Buyrun hanımefendi, ısmarladığınız bebek hazır.

B. Duygu Özpolat tarafından Bilim, İnsan Hakları ile işaretlenerek gönderildi (28 January 2006)


“Biyoteknoloji” 21. yüzyılın en popüler kelimelerinden biri haline geldi. Yediğimiz meyvelerden yeni geliştirilen tıbbi uygulamalara, hatta çevre kirliliğine alternatif çareler geliştirmeye kadar hayatımızın çeşitli alanlarına yayıldı. Fakat “biyoteknoloji” beraberinde başka bir kelimeyi de ister istemez sürükledi ve onun en az kendisi kadar popüler olmasına sebep oldu: ETİK. Yiyeceklerimizin genleriyle oynansın mı oynanmasın mı? İnsan kopyalansın mı kopyalanmasın mı? Embriyolardan elde edilen kök hücreler kullanılsın mı kullanılmasın mı? Özellikle geçtiğimiz yıllarda ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin gündeminden pek düşmeyen kök hücreler ve bu konu etrafında dönen tartışmalar ülkemizde de oldukça ilgi görüyor. Fakat son zamanlarda en az bu konu kadar çok tartışılan “ısmarlama bebekler” diğer bir adıyla “bebek tasarımı” yukarıda sıralanan -cevabını vermenin pek de kolay olmadığı- sorulara bir yenisini ekliyor: “Henüz doğmamış bir bebeğin özelliklerini belirleme, genlerini önceden seçme hakkına sahip miyiz, değil miyiz?”

“Ismarlama bebek” olgusunu hayatımıza, yaygın ismiyle “tüp bebek” olarak bildiğimiz “In Vitro Fertlizasyon (IVF)” uygulaması kazandırdı. Doğal yollarla bebek sahibi olamayan çiftlerin sıkça başvurduğu bir uygulama olan IVF sırasında, anneden alınan yumurtalar, babadan alınan spermlerle laboratuvar ortamında dölleniyor ve embriyolar elde ediliyor. Bu embriyolar daha sonra anneye enjekte ediliyor. Eğer embriyolardan biri rahim duvarına tutunmayı başarırsa gebelik gerçekleşmiş oluyor. Buna transplantasyon deniyor. Fakat transplantasyon öncesinde, embriyolar 4-8 hücre halindeyken bu hücrelerden biri alındığında embriyo normal gelişimine devam edebilme özelliğine sahip. Bu sayede elde edilen her embriyo genetik açıdan incelenebilir, yani cinsiyeti saptanabilir, ciddi bir kalıtsal hastalığı olup olmadığı belirlenebilir… Kısacası genlerin etki ettiği bilinen tüm özellikler için bu hücrenin genetik materyali incelenebilir ve embriyo hakkında kesin bir fikre sahip olunabilir. Örneğin, insanın ne kadar zeki olacağını doğrudan etkilediğini bildiğimiz bir gen olsaydı, embriyoda bu genin olup olmadığına bakabilir ve gene sahip olan embriyoları seçebilirdik. Kimi ülkelerde yeterli parası olan aileler bu yöntemle sahip olacakları bebeğin cinsiyetini belirleyebiliyorlar. Bunun dışında yine aile geçmişinde hemofili, sistik fibroz gibi ciddi kalıtsal hastalıklar varsa anneye transfer edilecek embriyolarda bu hastalığın olmadığından emin olmak için aynı yöntem izleniyor.

Fakat, ya bu sadece bir başlangıçsa? Bugün kalıtsal bir hastalığa hangi genlerin sebep olduğunu biliyoruz. Peki, zamanla zekilik, hiperaktivite, eşcinsellik, utangaçlık gibi özellikleri de doğrudan etkileyen genler hakkında bilgi sahibi olduğumuzda ne olacak? Değil “doğmamış”, daha anne rahmine düşmemiş bir bebeğin “nasıl” özelliklere sahip olacağını belirlemek ne kadar etik? Acaba Freddie Mercury’nin ailesinin böyle bir seçme şansı olsaydı, onun birgün eşcinsel olacağından korkup daha “normal(?)” bir embriyoyu mu seçerlerdi? Şimdi psikiyatrinin “hiperaktif çocuk” diye teşhisi yapıştıracağı Tom Sawyer, büyük olasılıkla petri kabından dışarı çıkamayacaktı[1]. İyi de, Bülent Ortaçgil’in şarkıda dediği gibi: “Ooffff biri anlatsın hemen, nedir bu normal?”

