Kalbikırık Van Gogh’la Ken ve Barbie’nin Ucuz Flörtü

B. Duygu Özpolat tarafından Bilim ile işaretlenerek gönderildi (16 March 2006)

Hani sıcak yaz günlerinde, es kaza ortalıkta bırakmış olduğunuz elma koçanlarına üşüşen minik sinekler vardır. Karasinek kadar mide bulandırıcı değillerdir, vızıldamazlar, ama yine de sinektirler, ve biz insanlar sineklerden hoşlanmayız. Oysa ki, hayat ne garip; biyoloji, keşfettiği binlerce geni; tıp, biyolojinin keşfettiği genlerden yola çıkarak pek çok hastalığı tanımlamış ve o hastalıkların kimilerine çareler bulmuş olmayı, bizler de o çareler ile iyileştirilmiş olmayı aslında bu küçük ve yer yer “iğrenç” hayvana borçluyuzdur da bilmeyiz.

Image Hosted by ImageShack.us

Karizmatik tür ismi ile anacak olursak Drosophila melanogaster, biyolojik bilimlerin “model” olarak kullandığı, yani üzerinde çeşitli deneyler yapıp yeni şeyler bulduğu popüler hayvanlardan biri. Model organizmaların en bilineni, karikatürlere bile konu olanı elbette fare. Fakat meyve sineğinin, fare ve biz insanlar dahil neredeyse başka hiçbir canlının sahip olmadığı ve bu yazının asıl konusunu oluşturan çok ilginç bir özelliği var. Drosophila ile çalışan bilim insanları, biyoloji aleminin kurtarılmış ve eğlenceli bir mahallesinde ikamet ederler. Bu mahallede yeni bir gen keşfeden herkes, o gene komik, acayip, ilginç, vs… isimler verme özgürlüğüne sahiptir. Yani Drosophila terminolojisinin bir “racon”u ve bunun beraberinde getirdiği bir “kendine has”lığı vardır. Bu yüzden çok ciddi bilimsel bir toplantıda, laboratuvarındaki ekibin son bulgularından bahseden şık giyimli bir hanımefendinin Türkçe çevirisi şöyle duyulabilecek acayip bir cümle kurduğuna şahit olabilirsiniz:
“Kalbikırık geninin mutasyona uğraması sonucu Van Gogh ve İsviçre peyniri genlerinin mRNA üretiminin düştüğünü gördük.”* Oysa ki farelerle çalışanlar, ya da insanların genleri ile ilgili bulgular sunanlar, “Bu şemada, BCL2L geninin ürünlerinin, PKD1 ve DYN ile etkileşimini görüyoruz.”* cümlesinde olduğu gibi asteroid, ya da robot isimlerine benzeyen gen isimleriyle dolu, akılda kalması zor ve sıkıcı cümleler kurarlar. Her iki koşulda da, cümlede kastedileni anlamak konsantrasyon gerektirir ama en azından birinci sunumun yapıldığı salonda uyuyanların sayısının, ikinci salonda uyuyanların sayısından az olma ihtimali yüksektir.

Drosophila biz insanlar için önemlidir çünkü, insan embriyosunun gelişiminde çok önemli rolü olan genlerin bir kısmı ilk kez Drosophila’da keşfedilmiştir. Evet, doğru anladınız, meyve sineğiyle ortak pek çok gene sahibiz. Drosophila’nın laboratuvar ortamında tercih edilen bir hayvan olmasının küçük, kolay üreyen, masrafsız bir canlı olması gibi pek çok sebepleri vardır. (4 fare besleyebileceğiniz bir alanda yüzlerce meyve sineği bulundurabilirsiniz. Üstelik üzerinde deney yaparken duygusal bir ağırlık ve suçluluk duyma olasılığınız daha azdır.)

