Zavallı Kent Kuşları

Erkan Tekman tarafından Fotoğraf, Hayat ile işaretlenerek gönderildi (27 February 2006)

Yakın zamanda İstiklal Caddesi’ne yolunuz düştü mü bilemem. Ama düştüyse Fransız Kültür Merkezi’nin önünden geçerken kulağınıza kuş sesleri çarpmıştır mutlaka. Çocukluğumuzdan bildiğimiz, hani şu meşhur “ovalara yayılan” kuş seslerinden bahsetmiyorum. Bunlar resmen çığlık, hatta feryat! Ya sayılarının çokluğundan öyleymiş gibi geliyor, ya da gerçekten zavallı kent kuşları onlara reva gördüğümüz eziyeti çığlık çığlığa protesto ediyorlar. Sanki “Ne oldu da, yol boyunca, ufak ve tefek de olsa, bizlere birer sığınak oluşturan şu cüce ağaçları yok ettiniz? Şimdi de sığamıyorsunuz caddelere, bize ettiğinizle kaldınız…” diyorlar. Kuşlar mutsuz, çığlıklarını duyabiliyor musunuz?

Aynı şeyi Bağdat Caddesi’nde eski Vakkorama, eski Damat, yeni TeknoSA’nın çaprazındaki palmiyelerden gelen çığlıklar için de düşünüyorum; Şaşkınbakkal Ziraat Bankası önündeki karayemiş ağaç(çık)ları için de. Sanırım kuşlar, Cadde boyunca herhangi bir yol ya da yordama uymadan budanan şekilsiz çınarların (?) acayipliğini protesto ediyorlar, çünkü onlardan hiç ses çalınmıyor kulağıma. Kuşların da bir estetik beğenileri var demek ki, neredeyse kimi insanlardan fazla.

Geri dönelim Beyoğlu’na, Taksim Meydanı’na çıkalım. Kabataş tünel inşaatının yanından geçerken yine aynı çığlıklarla karşılaşıyorum. Allah Allah, burada yakında ağaç da yok ne ola ki? Kafamı kaldırınca şaşkınlığım bir kat daha artıyor: İnşaatın dev vinci onlarca, hatta yüzlerce kuşa yuva olmuş. Hep bir ağızdan bu metal “ağaç” hakkındaki şikayetlerini dile getiriyorlar. Artık meydandan her geçişte kafamı yukarıya kaldırıyorum, ses duysam da, duymasam da. Kimi zaman orada oluyorlar, kimi zaman yoklar. Poyraz ya da karayel habercisi midir? Ben çözemiyorum, onlar benden çok daha iyisini biliyorlar.

“Şehir hatları vapurlarının, Boğaz’ın gelinlerinin peşine takılı dolaşan martılar herhalde mutludur” diye düşünüyor insan, bir umut. Eh, simitleri kendimizden çok onlar için almıyor muyuz? Heyhat; onların derdi çok daha büyük. Hani eğleniyoruz, ve görmemişliğimizden bunu dünya aleme ilan etme gereği duyuyoruz, ve dev projektörleri göklere çevirip fırdola döndürüyoruz ya. İşte bu projektörlerin bulutlardan yansıyan ışığını güneş sanıyormuş zavallıcaklar, gece boyunca bu yalancı güneşlerin peşinde koşturup, sabaha karşı çatlayarak can veriyorlarmış (”-mış” diyorum, çünkü sevgili Rauf’tan aktarıyorum bu bilgileri). Evet, bu cinayet, ama ne savcılar kovuşturma başlatıyor, ne de polis cürmümeşhut yapıyor.

Paris’te güvercinleri çatılardan ve pencerelerden uzak tutmak için iğneli tuzaklar kurulduğunu okumuştum bir yerde. Olağan güzergahları üzerine dikilen cam gökdelenleri algılayamayıp binalara çarpa çarpa telef olan metropoliten kuşlarını da. Hava alanlarından uzak tutulmak için sürekli ses bombalarına maruz bırakılan zavallı kanatlılara ne dersiniz?