Tarih, değişimin muhafazakârlığa karşı kazandığı zaferler ile dolu. İçinizden bir ses size de ne kadar ürkütücü duyulursa duyulsun insanın, geriye rastlantısal olan hiç bir şeyin kalmayacağı bir günün saplantılı hayaliyle ilerlediğini fısıldıyor mu bazen?


Her ne kadar biyoloji okumuş biri, daha da önemlisi çeşitliliğin her “çeşidinin” güzelliğine ve önemine inanan bir insan olarak, doğanın karmaşık düğümünün çözülüp rastlantının (bir petri kabında dahi) ortadan kaldırılmasının pek kolay bir lokma olmadığını düşünsem de, orada bir yerlerde bu işi kıvırabileceğine inanan pozitivist mühendisler de var, biliyorum. (Sanırım bir mühendisle biyologun, “hayatı” algılayışları arasındaki ince çizgi de tam orada çizilmiş bulunuyor. Fakat bu belki de başka bir yazının konusu.) Sonuç olarak, petri kaplarından “seçilecek” beklenmedik süprizlere hazırlanmaya başlasak iyi olur belki de.

[1] Bu harika benzetme, şimdi kaynağını dahi hatırlamadığım bir yazının sahibine ait. Hayat ne garip.

Sobadaki Hikaye - Kokular

Zafer Karkaç tarafından Kültür, Tarih, Hayat ile işaretlenerek gönderildi (25 January 2006)

Neler anlatılabilir, anlatılacak veya yazılacak kadar önemli olanları aralarından nasıl seçebilirim? Sürekli düşündüğüm, okuduğum, yazılar yazdığım geceleri ısıtmak için müsveddelerini antika çini sobada yaktığım hikayelerin arasından yenilerini veya kayda değer olanları nasıl seçebilirim?

Sobada yanan kağıtların kokusu burnumdan beynime gayet net bir biçimde ulaşırken bir çok hatırayı da aynı anda canlandırdı kafamın içinde. Gelen koku bir çeşit tütsü veya farklı kokuları olan tanıdık bitkilerden gelen kokulara benziyordu. Kendimi bir an ilk insanların keşiflerinden bir tanesine tanıklık ediyormuş gibi hissettim. İnsanlar ateşi kullanmaya başlamalarıyla birlikte yanmakta olan bitkilerin kokularını fark etmişler, peşinden de kokuları için bazı bitkileri yakmaya başlamışlardı. Sonrasında bunlar farklı dinsel ritüellerin içinde yer almaya başlamış. Benim pek dini olmayan ama içsel rahatlamama yardımcı olan yanık hikaye kokularımda bu keşiflerin belki içgüdülerime yansıyan tarafı belki de sadece beynimin bana oynadığı oyunlardan biri olarak görülebilir.

Farklı bitkilerin yakılmasıyla elde edilen bu kokulu dumanlar Latince “buharla” anlamına gelen per fuma kelimesinden “parfüm” kelimesine ulaşan bir süreci başlatmış.

Hikayelerin başını ve sonunu bir araya getirmek için derin uğraşıların içine girmişken farklı saplantıların ortaya çıkmasına sebep olmamak için sık mekan değiştirmek, yazma sürecini kesip geriye okuma sürecine kısa dönüşler yapmak, yemek yemek, saç baş yolmak, sonra tekrar eski haline getirmek, duş almak tekrar bir şeyler atıştırmak hatta giyinip süslenip en canlandırıcı parfümlerden birini sıkmak ve kendini dışarı atmak denenmiş farklı yollardan birkaçı. Bu kendini dışarı atmaların ve insan içine çıkabilir hale gelmenin bin yıllar evvelinden gelen olmazsa olmazlarında biri de parfümler olsa gerek.

Güzellikleriyle ve çekicilikleriyle ünlü en eski bilinen ve bu konulardaki takıntılarıyla tanınan kişilerin başında Mısır kraliçesi Cleopatra ve ondan bin yıl kadar önce yaşamış Nefertiti’yi unutmak olmaz sanırım. Eski Mısır’da onlar kendileriyle bu kadar meşgulken halk ve üst tabaka da onlardan geri kalmamış olacaklar ki, Eski Mısır parfümün ilk defa yapıldığı yer olarak tarih kitaplarında yerini almıştır. Arkeolojik kazılarda bulunan formülleri en gelişmiş tekniklerle bile tam olarak aydınlatılamamış kokulu merhemler herhalde bilinen en eski örneklerdir. Daha yakın tarihlerde Mısır’da yapılmış olan ve Plutarkhos’un dediğine göre mürrüsafi, kına, tarçın, hintsümbülü, safran, bal, üzüm, gibi onaltı bitki ve reçinenin karışımından oluşan Kyphi içeriği bilinen en eski parfüm örneklerindendir.

