Bibliokleptomaniden korunma yolu olarak ex-libris

Atilla Aktuna tarafından Kültür, Kitap ile işaretlenerek gönderildi (30 April 2006)


Edgar Allan Poe’nun tüm öykülerini severim. Hatta İngilizcesinden okuyamadığım için hiç hayıflanmadım. Çünkü hem Türkçe’de hem de Fransızca’da iki büyük ustanın çevirisi ile okuma şansım oldu

(Fransızca’da Baudelaire, Türkçe’de Tomris Uyar). [1]

 

exlibris2-710604.JPG“Altın Böcek”, kurgusuyla beni en etkileyen öykülerindendir Poe’nun (Öyküdeki altın böcek bir scarabée – bok böceği‘dir). İşte bu yüzden, olmayacak bir şekilde, hazırladığım ilk ex-libris’e altın böceği yerleştirip, içine de kebikeç yazmışımdır. Kebikeç, kitap cinidir ve kitaplara böceklerin uğramamasını sağlamakla görevlidir. Bir de duası vardır: “Allah, kitapları kara böceklerden korusun. Ya kebikeç esirge bu eseri!". Bu görevinden ötürü de ikinci batıl inancım olmaya hak kazanmıştır. [2] [3]

Gutenberg’den önce, kitapların yayılımı çok yavaştı ve Ortaçağ’da kiliselerin –belki de en olumlu yanları buydu tüm sansür mekanizmasına karşın– temel işlevlerinden biri, genç rahibin eğitiminin bir parçası olarak, eski eserlerin çoğaltılması işlemiydi ki, bu sayede "insanlık tarihinin en büyük yazılı metinlerin bir kısmı kitap kurtlarına ziyafet olmaktan kurtarılmıştır, diğer kısmı ise maalesef ziyafet olmuştur". (Afiyet olsun!)

bmamenophis3-706093.jpgHer kitabın tek/biricik olduğu bu dönemde, yazıcıların kitabın içine yerleştirdikleri kişisel bazı imlerin ex-libris’in de temelini oluşturduğu iddialardan biridir. Bu iddia; yazıcının kopyasını çıkardığı her kitaba aynı imi koyduğu kabulü ile mantıklı olsa da, ex-libris’in temelinde sahiplenme olgusu yatmaktadır. Ex-libris’in atası, Mısır Kralı III. Amenophis’in papirüslerine taktırdığı seramikten karolar şeklindedir ve üstünde “Firavun Amenophis’in kitaplığına aittir” yazmaktadır. Latince bir kelime olan ex-libris’in anlamı da “…’nın kitaplığına aittir” şeklindedir ve ardına kimin kitaplığına ait olduğu yazılır.

hedgehog-725693.gifŞimdi kullandığımız şekliyle –kitabın ilk sayfasına yapıştırılmış bir grafik tasarım olarak– ilk ex-libris’in, üzerinde kuşkular olsa da, 1450’li yıllarda Almanya’da yaşamış bir rahip olan Johannes Hans Knabensperg’e ait olduğu kabul görmektedir. Bu ex-libris’in yanısıra 1970’lerin sonlarına doğru İsviçreli piskopos Telamonius (1498) ve Polonyalı piskopos Mathiedrevici Wladislaw’a (1516) ait iki adet ex-libris bulunmuştur.

degaulle-784181.jpgBu ilk örneklerden günümüze dek 1.000.000’un üstünde farklı ex-libris yapıldığı düşünülmektedir ve işte bu nedenle de ex-librisler günümüzde önemli koleksiyonculuk nesnelerindendirler. Koleksiyonculuğun bir başka nedeni ise, exlibrisleri yapanlar arasında çok ünlü sanatçıların bulunması (Dürer, Cranach, Hogarth, Boucher, Beardsley, Klee, Giacometti, Picasso, Dali, vb.), kullananlar arasında ise her meslekten ünlü kişilerin yer almasıdır (William Penn, Lavoisier, Dickens, Bismarck, Conan Doyle, Gloria Swanson, Mussolini, Charlie Chaplin, Queen Elizabeth II, De Gaulle, vb.).

Sonuç olarak; geçen yazımıza gelen yorumlardan anladığımız kadarıyla çevremiz; kütüphanelerimizi bizim kadar hatta bizden daha çok seven ve aldıkları kitapları getirmeye kıyamayan potansiyel, gizli ya da tekaüt bibliokleptomanlarla dolu. Hâl böyle olunca da ister istemez, kitaplarımızı korumanın yollarını arıyoruz. Ex-libris kullanmak bunun etkili yollarından biridir, ancak kitaplarımızı korumanın en iyi yolu –tecrübeyle sabittir– evimize gelenleri kitaplığımızdan uzak tutmak olacaktır.

