Dünyayı kurtarmak isteyen kadın ile Göhramon’un sohbetleri

B. Duygu Özpolat tarafından Bilim, Hayat, Korteks ile işaretlenerek gönderildi (6 June 2008)

Öykü bu ya, dünyayı kurtarmak isteyen kadın (Dükik) ve Göhramon, evrim kuramının onyıllardır dünyada ve Türkiye’de çeşitli beyin yıkama yöntemleri ile “çürütüldüğüne” halkın inandırılmaya çalışılmasından (ve dahi bunun ciddi bir başarıya ulaşmakta olmasından) sıkılmış, kendi üzerine düşeni yapmak için gönüllü olarak bir araya gelmiş bir grup bilimsel araştırmacıdan iki tanesidirler. İlk iş olarak evrim kuramını sade ve keyifli bir dille anlatan İngilizce bir websitesini Türkçe’ye çevirmeye karar vermişler, bu iş için haftasonlarını, boşvakitlerini ayırmakta, harıl harıl çalışmaktadırlar. Bu sırada bilimin hastalıklara çareler bulduğunu, bunu yaparken evrim kuramından faydalandığını, evrim kuramı olmadan yaşambilimde hiçbir şeyin anlam ifade etmediği durumunu görmezden gelenler, çalışmalarına harıl harıl devam etmektedirler. Okullarda bilimsel süsü verilmiş belgesellerin izletilmesi, yalanlarla dolu kitapların çocuklara bedava verilmesi durumları seneler önce olduğu gibi hala gerçekleşmektedir. Günlerden bir gün, yine benzeri bir etkinliğin, şehirlerden bir şehirde valilik izni ile gerçekleştiğini duyan Dükik, derin düşüncelere dalar. Karşı karşıya olunanın, üç beş akademisyenin bir araya gelip, dirsek çürütüp, kafa yorup, eğlenmek yerine çeviri yapmaları ile üstesinden gelinemeyecek bir güç olduğu ortadadır. Peki ama, akıntıya karşı kürek çekmek ise bu, neden kürek çekmeye devam etmektedir? Neden uğraşmaktadır, neden güneşli bir pazar öğleden sonrasını Mississippi kenarında çimlerde güneşlenip güzel bir roman okuyarak geçirmek yerine, odasına kapanıp sırtını kamburlatarak çeviri yapmakla geçirmektedir? Düşünceler kafasını çatlatıverecek gibi olunca, sevgili arkadaşı Göhramon’a bir mektup yazmaya karar verir.

Sevgili Göhramon,

Anladım ki, benim için bu sitenin çevirisini yapmak kazanılacak ya da kaybedilecek bir davaya katkı gibi hissettiğim bir şey değil. Bu diyarlarda daha radikal değişimler olursa da şaşırmayacağım (sanırım üzüleceğim sadece). Yani artık çok geç de olabilir. Ama bunun bir önemi yok. Düşündüm de, bu iş benim için biraz şöyle bir şey: mesela bir savaşın ortasında olsaydım, etrafa bombalar düşüyor herkes canını kurtarmak için koşuşup duruyor olsaydı, yıkılan bir duvarın altına sıkışmış birini görseydim, bacağı sıkışmış kurtaramıyor olsaydı, büyük ihtimalle ölecek olsaydı, durup yine de onu oradan çıkarmaya çalışırdım. Öyle sırtımı dönüp gidemezdim. Zaten az sonra ölecek birini kurtarmaya çalışmayı hiçbir zaman boşa harcanmış bir çaba olarak görmezdim.