Hikayenin ortasında olaya dahil olan ve hikayede bahsi geçecek olayı çözecek, kahraman adayı kişinin tutuk kaldığı, yazarında bu durumda fazla yardımcı olamadığı, hikayedeki karakterinin duygularını kızıştıracak, onu güçsüzlük, kayıtsızlık ve dürtü eksikliği batağından kurtacak Plutarkhos’un karışımı güçlendirici ve yatıştırıcı etkisiyle devreye girecektir.

Amacına ulaşmak için kokuların gücüne umutlarını bağlayan sadece benim batağa saplanmış hikaye kahramanım değildir, efsaneye göre bundan dört bin yıl önce Judith de İbrani ülkesini kurtarmak amacıyla Nabukednezar’ın komutanı Holofernes’i güzel kokuların büyüsünden yararlanarak baştan çıkartmıştır.

Tarihin tekrarlardan ibaret olduğu bir çok hikayenin kahramanı tarafından bilinir ve birçok hikayede söylenir. Bu baştan çıkarma olaylarında savaşlarıyla ünlü tarihimizde yer alan ama tartışmaya açık olduğundan hikayenin içinde yer alması pek uygun bulmadığım birkaç olay sayılabilir belki. Hikayemizde ki kahramanların ilk aklına gelecek olan Ruslarla yapılan bir savaşın sonucunu değiştirdiği iddia edilen ismi lazım değil Çariçenin Osmanlı Ordusunun başındaki ismi yine lazım değil Vezirini sadece hediyelerle değil başka şeylerle ikna !! ettiğine dair söylentilerdir. Çariçenin bu ikna !! çabaları sırasında kullandığı özel bir koku var mıydı veya varolan kokunun ne kadar etkin olduğunu bilemiyoruz. Böyle bir şey gerçekten hayal ürünü değilse benzer bir kokunun bugünkü piyasa değerini varın siz düşünün.

Hikayenin devamında anlatılması gerekenlerin bir listesi yapıldığında kahramanımızın tekrar yazma merakları kokulara olan meraklarından geri kalmayan Yunanlılardan, erkek misk geyiğinin salgısını yasemin ve lotusa karıştırarak parfüm elde eden Çinlilerden, güzel kokuların kişisel amaçlı kullanımını cematine yasaklayan ama önüne geçemeyen Hz. Musa’dan, Aristoteles’dan , İbn-i Sina’dan, devrim zamanında parfüm sürüp sokakta gezmenin hayati risk taşıdığı Fransa’dan bahsettiği, Chanel No:5 parfümünün ününün anlatıldığı bir hikayeye daha ihtiyacı olacak. Bu arada geçen sürede hikâye müsveddelerinin yanmasını izlemeye devam edeceğim bir süre daha…

Yalnızlığı seçmek

Selim Yörük tarafından Hayat ile işaretlenerek gönderildi (24 January 2006)

Apartmanlara taşınan çay bahçelerinden biri. Sonu “Cafe” ile bitenlerden. Uzakta, köşede, duvar dibinde bir masa. Bir erkek. Aynı masada, yanıbaşında alımlı bir kız oturuyor, cıvıl cıvıl. Belli ki onunla vakit geçirmekten hoşlanıyor. Hararetli bir şekilde bir şeyler anlatıyor. Zaman zaman gülüyor zaman zaman dedikodusunu yaptığı arkadaşına kızıyor. Erkekte belli belirsiz tepkiler. Her zamanki gibi suskun. Kız, erkeğin bu ruhsuzluğundan bunalmış olacak ki soruyor;- Neden konuşmuyorsun?Erkek sanki gözleri açık bir şekilde uyuyormuş da kızın sorusuyla uyanmış gibi şaşkın şaşkın baktı. Alelade bir cevapla yanıtladı;- Ne konuşayım ki?
- Hep ben konuşuyorum. Hiç mi anlatacak bir şeyin yok!

Erkek başını öne eğdi. Masayı derin bir sessizlik kapladı. Gözlerini birbirlerinden kaçırdılar. Kız adeta saklanmakta olan erkeğin gözlerini yakalamak için eğildi ve;

- “Senin arkadaşlarınla tanışmak istiyorum” dedi.