[1] Poe Türkçe’de daha çok Annabel Lee ile tanınır, maalesef.
[2] İlki yanan bir mumu sigara yakmak için kullanmamaktır. İnanılır ki, sigarayı her yakışta bir denizci ölür!
[3] Kebikeç’in mektupların gideceği yere ulaşmasında da rol oynadığı söylentiler arasındadır.

Brownian Motion

A. Murat Eren tarafından Korteks ile işaretlenerek gönderildi (28 April 2006)
Evet, hayat sürprizlerle dolu…Fakat ben, bir şekilde hayatlarını sessiz sakin devam ettirme gayesinde olan biz mütevazi canlıların başına bu sürprizlerin neden geldiğini düşünüp durmaktan kendimi bir türlü alıkoyamaz, bir şeylerin bizim tahminlerimizle bu kadar az örtüştüğü nadir platformlardan birisi olarak hayat denilen kavramın tüm saçmalıklarının doğal bir takım nedenlere dayanıyor olduğundan şüphelenirdim. Artık yaşanan tüm saçmalıkların ve beklenmedik her şeyin aslında doğal olduğunu biliyorum. Sen nelere kadirsin Brownie.

Brownian motion, bütün matematiksel ve fiziksel ihtişamını ve karmaşıklığını bir kenara bırakırsak "herhangi bir düzenli tekrarı, yönü ve kalıbı dikkate almaksızın gerçekleşen rastgele hareketler" olarak tanımlanabilecek, Einstein’ın nobel ödülü almasına vesile olmuş bir mevzudur.

(Bir dakika, yazarın verdiği bu bilgi yanlış. Gerçekte Albert 1905 yılında her biri ayrı birer bomba olan 5 makaleyi üç ayrı konu üzerine yayınlamıştır: Görecelilik, Fotoekeltrik Etki ve Brownian Motion. Nobel’i de Görecelilik kuramını açıkladığı makalesi ile almıştır, fakat yazar Nobel ödülünün görecelilik kuramına verilmesinin nedeninin insanların Brownian Motion’dan bahsettiği makalesini çok beğenmiş olmalarına bağlıyor olabilir)

Örneğin bir sıvı ya da gaz içerisindeki mikroskobik partiküllerin hareketi buna muazzam bir uygunluk gösterir; çünkü hareketleri tahmin edilemez ve rastgeledir…

(Yazar, bizim için çok önemli olan bu iki kavrama daha sonra, birbirinden bağımsız değişkenlerle dolu ve stochastic bir iterasyon sergileyen "hayat" hengamesi üzerine çıkarımlar yapmaya başladığında yeniden dönecektir)

Brownian motion kendisini size, sigara dumanının havada dağılışında ya da suya damlattığınız bir damla mürekkebin aldığı şekillerde de gösterir. Bu iki örnekte, sürekli hareket halinde olan sıvı ya da gaz molekülleri, her yönden çarptıkları duman ya da mürekkep moleküllerini rastgele itekler, kakaklar ve çarptıkları partiküllerin izleyici için saçma sapan ve beklenmeyen yönlere doğru dağılmalarına ve toplamda tahmin edilemez şekilde hareket etmelerine neden olurlar. Bu da bizim bazı hareketler için genel geçer modeller oluşturma şansımızı elimizden acımasızca alır.

Bulunduğu ortamda hiç bir hava sirkülasyonu olmasa bile küllüğe bırakılmış bir sigaranın dumanı yavaş yavaş tüterken nasıl bir davranış sergileyeceğini en baştan bilemezsiniz. Çünkü bu durum ziyadesiyle non-deterministictir ve herhangi bir t anında sistemin durumunu, yalnız ve yalnız t-1 anına ulaştığımızda hesaplayabiliriz (=stochastic iteration); elbette eğer t-1 anında sisteme etkiyen bütün parametrelerin şiddeti ve yönü bizim bilgimiz dahilinde ise…

Matematikçi bir bilim insanı, brownian motion ile ilgili yazdığı makalenin bir yerinde "bu hareketi insanlarda, arabalarda, kuşlarda, böceklerde filan görmeyiz; daha çok mikroskobik büyüklükteki nesneler bu davranışı serglierler" diyordu.