Sevgili Dükik,

Mektubun için teşekkürler. Sonlu bir dünyada, sonlu bir hayat yaşarken neden ağaç dikeyim, neden yaşadığım toplum iyi olsun ya da en azından kötü olmasın, neden işimi iyi yapmaya çalışayım vs. gibi bir sürü soru sordum kendime. İyi ve kötü üzerine çok düşünüp, biraz da okudum. (belki tam tersini yapsam daha iyi olurdu; belki şimdi vardığım sonuca daha erken varırdım - peki bu sonucun mutlak doğru olduğunu nerden biliyorum ki!? neyse… dur şimdi.) Bu konuyu konuştuğum ve hem politik hem de bilimsel anlamda çok aktif olan bir arkadaşım “Dünyayı kurtarmaktan bahseden kim? Ben sadece varolmaktan bahsediyorum. Ben böyle varolmak ve yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum. Hepsi bu!” demişti. Sen de aynı şeyi söylüyorsun (yani bence). Çizdiğin savaş senaryosunda ölme ihtimali yüksek olan bir kişiyi (bunu bir çocuk yapmadığın için sana aşık oldum dersem beni yanlış anlamazsın di mi; çocuklu demogojiler canımı feci sıkıyor da!) kurtarmakla bunu söylüyor gibisin; “ortada bir dava olsun ya da olmasın, ben bu şekilde var olmak istiyorum ve varlığımla yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum”. Erdemli olmak gibi şeyler tamamen fasafiso. Ben de böyle düşünüyorum.

Ancak birlikte yaptığımız bu işte durum biraz daha farklı ama çok büyük bir farktan bahsetmiyorum burada. Bir kişiyi kurtarmak yerine 1000 kişiyi kurtarmaya çalışıyoruz. (Bir kişiyi kurtarmaya çalışsaydık o kişiyi bulur ve onu bilgilendirmekle uğraşırdık) Yaşama yapmak istediğimiz müdahale daha büyük olsun istiyoruz belli ki. E tabi bunun da bi’sebebi var. Müdahalemiz büyük olsun istiyoruz çünkü karşımızda durup kendi varoluş biçimlerini bize dayatmaya çalışanlar kalabalıklar ve müdahaleleri büyük. Ama müdahalemizi yapmakta ısrarlı olduğumuz zaman bu, başarılı olma kaygısına ve de bir davaya dönüşüveriyor. Başlangıç amacı böyle olmasa da…

Herneyse. Boş yere uğraştığını düşünmek kötü bi’şey. Özellikle güzel bi’iş yaparken böyle düşünmek daha da kötü. Ben de senin gibi düşünüyorum. Yaptığım iş ne kadar işe yaramayacaksa yaramasın, ben o işin doğru olduğuna inanıyorsam ve o işi yapmak istediğim için yapıyorsam bu bana yetiyor. Ama senden farklı olarak, ben, bu çeviri işinin, ve benzerlerinin yukarıda bahsettiğim şekilde bir davaya dönüşmüş bir müdahaleye katkı sağlayacağına inanıyorum. Ve bu hoşuma da gidiyor…

Sevgili Göhramon,

Mektubunda arkadaşının “Dünyayı kurtarmaktan bahseden kim? Ben sadece varolmaktan bahsediyorum. Ben böyle varolmak ve yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum. Hepsi bu!” dediğinden bahsetmişsin. Evet, bu cümleleri kurmayı becerememiştim, hislerime tercüman olmuş. Ezber edeceğim onun bu söylediklerini.

İster istemez bir dava hissi yaratıyor tabi insanın üzerinde, neticede bu iş (ya da bir başkası) için uğraşırken büyük resimde bütün bunların elle tutulur bir sonuç vermeyeceği ihtimalinin yüksek oluşunu an be an hatırına getirmiyor insan. Her an bunu hatırlasaydım zaten delirirdim sanırım.