Erkek sevdiğinin gittiği noktayı anlamadı. Ya da anlamazdan geldi.

- Eray’la tanıştın, Nursel’le tanıştın…
- Onlar senin arkadaşın değil ki!
- Ne peki?
- Tanıdıklarından bahsetmiyorum. Hep benim arkadaşlarım… Hep onlarlayız, hep onlardan konuşuyoruz.

Erkek bozuluyor. İstemediği bir konunun yaklaştığını farkediyor.

- “Biliyorsun, ben arkadaş sevmem” diyor yandaki masaya servis yapmakta olan garsona bakarak.
- Biliyorum. Ama inanamıyorum.

Erkek kaşlarını çatıyor. Gömleğinin cebindeki sigara paketini çıkarıyor ve işaret parmağına vuruyor. Paketten düşer gibi çıkan sigaralardan birini dudaklarıyla alıp, paketi eski yerine koyuyor. Ceketinin cebinden çakmağı çıkarıp derin bir nefesle sigarasını yakıyor. Üflediği dumanların arasından;

- Bana işe yarayan adam lazım. Hoş vakit geçirmekten başka bir amacı olmayan insanlarla öldürecek vaktim yok. Eğer biriyle zaman geçiriyorsam buna değmeli. Bana bir şeyler katmalı. Yok o bunu demiş de yok öbürü şöyle yapmış da… Gerçek zamanlı dizilere de tahammülüm yok.
- Peki ben? Ben sana ne katıyorum ki? Neden burdasın? Neden benimle zaman geçiriyorsun?
- Sevginin, aşkın mantığı, açıklaması olmaz ki

Cevapdan tatmin olmadığı belli olan kız sert çıkıyor.

- Yapayalnızsız sen. Hiç kimsen yok.
- Sen varsın.

Sevdiği, çok sevdiği erkekle geleceğini, ilerisini düşünen, evlenme hayalleri kuran kız endişeli bir şekilde sordu;

- O zaman ne olacak? Hep evde mi oturacağız.
- Senin arkadaşların var ya
- Sen onları da sevmiyorsun. Kös kös oturuyorsun yanlarında.

Erkek iyice geriliyor. Daha demin yaktığı sigarayı alelacele söndürüyor.

- Zeynep, biliyorsun şu an hiç kimseyle uğraşacak durumda değilim. Belki ileride. Hayatımı düzene soktuktan sonra. Yeteri kadar derdim var. Seninle bile kırk yılda bir görüşebiliyoruz. Daha fazla insanı hayatıma katarak uğraşımı katlamak istemiyorum. Bir de o boş beleş insanları çekemem.
- İşi gücü sıkıntısı olan bir tek sensin değil mi!
- Yeter Zeynep! İstemiyorum dedim. Lütfen üstüme gelme, lütfen.

Masa buz gibi soğur. Erkek, pencereden görünen caddede telaşlı ve hızlı bir şekilde bilinmeyen yerlere yetişmeye çalışan insanlarda, yayaların yanından geçip gittiği, sıkışık trafikteki arabalarda bir şeyler arar. Kız, dizlerinin üzerindeki ellerini ovuşturur sanki soğukmuş gibi. Başı önde.

Erkek gerçekten de bilinçli olarak yalnızlığı mı seçmiştir? Yoksa arkadaş edinmek istememesinin ardında başka bir neden mi var? Kız erkeğin arkadaşsızlığına neden bu kadar takılmıştır? Onu çok sevdiğini söylemesine rağmen neden şikayetçidir?

Arkadaşlık/dostluk kavramını algılamalarındaki bu derin farkın nedeni nedir? Birinin erkek diğerinin dişi olması mı? Erkeğin modern hayata kendisini saplayıp duygularını köreltmiş oluşu mu, kızın fazla hassas ve duygusal davranması mıdır çatışmayı yaratan? Aslında “sevgili” en yakın arkadaş değil midir?

Ebola ve 42

A. Murat Eren tarafından Bilim, Hayat, Korteks ile işaretlenerek gönderildi (23 January 2006)

Makrofaj’lar kanda sürekli bulunan ve bağışıklık sistemi içerisinde önemli bir role sahip olan hücreler olup, kanda normalde bulunmaması gereken her şeye tepki veren, onları fagositoz ile sindiren savunma devriyeleri, karmaşık bir sistemin mütevazı çalışanlarıdırlar.