Aşağıda yakışıklı pozlarını gördüğünüz Drosophila’nın genlerinden hazırlamış olduğum seçkiye geçmeden önce değinmemiz gereken bir iki ufak nokta daha var. (Bu arada, hangimizin elektron mikroskobu ile çekilmiş böyle afilli fotoğrafları var, sorarım size.) Bilim insanları belli bir genin işlevine yönelik araştırmalar yaparken çeşitli yöntemler izlerler. Bu yöntemlerden biri, o geni mutasyona uğratarak işlemez hale getirip canlıda bunun sonuçlarının neler olacağına bakmaktır. Örneğin, “X geni” mutasyona uğramış bir sinek gelişimini tamamladığında, kanatlarının yok denecek kadar küçük olması, o genin kanat oluşumunda önemli bir rolü olduğunu gösterir. Nitekim böyle bir gene “wingless” yani “kanatsız” ismi verilmiştir. Yani model bir organizmada, belli bir geni ortadan kaldırarak onun aslında ne işe yaradığını bulabilir ve o geni bu işleve göre isimlendirebiliriz.

Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

Bu bilgilerin ışığında işte size bilim dünyasının göründüğü kadar sıkıcı olmadığına kanıt teşkil ettiğine inandığım küçük bir liste:

1) brokenheart – kalbikırık: Bu genin mutasyonu kalp yetmezliğiyle sonuçlanıyor.
2) van gogh: Mutant sineklerin kılları Van Gogh’un fırça darbelerine benzeyen bir şekle sahip oluyor.
3) ken and barbie – Ken ve Barbie: Hem dişi hem erkek mutant sineklerin dış genital organları -aynı zavallı Ken ve Barbie gibi- yok.
4) cheap date – ucuz flört: cheap date geni mutasyona uğramış olan meyve sineklerinin alkole fazla duyarlı olduğu görülmüş. Akşam yemeğine çıkardığınız hanımefendinin bir bardak şarapla sarhoş olup size fazla para harcatmaması şeklinde bir örnek verirsem herhalde yeterli olur.
Image Hosted by ImageShack.us
5) sevenless - “yedi”siz: Meyve sineğinin gözü, ommatid adı verilen binlerce küçük gözden oluşur. Her ommatidde 8 tane almaç (receptor) hücre bulunur ve bu almaçlar R1, R2, R3… diye adlandırılır. sevenless geni, R7′nin gelişimi için gerekli olan gendir.
bride of sevenless (BOSS) – yedisizin gelini: Bu genin Kill Bill’i anımsatan bu isme sahip olmasının nedeni, yukarıda bahsettiğim sevenless geninin etkin hale gelebilmesi için “gelinine” ihtiyaç duymasıdır.

Image Hosted by ImageShack.us

6) amontillado: Mutant larva yumurtadan çıkamıyor, yani yumurtada hapis kalıyor. Bu isim, Edgar Allan Poe’nun ünlü öyküsü The Cask of Amontillado (Amontillado’nun fıçısı) öyküsünden geliyor. Öykünün kahramanı, öç almak istediği arkadaşını Amontillado şarabı ile sarhoş eder ve onu mahzende bir duvar örerek küçücük bir bölmeye canlı canlı hapseder.

Image Hosted by ImageShack.us

7) thor: Yıldırım ve savaş tanrısı Thor, dev çekici Mjölnir’le İskandinavları korurdu. Günümüzde thor geni, vücudun direnç mekanizmalarında görev alarak meyve sineklerini hastalıklara karşı koruyor.
8) mothers against decapentaplegic - decapentaplegic karşıtı anneler: Bu gendeki mutasyon, decapentaplegic aktiviteyi basklıyor. İsim pek çok şeye karşı olan (baskıcı) Amerikan annelerine bir gönderme.

Drosophila için örnekler saymakla bitecek gibi değil. Son olarak, her ne kadar acayip isimli genlerin tartışmasız kraliçesi Drosophila olsa da, başka organizmalardan iki örneğe de yer vermeden geçemeyeceğim:

1) werewolf – kurtadam (bitki – Arabidopsis thaliana): Bu gene sahip olan Arabidopsis bitkilerinin köklerinde anormal bir saçaklılık gözleniyor.
2) pokemon (insan): Açılımı “POK Erythroid Myeloid Ontogenic factor”. Bu gen için en başta önerilen isim “Zinc finger- and BTB domain-containing protein 7” imiş.

