fakat sol görüş alanına düşen bir resim sadece sağ beyin tarafından görülür (sağdaki resmi inceleyin).** Bununla birlikte bu hasta önüne konmuş pek çok nesne arasından sol eliyle “anahtar”ı seçebiliyordu. (Çünkü sol el, beynin sağ yarımküresi tarafından kontrol ediliyor.) Normal bir insana bir resim ya da yazı gösterildiğinde, bilgi önce sağ beyine iletilir, daha sonra da corpus callosum aracığıyla sol beyine aktarılır. Bu sayede bir aletin ismini söylemekte ve onu kullanmakta zorluk çekmeyiz. Fakat aradaki bu bağlantı olmadığında, bilgi beynin bir tarafında takılıp kalır.

Bu ve benzeri pek çok deney, beynin her iki yarımküresinin farklı işler üstlendiğini gösterdi. Aradaki bağlantı kopunca neler olabileceğiyle ilgili ise, Sperry’nin deneylerine ek olarak literatüre günümüze dek geçmiş pek çok ilginç olay var:

- “Bölünmüş beyin” sahibi bir adam, bilinci yerinde olarak sigara içmek istemiş. Fakat ne zaman sigara yaksa, -sağ beyni tarafından kontrol edilen- sol eli sigarayı alıp atıyormuş.

- Başka bir kadın hasta bir sabah birinin kendisini tokatlamasıyla uyanmış. O sırada çalmakta olan saati susmuş ve kadın birden uyuyakalmış olduğunu ve önemli bir toplantıya geciktiğini farketmiş. Meğer onu tokatlayarak uyandıran kendi sol eliymiş. Sol beyni uykudayken sağ beyni uyanmış ve onu toplantıyı kaçırmaktan kurtarmış.

- Aynı dertten muzdarip görünen şu zavallı köpeğe de bir göz atın derim :)

* Yabancı el sendromunun tek sebebi, burada bahsedilen ve epilepsi hastalarına uygulanan callostomy değil. Başka bazı beyin ameliyatları, inme veya kimi enfeksiyonlar gibi farklı durumlar da bu sendroma yol açabiliyor.
** Bu zıtlığın sebebi, vücudun sol tarafının sağ beyin, sağ tarafının da sol beyin tarafından kontrol ediliyor olması.
Not: Bu arada bölünmüş beyin araştırmaları konusunda Roger W. Sperry (1913-1994) 1981 Nobel Tıp ve Fizyoloji Ödülü’nü David Hubel ve Torstein Wiesel ile paylaştı.

İki kalas bir heves (4):
“Benim güzel lahanam”

Ali Işıngör tarafından Kültür, Tarih, Spor ile işaretlenerek gönderildi (10 June 2006)

 

Bassus

Roma konsulü Gaius Julius Quadratus Bassus,
utanmadan "gaza gelişinin" mozaiğini yaptırmış.
Mozaikte, dört büyük takımın önünde gözüküyor
"holigan" konsulümüz…

(…)

Önce biraz tarih…

İmparator Septimius Severus‘un yaptırdığı, Büyük Constantinus‘un (M.S. 306-337) ise genişlettiği Hippodromos, 480 x 117 metre boyutlarında bir alana yayılmış, 100.000 kişi aldığı söylenen devasa bir yapıydı.[1]

"Hippodromos da nere ola ki?" diye soracaklara hemen söyleyelim: Bugün Sultanahmet’te, Yerebatan Sarnıcı ile Marmara Üniversitesi rektörlük binası arasında uzanan ve eskilerin "At Meydanı" dediği yerden bahsediyorum. Günümüzde sadece Spina’sının üzerinde duran üç sütunun (Tutmosis Sütunu, Burmalı Sütun ve Örme Sütun) ayakta durduğu meydana kurulu bu yapı, 40 yıl öncesine kadar dünyanın en büyük stadyumuydu!

Dilerseniz, tarihin en büyük stadyumlarından biri olan Hippodromos’un büyüklüğünü Brezilya’daki efsanevi Estádio do Maracanã ile karşılaştıralım. Maracanã stadyumunun dıştan dışa (tribünlerin en dış noktaları arası) en geniş noktasındaki çapı 320 metredir. Bir başka deyişle, Hippodromos’un sadece üçte ikisi kadar! Dünyanın en büyük stadyumları arasında gösterilen Maracanã, 77 bini oturmak üzere en fazla 103.000 kişiyi alabilirken; 100.000 kişi Hippodromos tribünlerinde rahatlıkla oturabiliyordu.[2]
 Dört takımın renkleri
İçinde atlı araba yarışlarının düzenlendiği bu alan, sadece rakip takımların değil, Bizans İmparatorluğu içindeki rakip politik grupların da birbirine karşı güç gösterisinde bulunduğu bir alandı. Kent içinde birbirine diş bileyen dört takım, atlı arabaların sürücülerinin giydiği zırhların renkleriyle adlandırılıyordu: Maviler (Venetoi), Yeşiller (Prasinoi), Kırmızılar (Rousnoi) ve Beyazlar (Leukoi)…