Fakat makrofaj’lar kan içerisinde bir Ebola virüsü ile karşılaştıklarında yaşananlar taraflı bir göz için tam anlamı ile iç karartıcı. Makrofaj, bu virüs için standart prosedürü uygulamak için onu yuttuğunda, Ebola bu dev lenfosit hücresini kendi genetik materyalini uygun yerlere kopyalayarak ele geçiriyor. Elbette makrofaj’ı kaybetmiş olmamız yeterince üzücü bir gelişme, fakat işin asıl iç karartıcı yanı bundan sonrası.

Makrofaj hücreleri bir sorunla karşılaştıklarında sitokin isimli bir maddeyi kana salgılıyorlar. Basit bir ifade ile sitokin, bağışıklık sistemi hücrelerinin kendi aralarındaki ve onların üretimi ve kana salgılanmalarından sorumlu dokular arasındaki iletişimi sağlayan bir protein molekülü. Normalde bir makrofajın ölümü ya da istemli salgılaması sonucunda kana karışan sitokin, saygın bir görevi yerine getirerek bir tehlike olduğuna dair bilgiyi gerekli yerlere iletmekle yükümlü. Bu bilgi savunma sisteminin hadisenin yaşandığı bölgeye daha fazla ilgi göstermesini sağlıyor. Bununla beraber Ebola virüsü tarafından ele geçirilen makrofaj hücresinin kana salgıladığı sitokin, artık yapısı değişmiş olduğundan ötürü beklenmedik şekilde bir reaksiyona sebep oluyor ve hastanın kan damarlarının çeperleri oluşturan hücrelerin parçalanmasına ve çok sayıda iç kanamanın başlamasına neden oluyor. Kendisine Ebola virüsü bulaşmış kişi bir süre sonra damarlarındaki onbinlerce küçük delik yüzünden kan kaybediyor, gözlerden, burundan, kulaklardan, hatta parmak uçlarından damarları terk eden kan sonunda hastanın yaşamsal faaliyetlerinin son bulmasına sebep oluyor.

İnsan bedeninin evriminin öngöremediği bir diğer sürpriz.

Canlı organizmaları oluşturan yapıtaşlarının ne kadar müthiş bir karmaşaya ve uyuma sahip olduğunu tekrar etmeye gerek yok. Ve fakat bununla birlikte çok klişe ve yanıt bulabileceklerden ziyade fazlasıyla boş vakte sahip olanların aklına takılan sinir bozucu bir soru, biyoloji ile yakınlaştıkça -üzülerek itiraf ediyorum- benim de aklımı kurcalamıyor değil. Olanları düşündükçe “Peki neden böyle?”, “Canlılara entropi ile muhalefet için güç veren motivasyon nedir?” diye soruyorum.

Bir Ebola virüsü bir makrofajı ele geçirdiğinde ve bir damarın kan sızdırmaya başlamasına neden olduğunda ne hissediyor? Daha amiyane bir tabir ile bunu yapmış bir Ebola virüsünü, yapmamış olan bir Ebola virüsünden çıkarırsak geriye ne kalır?

"Bir şey kalmaz" bir yanıt olabilir mi? Bence bu, verilebilecek en kötü yanıtlardan birisi olur. Çünkü o geriye "kalan şey" Ebola virüsünün bunu yapmak için ihtiyaç duyduğu itkidir (bu düşünceyi çok yüzeysel bir örnekle açmaya çalışırsam şöyle derim mesela: “su içmiş birisini su içmek üzere olan birisinden çıkarırsak geriye susuzluk hissi kalır ve bu kalan şey de birisini su içmeye iten şeydir”).

Biyologların mevzuya bu açıdan yaklaşılmasını uygun bulmadıklarını biliyorum, fakat uygunsuz da olsa herhangi bir yaklaşım ile ortaya çıkan ve dahilinde kalan basit bir soruya bir bilim dalı net bir yanıt veremiyorsa, o bilim dalının üzerinde yapılandığı aksiyomların eksik ya da hatalı olduğunu düşünürüm ben (bunu söylediğime çok pişman olabilirim, farkındayım).

Bütün canlılar canlı olmaktan bir anda vazgeçseler, milyonlarca yıl önce bir aklı evvelin sudan çıkmaya karar verişine şaşırıldığından daha fazla şaşırılması gerektiğine inanmıyorum.

Duygularımız ne kadar önemli?