Yaratıcı değil mi?

——————————————————
*Bu örnek cümlelerde verilmiş tüm gen isimleri gerçektir. Sadece cümleler, dolayısıyla cümlelerde iddia edilen etkileşimler uydurmadır.

Gökyüzü Aşkı

Selim Yörük tarafından Hayat ile işaretlenerek gönderildi (10 March 2006)

Bazı çocuklar vardır, sokakta yürürken yanınızdan gelip geçerler. Annesinin elinden tutmuş, onun hızına yetişmek için gayret sarfederken arada bir ayakları yerden kesiliveren ve bu sırada başı yukarıda bir şeyler arar gibi bulutları seyreden.

İtiraf ediyorum, ben de onlardan biriydim. Her dışarı çıkışım benim için yeni bir şans olurdu. Kapıdan sonraki ilk adımımda gözlerim hemen sonsuzmuş gibi görünen gökyüzüne dikilirdi. Zaman zaman, başım yukarıda bulutlar arasında bir şeyler ararken acı tecrübelerle de karşılaşırdım sert bir şekilde. En acı olanlarından biri de hiçbir işe yaramayan elektrik direkleriydi. Tahta telefon direklerine kıyasla, demir olurlardı ve çok acıtırlardı. Niye koyarlardı ki onları yolların ortasına…

Şanslı günümdeysem, aradığımı bulmanın verdiği sevinçle yüzüm gülüverir, işaret parmağımı gökyüzüne diker, zıp zıp zıplardım. Metoroloji uçağı masmavi gökyüzünü bembeyaz bir çizgi ile ikiye ayırarak, benim hayranlık dolu bakışlarımın arasında kaybolur giderdi. Hayallerimde, daha o zamanlar adlarını bilmediğim, kısaca "kırmızılar" dediğim Türk Yıldızları‘nı görmek vardı ama yine de hiç yoktan iyiydi.

© turkyildizlari.hvkk.mil.tr

 

Resmi bayramlarda, her zamanki rutini yaptıktan ve okul olarak "birinci" seçildikten sonra (Ne yaparak birinci olduğumuzu da hala belirtmemiştir müdürlerimiz. Oysa diğer okullar da yürürlerdi, sıcakta beklerlerdi ve yine yürüyerek geri dönerlerdi), birçok çocuğun koşa koşa eve gelmesinin sebebiydi "kırmızılar". TRT, geçit töreni sırasında mutlaka onları da gösterirdi.

Ortaya çıktıklarında gözlerimizi ekrandan alamaz, annemiz, gözlerimizin bozulacağı endişesiyle kulağımızdan tutup geri çekse de yine ekranın dibine girerdik. En tehlikeli numaralarını yaparlarken onlardan biri olma hayalleri kurmaktan kendimizi alamazdık.

Hava akrobasi pilotları yeteneklerinin ruhları ile birleşmesi nedeniyle diğer pilotların düz bir çizgi ile geçtiği iki nokta arasını türlü manevralarla doldurmadan rahat edemezler.

Küçücük yaşlarda başlayan eğitimlerin, yeteneği otomatiğe dönüştürdüğünü, havada birbirlerine santimlerle ölçülecek derecede yaklaşabilmeleriyle farkederiz çoğu zaman.

İzleyenler yürekleri ağzında, havada taklalar atan, birbirlerine teğet geçen uçakları şaşkınlıkla seyrederler. Pilotlar aşağıdakilerin alkışlarını duymasalar da yaşadıkları tatmin duygusunu tahmin etmek hiç de zor değil.

Bizler onları izlerken, insanın neden kendini böyle büyük bir tehlikeye attığını kavramakta güçlük geçeriz çoğu zaman. Ellerimiz ağzımızda, endişeli gözlerimiz titrer bir şekilde onların kusursuz gösterilerini izlerken bir yandan da her an kötü bir şey olacakmış gibi hissederiz.