(Yazarınız bu noktada tüm ukalâlığı ile bu muhterem bilim insanına katılmadığını ifade etmek ister; çünkü kendisi insanların hayat içerisinde brownian motion denen hareketi aslanlar gibi yaptıklarını düşünmektedir)

Evet aynen öyle düşünüyorum, çünkü böyle düşünmediğim taktirde aşağıdaki gibi bir diyalogdan sağlıklı bir sonuç alabileceğini bekleyen bir kişinin 70 milyonluk bir ülkeye başbakan olabilmesinin hiç bir mantıklı açıklamasının olamayacağına inanıyorum:

Tansu Çiller : Yedi yedi daha ne edeeeeerr?
Kalabalık    : Ondööört
Tansu Çiller : Haayyıııırr.. Yedi Yedi daha ne edeeeeer?
Kalabalık    : (??) Kırkdokuuuzz
Tansu Çiller : Haayııııır.. Bu gün günlerden neeee?
Kalabalık    : (???) Cumartesiiiii
Tansu Çiller : Haayııırr.. Bugün ayın kaçıııı?
Kalabalik    : Yedisiiiii
Tansu Çiller : Aylardan neeee?
Kalabalik    : Temmuuuuzz
Tansu Çiller : Pekiiii, yedi yedi daha ne edeerr?
Kalabalık    : (??? Haydaa)

(Yazar, yukardaki gibi bir konuşmanın yapılmış olmasından ve konuşmanın asıl amacının Tansu Çiller’in Yalovalılara 7 Temmuz’da 77. il olacaklarını müjdelemek olduğunu söylemekten tarifi mümkün olmayan bir haz ve garip bir hüzün duymaktadır)

Hayat ve kişilerin hayat içerisindeki durumları ile ilgili de bir rastgelelilik ve tahmin edilemezlik durumu olduğu doğrudur ve bunun bireyler üzerinde bir brownian motion hareketine neden olacak bir etkisi olması çok normaldir. Çünkü hayat içerisinde de olayları sürekli etkileyen ve birbirleri ile ilişkileri "hesaplanamaz" denilecek kadar karmaşık olan çok fazla sayıda bağımsız süreç her kişi için tek tek işlemektedir.

Dolayısıyla,

  • Herhangi bir anda bir insanın, sonraki bir zaman diliminde ne durumda olacağının -kendisi de dahil olmak üzere- hiç kimse tarafından tam olarak belirlenebilmesinin mümkün olmayışı,
  • Hayatta başımıza gelen ve anlamlandıramadığımız olayların sürekli gerçekleşiyor oluşu,
  • Hayatın kendisinin, gerçekten sürprizlerle dolu oluşu

bu açıdan bakınca pek doğaldır ve bunların hiç birisi bizim suçumuz olmayıp daha akıllı olmayı başararak çözebileceğimiz mevzular değiller gibi görünmektedir.

(Yazar bu noktada aynı dinamiklerin etkisinde olan insanlardan daha akıllı olanların hayatlarını ve hayatlarındaki saçmalıkları daha iyi idare edebildiklerini düşündüğünün bilinmesini istememekte, insan mutasyonunu kalitesiz genleri ile maymuna döndürmüş kişileri bir gün cayır cayır yakma planları güttüğünün ortaya çıkmasından da fena halde korkmaktadır. Ayrıca yeri gelmişken Mc Donnalds’ı Burger King’e tercih edenlerin lümpen, Steven Spilberg filmleri ve televole izleyenlerin de fisbalcı olduklarını, onların da hepsinin fişlenmesi gerektiğini düşündüğünü herkesten gizlemektedir)

Örneğin ben buraya nasıl geldim? Bioinformatics ile ilgili araştırmalar yaparken kendimi nasıl Moleschino’ya nasıl yazı yazarken buldum? Üşenmedim ve sizin için çıkardım, çalışmam şöyle ilerlemiş: Bioinformatics -> Gene Structure Identification -> Hidden Markov Model -> Stochastic Sequential Analysis -> Stochastic Processes -> Wiener Process -> Brownian Motion -> Moleschino.org

En basitinden şu izlediğim yol bir brownian motion değilse nedir?

