Geçen haftasonu tüm Pardus ekibi olarak 5. Linux Şenliği‘ndeydik, Ankara’da. Ben de sevgili Barış Metin gibi tembellik yaparak sunum vb. işlerinden uzak durmaya çalıştım, hatta bir tehlikeyi Barış’ı kurban ederek savuşturabildim. Yalnızca bir panelde 15-20 dk’lık bir yerim vardı, onu da işkembe-i kübradan hallettik. Ama son gün Barış’ın (Tembel) Fotoğrafçı Penguenin Alet Çantası seminerinden devşirme paneline konuşmacı olarak bulaşmaktan kurtulamadım. Beni, sağolsunlar, “tarihin derinliklerinde fotoğraf işi nasıl yapılırdı” bağlamında konu mankenliği yapmak üzere davet etmişlerdi panele. Ben de beklentilerini boşa çıkarmayarak agrandizörlerden filan bahsettim ve netekim konuşma sırasında “körük” sözcüğünü kullandım.
Neyse, konumuza dönelim, fotoğraf… Panelde yer alan sevgili Koray Löker ile bir konuda anlaşmazlık yaşadık: Fotoğrafın gerçekliği yansıtması ya da yansıtmaması. “Bu konuda ciltler yazılmıştır yavrum” dediğinizi duyar gibi oluyorum, ve haklısınız da. Ama ben moleskine’ime sistemsel bir araştırma yapmadan, mevcut fizik, optik ve fotoğraf bilgimle ve kişisel yaklaşım soslarımla çeşnilenmiş şekilde bir şeyler çiziktirmek istiyorum.
Bilişimin hayatımıza gittikçe daha fazla dalması, Moore yasası, PC devrimi, … şu-bu, hep aynı kaçınılmaz sona işaret ediyor: Şeylerin sayısallaşması, elektronikleşmesi, sanallaşması. Yazı, ses, görüntü ilk akla gelenler. Yazı en kolayı, bilgisayarların neredeyse ilk günlerinden bu yana karakter ekranları mevcut ve yazıyı “gerçeklikte olduğu gibi” sayısal ortama aktarabiliyoruz. Gerisi ince ayar işleri… Daha kaliteli ekranlar, daha kolay okunur yazı tipleri, e-kağıt, e-kitap, vb olsa olsa evrimsel değişiklikler getirecek. Ayrıca yazının bir sürekli uzayda (continuum) değil de kesikli yapıda (discrete) tanımlı olması işimizi çok kolaylaştırıyor. Sayısallaştırmamız gereken temel bileşenler (harfler) ve ortam ([çizgili/kareli] kağıt) zaten kesikli bir yapıda. Hızla yazıdan “sayısal yazı”ya geçiyoruz. Sadakat sonsuz, kayıp yok!*
Gelelim müziğe: Sesi kaydetmek ve saklamak iki yüzyıl öncesinin teknolojisi. Geçen yıllarda da sürekli sürekli geliştirilmiş bir teknoloji. Öyle ki “yüksek sadakat” isteyenlere Hi-Fi sistemler tasarlanıp üretilmiş. Bununla yetinmeyenler odyofil olup müzik sistemlerine servet harcamaya ve “duyulamayacak farkları duymaya” başlamışlar. Amaç açık: Kayıt ortamındaki sesleri dinleme ortamında, kaynağa olabildiğince yüksek sadakatle yeniden oluşturmak. Konser salonunda ya da stadyumda ya da caz kulübünde duyulanları aynen duymak istiyor dinleyici. Bunun için daha gelişmiş elektronik, daha gelişmiş akustik, özel odalar, özel kayıtlar, … neler neler yapılıyor. Konserve, turfanda ile aynı tadı versin istiyoruz. Amaç bu… Bilişimin işin içine girmesi ile sadakat tartışmaları daha da alevlendi. CD’lerin ilk zamanlarında AAD’ler, DDD’ler karşılaştırılırdı, bit sayıları, örnekleme frekansları en önemli kriterlerdendi, vesaire… Analogdan (öncelikle vinil, ve diğer uyduruk teknolojiler) sayısala (CD) geçerken neler kazanılıyor, neler kaybediliyor çok tartışıldı. Oysa bunun bilimsel bir yanıtı var, Nyquist kuramı diyor ki:
Kaynağı tam sadakatle örneklemek için en büyük frekansın iki katında örnekleme yapmanız gerekir
Tabi bu zamanda kesiklileştirmek için. Aynı zamanda büyüklük kesiklileştirmesi de yapacaksınız. Bu durumda da kullandığınız bit sayısı size dinamik aralığınızı belirleyecektir. Kısacası, 44.1 kHz örnekleme frekansında 16-bit analog-sayısal dönüşümü kullanırsanız 0-22 kHZ arasındaki tüm sesleri 96 dB dinamik hassasiyet ile kaydedebilirsiniz. Daha fazla sadakat istiyorsanız yolu belli, işlemin sonu, QED.