Onlar da, otomatik hale getirdikleri yeteneklerinin ölümün sınırlarında gezen bir dans olduğunun farkındadırlar. Gösterileri sırasında bedenleri yerçekimi kuvvetinin 8 katı büyüklüğünde bir dirençle baş etmek zorundadır. Bir manevra serisinden diğerine geçmeleri sırasında saniyenin üçte biri kadar düşünme süreleri vardır. Zamanlama hatalarının ölümcül sonuçlar doğuracağını bilmektedirler fakat çoğunun dile getirdiği, hissettikleri o garip duygunun tüm bu tehlikelere değer olduğudur.

Onların gösterilerini ilgiyle izleyip, alkışlamaktan elleri kızaran herhangi birine "Sen de onlardan biri olmak ister miydin?" diye sorsanız, samimi cevapları çoğu zaman "Yok, yok… Çok tehlikeli" benzeri bir şey olur.

Birbirimize, psikologlara, psikiyatrislere önümüze gelen bilgili olduğunu düşündüğümüz herkese sorarız "Aşk nedir?" diye. Bana kalırsa, biraz sonra ölüme çok yakın olacağını bile bile, her seferinde hiç tereddüt etmeden o metal yığınının içine girip havalanmaktır.

İki kalas, bir heves (2):”Faşistleri s.ktir edin, biz hepimiz kardeşiz…”

Ali Işıngör tarafından Kültür, Tarih, Spor ile işaretlenerek gönderildi (8 March 2006)
viva_stpauli-785693.jpg

Geçen hafta "Miracolo Chievo"yu (Chievo mucizesi) bu satırlarda anlatmış, ardından da futbol ve politikaya dair bir güzelleme yapacağımı söylemiştim, eğer hatırlarsanız…

Ne yalan söyleyeyim, kafamdaki yazı bambaşka bir şeydi, ama İspanyol birinci ligi La Liga’da Samuel Etoo’nun ırkçı tezahüratlar ile karşılaşıp, maçı gözyaşları içersinde terketmek istemesi üzerine izninizle "gündemi" değiştiriyorum.

"İki kalas, bir heves" yazı dizisinin bu haftaki misafiri, Chievo Verona’ya çok benzeyen ama bu kez Almanya’dan gelen bir "anti-faşist" takım: St. Pauli.

St. Pauli nasıl anlatılır ki? Önce takıma adını veren Sankt Pauli kasabasından başlayalım. Amsterdam’dan sonra Avrupa’nın en büyük ikinci "kerhane cenneti" olan Sankt Pauli, sırtını büyük bir ölçüde sex endüstrisine dayayan bir semttir. Anlatanların yalancısıyız, Avrupa’nın en önemli şişme kadın, yapay penis üretim merkezi de buradadır…

27.000 nüfuslu bir şirin kasabanın "fuhuş sektörü" ile olan ortak geçmişi, 1600′lere kadar uzanıyor. 1600′lerde veba gibi bulaşıcı hastalıkları yakalananları kentlerden uzak tutmak için Hamburg’un hemen dışında kurulan kasaba, "yanlış yer seçimi"nin kurbanı olur. Neden mi? Almanya’nın en önemli liman kenti Hamburg’un yanıbaşındaki bu kasaba; bel soğukluğu, frengi gibi zührevi hastalıklara yakalanmış fahişeleriyle, aylarca kadın yüzü görmemiş denizcileri kendine bir mıknatıs gibi çekmeye başlar da ondan! Bulaşıcı hastalıklara yakalananları toplumdan uzak tutmak için kurulan bu kasaba, istemeden de olsa bölgenin en önemli "turistik merkezi" haline gelir :)…

Çarpık "burjuva ahlakı" geçtiğimiz yüzyılın ortalarına kadar Sankt Pauli’ye ne hizmet götürür ne de yeni işyerleri açtırtır. Sırtını fuhuş endüstrisine vermek zorunda kalan bu kasaba, geri bırakılmışlığın ve itilmişliğin de eklemlenmesiyle, 400 yıl içinde Avrupa’nın "en anarşist" yerleşim merkezine dönüşmüş. Seçimlerde "en kızılından" komünist adayın karşısına eşcinsel listeden rakibin çıkıp da, seçimleri eşcinsellerin kazandığı bir mahalle hayal edin! İşte, orası Sankt Pauli’dir…