Yıllardır bir şekilde bir şeyleri “düzeltmeye” çabalıyorum. Çevreyi koruyayım, hayvanlar tükenmesin, insanlar savaşlarda boş yere ölmesin filan… Ama ben de hep bunları neden yapıyorum, bir işe yarayacak mı diye soruyorum kendime. Mesela bir ara çevreyi korumakla ilgili şunu düşünmüştüm: insan da doğanın bir parçası ise, belki de bu yaptıklarını da doğal saymalıyız, ve insanoğluna müdahale etmeyip kendi haline bırakmalıyız. Sonra anladım ki, doğayı umursamayan, katleden insanlar varsa, bir de doğayı seven, katledilmesin isteyen insanlar var. Bir çeşit “iyi-kötü” dengesi gibi. Her ikisi de var, ve bu yadsınamaz bir gerçek. Ben taraf tutmayı, takım tutmayı sevmiyorum ama, madem ki doğayı seviyorum, doğanın katledilmemesi, insanların daha mütevazı yaşamlar sürmesi gerektiğine inanıyorum, o zaman dengenin diğer tarafa kaymasını engellemek için, kendimce bir şeyler yapmaya devam edeceğim. Yani denge benden yana kaymadıkça, yaptıklarımın bir sonucunu göremeyebilirim, ama belki daha kötüye gitmesine engel oluyorumdur.

Politik/felsefi görüşlerim çok oturmuş değil, ama aklıma gelen bir iki şeyi daha paylaşayım istedim seninle (ileride amma saçmalamışım diyebilme ihtimalimin yüksekliği, beni şu anda bunları söylemekten alıkoymuyor;) : Mesela ben “yaradılış kuramı” “akıllı tasarım” gibi konuların okullarda okutulmasına tamamen karşı değilim. Daha doğrusu bu görüşler dünyadan tamamen silinsin gibi bir derdim yok. Bunları felsefe dersinde, ya da ne bileyim din kültürü dersinde okutacaklarsa okutsunlar. Ama evrim kuramını da fen bilgisi dersinde adam gibi okutsunlar. Belki biraz anarşik bir yapım olduğundandır bilemiyorum. (Ama kendime anarşist diyebilecek kadar bilmiyorum o konuyu, hemen belirteyim). Belki de sert görüntümün altında aslında Mevlana gibi kucaklayıcıyımdır :) Bilmiyorum. Sadece birileri birilerinin sesini bastırmasın da, herkes konuşabilsin, sonra herkes kendi doğrularını seçmekte özgür olsun. Demokrasi böyle bir şey olurdu herhalde, eğer olabilseydi. Bunu da söylüyorum ama kendi hayatımda uygulayabiliyor muyum? Büyük olasılıkla hayır.

Şimdi bu çeviri işi de bir anlamda, beyin yıkayıcı korkunç insanların* kendi taraflarına kaydırdığı dengeyi, inandığım şey tarafına kaydırma çabasının bir parçası olabilir. İnsanlara alternatif sunulmalı çabası galiba. Bu durumda da bir “dava” psikolojisi var tabi işin içinde belki evet. Ama bu “diğer tarafı yok etme” davası değil kesinlikle. Denge için, birlikte varolabilmek için gösterilen bir çaba.

Dipnotlar:

* “korkunç” kelimesini sadece çok küçük bir grup insan için kullanıyorum aslında. Mesela Evrim Aldatmacası kitabının yazarı gibi insanlar (ismini söylersem burada, bu blogu kapattırabilir, wordpress’in yasaklanması için dava açabilir, -Internet’i bile kapattırabilir bu adam bir gün-, ne kadar korkunç bir insan görüyor musunuz?), o kitapları okuyan, hatta o kitaplarda yazanlara inananlar değil! Herkes neye isterse ona inanır elbet, hatta isterse bir kitap okur, ona inanır ve dahasını araştırmaz. Fakat, sadece kendi inandığı şeye inanılsın diye, diğer seçenekleri sistematik bir şekilde yok etmeye çalışmak tek kelimeyle “KORKUNÇ”luktur, bence.

Not: Bu yazı kişisel blogumla eş zamanlı olarak Moleschino’da da yayınlanmaktadır.