(Yazar, insan denen canlının çok özel olduğunu düşünen ve bilgisayar tarafından -yaşayan, düşünen, sosyalleşebilen, yorum yapabilen, duyguları olan- bir simülasyonunun programlanabileceğine inanmayanların var olduğunun farkındadır. Brownian motion benzeri bir hareketin insan için de söz konusu olduğu kabul edildiğinde, -hareketin doğasındaki non-deterministic yapı itibarı ile- bir insanın tam olarak simüle edilemeyeceğini iddia edenlerin haklı olduklarını daha şiddetle düşüneceklerinin de farkındadır. Fakat kendisi aslında hiç de öyle olmadığına inanmaktadır ve zaten stochastic iterationdan dem vurarak programcılar için açık bir kapının olduğunu düşündüğünün sinyalini vermiştir. Rica ederiz)

Zavallı (Kimi) Kent Ağaçları

Erkan Tekman tarafından Kültür, Fotoğraf, Hayat ile işaretlenerek gönderildi (27 April 2006)

Bahar, doğanın (yeniden-)canlanışı demek, tam bir rönesans… Özellikle İstanbul’da baharın adımlarını ağaçlara bakarak izlemek ne güzel. Önce, özellikle Adalar’da, mimozalar haberini verir yaklaşan baharın. Hafta sonlarında Bostancı meydanında ellerinde sapsarı mimoza demetleri ile dolmuşlara ya da trene seğirten insanlar görünce kafanızı kaldırıp mevsimi algılama gereksinimi duyarsınız. Daha Şubat’tır oysa, havalar soğuk, günler kısa… Ama hayır, aslında bahar geliyor, kabuğunu kırmak üzere. Az kaldı…

Ardından Nisan gelince leylaklar, sonrasında erguvanlar… Boğaz tepeleri erguvani bir renk alır, köprülerden geçerken, siz direksiyonda olsanız bile, gayrı ihtiyarı kafayı çevirip bakarsınız aşağılara, sanki o bahar orada olmayabilirlermiş gibi bir endişeyle. Ya da, belki hızlı bir takvim ayarlaması yapmak için… Arada leylakları saymasak olmaz!

Beride, çok önceleri, bademler meyvelerin açılışını yaparlar. Kimi zaman gecikmiş, ya da kim bilir tam zamanlı, bir soğuk dalgasına kurban giderler. Erikler, kayısılar, şeftaliler, elmalar izler onları… Meyveler bambaşka bir geçit alayı, ayrı kulvarları var sanki. Kapanışı ayva yapar sanırım, koca koca çiçekleri ile, “… yaz mı gelecek?” dercesine.

Ihlamurları, iğdeleri nereye koyalım? Onlar koku ağaçlarıdır. Özellikle Göztepe Özgürlük Parkı’nda koşmaya meraklıysanız tepenizden ciğerlerinize dolan rayihalar doping etkisi yapar, “Hızla bir tur daha döneyim de şu ıhlamurları ciğerime gömeyim” dersiniz içinizden. Akasyalar da bu kulvarda perdeyi çekerler yanılmıyorsam.

İstanbul sayesinde Ankara’daki çiçekleri de fark etmeye başladım bir süredir. Bestekar sokaktaki koca leylaklar, İş Bankası gökdeleninin (artık başkasının, ama bizim nesil için orası hep İş Bankası) bahçesindeki erguvanlar… Evet, Ankara’da da bahar çiçeklerle geliyor. Anadolu’nun dört bir tarafına olduğu gibi. Ali Ahtamar’daki kayısı çiçeklerini yakalamış; bir ay önce sevgili MEren ile Malatya’yı pembe-beyaza boyarken karşılaşmıştık kardeşleriyle…

Ama benim Ankara’daki ağaçlarım eski Başbakanlığın önündeki çınarlardır. Onlar da ilkbaharda değil, hazanda, yapraklarını dökerken. Artık oralar Başbakanlık arazisi ilan edilip cumhura kapatıldı, Kasım’da bir gece yarısı düşen yaprakları çıtırdata çıtırdata yürümenin imkanı ve keyfi de elimizden alındı, hayırlı olsun.