Buna hakkımız yok, olmamalı… Zavallı kent kuşları…

Not: Resim sevgili Umut Pulat‘ın Pardus için yaptığı OpenOffice.org açılış ekranından arak, fotoğraf, yanılmıyorsam, sevgili MEren‘den…

Ömer Usta

A. Murat Eren tarafından Fotoğraf, Sanat, Hayat ile işaretlenerek gönderildi (20 February 2006)
İnanın, Çanakkale Türkiye’nin en enteresan şehirlerinden birisidir. Birbirine en uzak iki noktasını yürüyerek katetmenin bir saatten fazla sürmeyeceği bir şehir için belirlenebilecek enteresanlık haddini ziyadesi ile aşmıştır. Çanakkale ile ilgili bahsedilecek çok şey olmasına rağmen ben içindeki küçücük bir binaya yoğunlaşacağım. Yalıhanı’na.
Çanakkale’nin ilk yapılarından birisi olan bu han içi sürprizlerle dolu bir kutu gibidir. Bir gün gittiğinizde yabancı akademisyenlerin de katıldığı, Hawking’in "Large Scale Structure of Space Time"ı üzerine 5 saatlik bir tartışmaya da denk gelebilirsiniz, bir bas gitar ve bir elektrik gitar ile caz çalan insanlara da. Kışın arnavut kaldırımı zeminli avlusunda yakılan koca ateşin yanına bir sandalye çekip sıcak şarabınızı yudumlayabilir, yazın neredeyse üstünü bir çatı gibi örten mor salkımın serinliği altında yerdeki taşları sayabilirsiniz. Kenan Evren’in resme heves sarmasına neden olan ressamın üzüntüsünü kendi ağzından dinleyebilir ya da bazı kabullerinizi gözden geçirmenize neden olabilecek bir arkeoloji seminerine denk gelebilirsiniz. Hatta eğer yeterince şanslı iseniz bir görünüp bir kaybolan, ve artık kendisinden haber alınamayan Madam Brigitte ile karşılaşıverir, 7 santimlik tırnakları, üzerinden hiç çıkarmadığı kirli, artık siyaha çalan kırmızı gece elbisesi, yer çekiminin cazibesine karşı koyma konusunda amansızca savaşan ve bir zamanlar sarı olduğu belli olan seyrek saçları ile ısmarladığınız çayı içişini izlersiniz.Fakat bunların hiç birisi sizi hanın girişinin hemen solunda kalan minicik odasının içinde sürekli çalışan Ömer Usta’nın çıkardığı işler kadar şaşırtamaz sanırım.


Ömer Usta (Ömer Zaralı), gündüzleri Çanakkale Sanayi ve Ticaret İl Müdürlüğü’nde çalışan bir memur, akşamları ise Yalıhanı’nın 10 yıllık sanatkârı (Dr. Jeykll & Mr. Hyde’ın yaşayan bir implementasyonu). Belediyenin kendisine verdiği, küçücük bir oda içerisinde sessiz sakin, ince ince işlerle uğraşıyor bu bey. Gerçekten enteresan bir insan Ömer Usta. Örneğin yaptığı hiçbir şeyi satmıyor, bir zamanlar benim de fotoğraflarımın taliplerine söylediğim bir şeyin benzerini savunuyor, tam olarak onun sözleri olmamakla birlikte düşüncelerinin anlamlı bir özeti şu: "bu eserleri toplumun bana kattıkları ile ortaya çıkarıyorum, sizin paranız benim onlara olan borcumu ödememe yetmez, bu eserler herkesin malı".

