Fikri Mülkiyet Olarak “İlaç”

Ali Işıngör tarafından Bilim, İnsan Hakları ile işaretlenerek gönderildi (29 November 2005)
Bugün bir “misafir yazar”ımız var. Gazeteci/Yazar Şahin Artan’ın büyük bir nezaketle Moleschino’da yayınlanmasına izin verdiği bu ilginç dosya, “patent” tartışmalarının bir diğer yönünü ortaya koyuyor. Umarız sıkılmaz ve sonuna dek “dikkatle” okursunuz…


Fikri mülkiyet savaşlarında cephelerden birini de “ilaçlar” cephesi oluşturuyor. Yazılım ve bitkiler için olduğu gibi, ilaçlar için de kıran kırana bir patent çıkarma, “veri ayrıcalığı” kapma savaşı sürüyor.

2002′deki satışları 342.289.000.000 Amerikan Doları olan 118 ilaç şirketi içindeki 10 dev ulusötesi şirket(1), dünyadaki satışların yüzde 53′ünü gerçekleştiriyor. Bu 10 şirketin ortalama kâr marjı (net kazancın gelire oranı) ise 2002′de yüzde 29

Bugün ulusötesi ilaç devlerinin en büyük sorunlarının başında, patent sürelerinin sona erecek olması ile “eşdeğer” (ya da yaygın terimle “jenerik”) ilaçlardan kaynaklanan rekabet geliyor. 2008′de dünyada en çok kullanılan ilaçlardan 23′ünün patent süreleri sona eriyor ve ilaç devleri için bunun faturası 46 milyar doları bulabilir.

Devler için bir başka sıkıntı olan jenerik ilaç rekabeti ise gücünü, patent korumasında fiyatları daha da yükselen markalı ilaçlara ucuz alternatif oluşturmasından alıyor. Bu ucuz alternatife doğal olarak en fazla, bir yandan kaynaktan yoksunlukla, diğer yandan bulaşıcı hastalıklarla boğuşan(2) geri kalmış ülke insanları ihtiyaç duyuyor.

Jenerik ilaç rekabeti fiyatları düşürüyor. “Sınır Tanımayan Doktorlar”(3) örgütünün (MSF) verilerine göre, Brezilya hükümeti jenerik AIDS ilaçları üretmeye başladığında fiyatlar yüzde 82 oranında düşmüş. AIDS tedavisinde kritik önem taşıyan antiretroviral’ların (ARV) üçlü kombinasyonu(4) jenerik olarak üretildiğinde, fiyat bir yıl içinde 10.000 dolardan 300 dolara düşmüş! Ardından markalı ilaçların fiyatları da gerilemeye başlamış ve 700-1000 dolara kadar inmiş. MSF yetkilileri fiyatların 200 dolara kadar düşebileceğine inanıyor.

Hindistan, Meksika, Tayland, Brezilya, Kanada, Güney Kore, Arjantin, İspanya ve ABD’de büyük çapta kaliteli jenerik ilaç üretimi yapılıyor ve bu üreticilerin bazıları, Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya merkezli ilaç şirketleriyle sözleşmeli olarak ilaç üretiyor ve ihraç ediyorlar. Birçok jenerik ilaç üreticisinin geri kalmış ülkelerde, hem o ülkenin kurumlarından hem de yabancı ülkelerin kurumlarından onaylı tesisleri bulunuyor.

Belirli bir ülkede ilaç maliyetlerini düşürmenin bir yolu da “paralel ithalat”tan geçiyor. Bir markalı ilacın o ülkedekinden daha ucuza satıldığı bir ülke bulma ve oradan ithal etme imkânı hep olabiliyor. Örneğin 100 birimlik Bayer ciprofloxacin (500mg) Mozambik’te 740 dolara satılırken, aynı ilaç (Bayer) Hindistan’da 15 dolara satılıyor (jenerik rekabeti nedeniyle). İngiltere de dâhil pek çok ülke, paralel ithalat yaparak markalı ilaçları ucuza getirmenin yolunu buluyor.

Ama işte ne zamandır ilaç devleri jenerik rekabetinin gücünü kırmanın yolunu arıyorlar. Bu süreçte 1995 yılı ve “TRIPS Anlaşması” en keskin dönemeci temsil ediyor.

Dünya Ticaret Örgütü TRIPS Anlaşması’nın (”Trade-Related Aspects of Intellectual Property Rights”) üye ülkeler için yürürlüğe girdiği 1995′den bu yana, üye devletlerin markalı ilaçlar için belirli patentle koruma standartları oluşturması gerekiyor. Bu sürecin mühleti, ülkenin gelişmişlik düzeyine göre, bazı ülkeler için 2005 yılında, bazı daha az gelişmiş ülkeler için ise 2016′da doluyor. Yani en geç 2016 yılına kadar bütün ülkelerin patentle koruma standartlarını oluşturmuş olması gerek. Standartları verilen mühlet içinde oluşturmayan ülkelere çeşitli yaptırımlar uygulanması söz konusu.

