
“Biyoteknoloji” 21. yüzyılın en popüler kelimelerinden biri haline geldi. Yediğimiz meyvelerden yeni geliştirilen tıbbi uygulamalara, hatta çevre kirliliğine alternatif çareler geliştirmeye kadar hayatımızın çeşitli alanlarına yayıldı. Fakat “biyoteknoloji” beraberinde başka bir kelimeyi de ister istemez sürükledi ve onun en az kendisi kadar popüler olmasına sebep oldu: ETİK. Yiyeceklerimizin genleriyle oynansın mı oynanmasın mı? İnsan kopyalansın mı kopyalanmasın mı? Embriyolardan elde edilen kök hücreler kullanılsın mı kullanılmasın mı? Özellikle geçtiğimiz yıllarda ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin gündeminden pek düşmeyen kök hücreler ve bu konu etrafında dönen tartışmalar ülkemizde de oldukça ilgi görüyor. Fakat son zamanlarda en az bu konu kadar çok tartışılan “ısmarlama bebekler” diğer bir adıyla “bebek tasarımı” yukarıda sıralanan -cevabını vermenin pek de kolay olmadığı- sorulara bir yenisini ekliyor: “Henüz doğmamış bir bebeğin özelliklerini belirleme, genlerini önceden seçme hakkına sahip miyiz, değil miyiz?”
“Ismarlama bebek” olgusunu hayatımıza, yaygın ismiyle “tüp bebek” olarak bildiğimiz “In Vitro Fertlizasyon (IVF)” uygulaması kazandırdı. Doğal yollarla bebek sahibi olamayan çiftlerin sıkça başvurduğu bir uygulama olan IVF sırasında, anneden alınan yumurtalar, babadan alınan spermlerle laboratuvar ortamında dölleniyor ve embriyolar elde ediliyor. Bu embriyolar daha sonra anneye enjekte ediliyor. Eğer embriyolardan biri rahim duvarına tutunmayı başarırsa gebelik gerçekleşmiş oluyor. Buna transplantasyon deniyor. Fakat transplantasyon öncesinde, embriyolar 4-8 hücre halindeyken bu hücrelerden biri alındığında embriyo normal gelişimine devam edebilme özelliğine sahip. Bu sayede elde edilen her embriyo genetik açıdan incelenebilir, yani cinsiyeti saptanabilir, ciddi bir kalıtsal hastalığı olup olmadığı belirlenebilir… Kısacası genlerin etki ettiği bilinen tüm özellikler için bu hücrenin genetik materyali incelenebilir ve embriyo hakkında kesin bir fikre sahip olunabilir. Örneğin, insanın ne kadar zeki olacağını doğrudan etkilediğini bildiğimiz bir gen olsaydı, embriyoda bu genin olup olmadığına bakabilir ve gene sahip olan embriyoları seçebilirdik. Kimi ülkelerde yeterli parası olan aileler bu yöntemle sahip olacakları bebeğin cinsiyetini belirleyebiliyorlar. Bunun dışında yine aile geçmişinde hemofili, sistik fibroz gibi ciddi kalıtsal hastalıklar varsa anneye transfer edilecek embriyolarda bu hastalığın olmadığından emin olmak için aynı yöntem izleniyor.
Fakat, ya bu sadece bir başlangıçsa? Bugün kalıtsal bir hastalığa hangi genlerin sebep olduğunu biliyoruz. Peki, zamanla zekilik, hiperaktivite, eşcinsellik, utangaçlık gibi özellikleri de doğrudan etkileyen genler hakkında bilgi sahibi olduğumuzda ne olacak? Değil “doğmamış”, daha anne rahmine düşmemiş bir bebeğin “nasıl” özelliklere sahip olacağını belirlemek ne kadar etik? Acaba Freddie Mercury’nin ailesinin böyle bir seçme şansı olsaydı, onun birgün eşcinsel olacağından korkup daha “normal(?)” bir embriyoyu mu seçerlerdi? Şimdi psikiyatrinin “hiperaktif çocuk” diye teşhisi yapıştıracağı Tom Sawyer, büyük olasılıkla petri kabından dışarı çıkamayacaktı[1]. İyi de, Bülent Ortaçgil’in şarkıda dediği gibi: “Ooffff biri anlatsın hemen, nedir bu normal?”
Tarih, değişimin muhafazakârlığa karşı kazandığı zaferler ile dolu. İçinizden bir ses size de ne kadar ürkütücü duyulursa duyulsun insanın, geriye rastlantısal olan hiç bir şeyin kalmayacağı bir günün saplantılı hayaliyle ilerlediğini fısıldıyor mu bazen?
Her ne kadar biyoloji okumuş biri, daha da önemlisi çeşitliliğin her “çeşidinin” güzelliğine ve önemine inanan bir insan olarak, doğanın karmaşık düğümünün çözülüp rastlantının (bir petri kabında dahi) ortadan kaldırılmasının pek kolay bir lokma olmadığını düşünsem de, orada bir yerlerde bu işi kıvırabileceğine inanan pozitivist mühendisler de var, biliyorum. (Sanırım bir mühendisle biyologun, “hayatı” algılayışları arasındaki ince çizgi de tam orada çizilmiş bulunuyor. Fakat bu belki de başka bir yazının konusu.) Sonuç olarak, petri kaplarından “seçilecek” beklenmedik süprizlere hazırlanmaya başlasak iyi olur belki de.
[1] Bu harika benzetme, şimdi kaynağını dahi hatırlamadığım bir yazının sahibine ait. Hayat ne garip.