Ajur, ahşap, mermer, kil gibi Ömer Usta’nın çalışma alanlarından birisi. Sizin için bir iki fotoğraf çektik ziyaretimizde. Fransızca’dan gelen bir kelime olan ajur’un bir kaç anlamından birisi de delikli/boşluklu süslemeler yapma tekniği, pirinç de kullanılan malzemelerden birisi:


Gliptik de (değerli taşlar üzerine gravür yapma, mühür kazıma sanatına verilen isim) bir diğer çalışma alanı. Sümerlerden kalma bir alışkanlık (kendileri bunları mühür olarak kullanmak üzere kolye ya da yüzük olarak taşırlarmış):


Öte yandan giderseniz görürsünüz, Ömer Usta’yı yalnız yakalamanız neredeyse mümkün değil. Yanında onunla beraber bir şeylerin üzerine eğilmiş çalışan irili ufaklı müridleri olur hep. Şu ana kadar 200′den fazla öğrencisi olmuş burada bir şeyler öğrenen. Hiç bir ücret talep etmediği öğrencileri, yaptıkları şeyleri de beraberlerinde götürmek kaydıyla eserleri ile ne yapmak istediklerine karar vermekte özgürler :) Almanya’dan, Fransa’dan, Polonya’dan insanlar da çalışmış yanında Ömer Usta’nın (hatta Polonyalı bir kadıncağız işin büyüsünden sıyrılamayıp 5 ay kalmış yanında ;)). Kendi kendisine, hiçbir eğitim almadan öğrendiği bir şeyi, hiçbir karşılık beklemeden öğrettiği öğrencileri çeşitli şehirlerde sergiler açacak noktaya gelmişler. Bu işi neden ücretsiz yaptığını sorduğunuzda da sanatçı edasında takılmayı çok iyi bilen ve yaptıkları işin çok zor olduğuna insanları ikna edip kendilerinin kıymetini arttırmaya çalışanların kendisinde yarattığı iritasyondan dem vuruyor (bilgisayar ile ilgilenseymiş, kesin özgür yazılımcı olurmuş).

Herkesin içindeki yeteneğe inanan bir adam Ömer Usta. Hatta Çanakkale’nin meşhur siması, fiziksel engelli olan İsmail’e iki günde heykel yaptırmışlığı var (bilenler bilir, İsmail’in sol elinde 3 parmağı, sağ elinde de tek parmağı işlev sahibidir). Bu durumdaki birisinin yaptığı heykele bakarken kazandığı özgüveni hesap etmemiz mümkün değildir sanırım (birçoğumuzun on binlerce dolar edebilecek eserlerini ısrarlara ve yaşam koşullarına rağmen satmayan bu sanatçının motivasyonunu anlayamayacağımız gibi).

Dünya popülasyonunu düşününce bu tip insanlar üzerlerine "hayatı çekilir kılmak" gibi bir misyonu almışlar gibi görünüyorlar bana. Genetiğin gelişimine inanıyorum ben. Oraya buraya serpiştirmek lazım bu tip insanlardan, çünkü Çanakkale herkesi alacak kadar büyük bir şehir değil.


Bu arada birilerinin varlığının farkına varması için hiçbir şey yapmayan bu adama bir selam verip sürpriz yapmak isterseniz, homerosta at hotmail.com adresine e-posta atabilirsiniz. "Yok ben kart göndereceğim ona" diyorsanız posta adresi şöyle: Ömer Zaralı, Sanayi ve Ticaret İl Müdürlüğü, Çanakkale. Eminim çok sevinir.

Not: Bu yazının Ömer Usta’dan sonraki ikinci kahramanı sorduğu sorular ve moleskine’ine aldığı notlar ile B. Duygu Özpolat’tır. Bilgilerinize.

Not: Yer sıkıntısı nedeni ile bu yazıda yer verilemeyen diğer fotoğrafları Internet’ten erişilebilir bir adrese koyup, bulundukları adresi yorumlar arasına ekleyeceğim.

İki kalas, bir heves (1): “Eşekler uçarsa…”

Ali Işıngör tarafından Kültür, Spor ile işaretlenerek gönderildi (19 February 2006)


Futbol üzerine üç koca yazıdan oluşan bir diziyi kaleme alacağım için, “için için” utanmıyor değilim… Ne yalan söyleyeyim, bu yazıların sayısı dörde bile çıkabilir; madem utanmazlığı ele aldık, sonuna kadar gitmekte fayda var.