İki gram esnekliğe karşı
yüz milyonlarca dolarla lobi
TRIPS, patentli ilaçlar için 20 yıllık koruma öngörüyor. Ancak ilaca erişimin bu korumalar nedeniyle olanaksız hale geldiği durumlar için bazı esneklikler söz konusu. “Zorunlu lisans” uygulamasını da içine alan bu esnekliklerin azaltılması için ilaç devlerinin hükümetler üzerinde büyük bir baskısı, yoğun lobi faaliyetleri var. Tek bir örnek vermek gerekirse, İngiltere merkezli Oxfam’ın raporuna göre, ilaç şirketleri 1997-99 arasında ABD Kongresi ve Amerikan hükümetine yönelik lobi çalışmalarında 236.000.000 dolar harcamış bulunuyor.

Ulusötesi ilaç devlerine jenerik ilaç rekabeti karşısında en az 20 yıllık koruma sağlayacak, rekabet yüzünden yerlere düşen fiyatları tekrar ayağa kaldıracak ve bu rekabet ortamında bile rekor seviyelerde kâr elde eden şirketlerin kâr marjını daha da yükseltecek TRIPS Anlaşması’nın mümkün olduğunca az esneklikle uygulatılması için lobi yapılan yerler arasında Türkiye de var.

“İlaç” meselesi yeni yılın ilk günlerinde önce Radikal gazetesi, hemen ardından da Hürriyet gazetesindeki bazı köşe yazıları ve “haberler”le bizde de sıcak gündem haline getiriliyordu. Bu yazı ve haberlerdeki yaklaşımlara bakılırsa, konu tüm dünyanın gündemindeki en hayati konulardan biri olmaktan çok, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik sürecindeki kritik konulardan biriydi. 3 Ocak 2005 tarihli Radikal gazetesinde “AB’den ilaç notası” başlıklı makalede şu cümleler kullanılıyordu: “Yerli şirketlerin, yabancı firmaların ilaç içeriklerini ‘çalması’ baş ağrıtıyor. ABD, Ankara’yı uyardı, AB 17 Aralık sonrası ilk notasını bu konuda verdi.”

Gazetenin manşeti ise şöyleydi: “Korsan ilaç üretimi Ankara’yı sıkıntıya soktu.” Bir gün sonra da manşetle ilgili bir düzeltme yayınlanıyordu : “Radikal’in dünkü manşetinde yer alan ‘korsan ilaç üretimi’ ifadesi maksadı aşıyor. Tartışma konusu jenerik ilaçlar korsan değil, Türkiye’deki yasal uygulamanın bir sonucu. Düzeltir, özür dileriz.”

Önce Radikal yazarı Murat Yetkin ve sonrasında İsmet Berkan, ardından da Hürriyet’te Cüneyt Ülsever tarafından hep aynı kaynak(5) kullanılarak (”Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği”nden Engin Güner ve onun referans gösterdiği McKinsey ve Monitor Group araştırmaları) altı çizilen şuydu:

AB komisyonu, Türkiye’nin Mayıs 1997′de, 1996 Gümrük Birliği anlaşması uyarınca imzaladığı Ek Protokol’e dayanarak, ilaçlarla ilgili veri imtiyazlarının 1 Ocak 2001′den itibaren (bugünden geriye doğru dört yılı kapsayacak biçimde) geçerli olmasını istiyor, haklı olarak bastırıyordu.

İlaç devlerinin silmek istediği madde
Cüneyt Ülsever 6 Ocak 2005 tarihli makalesinde konuya “araştırma yapmadan kopya çekenler”e çatarak giriyordu:

“Araştırma yapmadan kopya çekerek ilaç üretimine (jenerik ilaç) engel olan ‘ilaçta veri koruma’nın ancak 01.01.2005 itibarıyla ve verilen sözlerin aksine geçmişi kapsamadan kabul edilmesini ‘Yerli sermaye elden gidiyor!’ diyerek neredeyse ihanet belgesi olarak ilan edenler;

Veri koruması hakkının; altında bizim de imzamız olan Dünya Ticaret Örgütü (WTO) TRIPS Anlaşması’nın 39/3 maddesi ve AB-Gümrük Birliği (2001/83 sayılı Avrupa Topluluğu Direktifi) gereği kabul ettiğimiz bir hak olduğunu bilmezler mi? WTO-TRIPS’e göre Ocak 2000′den, AB Gümrük Anlaşması’na göre de Ocak 2001′den itibaren biz de veri koruma hakkını tanımayacak mıydık?”

39/3 maddesine atıfta bulunduğu anlaşmanın 31. maddesi , TRIPS’in sağını solunu incelerken Ülsever’in gözünden kaçmış olmalıydı. “Hak sahibinin onayı olmadan kullanma”yla ilgili bu madde, ilaç devlerinin etkisizleştirmeye çalıştığı esneklikleri içeriyordu. 31. madde, “kullanıcının hak sahibinden mâkul ticari şartlarda onay alma konusunda mâkul bir süre içinde başarılı olamadığı durumlar”da, “acil durumlar”da ya da “ticari olmayan kamusal kullanım durumları”nda, hükümet ya da hükümetin yetkili kıldığı üçüncü şahıslar tarafından “hak sahibinden onay almadan kullanma”ya yeşil ışık yakıyordu.