Nuri Bilge Ceylan, Sinematografi, Fotoğraf

A. Murat Eren tarafından Türkiye, Fotoğraf, Sanat, Sinema ile işaretlenerek gönderildi (28 May 2008)

“Bu ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme ithaf ediyorum”

Cannes festivalinde çok değerli bir ödül alan ve unutulmaz eserlerini taçlandıran Nuri Bilge Ceylan’ın insanın boğazını düğümleyecek derinlikteki bu hisleri insanın kolaylıkla hatırlayabileceği kadar kısa bir cümleye sığdırabilme yeteneği kendisinin fotoğrafçı kimliği ve fotoğraf anlayışı ile çok fena halde örtüşüyor bence.

Ayrıca hislerini Orhan Pamuk ya da Fatih Akın gibi dehalara vatan hainliğini yakıştıran dangalakların dahi anlayabileceği sadeliğe indirgemedeki başarısı da, fotoğraflarına bakarken sahip olduklarını hissettiğim “herkesin anladığı kadarını alacağı, fakat muhakkak herkesin bir şeyler bulacağı” sıfatı ile de pek güzel örtüşüyor. Bu açıdan Oğuz Atay’a benzetiyorum kendisini.

Nitekim unutamadığım filmlerinin hem yazarı, hem yönetmeni, hem de görüntü yönetmeni olan bu nadide şahsın eserlerinin yoğunluğu beni hep çok etkilemiştir (bu arada sinema içerisinde görüntü yönetimi, yani “cinematography“, sinema filmi için görüntü kaydederken ışıklandırma ve kamera tercihleri yapma disiplinidir ve haliyle birçok açıdan fotoğraf sanatıyla yakından ilgilidir). Örneğin Uzak‘ı izleyip sinema salonundan çıkarken etrafımdakilere “her karesi başarı ile kurgulanmış bir fotoğraf karesi gibiydi” dediğimi ve fotoğraf ile ilgilenen bir kişi olarak bir kıskançlık hissine büründüğümü hatırlıyorum.

Ceylan’ı sadece sinemadan tanıyanlar kendisinin ne kadar başarılı bir fotoğrafçı olduğunu bilmiyor olabilirler; ve sevgili okur, eğer bu tanıma uyuyorsan seni kınamakla kalmıyor az sonra bu harika kişinin fotoğrafları ile tanışacağın için kıskanıyorum da. Ben bu keyfi uzun süre önce yaşadım ve o günü halâ pek iyi hatırlıyorum.

İşte sinemadan önce fotoğrafla ilgilenen, sinema ile fotoğraf yaşantısına ara veren, daha sonra sinema ve fotoğrafa verdiği ağırlığı bir nebze olsun dengelediği serisinden, Sinemaskop Türkiye’den bir kaç kare, lütfen serinin tamamını görüntülemeyi ihmal etmeyin:

Sardes

Village Boy Ararat

Man in Mardin

Bu arada yukarıdaki seriyi 40.000 dolar değerinde, 160 milyon piksellik, on-the-fly HDR yapabilen küçük bir canavar olan Seitz Roundshot D3 ile çektiğini belirtmek istiyorum ki evde denemeyin:

Seitz Roundshot D3

Kendisini sahip olduğu “ülke sevgisi” ile tanımlamayacak kadar muvaffak, ülkesini ve güzelliklerini unutmayacak kadar akıllı, bu hislerini dile getirecek kadar tatlı, sıcak insan. Hastasıyım.

Umarım bu ödül eserlerinin, onlara hak ettikleri değeri verecek daha fazla insana ulaşmasını sağlar.

PS: Bu yazı, fotoğraf günlüğüm ile eş zamanlı olarak Moleschino’da da yayınlanıyor.