Neden mi futbol?

Açık konuşmak gerekirse, meşin yuvarlağa “hayatı boyunca” düzgün bir şekilde “üç kere bile” vuramamış bir adam olarak, futbolla aramda sağlıklı bir ilişki olmadı. Ortaokulda sınıf arkadaşlarım arasında kabul edilmek için topları hep ben satın aldım, aynı sınıf arkadaşlarım tarafından ilk beş dakika sonrasında takımdan çıkarıldım; bir futbol takımını tutmaya 17 gibi ilerlemiş bir yaşta, Galatasaray Lisesi’nden bir kızla çıkarken “biraz da zorunluluklar nedeniyle” başladım. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, futbol ile aramda hep adı konmamış, “karşılıksız” bir aşk ilişkisi vardı.

Karşılıksız, çünkü “meşin yuvarlak tanrıçası”, düz yolda bile doğru dürüst yürümekten aciz bendenizi top peşinde koşmayı sağlayacak yeteneklerden mahrum bırakmıştı.

Hiçbir takımın ilk 11′inden beş adam sayamam, hâlâ ofsayt kuralı nedir bilmiyorum, ama Eduardo Galeano gibi iyi bir futbol maçı için elimi açıp dilenebilirim: “-Lütfen biraz mücadele, lütfen biraz daha sihir!”

Birçok insanın ona inanmasıyla ve entellektüellerin ona kuşkuyla yaklaşmasıyla ölümsüz ve mutlak bir varlık gibidir bu oyun. Futbolun tanrısallığının peşinde olanlar için çok sık olmasa da, “Meşin yuvarlağın tanrısı” bulutların üzerinde oturduğu yerden küçük şakalar yaparak kendine iman ettirir inananlarını. Tıpkı 2001 yılında İtalya’nın küçük bir kasabasında yaptığı gibi…

(…)

Ne demiştik, sene 2001. O yıl, hiçbir İtalyan’ın beklemediği bir olay olmuş ve 19-22 yaşlarında oyunculardan kurulu bir “mahalle takımı”, dünyanın en pahalı ligi olarak kabul edilen “Serie A”ya yükselmişti!

Size Chievo’dan bahsediyorum. 1929′da bir pastane sahibi tarafından kurulan ve 1986′ya kadar da küçük bir pastane takımı olarak kalan Chievo Verona’dan…

1986′da İtalyan dördüncü ligi olan C2′ye yükselen bu mahalle takımı, Alberto Malesani adında pek kimsenin tanımadığı bir antrenör ile çalışmaya başlar. Malesani, 2.500 kişinin yaşadığı Chievo kasabasının takımını, “sokaktan toplanan” yetenekli gençlerle “Serie B”ye yani İtalyan İkinci ligine kadar taşır. Sokaktan toplanan gençlerle Chievo Verona takımı, önüne geleni devirmeye başlamıştır.

Verona kentinin bu fakir pastane takımının seyircisi de fazla değildir. Kendi evinde 1.500, deplasmanda ise 500 biletli “tifosi”si vardır. Aynı kentin birinci ligde oynayan zengin ve başarılı temsilcisi takımın maçlarında ise 45.000 kişilik stad tıkabasa dolmaktadır.

Chievo Verona’dan bahsedince, ezeli rakibi Hellas Verona’dan bahsetmemek olmaz. Her iki takım birbirinin antitezi gibidir: Hellas Verona zengin, Chievo Verona ise “alabildiğine” fakirdir. Hellas Verona yaşlı ama fiyatı ucuzlamış şöhretleri kadrosuna katarken, Chievo sokaktan yetenekleri gençleri toparlar. Taraftarlarda ise tam tersi söz konusudur: Gençler Hellas Verona’yı, yaşı 30′u geçenlerse Chievo’yu tutar. Dünyanın ilk taraftar organizasyonlarından biri olan “Brigate Gialloblu” (Sarılacivert tugaylar) bile ortadan bölünmüştür: Aşırı sağcı çoğunluk Hellas’ı tutarken, solcu azınlık Chievo yanlısıdır.