Tabii bu tür esneklikler sadece TRIPS Anlaşması’nda değil, Arjantin, Avusturya, Danimarka, Fransa, Mozambik ve daha pek çok ülkenin kanunlarında olduğu gibi bizdeki “Patent Haklarının Korunması Hakkında 551 sayılı Kanun Hükmünde Kararname”de de var.(6)

“Kamu Yararı Nedeniyle Zorunlu Lisans”ı konu alan 103. madde, “patent başvurusu veya patent konusu buluşun kamuya yararlı olduğu gerekçesi ile kullanımının zorunlu lisans konusu yapılması”nın şartlarını içeriyor.

17 Eylül 2002 tarihinde WHO temsilcilerinin TRIPS Konseyi’ne yaptıkları açıklamada ise şunlar var:

“İhtiyaç duyulan bir ürünü içeride üretme kapasitesinden yoksun bir ülke halkı, üretme kapasitesine sahip ülkelerde yaşayan insanlara kıyasla, ne zorunlu lisans şartlarının korumasından (veya diğer TRIPS önlemleri) daha az yararlanabilmeli, ne de daha büyük prosedür engelleriyle karşılaşmalıdır.”

Obesite ilacı için AR-GE daha “verimli”
Murat Yetkin’ in ve İsmet Berkan’ ın makalelerinde bir de “880 milyon dolar AR-GE” konusu geçiyordu. İkisi de, kutsal bir rakamdan söz eder gibi bu “880″i tekrarlıyor, büyük ilaç şirketlerinin ilaç başına ortalama 880 milyon dolar AR-GE harcaması yaptıklarını yazıyorlardı. Bu rakam da Ergün Güner kaynaklıydı.

Oysa, örneğin Sınır Tanımayan Doktorlar örgütü, ilaç şirketlerinin AR-GE harcamalarını açıklamadığını, rakamların fazlasıyla tartışmaya açık olduğunu belirtiyordu. Sektör içi tahminlere göre yeni bir ilaç için yapılan AR-GE harcaması 350-500 milyon dolar arasında değişirken, bağımsız tahminlere göre harcama 30-160 milyon dolar arasındaydı.

Yetkin, Berkan ve Ülsever’in rakamı ödünç aldığı Engin Güner’in kaynağı McKinsey, örneğin, fazlasıyla “sektör içi” bir kuruluştu. İlaç şirketlerine pazarlama taktikleri veren bu kuruluş, ilaç şirketi reprezantanlarının doktorlar üzerindeki etkisi üzerine şöyle diyor:

“İlaç şirketleri, doktorlar üzerindeki odaklarını kaybettiler. Daha fazla satışın anahtarı bunun tekrar kazanılmasıdır… Bu makale, ilaç şirketlerinin satış çabalarında nasıl daha hassas davranabilecekleri üzerine iki yol önermektedir. Birinci yol, doktorlar ve reçete yazma alışkanlıkları üzerine yeniden odaklanmaktır; ikinci yol ise, satış ekiplerinin yönetim yapısının netleştirilmesidir. Böylece şirketler doktorlarla uzun vadeli ilişkiler kuracak ve tüm sektör açısından daha olumlu sonuçlar elde edeceklerdir.”

İlaç şirketi reprezantanlarından ve “doktorlar ile reçete yazma alışkanlıkları üzerine odaklanma”dan söz etmişken, aynı MSF belgesine göre şirketlerin pazarlama ve idari işlere AR-GE’den daha fazla kaynak ayırdığını da ekleyelim.

Bir de şu: Dünya Bankası’na göre, şu anda dünyadaki tüm AR-GE kaynağının yarısı tutarındaki 70-90 milyar dolar, kamu kaynakları tarafından sağlanıyor. Bugün şirketler tarafından pazarlanan ilaçların pek çoğu -AIDS ilaçları stavudine (d4T), zidovudine (AZT), didanosine (ddI), zalcitabine (ddC), abacavir ve ritonavir dahil- kamu destekli araştırmalarda elde edilmiş ilaçlar.

Ve Oxfam raporuna göre bir de şu: Bugün dünya çapındaki hastalıkların yüzde 90′ıyla ilişkili AR-GE çalışmaları, toplam AR-GE çalışmalarının sadece yüzde 10′u. Burada sorun, hastalıkların büyük ölçüde kaynağını oluşturan geri kalmış ülkelerin iyi ilaç pazarları olmamasından kaynaklanıyor. Zengin ülke pazarlarına yönelik obesite ya da yüksek kolestrol ilaçları çok daha büyük kârlar getiriyor.

Aslında bu son nokta, “jenerik ilaçların rekabeti karşısında kârları düşen ilaç devlerinin daha az AR-GE yapabileceği” iddiası açısından da önemli. 2002 yılında 406 milyar dolarlık dünya pazarının yüzde 77’si, Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya’yı kapsıyor. Tüm Afrika’nın bu pazardaki payı yüzde 1.