Mulholland Drive

B. Duygu Özpolat tarafından Sanat, Ustalara Saygı, Sinema ile işaretlenerek gönderildi (4 May 2008)

mulholland_drive_4.jpg

(Not: bu yazının “Film bir aşamaya kadar…” diye başlayan paragrafı, Mulholland Dr. ile ilgili “filmde katil uşak - yani spoiler” bilgileri içermektedir. Eğer filmi izlemediyseniz, o paragrafı atlayarak da pekala bu yazıdan keyif alabilirsiniz. Öykü biraz kopuk kalabilir, ama David Lynch ile ilgili bir yazıda böyle bir durum olsa olsa “anlamlı” olur.)

Mulholland Drive filmini izlemeyi henüz bitirmiştik ve şöyle dedi:

“Bu dünyada üç tip David Lynch izleyicisi var: Birincisi David Lynch’i, kafasına göre bir dizi anlamsız sahneyle filmlerini dolduran, sırf anlaşılmaz olsunlar diye filmler yapan sıkıcı bir adam olarak görenler. İkincisi David Lynch’in filmerinin anlaşılmazlığına aldırmayıp ona kızmayan, onu çok da anlamadıkları halde saygı ile “yönetmen böyle uygun görmüş” diyerek izleyen ve izlemeye devam edenler. Üçüncüsü de onun filmlerindeki bulmacayı çözmeye uğraşma cesaretini gösteren ve anlamaya emek harcayan, böylece de onun filmlerinden en büyük hazzı alanlardır.”

“Ben ikinci gruba giriyorum” dedim gülümseyerek. İkinci gruba girmek beni bozmuyordu, anlayamadığım bir dizi sahneler de olsalar, bende yarattıkları –genellikle garip, sıradışı- hisler için izlemiştim David Lynch’in filmlerini. Anlayabilirsem neler olup bittiğini, ne alaydı. Fakat anlayamadığımda ona kızmıyordum. Benim kafamdan daha büyük kafalı bir adamın söyledikleri, söylediklerini söyleyiş biçimi, benim küçük kafama büyüktü işte, bunu da dert etmiyordum.

Mulholland Drive’ı da anlayamayacaktım, ama neyse ki yanımda daha önceden bu filmi görmüş üçüncü gruba dahil bir David Lynch izleyicisi vardı.

“Bu filmi Barış’la (Metin) izleyip, sonra ileri geri alarak sahneleri tekrar tekrar izleyip neler olup bittiğini çözmüştük. Bir zaman çizelgesi yapmıştık, filmdeki anahtar noktaları yazmıştık.” dedi.

Film bir aşamaya kadar normal bir akış izliyor, bir takım şeyler niye oldu diye düşünüyorsunuz ama biraz da Pulp Fiction vari olduğunu sanıp ileride parçaların birleşeceğini umuyorsunuz. Sonra bir anda her şey kopuyor (mavi kutunun –Pandora’nın kutusu?- açıldığı andan itibaren), filmde daha önce geçen isimler, mekanlar, kişiler birbirine karışıyor. Mesela başlarda kahramanların bulmaya çalıştıkları Diane isimli biri var, bir anda sarışın kahramanımıza Diane diye hitap ediliyor (oysa ki onun ismi Betty’di), hatta daha önceki sahnelerde Diane denilen yabancının yatağı olarak gösterilen yatakta Betty’nin yattığını, uyuduğunu/uyandığını görüyoruz (ama bu imkansız çünkü o yatağı en son gördüğümüzde Diane orada günlerdir ölü olduğunu anlayacağımız bir şekilde yatıyordu???). Yani çok fena. Ben yalnız başıma izliyor olsaydım, ikinci tür efendi izleyici kimliğime bürünüp, bir süre “noluyo ya?” diyerek bakındıktan sonra “David abi böyle diyorsa böyledir” derdim. İki hafta sonra da filme dair hatırladığım tek şey esmer kadının ne kadar güzel olduğu filan olurdu. Ama mavi kutunun açıldığı noktadan sonra Meren bana filmin sırrını söyledi. Bu sayede daha sonrasında izlediğim her şey bana bir anlam ifade etti. Ve hem David Lynch’e hem de üşenmeyip filmin bulmacasını çözen Meren ve Barış’a saygı ile doldum.