Dördüncü lige bile 57 yıl sonra çıkabilen Chievo Verona, Hellas taraftarları tarafından yıllarca çeşitli fıkralara konu edilir. Esprilerin en ünlüsü şudur: “Eşekler uçmaya başladığında ancak, Verona Chievo birinci lige çıkar!”

Peki, sonunda ne mi oldu?

Biliyorsunuz aslında: Eşekler kanatlandı… Hem “mecazi” hem de “gerçek” anlamda!

“Mahalle takımı” Chievo Verona, 2001 sezonunda birinci lige çıktığında takımın formasına “uçan eşek” sembolü konur, taraftarlarının adı ise “Mussi Volanti” yani “Uçan Eşekler”e çıkar! Tüm sezon boyunca deplasmanlarda tribünde kanatlı bir eşek heykeli dolaştırılır :)…

Uçan Eşekler, 2001-2002 adımını attıkları “Serie A”da efsanevi antrenörleri Luigi Del Neri ile önlerine geleni devirmeye devam ettiler, 26 hafta boyunca liderlik koltuğunu kimseye kaptırmayan Chievo Verona, prese dayanan ve göze hoş gelen futbolu ile tüm dünyadan kendine taraftar topladı. Gün geldi, fanatikliğiyle tanınan Milan taraftarları bile sahadaki kendi takımlarını bırakıp, canını dişine takarak oynayan rakip Chievo’yu desteklediler.

O gündür bu gündür Serie A’da Milan, Fiorentina, Juventus gibi devleri sık sık deviren Chievo Verona, milyon dolarlar olmadan da futbol oynanabileceğini dünyaya ispatlamaya devam ediyor.

Chievo bir sembol. Geçen yıl Brezilya’nın en fakir bölgelerinden biri olan Alto de Mateus’da evsiz ve yoksul gençler için bir futbol okulu ve “Chievo Brasil” takımını kuran “Uçan Eşekler”, 10 yıl sonra dünyanın en pahalı ligi olan Serie A’yı kazanmanın planlarını yapıyor. Üstelik milyon dolarlar saçarak değil, “sokak futbolu”ndan yeni Pele’ler çıkararak…

Chievo Verona’nın formasında hâlâ o ilk “pastane”nin yani Paluani’nin reklamı var. Paluani mi? Onlar artık İtalya’nın önemli ekmek üreticilerinden biri…

Gelecek hafta: “Ne sağcıyız ne solcu, futbolcuyuz futbolcu”

Homunculus

B. Duygu Özpolat tarafından Kültür, Bilim, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (12 February 2006)

Ankara-Altınpark’ta çocukken en sevdiğim yerlerden biri olan Feza Gürsey Bilim Merkezi diye bir yer var. Bu merkezin girişinde, kafası, dudakları ve elleri kocaman ama bedeni küçücük acayip bir adam heykeli bulunur. Tanıştırayım, kendisi bir “homunculus”tur.


Çok ilginç bir kavram bu homunculus. Pek çok kişi ve alan tarafından kullanılmış ve birbiriyle bağlantılı olmakla birlikte farklı farklı kavramları ifade ediyor. Ben karşıma ilk kez gelişim biyolojisi dersinde hocanın anlattığı kısa bir tarihçe ile çıktığını sanıyordum. Meğer çocukken başka bir “formuyla” tanışmışım da ismini unutmuşum.