Clinton, Chirac, Mandela
ve diğer “korsanlar”
Radikal yazarlarının terimleriyle “korsan”, “merdiven altı” çalışan (Berkan’ın 5 Ocak 2005 tarihli makalesi) ve “çalan” jenerik üreticileri kimler ve onları kimler destekliyor? Yazarların açısına sıkışıp “bizim yerli üreticiler” deyip işin içinden çıkmazsak, dünyanın tamamına bakacak olursak?

CNN’in 16 Temmuz 2004 tarihinde verdiği habere göre, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve İngiltere Uluslararası Gelişme Bakanı Gareth Thomas, ABD’ye “markalı ve yüksek fiyatlı ilaçlar yerine jenerik ilaçlara destek verme” çağrısı yapmış, “merdiven altıcı”ların safında yer almışlar.

Guardian’ın 7 Nisan 2004 tarihli haberi ise şöyle başlıyor:

“Eski ABD başkanı Bill Clinton dün Bush yönetiminin Amerikan ilaç devleriyle yakın ilişkisine çattı ve fakir ülkelerin Amerikan şirketlerinin pahalı ürünleri yerine AIDS tedavisi için ucuz jenerik ilaç ve test gereçleri almasını sağlayacak bir anlaşmayı duyurdu.”

Güney Afrika hükümetinin uluslararası patent kurallarına karşın üreticilerin pahalı ilaçları kopyalamasına izin verme kararını destekleyen Güney Afrika Devlet Başkanı Nelson Mandela, zaten “merdiven altıcılar”ın, “korsanlar”ın, “çalanlar”ın önde gideni!

Bugün dünyanın ister fakir, ister zengin bir ülkesinde, “sivil toplum” terimini Norquist devletinin en gaddar müesseselerinden biri için maske olarak kuşanmayanlar, uluslararası anlaşmaların esnekliklerinden gözlerini kaçıracaklarına gözlerini her zamankinden daha da fazla o esnekliklere çeviriyorlar. Hatta Norquist devleti ülküsüne gönül verenler arasında bile böyle “sapkınlar” var.

“İlaç” tekeli -ya da izolasyonizmi- konusunda mevzuattaki esnekliklere odaklanmak yerine, kendileri sadece dünya üzerindeki bir erkek ya da kadın değil de bir devlet zat’ıymış gibi, önce eski devlet deneyimlerini eleştirip sonra “yeni dünya”lık akıl verenler, artık Matthew Rothschild’in 2004 yılının son günü Progressive’ de söz ettiği bir mektubu çağrıştıracak.

Mektup piyasa köktencilerinin en azgını, “Norquist devleti”nin en candan destekçisi Ayn Rand Enstitüsü‘nden geliyor: “ABD Tsunami kurbanlarına yardım etmemelidir.”

Gerekçe şu: “Tsunami kurbanlarına devlet para yardımı yapmamalıdır, çünkü dış yardım olarak verilecek her dolar, bir Amerikalı’dan vergi olarak alınmış olacaktır.”

Vergilerden oluşan fonlarla desteklenen araştırmaların ürünü ilaçlar özel şirketlerin mülkiyetine girebilir, ama o ilaçlar kopyalanıp -üstelik de tamamen ve gerçek anlamda piyasa köktenci bir rekabet ortamında- ucuza satıldığında kurallar çiğnenmiş olacaktır.

Bir bakıma hayatın bütün özeti de elbette bunlarda: Gücü gücüne yetene… Elbette sivil toplumun gözünü önce “esneklikler”e, sonra da başka şeylere, “ilaç”a nominal bir değişim değeri atayan bütün bir “hukuki ve politik sisteme” çevirmesi gerek…

Dipnotlar————–
(1) İlaç sektöründeki 10 ulusötesi şirketin sırasıyla 2002 yılı gelirleri (milyon dolar), pazar payları ve kâr marjları:
……………………………………Gelir (milyon dolar)……Pazar payı…………..Kâr marjı
1. Pfizer/Pharmacia *……………$42,281……………….12%……………….46% (sadece Pfizer)
2. GlaxoSmithKline………………$26,979………………..8%………………..29%
3. Merck & Co……………………..$21,631………………..6%………………..47%
4. AstraZeneca……………………$17,841…………………5%……………….22%
5. Johnson & Johnson…………..$17,151………………..5%………………..34%
6. Aventis…………………………..$15,705………………..5%……………….19%
7. Bristol-Myers Squibb………..$14,705………………….4%……………….16%
8. Novartis…………………………$13,497………………..4%………………..29%
9. F Hoffman-La Roche…………$12,630………………..4%………………..19%
10. Wyeth…………………………..$12,387……………….4%………………..28%
* Pfizer ve Pharmacia resmen Nisan 2003′de birleşti.
(Kaynak: Action Group on Erosion, Technology and Concentration)

(2) Dünya Sağlık Örgütü Raporu’na göre (WHO World Health Report 2000), 2000 yılında dünyada tüberkülozdan 1,7 milyon; HIV/AIDS’den 2,6 milyon; sıtmadan 1,1 milyon; ishalden (diare) 2,2 milyon; zatürreeden 3,9 milyon insan öldü. Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünün verilerine göre 2003′de tüberkülozdan ölenlerin sayısı 2 milyon; HIV/AIDS’den ölenlerin sayısı 3 milyon; sıtmadan ölenlerse 2 milyon kişi.