Bu olayın ve filmin bana ne kadar çok şey düşündürdüğünü düşünüp şaşırıyorum şimdi.

Bir kere: Çok ünlü olmak her zaman yaptığı işte çok iyi olmak anlamına gelmese de, David Lynch gibi insanların dünya çapında ses getirmelerinin bir nedeni var. Filmlerini/eserlerini izleyip bu “neden”i anlayamıyorsak, anlamak için yeterince çaba harcamıyor olduğumuzdandır, sanatçı “aman anlaşılmaz olayım, böylesi daha karizmatik” dediği için değil.

(Ara not: Kimi zaman da sırf anlam uğruna değil insanda yarattığı bir his uğruna da ortaya konmuş olabiliyor bir eser. Ya da Marcel Duchamp’ın hazıryapımlarında –readymade- olduğu gibi, sanatın kendisini de sorgulamak olabilir amaç, ama buna girersek hiç çıkamayız şimdi).

İkincisi: Anlamak için çaba harcamak gerekiyor aslında sadece. Çok az rastlanılır derecede ileri bir zekaya sahip olmak filan gerekmiyor. “Anlamadım, bu ne ya?” diye sinirlenmeden önce, eline kağıt kalemi alıp tekrar tekrar izlemek gerekiyorsa onu yapmak, ama üzerinde bu kadar emek harcanmış böylesine dahiyane bir eseri bir kalemde çizip atmamak gerekiyor. (Ya da ikinci tür efendi izleyici olmak en azından).

Üçüncüsü: Bu film, sırrını bilmeyene (özellikle mavi kutunun açılışında sonra) gerçekten bir dizi karışık sahneler gibi görünecektir büyük olasılıkla. Eğer klasik Hollywood filmi akışı ile çekilmiş olsaydı çok rahat anlaşılabilecek bir senaryosu var aslında, işin tüm dehası, bu sahnelerin dağınık yapboz parçaları haline bize sunulması. David Lynch’in klasik Hollywood seyircisinin ne düşündüğünü ve hissettiğini önemsediğini pek sanmıyorum. Bastığı nadide akorların eşine az rastlanır bir iki kulak tarafından duyulabileceğinin bilincindeki bir caz gitaristi gibi…

patience.gif peace_and_harmony.gif wise_intelligent1.gif wise_intelligent2.gif

Bu düşüncelerle ertesi gün öğle saatlerinde okuldaki (bağırsaklarda serotonin hormonunun rolü ve etkileri konulu) bir semineri dinlerken, aklımda aslında bilimsel bilmecelerin de David Lynch filmleri gibi olduğu düşüncesi belirdi. Önümüze sırası karışmış bir yığın bilgi konuyordu, hergün onlarca yeni makale yayınlanıyordu, okunması gereken ders kitapları ülkenin diğer ucundaki kütüphanelerden getirtiliyordu, seminerler izleniyordu, işleri biraz daha anlar gibi oluyorduk, neler olup bittiğine dair biraz daha fikrimiz oluyordu, bu da bize, ikinci grup “izleyici” olmamıza yetecek kadar keyif ve aynı zamanda işe yarar bir şey yaptığımız sanrısını sağlıyordu. Ama çok azımız, eline kağıdı kalemi alıp, oturup öykünün gerçekte neyi anlatmaya çalıştığını, parçaları yanyana koyunca “büyük resmin” ne olacağını anlamaya çalışıyordu. (Bu arada fareler, civcivler, kurbağalar heba oluyordu). Temel kavramlar, kavrayışlar eksikti. Küçük bilgi kırıntıları üzerinden bilim yapmaya çalışıyorduk ama resmin/öykünün tamamını hayal edebilmek için kafamızı yeterince yormuyorduk, insanın beyni acıyordu (en azından doktora öğrencilerinin ve doktora sonrası akademisyenlerin (postdoc) çoğunun bu psikoloji içinde olduğunu düşündüm).