Ben bambaşka bir şeyden bahsedecektim aslında, kentte, aslında İstanbul’da ve özellikle Bağdat Caddesi civarında ağaçların, özellikle çınarların başına gelenleri şikayet edecektim size. Mimozalarla leylaklar arasında bir zamanda belediye ekipleri (”cellatlar” mı diyeyim yoksa) gelip bu yavrucakları yaza “hazırlıyor”lar. Tanrım, bu nasıl budamadır? bu “budama” mıdır? Tanrım bu nedir? Ağaçların bir kaç dalı seçiliyor, bu ana dallardan çıkan tüm gerçek dallar kökten budanıyor, ağaç bir indirgeme harekatı sonucu üç-beş kütüğe dönüştürülüyor. Sağ olsunlar ampütasyon ihtisaslı sözde bahçevanlar bu kütüklerin ucunda birkaç yeşerecek sürgün bırakıyorlar. Bu şekilde iğdiş edilen ağaçlar o yılı zaten pas geçiyorlar, ancak bir kaç yıl sonra, o da biraz, kendilerine gelip, cüsselerine yakışmayan birer ufak ağaççık peyda ediyorlar tepelerinde. Cadde’nin iki yanına dizilmiş çınarlar sanki altlarından geçenlere “Biz çok daha iyisini yapabilirdik, ama bırakmıyorlar ki. Artık kusura bakmayın…” der gibi süzülüyorlar.

Bu değişik “budama”nın esbab-ı mucibesi nedir, bilemem. Fazla gölge etmesinler mi istenir, yoksa Cadde sakinlerinin manzaraları kapanmasın diye mi “ağaçlık” özellikleri beş metre yukarıya tayin edilir. Tamam, Ankara’da Danıştay’ın önündeki kestaneler gibi kaldırımdan geçenlerin kafasına kafasına vurmasınlar. Ama kardeşim yok mudur bunun bir ortası? Aslında var, Paris’in kestaneleri. Geçen sene bu zamanlarda sevgili eşimle parklarını, meydanlarını, sokaklarını, bulvarlarını arşınlarken fark ettim onları. Evet, Paris bir kestane şehri. Onlar da budanıyor, onlar da bahçıvan elinden geçiyor. Ama ağaçlık onurları zedelenmeden… Hem altında oturanlara, hem dallarında şakıyanlara keyif veriyor böylesi. Yoksa bizdeki gibi zoraki ağaç haline gelmiyorlar.

Fenerbahçe'de çınarlar

Sevgili Cadde çınarları, sizden özür diliyorum. Size layık gördüğümüz muamele için, kolunuzu bacağınızı kestiğimiz için, sizi ağaçlıktan çıkarıp soytarılaştırdığımız için. Kentte yaşam kolay değil…

Not: Bu yazıyı hızla ön sıraya almama neden olan iki kare, birisi her zamanki gibi sevgili MEren’den: N’Orleans’taki sokaklarını süsleyen muhteşem ağaçlar. Evet, budur ve bu olmalıdır… Ben de sokağıma bu ağaçlardan istiyorum! Ağaçları bu hale getirebilecek bir belediye istiyorum. Cellat ya da kasap değil, düzgün budama uzmanları istiyorum! İkinci kareyi ne yazık ki bulamadım: Bugün bir gazetede gözüme çarpan anıt çınarların “bakım” çalışmaları idi; 3-4 yüzyıllık ağaçlara da aynı muamele reva görülmüş. Acı, çok acı… İsteyen gidip Çınarcık Termal’deki anıt çınara baksın, nasıl yaşatılır yaşlı ağaçlar saygıyla, ve nasıl yaşlandıkça güzelleşirler ve “iyi”leşirler, tıpkı insanlar gibi, görsünler… Sembolik bir fotoğraf buldum yanlış budanmış ağaçlar anısına, sanırım Fenerbahçe’den…

Rüya No:1 Çekim No:295

Selim Yörük tarafından Hayat ile işaretlenerek gönderildi (21 April 2006)
kaza-790968.jpgPorno, şiddet ve futbol. Sanırım en çok “izlenen”, takip edilen, başı hafif eğerek, gizli saklı yapılan fakat itiraf edilemeyen üç olgu. Futbolu takip ediyor olmanın utanılacak bir eylem olduğunu düşünen, kendini entelektüel olarak tanımlayan kişilerin bu çekincesinin neden oluştuğu farklı bir yazının konusu. Ben şimdi, bu üçlü içinden “şiddet”i çekip, ön plana çıkarıyorum.“Gökyüzü Aşkı”nın ardından biraz sonra okuyacağınız tür bir yazıya maruz kaldığınız için rahatsız olabilirsiniz. O yüzden bu cümleyi, sonraki cümlelerde karşılaşacağınız ve büyük ihtimal sizi garip bir ruh haline sürükleyecek olan ifadelerin varlığı konusunda bir “Uyarı!” olarak kabul etmenizi istiyorum.

Biliyorum çoğunuz yazıyı okumayı bırakmadınız. Aksine birçoğunuzun merakı arttı ve daha bir hızla okumaya başladı cümleleri. İşte, “şiddetin çekiciliği”ni biraz önce kendi kendinize örnekleyivermiş oldunuz.