Kökenini Roma İmparatorluğu’nun dört büyük politik eğiliminden alan bu takımların halk üzerindeki etkisi muazzamdı. Kartacalı Hannibal’in orduları Roma kapılarına dayandığında bile yarışmalar aralıksız bir şekilde sürüyordu, halkın dikkatini sorunlardan uzak tutmak isteyen Roma imparatorları "Fado, Fiesta ve Futbol"dan oluşan sihirli formülü 2.500 yıl öncesinden keşfetmişlerdi…

Bizanslılar Roma’dan bu geleneği almakla kalmayıp, 1.700 yıl öncesinin Maracanã’sı diyebileceğimiz Hippodromos’ta gerçek bir çılgınlığa dönüştürdüler. Sultanahmet’teki "At Meydanı" sadece 15 günde bir düzenlenen mutad yarışlara değil, o dönem için bilinen dünyanın her yanından gelen takımların yarıştığı bir çeşit "Dünya Kupası"na da evsahipliği yapıyordu. Düşünsenize, evinizin yanı başında Dünya Kupası düzenleniyor ve dört yılda bir değil, her dini bayramda hatta bazen "15 günde bir" yapılıyor!

Bizanslıların bu işi biraz abarttığını, hatta su "kaçırdıklarını" sizlere söylemiştim. İmparator I. Constantinus döneminde dört takım ile bağlayan rekabet; Beyazlar’ın Maviler ile, Yeşiller’in ise Kırmızılar ile ittifak kurmasına yol açmış, "er meydanı" iki takıma kalmıştı. Bu iki takım, Bizans tarihinin aynı zamanda en önemli iki partisi olacaktı: Maviler ve Yeşiller.

Halk, "Yeşiller" ve "Maviler" adıyla anılan iki takım arasında bölünmüştü. Maviler iktidara ve imparatorlara daha yakın olup -hepsine değil, lakabı yeşil olan imparatorlar bile var Bizans tarihinde!- koyu bir Ortodoks inancına sahipti. Yeşillere ise esnaf ve sokaktaki insanlar sempati duyuyordu, monofizit inancın temsilcisi olan bu takımın taraftarları kural tanımazlık ve kavgacılıklarıyla ün yapmıştı.

Maviler ile Yeşiller taraftarlarının oturduğu mahalleler bile ayrıydı: Maviler Kadıköy tarafında, Yeşiller ise Suriçi’nde Blakhernai (Ayvansaray) mahallesinde yaşardı! Yarış zamanı dışında kentin güvenliğinden sorumlu olan bu takımlar, asayişi sağlamak bir yana kentin huzurunu bozuyorlardı.

Bir sürücünün bir takımdan diğer bir takıma geçmenin cezası, taraftarlar tarafından ihanetle suçlanılacak, hatta ölümle cezalandırılabilecek bir harekettir. Bizans İmparatorluğu’nda bunun da bir istisnası vardır elbet: Döneminin en ünlü sürücüsü ve yenilmezliğiyle ün salan Porfirios, her iki takımın taraftarlarınca sonsuz bir saygı görürdü. "Göbeğini saymazsak" döneminin Sergen Yalçın’ı olan Porfirios, iki takım arasında durmadan yer değiştirmesine rağmen, taraftarları onun kente yedi heykelini dikmişlerdi! Bu heykellerin kaideleri bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.

İki farklı politik ve dini inancın simgesi olan bu iki takım arasında at arabası yarışları, haliyle son derece çekişmeli oluyordu. Takımlardan birinin diğerine yenilmesi bir politik anlam da taşıdığından, yarışmaların sonu itirazlar ve meydan kavgalarıyla sona eriyordu.

Bu kavgalardan bir tanesinde arkadaşlar biraz fazla ileri gidip, önce rakip takım bir taraftarlarını, arkasından stadyumu, nihayetinde de Hagia Sophia Kilisesi’ni (Şimdiki Ayasofya Camii’nin yerinde inşa edilen üçüncü kilise) yakmışlar!