Seminerden çıkarkan bir bardak kahve aldım, elimi yakmamaya çalışarak merdivenlerden inerken, filmleri ve bilimleri anlamak için daha çok çalışacağıma söz verdim kendi kendime.

Tulane’in tatlı yeşilliği ve ağaçları içinden laba doğru yürürken, insanların diğer insanlara, halkların diğer halklara, ırkların diğer ırklara, genel olarak insanların hayata bakarken malesef çoğunlukla birinci grup izleyici gözü ile baktıklarını düşündüm. İşte zaten bu yüzden David Lynch’i severek izleyenler, değerini bilenler bu kadar azken (anlamaya çalışanlar ya da kendiliklerinden anlayarak izleyenler ise parmakla sayılabilecek kadarken), Hollywood aksiyonlarının, romantik komedilerin gösterildiği salonların önünde kuyruklar oluşur bu gezegen üzerinde. Ve üstelik David Lynch, filmleri ile, çözmesi keyifli ve emekli bir başka bulmaca, ya da sürreal bir keyiften/sanattan daha fazlasını sunmakdır insanlığa belki de: bakınca hayatı nasıl “izlediğimizi” anlamamıza olanak veren bir ayna deneyimi. (Sonrasında nasıl izlemeye devam etmek istediğimiz kararı ise bize aittir elbette).

“Bir grup kendini bilmez…”

Erkan Tekman tarafından Türkiye, Hayat ile işaretlenerek gönderildi (21 April 2008)

Maçta birisi sahaya atlar, rakip oyunculara ya da hakeme saldırır; takım ceza alır, seyircisiz maç oynar…

… bir grup kendini bilmez yapmıştır.

Genel eğilimin aksine ve kimi zaman sert şeyler söyleyen ve yazan, bu nedenle de sürekli tehdit edilen gazeteci güpegündüz şehrin göbeğinde öldürülür; tüm dünya şaşırır, “orada ne oluyor?” diye sorar…

… bir grup kendini bilmezin işidir.

Her inananın en temel hakkı olan inancını tanıtma ve yayma işini yapan, bu nedenle de “misyoner” olarak anılan insanlar insanlık dışı bir şekilde kesilir-boğazlanırlar; illa “medeniyet”ler çatışacak mı soruları dolanır ortalıkta…

… bir grup kendini bilmez vardır işin içinde.

Üniversite kampüsüne elini kolunu sallayarak giren ve amacı fena halde belli bir takım zevat hedef gözeterek etrafa ateş açarlar; basınımız önce “karı-kız davası” der, sonra “12 Eylül öncesi” magazini haline getirir…

… zaten ateş edenler de bir grup kendini bilmezdir.

Barış için Avrupa’nın bir ucundan yola çıkıp, daha on-onbeş yıl önce savaşın tüm acı yüzünü görmüş ve bu nedenle daha gaddar ve vahşi olması beklenen coğrafyadan elini kolunu sallayarak geçen kadına Anadolu topraklarına geçtikten sonra 100 km bile gidemeden tecavüz edilir ve öldürülür; herkes lanet okur, web sitesi haberle değil de yarı çıplak kadınlarla dolu gazetelerimiz kadının dilinde ağıtlar yakarlar…

… çünkü parmaklar bir kendini bilmezi gösterir.

Yahu başka hangi alemde bu denli “kendini bilmez” var, gündemde bu kadar sıklıkla bu “kendini bilmezler”in icraatları dolanıyor? Yoksa biz toptan “kendini bilmez” miyiz? Yalnızca yakalananları deşifre edip “kendini bilmez” yaftasıyla işaretliyor, buna karşın umursamaz ve kaygusuz kendi “kendini bilmezliğimiz”le yuvarlanıp gidiyor muyuz?