Garip değil mi? Oysa siz (ben de) şiddeti tasvip eden bir kişiliğe sahip değilsiniz. Yani herhangi bir durum karşısında şiddete başvurmanın çözüm olmadığını biliyorsunuz. Ya da televizyonda şiddet içeren sahnelerle karşılaştığınızda çocuğunuzun gözlerini ellerinizle kapatıyorsunuz. Bu derece bir nazikliğiniz var bu konuda. Ama eliniz çocuğunuzun gözlerini kapatmakta iken, kendi gözünüz o sahneleri izlemek için can atıyor ya da daha hafif bir ifade kullanalım; “Gözünüz kayıyor”.

Gökyüzü aşkımın başladığı dönemlere rastlayan fakat şu zamana kadar bir elin parmağını geçmeyen kişiye anlatabildiğim bir sırrım var. Bu övünülecek ya da utanılacak bir şey değil aslında. O sadece bir rüya. Daha doğrusu en son 294. tekrarı yayınlanmış bir rüya. Bu rüyanın konusu her seferinde “uçak kazası”. Bazen bilinçaltım beni sıkmamak için helikopteri rüyanın başrolüne yerleştiriyor fakat genelde düşen hep uçak.

Zahmet edip, rüya tabirleri kitabından, bu yüzlerce kez tekrarlanan konunun ne anlama geldiğine bakmadım. Bu tarz kitapların çekirdek çitlerken yazıldığına inansam da orada okuyacağım bir cümlenin bile tekrarların sona ermesine neden olacağından korkuyordum. Ve bu ana kadar çok fazla kişiye bahsetmemiş olmamın nedeni de buydu. Şimdi bahsediyor olmanın nedeni ise tekrarlardaki şiddetin, uykumu yarıda bölüp, ter içinde uyanmama neden olacak seviyeye gelmiş olması. İlk tekrarlarında damla kan akmayan, masum ve hatta eğlenceli bir çizgi filme benzeyen bu rüya, tekrar sayısı arttıkça vahşileşti.

Tekrar sayısı ile doğru orantılı olan şiddeti, bilinçaltımın gün içinde tanıklık ettiği görüntüleri kaydedip, biriktirip, “yeni tekrar” başladığında kullanmasına bağlıyorum. Her geçen gün, beslenecek yeni görüntüler elde eden “rüya şiddeti”min obezleşmesiyle birlikte küçük bir çocukken tadına doyamadığım bu rüya kabusa dönüştü.

Bilinçaltım her seferinde, hiç beklemediğim bir zamanda, farklı konudaki bir rüya görüyormuşum gibi hissederken, beni ters köşeye yatırıp, gökyüzünü kara dumanlarla boyayarak, iki sokak öteme düşen uçakla birlikte yeni tekrarın başladığını fısıldar.

Uçaklara olan aşkımın bir yansıması olan bu rüya, küçükken amacına hizmet etmekteydi. Gerçekte düşüş sonrası enkaza dönmesi gereken uçak yalnızca ufak çiziklere, çatlamış, kırılmış camlara sahip oluyordu. Her seferinde enkazın (uçak) içine girdiğimde bomboş oluyordu. Ne bir pilot ne de bir yolcu. İşin daha “güzel” tarafı uçağın düştüğünü benden başka hiç kimse görmüyor ya da farketmiyordu. Yani, tam anlamıyla gökten bir oyun alanı düşmüş oluyordu. Hemen, ön camları kırılmış, tavanından ucundan kıvılcımlar çıkan kablolar sarkmakta, panelinden dumanlar yükselmekte olan pilot kabinine kuruluyor, başlıyordum oynamaya. O an benden mutlusu olmuyordu. Hatta o dönemlerde geceleri iple çeker, yeni bir tekrarı görmeyi dilerdim. Madem uçağı bu kadar çok seviyordum, peki neden hiç havada son sürat bir uçak kullanırken “görüntülendiğim” bir rüyam olmuyordu. Sanırım bunun cevabı basitti; yükseklik korkum.

Son dönemlerdeki örnekleri iyice gerçeğe benzemeye başlayan bu tekrarlarda artık enkazda gördüklerim oldukça acıtıcı oluyordu. Yardım isteyenler, çarpmanın etkisi ile tarif etmeye korktuğum hallere girmiş vücutlar, kan, revan… Kurtarmaya çalıştığım ya da cansız bedenini gördüğüm kişilerin yakınlarıma dönüşüvermesi de cabası.