(3) 1971′den beri dünyanın çeşitli yerlerinde etkinlik gösteren “Sınır Tanımayan Doktorlar” (Medecins Sans Frontieres) halen 80′in üzerinde ülkede çalışmalar yürütüyor ve hastalıklar karşısında tehlike altında bulunan insanlara acil tıbbi yardım sağlıyor. Sağlık hizmetlerinin olmadığı ya da yetersiz olduğu birçok ülkede sağlık bakanlıklarıyla işbirliği de yapan örgüt, hastane ve dispanserlerin etkinleştirilmesi, aşı programları, su projeleri, koruyucu hekimlik ve personel eğitimi gibi alanlarda çalışmalar gerçekleştiriyor, sağlıkla ilgili hayati konularda araştırmalar yapıyor, raporlar yayınlıyor.

(4) Son altı yılda ARV tedavisi Avrupa ve ABD’de AIDS’den ölümleri yüzde 70 azaltmış durumda. Brezilya’da ARV tedavisi ise 1996-99 arasında AIDS’den ölümleri yüzde 51 azaltmış. Eylül 2000′den beri ARV piyasasında jenerik ilaç rekabeti ilaç fiyatlarında büyük bir düşüşe neden olmuş. (Kaynak: MSF)

(5) Makale ve haberlerin peş peşe çıkmasından beş ay kadar önce Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD) Genel Sekreteri Engin Güner, McKinsey ve Monitor Group araştırmalarına dayanarak şunları söylüyordu: “Uygulamaya geçeceğimizi uluslararası anlaşmalarla belirlemişiz. Yerli sanayi biter, kamu sektörüne maliyeti yüksek olacak deniyor ama bilimsel araştırmalar öyle demiyor. McKinsey’in araştırmasına göre veri korumanın sosyal güvenlik kurumlarına 6 yıllık süre zarfında getireceği ek maliyet 14 milyon dolar olacak. Bilimsel Kurul’a göre bu rakam 20 milyon, Monitör Group’un araştırmasına göre de 27 milyon dolardır. Kopya üreticilerin kaybı McKinsey’e göre 115 milyon dolar, Bilimsel Kurul’a göre 117 milyon dolar, Monitör Group’u göre ise 104 milyon dolar. Araştırmacı ilaç üreticilerinin muhtemel satış kazancı ise McKinsey’e göre 135 milyon dolar, Bilimsel Kurul’a göre 135 milyon dolar, Monitör Group’u göre ise 128 milyon dolardır. Yani iddia edildiği gibi yüzmilyonlarca kayıp veya kazanç söz konusu değildir.”

Bu kaynaklara Yetkin, Berkan ve Ülsever’in Ocak 2005 makalelerinde tekrar tekrar atıfta bulunulacak, aynı rakamlar tekrar tekrar kullanılacak, başka kaynaklardan yararlanmaya gerek görülmeyecekti.

(6) “Kamu Yararı Nedeniyle Zorunlu Lisans”
Madde 103 - Patent başvurusu veya patent konusu buluşun kamuya yararlı olduğu gerekçesi ile kullanımının zorunlu lisans konusu yapılmasına Bakanlar Kurulu karar verebilir.

Kamu sağlığı veya milli savunma nedenleriyle buluşun kullanılmaya başlanılması, kullanımın artırılması veya genel olarak yaygınlaştırılması veya yararlı bir kullanım için ıslah edilmesi büyük önem taşıyorsa, kamu yararının bulunduğu kabul edilir.

Patent konusu buluşun kullanılmamasının veya nitelik veya miktar bakımından yetersiz kullanılmasının ülkenin ekonomik veya teknik gelişmesi bakımından ciddi zararlara sebep olacağı hallerde de kamu yararının bulunduğu kabul edilir.

Bakanlar Kurulu tarafından zorunlu lisansın verilmesine ilişkin kararnamenin çıkarılmasını ilgili bakanlık teklif eder. Patent konusu buluşun kullanımının milli savunma veya halk sağlığı bakımından önemli olması halinde teklif, ilgili bakanlık ile Milli Savunma veya Sağlık Bakanlıkları tarafından birlikte hazırlanır.”

Miki Fare ve Hava Korsanları

Arda Uysal tarafından Kültür ile işaretlenerek gönderildi (28 November 2005)

1970 Ağustosunda beş kişiden oluşan bir hippi çizer grubu, eski bir itfaiye binasını kiraladılar. Bir film seti deposu olarak kullanılan bina dünyanın en güçlü şirketlerinden birini sarsacak olan hareketin merkezi olacaktı bir süreliğine. Binayı kiralayan Dan O’Neill, ünlü gazetelerden tüm politik ve sosyal kurumları ve liderleri eleştiren “Odd Bodkins” isimli çizgi seri ile adını duyurmuş bir çizerdi. Hiciv seviyesini çoğu zaman fazla kaçırdığı için birçok gazeteden kovulmuş, yine aynı sebepten birçok gazetenin aranan adamı olmuştu. Bu sefer tam da asla pes etmeyen direnişçi kimliğine yakışır bir düşmanla savaşacaktı: Amerikan Rüyası; Disney ile.