Barış Metin tarafından Korteks ile işaretlenerek gönderildi (19 January 2006)

"Sayıların duygusal değerleri" başlıklı yazıyı okuduktan sonra farklı fikirler birbiri ardına aklıma geldi. Yazının anafikrini "bir insan olarak" tümü ile desteklediğimi söylemem gerekir. Şiddetin ölçüsünün olmayacağını savunuyor olsam da özellikle yazının son bölümündeki "sayısal duygular" vurgusu, son günlerde ilgilendiğim bir konu olarak, beni pek de bilimsel olmayan farklı bir yorum yapmaya itti.

Sanırım duyguları sayısallaştırmanın mümkün olduğunu daha rahat kabul edebiliyoruz. Örneğin acıyı hissettiğimiz zaman oluşan fizyolojik değişimi, bu konuda bir bilgi eksiğimizin olmadığı var sayılırsa, modellemek mümkün. Modelleyebildiğimiz ölçüde sistemi yeniden oluşturabiliriz. Örnekten yola çıkarsak, acıyı gerçekten hisseden canlı ile acı hissini taklit eden sistem arasında dışarıdan bakıldığında fark yoktur. Her ikisinde de acıyı tetikleyene verilen tepki aynı şekilde tarif edilebilir.

Aynı kabulü tüm algılarımız için yapmamız mümkün olmalı. Her ne kadar tüm algılarımızı modelleyecek sistemleri tam anlamlı ile geliştirememiş olsak dahi, gözlemlenebilen tepkiler için bunu gerçekleştirecek bilgiye sahip olmamız mümkün.

Eğer duygular taklit edilebiliyorsa, duyguyu hisseden ve taklit eden arasında gözlemlenen bir fark yoksa önemlerini yitiriyorlar. Hormon ve feromonlardan başka nedir önemli olan? Derin bir acı hisseden bir insanı gördüğümüzde neden ona acırız? Asıl önemli olan nedir?

Sanırım önemli olan, duyguların anlık etkileri değil de bıraktıkları izler. Olan bitenden bize kalanlar düşüncelerimiz. Düşüncenin oluşumu ise üzerinde halen tartışılan ayrı bir araştırma konusu.

Eric Baum, "Düşünce Nedir?" adlı kitabında, düşünceyi tümü ile anlambilimden (semantik) ibaret olarak tarif ediyor. Anlambilimin ise çevremizdeki dünyanın sıkı bir bütünlük gösteren yapısını keşfetmek ve kullanmak olduğunu söylüyor.

Baum’un sözlerinde "bütünlük" kritik nokta sanırım. Düşüncenin oluşmasını etkileyen, birbirine bağlı, sınırsız (!) sayıdaki etken, düşünceyi modellemek konusundaki en büyük güçlük olarak karşımızda duruyor. Bu etkenleri doğru analiz edecek ve işleyecek algoritmaları geliştirdiğimiz ölçüde bu konuda da başarılı olabileceğiz.

Daha önceleri felsefeciler insan zekâsının taklit edilemeyeceğini, çünkü fikir yürütmenin/düşüncenin hayal ederek/canlandırarak oluştuğunu savunuyorlarmış. Diğer bir deyişle anafikir, yeni bir dünyayı kafamızda modelleyip o modele görer karar verdiğimizi ve bu işin bir makine tarafından yapılmasının mümkün olmadığı.

Bugün ise bilgisayarlar herhangi bir sistemi modellemeyi mümkün hale getiriyor.

Öte yandan, insan zekâsını taklit etmek için tüm sistemi birebir kopyalamaya gerek olmamalı. Bunun yerine aynı girdiler ile aynı sonuçları üretmek yeterli. Benzer düşünceyi ünlü fizikçi Richard Feynman, yaklaşık olarak şöyle özetliyor: "İşe yarar teknolojiler üretmek için yaşayan canlıların nörolojik ayrıntılarını çalışmamıza gerek yok. Beynin nasıl çalıştığı hakkında çalışarak yararlı fikirler elde edebiliriz, fakat uçakların uçmak için kanat çırpmak zorunda olmadıklarını hatırlamak gerekiyor." Feynman, bu nedenle, çoğunlukla yapay zekâ olarak adlandırılan alana "ileri/gelişmiş uygulamalar" demeyi tercih ediyor.

Nasıl isimlendirilirse isimlendirilsin, insan gibi düşünebilen makineleri üretmek insanlığın tutkusu. Alanzo Church ve Alan Turing’den bu yana gelişmekte olan "etkin işlem" çalışmaları ile hayal edilen gerçekleşebilirse insanı bilgisayardan neyin ayıracağı, kendini var olan en değerli canlı olarak görmek isteyen insan için bir merak konusu.

Sonraki sayfa »