Şimdi mahalle bu kadar renkli olunca, futbol takımı ve taraftarları da epey matrak oluyor. Şimdilerde üçüncü ligde oynayan bu takımın taraftarlarının skor tabelasına falan baktığı yoktur, her daim neşeli ve gürültücüdürler. Öyle bildiğiniz türden bir taraftar da değildir bu. "Dünyanın en sıkı anarşist takımı" olarak kabul edilen St. Pauli’nin tribünlerinde kızıl-siyah bayraklar, orak-çekiçli pankartlar, kuru kafalı korsan flamalarının yanı sıra rakip tribünlere doğru "mebzul miktarda" şişme kadın ve yapay penisler sallanır!

Her yönüyle âlem bir takımdır St. Pauli… Geçtiğimiz yıllarda St. Pauli’nin "birinci kalecisi" Latin Amerikalı gerillalara katılmak için takımdan ayrılmış, bir yıl sonra geri döndüğünde "hiçbir şey olmamış gibi" kaleyi devralmıştı! Takım her yıl kamp için -kalabalık bir taraftar grubuyla- Küba’ya gider, antremanlarına kimi zaman Maradona kimi zaman "Fidel" falan misafir olur :)…

St. Pauli’nin ayırt edici özelliklerinden birisi de, "anti-faşist" bir karaktere sahip olmasıdır. Hitler döneminde pek çok taraftarının kurşuna dizildiği takım, Alman liglerinin kadrosunda en çok "göçmen" bulunduran ekibidir aynı zamanda. Bugün Fenerbahçe’de oynayan Deniz Barış, üç büyükleri geçen yıl peşinden koşturan Uğur İnceman gibi pek çok Almanya kökenli futbolcu aslında St. Pauli çıkışlıdır. Peki, size bu takımın "sadece altyapısında" 84 Türk oyuncu bulunduğunu söylesek?

Alman neo-nazilerin içinde Türklerin yaşadığı bir apartmanı ateşe verdiği Solingen Faciası’ndan sonra St. Pauli takımı sahaya dev bir pankartla çıkar. Bu Türkçe pankartta tam olarak şu yazmaktadır: "Faşistleri s.ktir edin, biz hepimiz kardeşiz…"

Dünyanın dört bir yanında taraftarları bulunan, bir araştırmaya göre de tam 11 milyon Alman’ın gönlündeki ikinci takım olan St. Pauli, "sadece futbol" değildir. Sıkı bir St. Pauli taraftarı olan Tanıl Bora’nın "ağır dergi" Birikim’e yazdığı şekliyle söylemek gerekirse, "St. Pauli kendine mahsus bir külttür. Taraftarlarının kararlı anti-faşist tavrı, her partiden daha güvenilirdir. Millerntor tribünündeki -skordan bağımsız- neşeli hayat ve coşkulu destek, dillere destandır. 1910 doğumlu kulübü kült yapan, müthiş başarıları değil, futbolu sevme ve ‘yorumlama’ biçimiyle oluşturduğu bu kendine özgü kültürüdür…"

Türkiye’deyse futbol takımlarının hepsi birbirine benzer. Birkaç küçük ayrıntı dışında, takımlarımız aslında birbirinin karbon kağıdıdır… "Acaba" diye sorarım kendime sık sık, "Yeşil sahalarımızda ne zaman farklı bir takım göreceğiz? Solcu falan da olmasına gerek yok; farklı olanı kucaklayan, içinde ‘öteki kültürlere’ yer veren takımlarımız olur mu bir gün?"

Belki de biz Türkler "birbirimizi taklit ediyoruz"dur. Ne dersiniz?