Gelişim biyolojisinin tarihine şöyle bir göz attığımızda ve üşenmeyip 17. yüzyılın sonlarına, yani üreme ile ilgili teorilerin ilk ortaya atıldığı dönemlere kadar gittiğimizde, Nicolas Hartsoeker isiminde, Danimarkalı bir matematikçi ve fizikçinin yaptığı çalışmalara rastlıyoruz. Hartsoeker geliştirdiği mikroskopla insan ve başka hayvan türlerinin spermlerini inceledi. Sonunda, her spermin içinde “animalcule” [1] adı verilen minyatür bir insan bulunduğu fikrini ortaya attı. Zaman içinde Hartsoeker’in bu “küçük adam”ı literatürde pekçokları tarafından “homunculus” olarak anılmaya başlandı. “Küçük adamın” anne karnında gelişip bebeğe dönüştüğünü iddia edenler Spermist adını aldılar. Neyse ki daha o zamanlar bile onlara karşı çıkan “yumurtacılar - ovistler” vardı. Fakat “homunculus” işi üzerinde biraz daha düşünenler, kavramın bir miktar karmaşık olduğunu nihayet farkettiler: Eğer spermin içindeki minyatür bir adamsa yani bir homunculussa, bu adamın da kendi spermleri, spermlerinin içinde başka homunculuslar, o homunculusların kendi spermleri vs… olmalıydı. Yani işin sonu -felsefedeki ismiyle- bir “reductio ad absurdum”a (reduction to the impossible – olmayana ergiye), sonsuza uzanan bir homunculus zincirine varıyordu.

Aşağıda resmini gördüğünüz ve bilim merkezinin önünde bir örneği bulunan homunculus ise, daha farklı bir amaç için kullanılıyor. Bu acayip insan figürleri aslında vücudumuzun hangi bölgelerinin ne kadar duyarlı olduğunu ve beyin korteksinde (beyin kabuğu) kapladıkları alanın birbirine oranını gösteriyor. Örneğin ellerin bu kadar büyük olması, bu bölgenin kendisinden küçük bölgelere göre daha duyarlı olduğu anlamına geliyor. [2] Bu bir “duyusal homunculus” (sensory homunculus). “Hareket homunculusu” (motor homunculus) olarak tanımlanan başka bir çeşidi de, benzer şekilde beyin korteksinde hareketle ilgili, hangi organın ne büyüklükte bir alanı kapladığını simgeliyor.


Öte yandan homunculus kelimesinin ilk ortaya çıkışı çok daha eski tarihlerde simyacılarla olmuş. Kelimeyi ilk kullanan kişinin Paracelsus adında bir simyacı olduğu düşünülüyor. Bununla birlikte simya içinde de çeşitlilik gösteriyor homunculus kavramı. Benim rastladığım en ilginç örneklerden biri, mandrake adı verilen ve büyücülükte bolca kullanılan bir bitkinin kökünde “homunculus” bulunduğu inancı. Bu inanışın en yaygın versiyonuna bakılırsa, mandrake bitkisi, asılarak idam edilen bir erkeğin semeninin vücudun son kasılışlarıyla döküldüğü yerlerde yetişirmiş. Bu inanca, bitkinin köklerinin kimi zaman insana çok benzeyen bir şekle sahip olması sebep olmuş. Fakat iş bununla bitmiyor. Bu bitkinin kökü, bir cuma günü, gün ağarmadan önce siyah bir köpeğe bağlanarak topraktan çıkarılır, süt ve bal ile yıkanıp beslenirse (kimi “tariflerde” bunlara kan da ekleniyor), kökün, sahibini kötülüklerden koruyacak minyatür bir insana dönüşeceğine inanılıyormuş.

Homunculus, bu tip hoş ayrıntılardan hoşlanan J. K. Rowling’in de gözünden kaçmamış: Harry Potter hayranları, serinin “Sırlar Odası” bölümündeki çığlık atan mandrake bitkilerini belki çoktan hatırlamışlardır bile.

Örnekler bitmiyor… Bilim ve teknolojide, çalışan sistemler tanımlanırken, bu sistemlerin “içlerinde bulunan küçük bir insan tarafından çalıştırıldıkları” aksiyomu kabul ediliyormuş. Felsefede “homunculus uslamlama” adı verilen bir kavram var ve teorilerin eksik kaldıkları noktaları belirlemek için kullanılıyor. Homunculus uslamlamaya göre eğer bir teorinin “tam” olması için “küçük bir adama” ihtiyaç duyuluyorsa, o teori yanlıştır. Oldukça karmaşık duyuluyor değil mi? “Küçük adam” oldukça “büyük” işlere bulaşmış görünüyor. Burada yazıma son vermeden önce, kelimenin özellikle bilim, teknoloji ve felsefedeki kullanımları hakkında bilgisi olanları paylaşmaya davet etmek istiyorum.

