Yakın zamanda İstiklal Caddesi’ne yolunuz düştü mü bilemem. Ama düştüyse Fransız Kültür Merkezi’nin önünden geçerken kulağınıza kuş sesleri çarpmıştır mutlaka. Çocukluğumuzdan bildiğimiz, hani şu meşhur “ovalara yayılan” kuş seslerinden bahsetmiyorum. Bunlar resmen çığlık, hatta feryat! Ya sayılarının çokluğundan öyleymiş gibi geliyor, ya da gerçekten zavallı kent kuşları onlara reva gördüğümüz eziyeti çığlık çığlığa protesto ediyorlar. Sanki “Ne oldu da, yol boyunca, ufak ve tefek de olsa, bizlere birer sığınak oluşturan şu cüce ağaçları yok ettiniz? Şimdi de sığamıyorsunuz caddelere, bize ettiğinizle kaldınız…” diyorlar. Kuşlar mutsuz, çığlıklarını duyabiliyor musunuz? (Okumaya Devam Et)
7 Yorum...
İnanın, Çanakkale Türkiye’nin en enteresan şehirlerinden birisidir. Birbirine en uzak iki noktasını yürüyerek katetmenin bir saatten fazla sürmeyeceği bir şehir için belirlenebilecek enteresanlık haddini ziyadesi ile aşmıştır. Çanakkale ile ilgili bahsedilecek çok şey olmasına rağmen ben içindeki küçücük bir binaya yoğunlaşacağım. Yalıhanı’na.

Çanakkale’nin ilk yapılarından birisi olan bu han içi sürprizlerle dolu bir kutu gibidir. Bir gün gittiğinizde yabancı akademisyenlerin de katıldığı, Hawking’in "Large Scale Structure of Space Time"ı üzerine 5 saatlik bir tartışmaya da denk gelebilirsiniz, bir bas gitar ve bir elektrik gitar ile caz çalan insanlara da. Kışın arnavut kaldırımı zeminli avlusunda yakılan koca ateşin yanına bir sandalye çekip sıcak şarabınızı yudumlayabilir, yazın neredeyse üstünü bir çatı gibi örten mor salkımın serinliği altında yerdeki taşları sayabilirsiniz. Kenan Evren’in resme heves sarmasına neden olan ressamın üzüntüsünü kendi ağzından dinleyebilir ya da bazı kabullerinizi gözden geçirmenize neden olabilecek bir arkeoloji seminerine denk gelebilirsiniz. Hatta eğer yeterince şanslı iseniz bir görünüp bir kaybolan, ve artık kendisinden haber alınamayan Madam Brigitte ile karşılaşıverir, 7 santimlik tırnakları, üzerinden hiç çıkarmadığı kirli, artık siyaha çalan kırmızı gece elbisesi, yer çekiminin cazibesine karşı koyma konusunda amansızca savaşan ve bir zamanlar sarı olduğu belli olan seyrek saçları ile ısmarladığınız çayı içişini izlersiniz.Fakat bunların hiç birisi sizi hanın girişinin hemen solunda kalan minicik odasının içinde sürekli çalışan Ömer Usta’nın çıkardığı işler kadar şaşırtamaz sanırım. (Okumaya Devam Et)

Futbol üzerine üç koca yazıdan oluşan bir diziyi kaleme alacağım için, “için için” utanmıyor değilim… Ne yalan söyleyeyim, bu yazıların sayısı dörde bile çıkabilir; madem utanmazlığı ele aldık, sonuna kadar gitmekte fayda var. (Okumaya Devam Et)
Ankara-Altınpark’ta çocukken en sevdiğim yerlerden biri olan Feza Gürsey Bilim Merkezi diye bir yer var. Bu merkezin girişinde, kafası, dudakları ve elleri kocaman ama bedeni küçücük acayip bir adam heykeli bulunur. Tanıştırayım, kendisi bir “homunculus”tur. (Okumaya Devam Et)

İyi bakın bu resme. Bu resim, dünyanın tek yaşlanmayan ailesine aittir… (Okumaya Devam Et)