Yazımızı Absolut’un muhteşem reklamı ile bağlayalım. Absolut St. Pauli!

 absolut_stpauli-721954.jpg

Gelecek hafta: Takım anlatmaya devam mı edelim yoksa edebiyat ile futbolun evliliğine mi kulaç atmaya başlayalım? Karar sizin…

Not 2 (10 Mart): Gelecek hafta, bir sürprizimiz var. Bekleyin :)

Kitab-ül Hiyel

Hakan Uygun tarafından Bilim, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (7 March 2006)

el-Cezeri'nin kitabından bir sayfaTarih boyunca teknolojik gelişme ile bilimsel gelişme aslında bir biri ile çok da bağımlı, ilişkili olamamıştır. Bilimsel gelişim daha Eski Yunan’da belirlenmiş olan yöntemlerle0 olmakta ve yazılı olarak aktarılırken, teknolojik gelişim çoğunlukla deneme-yanılma yöntemi ile olmakta ve babadan oğula, ustadan çırağa sözel anlatımla aktarılmaktaydı1.

Bu noktada özellikle belirtmek gerekir ki Eski Yunan’da el işleri ile uğraşmak, mühendislik, alçaltıcı kabul edilmektedir2. Bunda toplum yapısının kölecilik üzerine kurulu bir ekonomiye sahip olmasının etkisi büyüktür. En önemli fizikçilerden Arşimet, kendisinin mekanik icadları ile değil matematik çalışmalarıyla anılmasını istemiştir3.

Yunanlılar kadar tutucu olmasalarda, Yunanlıların bilimini ve yöntemlerini miras alan Roma ve İslam dünyasıda Yunanlıların izinden gitmiştir.

Bu durum karşısında tabiki istisnalar vardır. Bunlar Yunan dünyasında Pnömatik ve İslam dünyasında Kitab-ül Hiyel olarak adlandırılan kitaplar ve bu kitapların yazarlarıdır. Pnömatik, hava basıncı ile çalışan otomat anlamına gelmekte ve her ne kadar kitaplarda bu tür aletler çok az olsada Yunan dünyasında yazılmış olan mekanik kitaplarının genel adını oluşturmaktadır. Aynı şekilde Hiyel arapça mekanik demektir ve İslam Bilimi döneminde yazılmış mekanik kitaplarının genel adıdır.

Yunan dünyasında İskenderiyeli Ktsibios, Bizanslı Philon ve İskenderiyeli Heron bu dönemin en önemli mucidleridir.

MÖ 3. yüzyıl civarında yaşamış olan Ktsibios ve ardılı Philon dönemlerinin en önemli problemi olan sifon sistemleri ve debi kontrolleri üzerine çalışmışlardır4. Bugün kullandığımız sifon sistemlerinin temelleri o dönemde atılmıştır.

Heron'ub Buhar MotoruÖzellikle, İskenderiyede MS 100 yıllarında yaşamış bir matematikçi olan Heron’un buluşları dönemi için büyük önem taşımaktaydı. Fakat kendisi bile yaptığı buluşları pratik araçlar yerine mekanik oyuncaklar olarak görmüştür. Pnömatik5 isimli kitabında 78 farklı mekanik aletten bahsetmiştir.

Bu aletler içerisinde çoğunlukla sifon sistemleri bulunmaktadır. Fakat öncellerinden farklı olarak, ilk defa rüzgar enerjisini kullanan aygıtlar, otomatik zamanlı ilk donanımlar üzerine çalışmıştır. Para verip karşılığında kutsal su aldığınız otomatlar gibi bugünden baktığımızda önemli icadları bulunmaktadır. Buhar gücünü kullanarak geliştirdiği jet tepkimeli oyuncağı, oyuncak olarak görülmeseydi, dakikada 1500 devir yapan ciddi bir motor olabilirdi.

Aynı geleneği takip eden İslam Biliminde de benzeri mekanik icadlar içeren çalışmalar yapılmıştır. Bu konuda en meşhurları Beni Musa kardeşler ve el-Cezeri’dir.