[1] Animalcule kelimesini ilk kez kullanan kişi Hartsoeker değil, onunla aynı zamanlarda yaşamış ve kendi yaptığı mikroskopla mikroorganizmaları ilk kez gözlemlemiş olan Anton van Leeuwenhoek’tur. Ayrıca çok güvenilir bazı kaynaklar bile, Hartsoeker’in ya da Leeuwenhoek’un homunculus kelimesini spermin içindeki küçük adam için kullandığını belirtmektedir fakat bunun doğru olmadığını hemen belirteyim. Tarihte bir noktada ortaya çıkmış bu yanlış anlama, nesiller boyu hocaların öğrencilerini yanlış bilgilendirmelerine sebep olmuş. Sizler de şu an bunu deneyimlemiş bir örneğin satırlarını okumaktasınız :) Wikipedia ve hatta gelişim biyolojisi derslerinin Scott Gilbert tarafından yazılan en favori ders kitabı bile bu hataya düşmüş. Hatta kimi kaynaklar bu iki bilim insanının sperm içinde küçük bir adamın var olduğu iddiasında bile bulunmadıklarını vurguluyor. Fakat Leeuwenhoek’un ağzından çıkan cümleleri aktardıklarını iddia eden başka kaynaklar bunun tersini gösteriyor. Anlayacağız bilim tarihinde bu konu biraz “flu”. Daha fazla bilgi edinmek isterseniz şu adresteki makaleye bir göz atabilirsiniz.

[2] http://www.cs.uta.fi/~jh/homunculus.html adresinde farklı vücut bölümlerinin yüzdelerini gösteren basit bir uygulamayı bulabilirsiniz.

Dünyanın en güzel ailesi

Ali Işıngör tarafından Türkiye, Fotoğraf, Hayat ile işaretlenerek gönderildi (11 February 2006)


İyi bakın bu resme. Bu resim, dünyanın tek yaşlanmayan ailesine aittir…

Bir daha bakın bu resme.

Münir Özkul, Adile Naşit, Halit Akçatepe, Şener Şen, Ayşen Gruda, Itır Esen, Tarık Akan, Cengiz Nezir, Ahmet Arıman, Tayfun Arıman ve Tuncay Akça…

Belki yüzlerine yılların çizgileri yerleşmiş olabilir ama o kadar az değiştiler ki… Münir Özkul, yaşlanmış olsa da, yine aynı Münir Özkul’dur! Metin Üstündağ’ın deyimiyle, “hayattakinden daha hayat bir baba”dır.. 70′li yılların o çocuk ruhunu öyle bir sıcaklığıyla verir ki! Ahşap bir sızı hissedersiniz! Yahut akasya ağaçlarının kokusunu! Fakat o kadar da fakirdir o dünya! Bir o kadar da umut dolu!

Münir Özkul, bazen dört kızı için ve namusu için yaşayan Kâzım Usta, bazen de nemrut ama sevecen Kel Mahmut rolleriyle çıkar karşımıza. İstanbul’un son demlerini yaşadığı, Ayvansaray’da ahşap sandalların yapılıp, her mahallenin bir zararsız delisinin ve sarhoşunun olduğu dönemlerdir (şimdilerde mahalle delileri dayak yememek için kuytu köşelere saklanıyor) yaşanan. İstanbul’un en fanatik futbol taraftarının adının “Karıncaezmez Şevki”, ahalisinin en büyük zayıflığının ise “merhamet” olduğu yıllar…

Münir Özkul filmlerinde, merhamet ve kanatkârlık sözcüğüne “Gel ulan, ete kemiğe bürün, kendine bir beden seç de, amcalar görsün!” demiş gibidir.

