Yakın zamanda İstiklal Caddesi’ne yolunuz düştü mü bilemem. Ama düştüyse Fransız Kültür Merkezi’nin önünden geçerken kulağınıza kuş sesleri çarpmıştır mutlaka. Çocukluğumuzdan bildiğimiz, hani şu meşhur “ovalara yayılan” kuş seslerinden bahsetmiyorum. Bunlar resmen çığlık, hatta feryat! Ya sayılarının çokluğundan öyleymiş gibi geliyor, ya da gerçekten zavallı kent kuşları onlara reva gördüğümüz eziyeti çığlık çığlığa protesto ediyorlar. Sanki “Ne oldu da, yol boyunca, ufak ve tefek de olsa, bizlere birer sığınak oluşturan şu cüce ağaçları yok ettiniz? Şimdi de sığamıyorsunuz caddelere, bize ettiğinizle kaldınız…” diyorlar. Kuşlar mutsuz, çığlıklarını duyabiliyor musunuz?
Aynı şeyi Bağdat Caddesi’nde eski Vakkorama, eski Damat, yeni TeknoSA’nın çaprazındaki palmiyelerden gelen çığlıklar için de düşünüyorum; Şaşkınbakkal Ziraat Bankası önündeki karayemiş ağaç(çık)ları için de. Sanırım kuşlar, Cadde boyunca herhangi bir yol ya da yordama uymadan budanan şekilsiz çınarların (?) acayipliğini protesto ediyorlar, çünkü onlardan hiç ses çalınmıyor kulağıma. Kuşların da bir estetik beğenileri var demek ki, neredeyse kimi insanlardan fazla.
Geri dönelim Beyoğlu’na, Taksim Meydanı’na çıkalım. Kabataş tünel inşaatının yanından geçerken yine aynı çığlıklarla karşılaşıyorum. Allah Allah, burada yakında ağaç da yok ne ola ki? Kafamı kaldırınca şaşkınlığım bir kat daha artıyor: İnşaatın dev vinci onlarca, hatta yüzlerce kuşa yuva olmuş. Hep bir ağızdan bu metal “ağaç” hakkındaki şikayetlerini dile getiriyorlar. Artık meydandan her geçişte kafamı yukarıya kaldırıyorum, ses duysam da, duymasam da. Kimi zaman orada oluyorlar, kimi zaman yoklar. Poyraz ya da karayel habercisi midir? Ben çözemiyorum, onlar benden çok daha iyisini biliyorlar.

“Şehir hatları vapurlarının, Boğaz’ın gelinlerinin peşine takılı dolaşan martılar herhalde mutludur” diye düşünüyor insan, bir umut. Eh, simitleri kendimizden çok onlar için almıyor muyuz? Heyhat; onların derdi çok daha büyük. Hani eğleniyoruz, ve görmemişliğimizden bunu dünya aleme ilan etme gereği duyuyoruz, ve dev projektörleri göklere çevirip fırdola döndürüyoruz ya. İşte bu projektörlerin bulutlardan yansıyan ışığını güneş sanıyormuş zavallıcaklar, gece boyunca bu yalancı güneşlerin peşinde koşturup, sabaha karşı çatlayarak can veriyorlarmış (”-mış” diyorum, çünkü sevgili Rauf’tan aktarıyorum bu bilgileri). Evet, bu cinayet, ama ne savcılar kovuşturma başlatıyor, ne de polis cürmümeşhut yapıyor.
Paris’te güvercinleri çatılardan ve pencerelerden uzak tutmak için iğneli tuzaklar kurulduğunu okumuştum bir yerde. Olağan güzergahları üzerine dikilen cam gökdelenleri algılayamayıp binalara çarpa çarpa telef olan metropoliten kuşlarını da. Hava alanlarından uzak tutulmak için sürekli ses bombalarına maruz bırakılan zavallı kanatlılara ne dersiniz?
Buna hakkımız yok, olmamalı… Zavallı kent kuşları…
Not: Resim sevgili Umut Pulat‘ın Pardus için yaptığı OpenOffice.org açılış ekranından arak, fotoğraf, yanılmıyorsam, sevgili MEren‘den…