MS 850 civarında yaşamış olan, Horasan’lı Musa Bin Şakir’in oğulları Muhammed, Hasan ve Ahmed, Beni Musa ( Musa oğulları ) kardeşler, matematik, astronomi ve mekanik konularında çalıştılar. Beni Musa’nın "Kitab-ül Hiyel"6inde 100 civarı düzen tanımlanmıştır. Bunlar, sifon sistemleri, otomatlar, sulama sistemleri, saatler gibi konuları işlemektedirler.

el-Cezeri'nin kitabından bir sayfaMS 1200 yılları civarında Cizre’de yaşamış olan El-Cezeri7‘de benzeri konular üzerine olan çalışması "Kitab-ül Hiyel"8inde 50 farklı düzenek sunmaktadır. El-Cezeri öncellerinden farklı olarak çoğunlukla otomatik aletler üzerine çalışmış ve bu nedenle de sibernetik biliminin öncülerinden kabul edilmiştir.

İhsan Oktay Anar’ın "Kitab-ül Hiyel" isimli eserinde naklettiği gibi Arapça "noktasız" ha ile yazılan tahayyül Hiylekar, Hiyel bilmiyle uğraşan anlamına, "noktalı" hı ile yazılan tahayyül ise hayal etmek anlamına gelmekte. Yani, Hiyel ile Hayal arasındaki fark tek bir noktadır.

Not 0 :Bu günlerde neyin bilimsel olduğu konusunda bazı kafa karışıklıkları olsada, Aristoteles tarafından belirlenmiş olan Aksiyometrik sistem, Tanım, Tez, Gözlem, Deney, İspat gibi kavramlardan bahsediyorum.
Not 1 :Bir sonraki yazıda belki, bu konuda en sevdiğim hikayelerden olan, Marconi’nin radyoyu bulma hikayesini anlatırım.
Not 2: Örneğin bakınız : Eski Yunan ve Roma’da Mühendislik, Teknolojinin Evrimi
Not 3: Mezar taşına, bir silindir içinde yer alan küre çizilmesini istemiştir. Bu "Küre ve silindirler üzerine" çalışmasında ispatladığı hacim ve yüzey hesaplamalarını simgelemekteydi… Fakat biz kendisini kaldıraçları ile hatırlıyoruz.
Not 4: Bizanslı Philon’un Pnömatik kitabının günümüze ulaşan tek kopyası Topkapı Sarayındaki Arapça çevirisi…
Not 5: İskenderiyeli Heron’un Pnömatik kitabının Yunanaca aslından İngilizce çevirisine buradan ulaşabilirsiniz.
Not 6: Atilla Bir tarafından hazırlanmış bir inceleme kitabı IRCICA tarafından yayınlanmış. Ayrıca konu ile ilgili olarak Atilla Bir’in çeşitli dergilerde yazıları ve yayınları bulunmaktadır.
Not 7: el-Cezeri’nin asıl adı : Bedî’ ûz-Zamân Ebû’l-’İzz İsmâ’îl b. er-Rezzâz el-Gezerî. Bu konuda biraz karışıklık var Cezeri, Gezeri, Gazeri şeklinde…
Not 8: Kitabın asıl adı ise : EL-CÂMİ BEYNEL-İLM VEL-AMEL EN-NÂFİ FÎ ES-SINAÂ’TİL-HİYEL - Mekanik Hareketlerden Mühendislikte Faydalanmayı İçeren Kitap
Not 9: Kitabın Topkapı, Sülaymaniye ve çeşitli avrupa müzelerinde toplam 15 kopyası mevcut. Ayrıca Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanmış bir çevirisi mevcut.
Not 10: Resimler Vikipedi’den alınmıştır.

Boyutlar Arası Savaş

Arda Uysal tarafından Bilim, Sanat ile işaretlenerek gönderildi (3 March 2006)

Son zamanlarda, özellikle klasik animasyonun kalesi olan Disney’in çizim stüdyolarını kapatması ve Pixarı satın almasından sonra alevlenen bir tartışma var. Bilgisayarın animasyon endüstrisini ele geçirmeye başlaması klasik animatörleri hayli endişelendirmekte. Birçok değerli çizer, Disney’in ilk üç boyutlu film denemesi olan “Küçük Civciv” sırasında bilgisayar ile tanıştı. Fakat tanışıklıkları küslükle sonuçlandı, çizerler hayatlarını adadıkları ve inandıkları Disney’den ayrıldılar. Bütün bu gelişmelerin üzerine Disney’in dijital animasyonun öncüsü olan Pixar ile birleşmesi kağıt ve kalemin gücüne inanan ve onlarla para kazanan kitleye en büyük darbeyi vurdu.