"Madem bu kadarını yaptık, kim tutar bizi? Oldu olacak imparatoru da yakalım, şenlenelim" diyerek gaza gelen dönemin "çarşı grubu" Yeşiller ve Kadıköy yakasına hâkim olan Maviler (Fenerbahçeli de diyebilirsiniz, çünkü asıl para bu takımdaymış…) bu amaçlarında az daha başarıya ulaşıyorlardı…

Başkenti isyancılara terk etmeye hazırlanan imparator I. Iustinianus (I. Jüstinyen), karısı Theodora’nın karşı koyması üzerine direnmeye karar verir. Peki, ne yapar? Kambersiz düğün olur mu? İşte işin burasında devreye Türkler giriyor :)… Bizans ordusunun en parlak generali olan Mundus -ki kendisi Hun imparatoru Attila‘nın torunudur- paralı Germen askerlerinden oluşan ordusuyla isyanı bastırır. İsyancıları Sultanahmet’te, olayların başladığı Hippodromos’ta çeviren Mundus, 30.000 "holiganı" kılıçtan geçirir![3]

Her neyse, varlıklarını 13′üncü yüzyıla kadar sürdüren bu takımlar, Osmanlı döneminde farklı bir çehreyle karşımıza çıkar. 15. yüzyıldan itibaren At Meydanı’nda yarışan iki cirit takımı kenti avucunun içine alır: Bamyacılar ve Lahanacılar.

Bamyacılarla Lahanacılar, Osmanlı devrinin en büyük ve köklü iki kulübüdür. Merzifon’da kurulan ve Merzifon’un meşhur lahanalarından esinle "Lahanacılar" adını alan sipahi bölüğünün geçmişi 1400′lü yılların başına kadar uzanır. Osmanlı padişahı Çelebi Mehmet tarafından kurulan bölüğün en büyük rakibi ise Sultan II. Murat’ın kurdurduğu ve benzer bir hikâyeyle adını Amasya Bamyası’ndan alan Bamyacılar’dır.

 Cirit

15. yüzyılın başlarından 19. yüzyılın ortalarına kadar varlığını sürdüren bu ezeli rekabette, karşılaşmalar tam anlamıyla birer "derbi"dir. Takımların fanatikleri arasında paşalar, sadrazamlar hatta padişahlar vardır. Bugün Osmanlı döneminden kalma bir mezarlığın yanından geçip de, lahanaya benzer bir mermer başlığı görürseniz şaşırmayın, çünkü sahibi "pazara kadar değil, mezara kadar" lahanacı olan hasta bir taraftar olabilir!

Tarihimizde kulübleri için şiirler yazıp, zafer anıtları diktiren padişahlar bile var. Merak ettiniz değil mi? O halde, Osmanlı padişahı III. Selim’in Lahanacılar için yazdığı şiirin ilk mısrası ile bitirelim yazımızı:

"Benim güzel Lahanam…"

 


Meraklısına notlar:

[1] Tarihi isim ve mekânların isimlerin arkeolojik disipline uygun olması açısından, dönemsel özelliklerini korumaya çalıştım. Yer isimlerinde Wolfgang Wüller Wiener’den, özel isimlerde ise bu konuda çok hassas davranan bir bilim adamı olan, saygıdeğer hocam Fırat Düzgüner’den öğrendiğim yöntemi uygulamaya çalıştım. Bu nedenle, özellikle VI. yüzyıla kadar olan özel isimlerde Latin dili kurallarını, sonraki dönemde ise Grek dilinin özelliklerini izledim.

[2] Bazı kaynaklar bu rakamı 250 bine kadar çıkartsa da, bu rakam bana pek inandırıcı gelmiyor.

[3] Nika İsyanı (M.S. 532) üç aşağı beş yukarı bu olay örgüsünde yürümüş olsa da, burada mizahi bir tarzda anlatıldığından çok daha ciddi nedenlere dayanır. İki atlı yarış takımının taraftarları arasında çıkan bir kavganın büyümesiyle başlayan bu isyan, kentin yarısının yakılmasıyla sonuçlandı. Büyük bir kısmı Monofizit inanca sahip 30.000 asinin bugünkü At Meydanı’nda öldürülmesi, bu olayın aslında bir mezhep çatışması olduğunu gösteriyor.

[4] Bu işin suyunu daha fazla çıkarmadan, "İki kalas bir heves" yazı dizisini son bir yazıyla bitirmeye niyetliyim. Son yazı hepsinden güzel olacak :), diğer yazıları merak edenler buralara bakabilir:

"Turgut Reis ile Che Guevara arasında bir yerde"
"Faşistleri s.tir edin, biz hepimiz kardeşiz"
"Eşekler uçarsa"

Sonraki sayfa »