Yarıda kesilmiyor olsalar, her biri Hollywood ürünlerine taş çıkartacak bir aksiyona dönüşecek bu tekrarların yönetmeni olan bilinçaltımı tebrik ediyor fakat artık bu işe bir son vermesini diliyorum. Umarım, sırrı sır olmaktan çıkaran, yazarken son tekrarını (295) yaşamış kadar olduğum bu yazı ve biraz sonra bir yerlerden bulup inceleyeceğim rüya tabirleri kitabı bu vahşet dolu kâbusları sonlandırır.

Verba volat, libri quoque volat…*

Atilla Aktuna tarafından Kültür, Kitap ile işaretlenerek gönderildi (10 April 2006)

Bu sitenin okuyucularına, hayatınızın belli bir aşamasında muhtemelen hırsızlık yapmayı düşünmüşsünüzdür desem, “sen de kimsin?”, “Moleschino’da ne işin var terbiyesiz adam” gibi tepkiler almam işten bile olmazdı. Peki, hiç bir başkasından aldığınız kitabı ver(e)mediğiniz oldu mu diye sorsam?

Kendi adıma kitap çalmayı düşünmüşümdür, gerçekleştiremememin ilk nedeni ya yakalanırsam korkusudur. Alıp da iade etmediğim kitaplarsa tabii ki bulunuyor kütüphanemde [1].

Ancak benim yapamadığımı yüzyıllardır birileri gerçekleştiriyor. Asurbanipal’dan Kont Libri’ye, Blumberg’den adını bilmediğim Tüyap Kitap Fuarı sakinine, Tanrı’nın sözünü yayan rahiplerden koleksiyonculara kadar. Kitap hırsızlığı ya da bilimsel adıyla bibliokleptomani büyük olasılıkla yazının keşfi ve kitapların ortaya çıkması ile birlikte tarih sayfalarında yerini almıştır.

asurbanipal-777235.jpgBilinen ilk bibliokleptoman Asur’un haşmetli kralı Asurbanipal’dır. Bir yazıcı olarak yetişmiş olan bu kralın yazıya olan sevgisi belki de savaş alanlarının en masum ganimet alma hikâyesini doğurur: Kral kitap/tabletleri savaş ganimeti olarak topluyordur. Bu sayede dünyanın en büyük tablet koleksiyonunu oluşturur. Ama bu koleksiyon Asurbanipal’ın aklına şu bit yeniğini de sokar: “Ulan, bu kitapları ya çalarlarsa?” Bu nedenle belki de tarihin en eski kitap lanetini oluşturur:

“Ben Asur’un haşmetli kralı, Tanrı Ashur ve Belit’in adaletini yayan ben diyorum ki; (…) kim ki bu tableti çalar, üzerine kendi ismini kazırsa Ashur ve Belit’in öfke ve gazabı üzerine olsun, ve ismi ve zürriyeti ülkeden sonsuza dek silinsin.”

Kitap lanetleri Ortaçağ boyunca ve hatta Rönesans’ta da kitapların belli sayfalarını süsler. Bunlar çoğunlukla bibliokleptomanın vicdanına seslense de aşağıdaki örnekte olduğu gibi yaşamı ve yaşam sonrasını da etkileyecek tehditler içerebilir:

lanet-774217.jpg

“Kim ki bir kitabı sahibinden çalar; ödünç alır ve geri vermez, kitap elinde yılan olsun. Her yanına inme insin, tüm uzuvları işe yaramaz olsun. Acılar içinde kıvransın. Merhamet dilenmek için yalvarır olsun. Acıları yoklukta şarkı söyleyene değin dinmesin. Ölmeyen yılana karşın, kitap kurtları kemirsin bağırsaklarını. Son cezasına giderken, cehennemin alevleri yutsun onu”[2]

 

Sanırım, kitapların matbaa yoluyla çoğaltılmaya başlamasından sonra bu lanetler de azalır.

Kütüphanelerin şimdiki gibi elektronik sistemlerle korunmadığı günlerden bir bibliokleptomani hikayesi de her türlü garipliğin en uç noktasında yaşandığı Amerika’dan:

Stephen Blumberg nam Amerikan vatandaşı işe antika kapı tokmakları ve vitraylarla başlar. Bu sırada antika kitaplara da merak salan bu zat kütüphanelerden çaldıkları ile kendi koleksiyonunu oluşturmaya başlar. İşin ilginç yanı “koleksiyonuna kattığı” kitapların hiçbiri özel mülk değildir bir başka deyişle kütüphanelerden götürülmüştür ve bu kitapları satma girişiminde de bulunmamıştır Blumberg.