1930′larda Walt Disney tarafından canlandırılmaya başlayan Miki-Fare, başlangıçta son derece sanatsal ve insancıl amaçlarla tasarlanmıştı. Ama endüstrileşen ve paranın büyüsüne kapılan diğer herşey gibi bir süre sonra dayandığı temellerı yıkacak kadar bencil ve vahşi bir hale geldi. Ollie Johnston ve Frank Thomas (ki kendileri Disney’in ünlü 9 büyük animatöründen ikisidirler) Disney’in tüm hikâyesini anlattıkları Illusion of Life kitabında Walt Disney’in çok iyi bir aktör, çizer ve çok komik bir insan olduğundan bahsederler. Miki karakterinin ortaya çıkması ile beraber, Disney acilen şirketleşmiş, ileride filmlerden çok finans sağlayacak olan yan ürünler dünyasına adım atmıştı.

Çocukların sevgilisi olan sevimli fare günümüzde bardakları, çantaları, ayakkabıları, şapkaları, saatleri ve iç çamaşırları süslemekte. İlk birkaç filmden sonra başlayan yan ürünler, kısa süre içerisinde “telif hakları” kavramını gündeme getirmişti. Walt Disney rakipler tarafından daha ucuza satılan Miki tabaklarını gördüğü zaman hemen dava açmış ve böylece Miki’nin açığa çıkardığı kocaman pastadan pay isteyen küçük şirketlere ilk gözdağını vermişti.

Hippilere geri dönecek olursak, onlar bunları kısmen biliyorlardı. Hatta Gary London uzun süre dava edilmekten korktuğu için “Air Pirates”- Hava Korsanları isimli bu bağımsız gruba katılmamıştı. Kendi imkânlarıyla bastırdıkları, çok küçük paralara sattıkları ve hatta kendi arabalarıyla dağıttıkları bu küçük dergiler, Disney’in kahramanlarını kullanarak her türlü sosyal ve politik yapılanmaya karşı çıkıyor; tek bayan çizer olan Flenikken’in deyişiyle “bulabildikleri her tabuyu” yıkıyorlardı. Aslında çizimleri yaşamlarının bir yansımasıydı. Uyuşturucu ve müziğin sisi içerisinde, savaşların ve Amerikan Rüyası’nın gölgesinde nefes almaya çalışan bir grup sanatçıydılar sadece. Ülkelerinin dünyaya neler yaptığının, liderlerinin yanlış kararlarıyla dünyada birçok insanın öldüğünün farkındaydılar. Buna duydukları tepkiyi ellerinden geldiğince dile getiriyorlardı.

Ortaya çıkan çalışmalar Disney ve tüm Hollywood’un dünyanın gözlerini masallarla boyayarak tüketim ve tekelleşmeyi arttırmak üzerine kurulu sistemine, Miki gibi karakterleri kullanarak karşı çıkıyorlardı. Sistemin araçlarını, sistemi yıkmak için kullanıyorlardı.

Disney’in yaptırımı çok ağır oldu. Zaten hiçbir maddi varlıkları olmayan bu insanları dava ederek büyük para cezalarına çarptırdı. Disney yıllarca büyük paralar ve emekler harcayarak ürettiği karakterlerin kendi imajını zedeleyecek biçimde kullanıldığını savunuyordu. “Hava Korsanları” bu işten para kazanmayı beklemedikleri için ve zaten kazanmadıkları için Disney birçok davadan eli boş döndü. "Tescilli Marka" tanımını değiştirmeye çalıştı, bürokratlara müdahale etti, kanun tasarıları hazırlandı, politik oyunlar oynadı…


“Hava Korsanları” dağıldılar, çizimleri ve dergileri toplatıldı. Hayata ve özgürlüğe dair birşeyler bir kez daha öldürüldü. Ama inandıkları şeyler bizlere ulaştı ve yaptığımız her işte, ulaştığımız her yerde bizimle beraber yaşamaya devam edecekler.

Haftanın Akıl Defteri-1

Ali Işıngör tarafından Akıl Defteri ile işaretlenerek gönderildi (27 November 2005)

 andre-breton-moleskine.jpg

İlk haftanın "akıl defteri" ünlü Fransız şair André Breton’undu… 1916 yılından kalma bu defter, bir başka ünlü şair olan Paul Eluard‘ın artık müzeleşen kütüphanesinde duruyor.

Paul Eluard’ın Moleschino’su bir başka sürprizi daha saklıyor. Kapak içindeki desense, ünlü Alman ressam Max Ernst‘e ait!

Televizyon

A. Murat Eren tarafından Hayat ile işaretlenerek gönderildi (26 November 2005)
1885 yılında başlayan ve başta beyhude görünen çabaların 1928 yılında ilk transatlantik sinyalin taşınması ile meyvelerini vermeye başladığı, son 40 yılda popüler kültür ile paralel bir yükselme trendi yakalayan, ısrarla ve her şeye rağmen bu trendi bırakmamakta da kararlı görünen elektronik bir cihazdır televizyon. İnsanlar, bu müthiş cihazın kullanım amacı ile ilgili başlarda pek net fikirlere sahip olmasa da televizyon kendi duruşunu kısa sürede ortaya koymuş ve ne şekilde kullanılacağına bir nevi kendi kendisi karar vermiş gibi görünmektedir -en azından kimse televizyonda şu anda gördüklerinin beklenen şeyler olduğunu iddia edemez herhalde.