Ama sıra çocuklarına, ailesine bulaşan “patron”a karşı kaplan kesilir. “Yaşar Usta” rolüyle, hayatının tiradlarından birini atar:

“Dokunma oğluma, dokunma çocuklarıma, dokunma aileme. Eğer dokunursan, ben, ömründe bir karıncayı bile incitmeyen ben, hiç düşünmeden çeker vururum seni. Vururum ve arkama dönüp bakmam bile…”

Adile Naşit, onun tamamlayıcısı, hoppidik, fıkır fıkır, bir “kenar mahalle” ablasıdır. Bazen teyze, bazen evde kalmış kız kurusu rollerini oynasa da, o aslında hep annedir… Doğuştan annedir, gerçek hayatında bir çocuğu olmuş ama doğumdan hemen sonra ölmüştür. Yazık… Belki de bu yüzden, 1970′lerde doğan ve benim gibi artık 30′larını geride bırakmaya başlayan neslin tamamı onun çocuğu, “kuzucukları” oldu…

Onun anneliğinde cezalandırmak, öc almak yoktur. Adile Ana’nın tek bir tavrı söz konusudur: “Küsmek.” Lakin bir küçük tatlı söze, yüreğinin yağları erir, gözleri dolar. Fakirliğinden utanmaz, evlatlarına namuslu dürüst olmayı öğütler.

Adile Anne de yaşlanmadı. Eskisi kadar olmasa bile her hafta en az bir kere, televizyondan el sallıyor bizlere… Sanki hiç yaşlanmamış gibi. Çengelköy, Fener, Samatya, İçkumsal, Cankurtaran gibi bugün bile “mahalle” özelliklerini koruyan semtlere her girdiğimde, bir köşe başından her an “Yaşar Usta ve Melek Hanım” çıkacakmış gibi gelir bana.

Ailenin diğer bireyleri de bu gençlikten paylarını almış gibilerdir. Evin “güzel gelini” Itır Esen’i geçenlerde Cihangir’de gördüm. Gözleri hâla aynı güzellikteydi, insana derin bir ormana düşmüş hissini veriyor. Aynı şekilde, Halit Akçatepe ve Tarık Akan’ın yüzüne belki yılların çizgileri yerleşmiş ama özlerinden çok az şey yitirmişler. Tarık Akan eskisi gibi yine yakışıklı, Halit Abi ise yine fırlama ve bir o kadar da sevgi dolu…

Yukardaki resme bir kere daha bakın. Bu resim, dünyanın tek yaşlanmayan ailesine aittir…

Yaşlanan sadece bizleriz. Dikkatli bakarsanız, Münir Özkul’un muzipçe “Tuurrrup sıkarım sizin gençliğinize!” dediğini bile duyabilirsiniz.

Bir daha bakın bu resme… Onlar hiç yaşlanmayacak.

Not 1: Bu yazıyı yazarken; fanzin ve edebiyat dergisi maceralarımı saymazsak, profesyonel gazetecilik kariyerime ilk kez başladığım “Söz” dergisinin eski sayılarını karıştırmak zorunda kaldım. Önümdeki sayı, 25 Şubat 1995 tarihini taşıyor. Sayfa 19… Metin Üstündağ, Münir Özkul’u anlatıyor. Sayfanın diğer yarısında, Elif Baykara ile birlikte imzaladığımız bir yazım var. Hiç unutmuyorum, Metin Üstündağ ile bir sayfayı yarı yarıya paylaştığım için nasıl da gurur duymuştum :).

Met-Üst’ün o yazısından bazı alıntılarda bulundum. Bunu da belirteyim.

Not 2: Bir ara size kendi Karıncaezmez Şevki’mi anlatacağım. Dolmuşunu sarı kırmızı renklere boyatıp, Galatasaray Lisesi’ne her gün 10 dk. selam duracak kadar naif bir insan olan, tanımış olmaktan gurur duyduğum Karıncaezmez Şevki’yi…

Sonraki sayfa »