“Ayrılmalarının en önemli sebebi ilk başta yaşadıkları bilgi şoku.” diyor Eamonn Buttler, filmin animasyon yönetmenlerinden biri. Çizim altyapısı olan animatörlerin bilgisayarları kullanabilmeleri için ergonomi ve arayüzler konusunda çok çalıştıklarını belirtiyor. Buna rağmen birçok çalışanın bu yeni araca adapte olamadığından da dert yanıyor. Çoğu çizer hala çizginin üç boyutlu poligonlardan çok daha güçlü olduğuna inanıyor. Peki ama neden ?

Klasik animasyonda önce karakterlerin alacakları pozlar(anakareler) çiziliyor. Daha sonra bu pozlar referans alınarak ara kareler üretiliyor. İyi bir canlandırma için çizilen tüm karelerde karakterin hacminin, görsel özelliklerinin, oranlarının ve renklerinin doğru bir perspektif içerisinde korunması gerekli. Animasyonun devamlılığı büyük ölçüde bunlara bağlı. Animatörler aynı karakterin birçok farklı pozunu, mimiğini ya da hareketini çizmek durumunda ki bu çok büyük bir çizim becerisi gerektirmekte. Bilgisayarlarda ise karakterin hacmini koruyarak şeklini değiştirmek ve bunu doğru bir perspektifte yapmak gayet basit. Anakareler üretildikten sonra bilgisayar arakareleri hesaplayabilmekte. Bu bakımdan da bilgisayar zaman kazandırıcı gözükse de işin içyüzü farklı.
2001 yılında “Final Fantasy” ismiyle bilgisayar yapımı bir film üretildi. Filmdeki karakterler ve mekanlar son derece gerçekçi bir şekilde canlandırıldı. Eleştirmenler ve seyirciler bilgisayar üretimi insanları hiç sevmediler. Film büyük bir başarısızlık olarak nitelendirildi ve birçok yönetmen bilgisayar üretimi insanların seyircide ters bir etki oluşturduğuna inandı. (En azından Brad Bird “The Incredibles”’ı yayınlayana kadar).

İnsan beyninin ilginç yapısı belki yüzlerce katmanın altındaki makinenin etkilerini çok çabuk farkedebilmekte. John Lasseter’a (pixar) göre üç boyutlu nesneler eğer uzayda dururlarsa (yani konumlarını veya şekillerini değiştirmezlerse) bir sebepten dolayı anında ölüyorlar. Matematiksel hesapların sonuçları olan hareketlerdeki ya da resimlerdeki kesinlik, insanların ilk bakışta çözümleyemedikleri ama birşeylerin yapay olduğunu hissettikleri bir ruh haline girmelerine sebep oluyor. Yapaylığı sezen insan filmin özü olan inanılırlığını da böylece yokediyor. Bu yapaylık çok küçük detaylarda kendini hissettirebiliyor. Örneğin hareket eden bir nesnenin hatasız bir şekilde her karede aynı yolu alması, ya da hesaplanmış aralıklarla yavaşlaması, hızlanması, iki farklı objenin tam olarak aynı anda hareket etmesi ya da durması insanın inancını kaybetmesi için yeterli.

İnsan elinin çizdiği resimler bilgisayarın hesapladığı mükemmelliğe sahip değil. Ama insan gözü ve beyni elin çizdiği hatalara inanmayı seçiyor(du). 2007 yılında 25 kadar yeni bilgisayar üretimi animasyon filmi gösterime sunulacak. Bunun yanında çok az geleneksel animasyon filmi üretilmekte artık. Acaba insan beğenisi teknolojiye ayak uydurmaya mı başladı? Bir süre sonra beynimiz algıladığı hesaplamaları ve yapaylığı estetik bulmaya başlayabilir mi? Bekleyip göreceğiz.

Sonraki sayfa »