Sanmayın ki yalnızca yukarıda sayılan icraatları esnasında ya da sonrasında cürm-ü meşut halinde yakalanan bu zavallılara laflarım. Tam tersine kendimize, kendime… o zavallılara ve onları doğran topluma tepeden bakan biz “beyaz”lara… Toplumsal ve dinsel baskılar içerisinde hapis kalmış o zavallıların icraatları ne kadar midemi bulandırıyorsa, bu “beyaz” kişilerin maço, homofobik ve hatta giderek milliyetçi, anti-semitik, faşizan tavırlarına da o derece memnuniyetsizlikle bakıyorum.

Salman Rushdie

A. Murat Eren tarafından Korteks, Din ile işaretlenerek gönderildi (11 April 2008)

Geçen günlerden birisinde Salman Rushdie‘nin bir konuşması vardı burada. Gittim dinledim, pek de iyi etmişim. Anlattığı zihin açıcı hikayelerin yanında, kendisini “İslam karşıtı bir özgürlük savaşçısı” sanarak yüzlerinde garip bir tatmin ile dinlemeye gelmiş dindar Amerikalıları pek fena şok edecek şeyler de söylemekten geri kalmadı: önce ateist olduğunu, sonra da gerici Müslümanlar ile gerici Hristiyanları aynı kefeye koyup Amerika’nın gerici Hristiyanlığın beşiği olduğunu söyledi dinleyicilerine. Bunun sonucunda belki de ilk kez karşılaştığım bir şey oldu ve bir konuşmacı seminerinden çıkarken, girerken topladığından daha az alkış topladı. Halbuki dinleyiciler kendisini biraz tanısalardı İslamın Hristiyanlıktan çok daha sofistike ve derin bir din olduğunu düşündüğünü bilirler, kutsal savaşlarının yılmaz bir neferini dinleyecekleri ümidi ile gelip sonra da hayal kırıklığına uğramazlardı… Her neyse.

Rushdie konuşmasının sonlarına doğru Nobel ödüllü Saul Bellow‘un ‘The Dean’s December’ isimli romanından bir alıntı yapıyordu:

“(…) Romandaki kahramanımız bir yerlerde çılgınca ve hiç susmayacakmış gibi havlayan bir köpeğin sesini duyar. Köpeğin, ısrarla havlarken aslında ‘kopek algısının’ acizliğini üzüntü ile protesto etmekte olduğunu ve ısrarlı havlamasının şu anlama geldiğini hayal eder: ‘Tanrı aşkına şu evreni azıcık daha açın! (For God’s sake, open the universe a little more!)’ (…)”

Yazdığı bir kitap yüzünden yıllardır Ayetullah Hümeyni’nin ölüm fetvasının gölgesi altında yaşayan Salman Rushdie, bu alıntı ile özetliyordu kendisi gibi evreni biraz daha açmak için çaba harcayan insanlar ile evreni bin yıldan daha uzun süre önce yaşamış insanların ve kitaplarının vizyonlarına daraltmaya çalışanlar arasında süregelen çekişmeyi. Daha sonra düşününce bilimin ve düşüncenin özgürlüğü için havlayan mutsuz köpekleri susturmak için kumaş pantolonlu tombik ağabeyleri bir araya getirmiş hoca efendiler canlandı gözümde.

Konuşmasının sonunda söz alıp dinlerin elbiseler gibi, bir nevi insanın kendine yakışanı giymesine imkan veren alternatifler olduğu, tamamen rastlantı eseri sahip olunan ırkların tek tatlı tarafının miras bıraktığı kültürel çeşitlilik olduğu bir dünya ihtimalini ne zaman kaybettiğimizi, bu trenin ne zaman kaçtığını soracaktım. Sonra vazgeçtim, sonuçta bilsek ne işe yarardı.

Sonraki sayfa »