Tekrar ana konuya dönelim: Fotoğraf. Fotoğrafları da analogdan sayısala dönüştürmek istiyoruz. Arşiv açısından yapılacak basit: Var olan basılı fotoğrafları sayısallaştırmak. Müzik ile aynı problem, ama bu kez değişkenler zaman ve genlik değil, konum, renk ve parlaklık. Çözüm de aynı, Nyquist kuramı, yüksek sadakatte sistemler: Daha yüksek çözünürlüklü tarayıcılar, daha hassas fotoseller, daha düzgün sıkıştırma algoritmaları… Basılı fotoğrafa bakarsınız, bir de arşiv kopyasına, aynı mı, tamam; değilse çalışmaya devam!

Ama bir de fotoğraf oluşturma işleminin sayısal ortama devredilmesi var: Sayısal fotoğraf makineleri. Artık neredeyse sayısal olmayan kamera kullanan yok şipşakçılar arasında. Basın filmi atalı çok oldu. Profesyoneller bile sayısala geçiyor. Bu aşamada sadakat sorunsalına bir kez daha dönelim: Hangi sayısal fotoğraf teknolojisi “doğru” olanıdır, hangisi “gerçekliği” daha iyi yansıtır?
Burada sayısaldan uzaklaşıp fotoğrafa dalıp bir hipotez, gözlem, ya da dilerseniz slogan yerleştirmek istiyorum: Fotoğrafın amacı sadakat değil, tam tersine ihanettir! Çünkü zaten fotoğraf dediğimiz teknoloji ile bırakın yüksek sadakate erişmeyi, düşük sadakat bile bir kandırmacadır. İnsan görür, belli bir mekanizması vardır, bunu benden kat kat iyi açıklayacaklar da vardır. Ben açıklamayacağım zaten, ben yalnızca “görüyor”um. Ve biliyorum ki “gördüğüm”ü fotoğraf tekniği ile (mercek, diyafram, enstantane, kayıt ortamı ya da muadilleri) ile yakalamak mümkün değil. Olsa olsa yaklaşabilirsiniz, o da dediğim gibi bir kandırmaca ile. Alırsınız 35 ya da 50 mm’lik bir objektif (35 mm formatı için konuşuyorum, düzgün çevirme çarpanını kullanın lütfen), diyaframınızı olabildiğince kısarsınız, ama enstantaneyi hareketliliği belli edecek kadar düşürmeden (mesela meşhur güneşli-16 kuralını kullanarak), makul bir film ile kaydedersiniz. Sonuca bakanlar kendilerini biraz zorlarlarsa fotoğrafı çekenin konumundan fotoğrafı çekilen “şey”e bakıyormuş gibi hissedebilirler kendilerini. Benzer bir görüş açısı, benzer bir alan derinliği, makul bir düşük sadakat…
Ama bizim bahsettiğimiz fotoğraf bu değil, en azından çok basit şipşak uygulamasını, “ben de oradaydım” sendromunu bir kenara bırakırsak. İnsanlar çok geniş açıdan telefotolara pek çok objektif kullanıyorlar, diyaframlarını sonuna kadar açıyorlar, ya da enstantaneyi uzatıyorlar, düşük ya da yüksek pozlandırıyorlar, belli filmlerin peşinde koşuyorlar, ya da kameralarını sallıyorlar, döndürüyorlar, … daha neler. Bu insanlar “gördükleri”ni yüksek sadakatle konserve haline getirmek derdinde değiller. Onlar başka bir şey yapıyorlar. Görmediklerini, ve de kesinlikle göremeyeceklerini filme ya da sayılara hapsetmeye çalışıyorlar. Onlar ışıkla resim çiziyorlar, ışıkla şiir yazıyorlar, ışıkla dansediyorlar, ışıkla sevişiyorlar. Onlar için üçtebirler kuralı, zon sistemleri, … şu bu, hepsi safsata. Onlar fotoğraf çekiyorlar!
Kesinlike göremeyecekleri dedim, ve “aaaa” ve “oooo” itirazlarının yükseldiğini duyar gibi oluyorum. Evet, kesinlikle göremeyecekleri… Çünkü gözümüzde, örneğin, alan derinliği diye bir şey yoktur; gözün alan derinliği etkin olarak sonsuzdur. Dolayısı ile ön ve arka planın tamamen yok olduğu güzel portreleri göremezsiniz. Çünkü gözümüzde görüş alanı değişmez, Superman değilsek zum yapamayız. Dolayısı ile telefoto fotoğraflarının neredeyse tümü görülemeyecek şeylerdir, geniş açılar da öyle. Gözümüzle uzun pozlama yapamayız, güle güle hareket hissi veren çift görüntüleri ya da ipek gibi “akan” şelaleler… Böyle uzar gider, hoşunuza giden herhangi bir fotoğrafı düşünün ve burada “gösterilen”i görüp göremeyeceğinizi düşünün. İnanın bana, göremezsiniz, kesinlikle göremezsiniz!