1980 yılında Minnesota üniversitesinde bir doçentin, David Mc Gue’nin fakülte kimliğini ele geçirir. Böylece tüm üniversitelerin kitaplıklarında “araştırmalarını” rahatlıkla derinleştirir. Nisan 1988’de Kaliforniya Üniversitesi’nin Özel Koleksiyonlar bölümünde “çalışırken” gece görevlisi tarafından yakalanır, devreye polis girer ve çantasındaki çalıntı kitaplar için 1000 dolar gibi bir kefaletle serbest bırakılır. Mc Gue artık kitap çalamıyordur.

blumberg-762714.jpgBlumberg’in yöntemi oldukça basittir aslında. Koleksiyonuna katmak istediği kitabın kütüphane etiketini yalayarak çıkarıyor ve yerine bir başka kütüphanenin etiketini yerleştirerek elini kolunu sallayarak kütüphaneden çıkıyordur. O dönemdeki arkadaşlarından biri “zavallı” Bloomberg’in etiket yalamaktan midesinin bozulduğunu söylemektedir.

1989’da Iowa Ottumwa’ya taşınır. Dost sandığı Kenneth Rhodes da bir süre sonra aynı yere taşınır. Rhodes yıllarca Blumberg’e yardım etmiştir. Ancak Iowa’ya taşınması ile birlikte FBI ile işbirliği yapar ve 56.000 amerikan dolarcığına arkadaşını satar.

Avukatları mahkemede her türlü mania’nın hastalık olduğu üzerine savunmalarını inşa ederler, ama jüri bu savunmayı yemez ve Blumberg 6 yıl hapis cezasının yanısıra bir daha hiçbir kütüphaneye girememe cezasına çarptırılır. 1995’te 4.5 yıl hapis yattıktan sonra dışarı çıkan Blumberg 1997’de yine antika eşya çalma suçundan tutuklanır. Ha, unutmadan söyleyeyim, mahkemeye çıkmadan önce “koleksiyon”daki kitapların sayısı 23.000’e yakındır ve değeri 20 milyon dolar civarındadır.

Kütüphaneler kadar fuarlar da bibliokleptomanlar için iyi bir çalışma alanıdır. Şehir efsanelerinden olduğunu sandığım bir hikâye de bizden:

TÜYAP daha yeni yerine taşınmamışken, yani Tepebaşı’ndayken gerçekleşir olay. Çekingen hareketlerle kısa sürede satıcıların dikkatini çekmeyi başaran öğrenci, görevlilerin bir kitabı çantasına koyduğunu sanmasına kadar vardırır işi. Standdan ayrılırken, “uyanık” görevlilerden biri öğrenciden çantasını açmasını ister. Öğrenci çantasını açmaz, bu arada sesler karşılıklı olarak yükseltilir ve güvenlik devreye girer. Sözü uzatmayalım, öğrenci güvenlik eşliğinde çantasını açar ve hiçbir şey bulunamaz. Öğrenci, ortalığı birbirine katar, binbir türlü özürü kabul ettikten sonra standdan ayrılır.

Aynı gün aynı standa gelen dört arkadaşı; 8 ciltlik Sosyalizm Ansiklopedisi’ni hiçbir zorlukla karşılaşmadan “özelleştirir”.

* * *

Bibliokleptomani’nin "mani" haline geldiği için, doğru bir şey olduğunu savunmasam da kitap çalmanın –ihtiyaçtan olduğu kabulü ile– ekmek çalmak gibi affedilir bir suç olduğunu düşünmek istiyorum. 1997’de –evet, 9 yıl geçti aradan– kaçımız baklava çaldığı için suçladık, o dört genci, hatırlayın. (İkisi 6, ikisi 9 yıl hapis cezası almıştı.)

Ben Güllüoğlu’ndan hâlâ baklava yemiyorum…,

* "Verba volat, libri quoque volat": Söz uçar, kitaplar da uçar…

[1] Benden aşırılan kitapların yerine sayıyorum bu kitapları ve kendimin addediyorum ;)
[2] Barcelona San Pedro Manastırı’nın kütüphanesinden – Alberto Manguel – Okumanın Tarihi – YKY – Çeviren Füsun Elioğlu

Sonraki sayfa »