Bazı kaynaklar televizyonun insan ırkının akıllıları ile aptallarının birbirinden ayrıştırılması için kullanılabilecek güçlü bir solvent olduğunu söylemektedir. Yine benzeri kaynaklarda, formülizasyonda kolaylık sağlaması açısından boyutu itibarı ile her televizyonun “bir S metreküp” olarak tanımlandığından bahsedildiği de görülmemiş şey değildir (S: yapılabilecek en büyük salaklıkları, mümkün olan en geniş kitleye, olabilecek en hızlı şekilde ulaştırmak için gereken minimum hacim. Çok kesirli bir sayıdır.)

Alışılagelmiş çalışma prensibi elektromanyetik dalgaları hareketli ya da sabit görüntülere ve sese dönüştürmek olan bu cihaz tüm elektronik etkileyiciliğinin ötesinde, toplum ve birey için elde olmayan sebeplerle maruz kalınan bir psikolojik kitle imha tehdididir esasen. Kendisi, [tam bu noktada 15 saniye durun, havaya bakın ve televizyonda şu güne kadar gördüğünüz en saçma şeyleri düşünün, bu parantez içini onlarla doldurun,] ve bu bahsi geçen korkunç şeyleri düşünenlerin ve onların korkunç icracılarının ve onların korkunç katılımcılarının evlerimize ve hayatlarımıza ve hatıralarımıza girmesine olanak sağlayan, bizimle yaşamasına müsade ettiğimiz düşmanımızdır.

Korkmayın, kimsenin üzerine “televizyondaki şiddetin psikolojik etkileri“, “televizyon başında harcanan zamanın iş gücü olarak tekabül ettiği maddi meblağ” ve benzeri konulara dem vuran onlarca istatistik ile gelip, kaş yapmaya çalışırken göz çıkaran ve insanı fosur fosur sigara içmeye iten “Duman Avcıları” tadında bir ajitasyona yelken açmayacağım: ben sadece bugün “Televizyonunuzu Kapatın” demeye karar verdim, o kadar.

Bırakın, kuru ile beraber yaş da yansın. Televizyonunuzu açmayın ve kazandığınız süreyi mesela şunlardan birisini yapmak için harcayın; bakarsınız kendinize ve hatta belki başkalarına bile faydanız dokunur:

  • Vikipedi‘ye orda olmayan ve sizin bildiğiniz birkaç şey yazın (yazacak hiç bir şeyiniz yoksa durmayın, utanın).
  • Oğuz Atay‘ın Tehlikeli Oyunlar‘ını okuyun.
  • Fotokritik‘e ya da DeviantArt‘a gidip insanların neleri fotoğrafladığına bakın.
  • GNU/Linux nedir, insanları neden peşinden sürükler diye araştırın.
  • Majo no Takkyubin‘i izleyin.
  • Barınak.gen.tr‘ye gidin, ordaki gönüllülere ne yapabileceğinizi sorun, sosyal bir mevzu ile ilgili bir sorumluluk alın.
  • Bilgisayar bilimlerinin nerde ve nasıl kullanılmasının güzel olacağını merak edin.
  • Düşünceleri haritalamayı, fikirlerin ortaya çıkarılma metodlarını öğrenin..
  • Dışarı çıkıp bir sokak çocuğu bulun, onunla beraber yemek yiyin.
  • Origami, Capoeira ya da bir müzik enstrümanı çalmayı öğrenin, ne bileyim hiçbir şey olmuyorsa kağıttan uçak yapın uçurun filan.

Kıymetli şeyler yapabileceğiniz vaktinizi size ve zekânıza hiç değer vermeyen insanların fink attığı o ekranın başında geçirmeyin.

Not: Ayrıca muhtemelen bu yazının yorumları arasında, başka alternatifler ile televizyon izlemek yerine neler yapabileceğinizi tavsiye eden yorumları bulacaksınız. Hayat bazen ne güzel.

Bir fincan Kahve hatırına Yemen’e gidilir mi? (1)

Zafer Karkaç tarafından Kültür, Tarih ile işaretlenerek gönderildi (23 November 2005)

Hatır gönül işlerinde değeri 40 yılla başlayan bir fincan kahve, milyonlarca tiryakisinin gönlünde taht kurmuş bir iksir. İçerdiği kafein ile kullanım sıklığı açısından nikotin ve alkolü geride bırakan dünyanın en eski uyarıcı maddesi.

16. yüzyılın ünlü Arap yazarlarından Ceziri’ye göre kahveyi ilk içen kişi ez-Zebhani olarak da bilinen Yemenli Cemaleddin Ebu Abdullah Muhammed ibn Said’dir. Bir olay yüzünden Aden’i terk etmiş Etiyopya’ya gitmek zorunda kalmış. Zebhani orada kahve içen kişilerle karşılaşmış, Aden’e döndüğünde hastalanmış ve aklına kahve içmek gelmiş. Kahve onu hemen iyileştirmiş. Kahvenin yorgunluk ve uyuşukluk giderme, canlılık ve dinçlik kazandırma özelliklerini keşfetmiş ve tarikata girince diğer tarikat mensuplarıyla birlikte kahve içer olmuş.