Çünkü fotoğrafı çeken size görebileceğinizi değil, görmenizi istediğini gösterir; ya da göstermeye çalışır. Aslında bunu yalnızca “fotoğrafçı”lar yapmaz, basın fotoğrafçıları da yapar, sokak fotoğrafçıları da yapar, ve hatta şipşakçılar da yapar. İddia ediyorum, herhangi bir fotoğrafta gösterileni göremezsiniz, kesinlikle göremezsiniz. Her deklanşöre basış aslında gerçekliğe ihanetin kayda geçişidir. Düşük sadakatle, ya da gerçekliği eğip bükerek. Taammüden ihanettir… Makine de, objektif de, filtreler de, film de… bu işin bir parçasıdır, suç aletleridir.
Kimileri ihaneti yalnızca fotoğraf makinesi ile sınırlı tutarlar, ışık hapsolmuştur filme. Sonrasında olabildiğince yüksek sadakatle bu hapsedilmiş ışığı karta ya da slayda çevirmek gerekir. Kimileri işi daha ileri götürürler, karanlık odada da müdahale ederler ışığa. Aslında amaçlanan hala aynı şey, gösterilmek isteneni dökmek kağıda, slayda. Ben ilk sınıftayım, makara makineden çıkınca artık müdahale bitmeli diye düşünürüm. Ama bu kişisel bir tercih, doğru ya da yanlış’tan bahsetmiyorum.
Dönelim sayısal makinelere: Megapikseller, beyaz ayarları, ISO’lar… Bir açıdan bakınca sadakatten uzaklaşmak gibi geliyor, değil mi? Oysa ihanet için biraz farklı alet edevat, yeni suç ortakları, işte o kadar. Yaptığı aynı şey, ışığı işlemek, ışığa ses vermek, renk vermek… Fotoğrafçının göstermek istediğini, bu kez CCD yoluyla, bu kez bitlere dökmenin yolu. İğne deliği kutuları ile, dinozor büyük format kameralarla aynı şey. Şimdilerde sayısal makinelerin yetenekleri fotoğrafçıya istediği sonucu elde etmek için son derece yeterli özelliklerle donatılmış geliyor. Kimse “sayısal filme yetişemez” filan demesin, artık filmi ve farklı filmlere karşılık gelen sayısallaştırma algoritmaları ile geliyor ileri düzey sayısal makineler, yakında Fuji Velvia 100 ya da Ilford FP4 125 diye ayar yapabileceksiniz…
Yeterince açık sanırım, sayısala karşı değilim fotoğrafçılıkta. Bu durumda “sen neden sayısal fotoğraf makinesi almıyorsun?” sorusunu yanıtlamam farz oldu**: Bu benim hobim, kolay olmasından çok keyif vermesini istiyorum. Zor yoldan gitmek daha çok keyif veriyor. 33 yaşında bir makineyi tamir ettirmek ve ona lens aramak keyif veriyor. Filmler tabdan çıkarken “acaba nasıl olmuşlar” diye heyecan duymak keyif veriyor. Sayısal makine alacağım, herhalde Canon’un tam çerçeve makineleri (5D gibileri) makul fiyatlara düşünce. Ama yine de film çekmeye devam edeceğim…
* Bu yazıdaki, daha doğrusu kağıttaki “sonsuz sadakat” konusuna mutasavver bir yazımızda geri döneceğiz, zaman bulabilir de bitirebilirsek…** Meraklısına fotoğrafçılık alet çantamı özetleyeyim: Canon EOS 30 ve 28-135/f:3.5-5.6 objektifi. Babamın Revueflex (Zenit) E’si ve Helios 50/f:1.8 ve Industar 50/f:3,5 objektifleri. Sevgili eşime al(dır)dığım Canon SureShot Z90W şipşak ile Canon PowerShot A520 sayısal şipşak. Daha hızla Zenit’e ve yavaş yavaş da EOS 30′a objektifler edinmeyi planlıyorum. Bir ara da bir Ricoh GR1v düşürebilirsem değmeyin keyfime!
Not: Bu kez fotoğraflar benim, iki köpek fotoğrafı. İlki Büyükada’daki eski Rum Yetimhanesi’nde SLR makinem ile çekildi. İkincisi ise Manavgat’ta eşimin sayısal şipşakı ile.