18. yüzyıl sonlarında İstanbul’da yaşamış kahve ve kahvehaneler üstüne araştırmalar yapmış D’Ohssson, Tableau General de l’Empire adlı yapıtında kahvenin keşfini şöyle anlatıyor; Yemenli Şeyh Şazili 1258′de tekkesinden kovulup bir dağa sürülmüş. Yiyecek bulamadığı için kahve ağaçlarından topladığı kahveleri kaynatıp yemiş. Uyuz hastalığına yakalanmış derviş arkadaşları onu aramaya çıkmışlar. Bulduklarında da merak edip yaptığı kahve lapasını yemişler ve hastalıktan kurtulmuşlar. Olay, Yemen’de duyulmuş. Zamanın hükümdarı şeyhi ödüllendirerek kahve ağaçlarının yetiştiği dağın eteğinde ona özel bir tekke yaptırmış.

Anadolu da kahveyi ilk içen ulu kişilerden biri olarak Şeyh Şazili’ye itibar etmiştir. Sadece Anadolu değil, Arap dünyasında da Şazili en itibar edilen rivayettir. Hatta bir zamanlar Arap yarımadasında kahveye Şazili adı verildiği bile söylenmektedir. Yakın zamanlara kadar kadınlar, falcı komşuları hallerini görebilsin diye fincanlarını kapatırken Yemenli Şeyh Şazili ruhuna fatiha okurlarmış.

Kahve ile ilgili gözümüze çarpan en eski hikaye ise 17. yüzyılda Sorborne’de İlahiyat Profesörü olan Antonius Nairone tarafından derlenen, 850 yılında Yemen’de yaşamış Kaldi isimli bir keçi çobanına ait.

Keçileri birkaç gece boyunca oyunlar oynayarak, birbirlerini kovalayarak garip hareketler sergilemeye başlamışlar. Hayvanların kıpkırmızı olmuş gözleri dikkatinden kaçmamış.
Buna ne tür bir zehirin veya neyin sebep olduğu tekkesinde mevzu olmuş dervişler arasında. Sonunda keçileri takibe almışlar ve onların bir koruluğun içinde boyları 1,8 metre ile 3,5 metre arasında değişen ağaçtan çok azman çalılara benzeyen bu bitkilerin etrafında pervane olduklarını keşfetmişler.

Aslında pek de yabani bir bitkiye benzemiyormuş bu bitki. Yüzyıllar önce Etiyopya hükümdarına bağlı Kaffa denilen ülkeden gelip Kızıldeniz’i aşan Afrikalı siyah Hıristiyanlar bu topraklara yanlarında çok sevdikleri sebzeleri, meyveleri ve büyük ihtimalle de Kaffa denilen bu bitkilerden de getirmişlerdi.

Tekkeye getirdikleri bu bitkilerin sihrini incelemeye başlamışlar. Bir miktar yaprakla çiçeği ufalayınca sert çekirdekli tane meyveleri farketmişler. Biraz su kaynatıp üstüne ekleyince ortaya siyah bir çay ve değişik bir koku çıkmış.

Bu çayı ilk deneyen kişi bir miktar içtikten sonra kendini büyülenmiş gibi hissetmiş. Uyuşmaya başlamış. Biraz terlemiş ve kalbi hızla atmaya başlamış. Kollarında ve bacaklarında hafiflik hissetmiş. Kafası inanılmaz ölçüde hareketli ve kıvrakmış, keyfi yerindeymiş. Kendini dinlenmiş ve dinç hissetmiş. Tekkedeki kardeşlerini sabah namazı için uyandırdığında hepsini biraz bu çaydan içirmiş ve hepsinde benzer canlılıklar görülmeye başlanmış.

İmam ve dervişler, geceler boyu, ibadet saatlerinde Kaffa tohumlarını kaynatarak uykularını açtılar. Minnettarlıklarını göstermek için bu iksire iki anlamlı bir isim verdiler. Ona “Kahveh”, yani uyaran, dinçleştiren dediler.

Kahvenin 1000 yıllarında İran’da çok nadir de olsa bilindiği, ünlü hekim İbn Sina’nın kahve içtiği söyleniyor. Ama kahvenin o zamanki adı bunc’du. Araplarda bugünkü anlamda kahve bilinmezken, kahva Arapça’da şarap anlamını taşıyordu.

Kahvenin Osmanlıya ve Avrupa’ya gelişi 16. yüzyılı bulacaktı. Arada geçen süre boyunca Doğu belki de Batı’ya nispet yaparcasına kahvenin güzel kokusunun ve belki acı tadının keyfini sürecektir.

Kahvenin Batı’ya doğru yolcuğunu bir sonraki yazıya bırakalım artık ve kahvelerimizi tazelemekle yetinelim.

Sonraki sayfa »